KAYGI ÜZERİNE _ Renata Saleci

Posted in Uncategorized on 12 Şub 2014 by buyukakin

sol a1 bw
Turan Sonsuz, SoLKitap_

Kaygı’lanmayıp da ne yapalım?

Sloven yazar Renata Salecl’in “Kaygı Üzerine”si, kaygı düzeni olan kapitalizm koşullarında bireyleri ve toplumları esir alan bir ruh hali olarak kaygı kavramını masaya yatırıyor.

Savaşlar, işgaller, patlayan bombalar ve yaralanan, ölen insanlar… Kriz, işten çıkarmalar, işsizlik, yoksulluk ve açlık… Sağlıksız beslenme, şeker, kolesterol, kalp ve damar hastalıkları… Sevmek ama sevilmemek, anlaşıl(a)mamak, her zaman “ideal” insanı bulma arayışı… Her alanda “doğru” olanı bulmak, “rasyonel” olanı “seçmek” gerekliliği, “marjinal” olma riski…

Kapitalist toplumların yaşamını koşullayan bu olgulara bakıp da, bir kaygı çağı yaşadığımız tespitine katılmamak mümkün değil.

Öte yandan, yukarıdaki tabloya “daha doğal ne olabilir ki” dediğimiz kaygı kavramının sürekli olarak olumsuzlandığını görüyor, kaygıdan kurtulmak yönünde sürekli telkinlere maruz kalıyoruz. Bu telkinler ve çözümler, bizzat “kaygı yok edici” haplar-ilaçlar değillerse, belki onlardan da tehlikeli olan ve genellikle de “… adımda” olan kişisel gelişim rehberleri oluyor.

Peki kaygı nedir ve psikolojik evrenimizde nasıl oluşuyor?

Doğal mıdır yoksa kurtulmaız gereken bir anomali midir? Çelişkilerin belirlediği kapitalzmkaygısız bir dünya mümkün müdür?

Slovenyalı sosyolog ve düşünür Reneta Saleci‘nin kaleme aldığı “Kaygı Üzerine” isimli çalışması temelolarak bu sorulara yanıt arıyor. Metis Yayınları’ndan heçtiğimiz ay basılan Kaygı Üzerine Barış Engin Aksoy’un yrtkin çevirisiile Türkçe’ye kazandırılmış..

Kaygı nedir?

Yazar Renata Salecl kaygı olgusunu tanımlar ve incelerken, psikanalizin kurucusu ünlü Avusturyalı nörolog Sigmund Freud ve Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın sundukları içgörülerden yola çıkıyor.Freud’un erken dönem çalışmalarında, kaygıyı büyük ölçüde biyolojik kaynaklı bir süreç olarak tanımladığını saptayan Salecl, kuramının gelişimiyle birlikte Freud’un kaygıya yönelik açıklamalarını kökünden değiştirerek ruhsal boyuta taşıdığına işaret ediyor.

Olgun döneminde Freudçu perspektif ise, en indirgenmiş haliyle kaygıyı “özne olarak insanın, sahip olduğu nesnenin yitirilme tehlikesine karşı verdiği tepki” olarak tanımlıyor. Şüphesiz burada nesnenin en geniş tanımıyla yer aldığını belirtmekte fayda var. Freud, kendi eserlerinde bunu büyük ölçüde cinsel haz alma yetisiy-le ilişkilendirirken (hadım edilme korkusu), Freud sonrası Freudçu okulda çeşitli görüşler oluşmuş ve bazı psikanalistler kaygıyı bizatihi özne-nin yaşamını yitirme korkusuyla ilişkilen-dirirken, bazıları da genel olarak hayattan haz alma yetisinin kaybına yönelik korkuyla ilişkilendirmiştir.

Kaygı Üzerine’nin bir diğer kuramsal kaynağı olan ve Freud’un kuramına köklü bir değişim getiren Jacques Lacan ise, bireyi çevreleyen kurumlar, ritüeller, karşı cins, kültür, dil ve benzeri öğelerden oluşan geniş semboller ağını “büyük öteki” olarak tanımlar. Bireyin konuşan bir varlık haline gelip semboller ağında yer almasıyla, tüm gücünü sembollerden alır hale geldiğini (yani kendi başına bir hiç olup, sembolik bir düzende belli bir yer işgal ederek geçici bir güç ve statü kazandığını) öne süren Lacan, bunun bir tür hadım edilme olduğunu savunur.

Öte yandan, Lacan’a göre bireyin kaygısının kaynağında “büyük öteki”den gelecek bir hadım tehdidi yatmamaktadır. Lacan’a göre kaygının esas kaynağı, “büyük öteki”nin bölün-müş ve tutarsız olmasıdır: “Öteki yarılmıştır, bütün değil-dir, ki bu da mesela Öteki’nin arzusunun ne olduğunu veya Öteki’nin arzusunda nasıl göründüğümüzü söyleyemeye-ceğimiz anlamına gelir. Öteki’ne anlam verebilecek (ve mesela Öteki’nin arzusuna bir yanıt sunabilecek) olan tek şey bir imleyendir –işaret eden, anlam veren (T.S)-” (s.30)

Özneyi çevreleyen “geniş öteki”nin arzusuna yanıt verebilecek tek şey olan imleyenin eksikliği durumunda, oluşan bu boşluğa öznenin hadım edilişin-den bir işaret gelir ve yerleşir. Diğer bir deyişle, “öteki”ndeki eksiğe karşılık kendisinde bir eksik göremeyen özne açmaza düşer. Lacan’a göre kaygının kaynağı budur.

Kaygı halleri

Kaygı Üzerine, giriş bölümündeki başarılı teorik serimleme-nin ardından, modern kapitalist toplumlardaki kaygı durumlarını temel dört başlıkta inceleyerek devam ediyor:
Savaş zamanlarında kaygı, başarısızlık kaygısı, aşk kaygıları ve annelik kaygısı.
Salecl, kapitalist toplumda görünür otoritenin kaybolmasıyla oluşan kaygı-ya bir çözüm olarak sunulan “tanıklık” kavramını ve bunun sonuçlarını da ek bir bölümde tartışıyor.

Her bir bölümde canlı örneklere yer veren Salecl, yer yer edebiyat ve sinema eserlerini de çözümleyerek metnini canlı tutuyor. Bölümler arasında, özellikle günümüz kapitalizminde “seçim” kavramı üzerinden yeniden şekillenen tüketimin bireyler üzerinde yarattığı baskıya yönelik özgün çözümlemelere yer verildiğini söylemekte fayda var. Ayrıca, ABD ekonomisinde 1990’lar-dan 2000’lere geçişte yaşanan değişimin, kısa bir süre zar-fında gerçekleşiyor olmasına rağmen ana akım iletişim araçlarıyla topluma yayılan telkinleri ne kadar hızlı biçimde dönüştürdüğünü görmek ger-çekten şaşırtıcı. Çalışmanın son bölümünü oluşturan “otorite sonrası” toplum çözümlemesi ise, rotasız bir gemi görüntüsü veren 21. yüzyıl dünyasında bireylerin otorite arayışları ve gericilik bağlamına ilişkin önemli ipuçları sunuyor.

Her durumda, kaygıyı anlamaya yönelik önemli ipuçları sunan ve birtakım yoğunlaşma/araş-tırma alanlarına işaret eden Kaygı Üzerine, ilgili okurun edinmesi gereken kitaplar arasında yer alıyor.

SoL Kitap_12.02.2014 Sayı 72 S.8
Kaygı ÜzerineRenata Saleci _Barış Engin Aksoy,
Metis Yayınları, Aralık 2013, 152 sayfa.

Metni paylaşanın notu;

Renata Saleci ve eleştirmen Turan Sonsuzun kaygı üzerine şu tanımlaması çok dikkat çekici: … Savaşlar, işgaller, patlayan bombalar ve yaralanan, ölen insanlar… Kriz, işten çıkarmalar, işsizlik, yoksulluk ve açlık… Sağlıksız beslenme, şeker, kolesterol, kalp ve damar hastalıkları… Sevmek ama sevilmemek, anlaşıl(a)mamak, her zaman “ideal” insanı bulma arayışı… Her alanda “doğru” olanı bulmak, “rasyonel” olanı “seçmek” gerekliliği, “marjinal” olma riski…

Kaygısız insan yok elbette ama ..’her zaman “ideal” insanı bulma arayışı… Her alanda “doğru” olanı bulmak, “rasyonel” olanı “seçmek” gerekliliği..’ vbg kaygılara tutsak olarak aslında elimizdeki yaşamı, ilişkileries geçtiğimizin, hatta bu kaygılar ile harcadığımızın da keşke bir ayırdında olabilsek..

buyukakin,
12.02.2014

Reklamlar

Komplo teorilerinin nesi yanlış? _ John Molyneux

Posted in Uncategorized on 02 Şub 2014 by buyukakin

PARALEL-DEVLET5

Geçtiğimiz aylarda komplo teorilerinin, bazen solun içinde de, giderek artan bir sıklıkla ortaya çıktığını fark ettim. Bana kalırsa bunun olmasının ciddi bir nedeni var. Dünya bir çalkantının içinde, toplum pek çok açıdan çöküyor; ekonomik kriz ya da krizler, iklim krizi, siyasi yabancılaşma krizi, skandalların yaygınlaşması, isyanlar vb.

Bu, pek çok insan için çok korkutucu bir durum ve eğer bugün İrlanda’da olduğu gibi, işçi sınıfı hareketi açık bir yol önermiyorsa, insanlar cevap ararken her türlü yöne bakabilirler. Bu, özellikle solun göreceli olarak zayıf olduğu bir ortamda, insanlar yeni radikalleşmişse geçerli bir durum.

Ancak bu fenomen ne kadar anlaşılır olsa da, komplo teorileri, hem dünyayı anlamanın hem de onu değiştirmenin önünde bir engel oluşturduğu için, bu aynı zamanda bir sorun. Bu nedenle, bu yazı dünyayı komplo teorileri üzerinden okumanın neden yanlış olduğunu inceleyecek.

Bunu, genel terimleri kullanarak, Marksist bir analiz ile komplo teorisi arasındaki ilkesel farkları açıklayarak, toplumun yapısının ve iktidarın nasıl işlediğinin anlaşılmasında ilkinin neden ikincisinden daha derin bir açıklama sunduğunu göstererek yapacağım.

Bu yöntemi tercih ettim, çünkü komplo teorisiyle uğraşırken ilgilenmeniz gereken bazı güçlükler var. Bunlardan biri, onlardan çok fazla olması; dolayısıyla bir teoriye inandırıcı bir cevap üretir üretmez, bir diğeri onun yerini almak için öne çıkıyor. Bir diğer güçlük ise, ne kadar saçma olursa olsun, bir komplo teorisini çürütmek için gereken çaba ve bilginin epeyce fazla olması. Örneğin, piramitleri uzaylıların yaptığı teorisini çürütmeyi bir deneyin. Üçüncü zorluk, Marksist bir analiz ile bir komplo teorisi arasındaki farkın, Marksistlerin komploların var olmadığını düşünmelerinden kaynaklanmaması. Aksine, telefon dinlemesi olayında ya da Irak savaşı konusunda halkın yanlış yönlendirilmesinde gördüğümüz gibi, siyasetçiler, işadamları, medya, polis vb zaman zaman komplolar kurarlar.

Öyleyse genel anlamda komplo teorileri ile Marksizm arasındaki asıl farklar nelerdir? Ben temelde dört önemli fark olduğunu düşünüyorum.

1. Komplo teorileri ‘özel’ ya da ‘gizli’ bilgiye dayanır. Buna karşın sosyalizm ve Marksizm konusu, çoğunlukla bilinen ve herkes tarafından ulaşabilen bilgilere dayandırılabilir (ve dayandırılmalıdır da). Açıkçası ‘Kapital’ , Troçki’nin ‘Rus Devrimi Tarihi’ veya Chris Harman’ın ‘Halkların Dünya Tarihi’ gibi kitaplar, çoğu ‘sıradan’ insanın bilmediği bilgiler içerir; fakat bu klasik eserleri diğerlerinden ayıran, ‘şaşırtıcı’ gerçekleri ifşa etmeleri değil, olguların yorumlanması ve onların arasında kurulan bağlantılardır. Bu önemlidir çünkü var olan sistemin radikal bir eleştirisi geniş kitlelere ulaşacak ve onları etkileyecekse, bu eleştiri, çalışan insanların deneyimleriyle bağlantı kurmak zorundadır. Marksizm, önemli bir anlamda işçi sınıfı deneyimlerinin ve o deneyimlerden çıkan sonuçların genelleştirilmesidir. Aynı nedenle, saklı kanıtları ortaya çıkarmak için saatler süren özel araştırmalara dayanan fikirlere kitlesel destek kazanılması da hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Bu durum, hiçbir açıdan komplo teorilerinin merkezi ya da temel bir karakteristiği olmasa bile, ilk olarak bakılabilecek yararlı bir göstergedir.

2. Marksistlerin ve komplo teorisyenlerinin, toplumun nasıl işlediği ve onu kimin işlettiği konusunda çok farklı görüşleri vardır. Çoğu komplo teorisinin merkezinde, çok az sayıda, gizli, seçkin ve hepsi birbiriyle iletişim hâlinde olan bir grup insan tarafından yönetilen, olmakta olan önemli her şeyi az ya da çok onların kontrol ettiği bir dünya düşüncesi yatar. Marksizm, toplumların toplam nüfusu içinde küçük bir azınlık olsa da, %1 diyelim, yine de geniş bir insan topluluğundan –İrlanda’da 40.000, Britanya’da yarım milyon kadar– oluşan egemen sınıflar tarafından yönetildiğini savunur. Dahası, onlar, başlarında egemen sınıfın üyelerinin bulunduğu hiyerarşik yapılar olan devlet aygıtlarının (ordu, polis, mahkemeler, hükümet organları vb) yardımıyla hükmederler. Komplo teoricisi bakış açısı, doğası gereği mantıksızdır çünkü bu kadar küçük bir grup, karmaşık modern bir toplumun yönetilmesi için gereken sayısız kararı alamaz, bu kararların alınmasını gözetleyemez bile. Eğer yapabilseydi bile, son derece istikrarsız olurdu ve kolayca devrilirdi. Gerçekte, büyük kapitalist ülkelerin rejimleri (özellikle Amerika Birleşik Devletleri), İkinci Dünya Savaşı’ndan beri dikkat çekecek derecede istikrarlı ve güvenlidir.

3. Komplo teorisyenlerinin iktidar yapısı anlayışını güçlendiren bir düşünce de, dünyayı yöneten grubun şahsi ilişki yoluyla kaynaşmış ‘sırdaş’lardan oluştuğudur. Marksist bakış açısının temelinde ise egemen sınıfı bir arada tutanın onların ortak çıkarları, özellikle işçileri sömürmekten olan ortak çıkarları olduğu fikri vardır. Bunu kavramak, durmaksızın gizli komplolar keşfetmeden de iş dünyasının ve hükümetin neden böyle davrandıklarını anlayabilmemizi sağlar. Her iki grup da kapitalizmin nesnel mantığıyla, yani rekabetçi sermaye birikiminin mantığıyla kısıtlanmıştır ve onlara bu mantık yön vermektedir. Komplo teorilerinde sistemin nesnel bir mantığı yoktur, bu durum da bize onun gelişiminin anlamak için en son komployu ortaya çıkarmak dışında bir seçenek bırakmaz.

4. Marx’ın ‘Kapital’de derin bir şekilde araştırdığı rekabetçi sermaye birikiminin mantığını kavramak, sadece egemen sınıfı neyin birleştirdiğini değil, onları neyin böldüğünü de anlamamızı sağlar. Bu sadece iki kapitalist için değil, iki kapitalist ülke için de geçerlidir. Dolayısıyla bu da, modern tarihte büyük rol oynayan yinelenen iç emperyalist çatışmaları ve savaşları anlamak için gereklidir. Komplo teorileri, egemenlerin birliğine (ve gücüne) devamlı olarak olduğundan fazla değer biçer. Üstelik, egemenleri krize sokan kapitalizmin nesnel çelişkilerinin herhangi bir analizinden (Marksist aşırı üretim ve kar oranlarının düşme teorileri gibi) yoksun olduklarından, komplo teorisyenleri maksada mahsus ekonomik kriz açıklamaları üretirler. Sanki hisse senedi değerlerinde trilyonların yok olduğu büyük bir durgunluğa girilmesi ve üretici etkinliğin düşmesi sistemin çıkarınaymış gibi, çoğunlukla fantastik, krizlerin kasti olduğu açıklamasına (çünkü önemli her şey gizli yöneticiler tarafından planlanmış olmalıdır) geri çekilmek zorunda kalırlar. Sistemin son tahlilde hiç kimsenin kontrolü altında olmadığını açıklayan Marksizm’in aksine, komplo teorileri genel olarak tarih boyunca egemenlerin elindeki kontrol gücünü çok büyük oranda abartırlar.

5. Komplo teorileri, tarihin birbirini izleyen gizli komplolar olduğuna dair bir inancın ötesinde kapsamlı bir tarihsel gelişim teorisine dayanmaz. Dolayısıyla onlar, sınıflı toplumun kökleri ve yükselişi, feodalizmden kapitalizme geçiş, sanayi devrimin nedenleri gibi kapsamlı sosyal ve tarihsel değişimleri sınıflandırmak ve açıklamak konusunda bir işe yaramazlar. Güncel durumlarla ilgili spesifik Marksist analizler tarihsel materyalizmi temel alır. Tarihsel Materyalizm, Geoffrey de St.Croix’in ‘Antik Yunan Dünyasında Sınıf Mücadelesi’ E.P. Thompson’ın ‘İngiliz İşçi Sınıfının Oluşumu’, Christopher Hill’in ‘Dünya Altüst oldu’ ve güçlü bir sentez olan Chris Harman’ın ‘Halkların Dünya Tarihi’ gibi en iyi kalitede tarihsel çalışmaları mümkün kılan genel bir teoridir. Komplo teorilerinin bununla karşılaştırılabilecek itibara sahip hiçbir şeyi yoktur.

6.
Komplo teorileri genel olarak insanları komplo hakkında bilgilendirmeye çalışmanın ötesinde dünyayı değiştirmek için pratik bir eylem stratejisi önermezler. Buna karşın Marksizm; Marx’ın sınıf mücadelesi teorisini temel alan, devrimci değişim için yüz altmış yıldır aralıksız olarak yürütülen kapsamlı stratejinin, pratiğini üzerinden şekillenmiştir. Bütün bu dönem boyunca Marx’ın sınıf mücadelesi teorisine, Rosa Luxemburg’un kitle grevi, Lev Troçki’nin sürekli devrim, Lenin’in devrimci parti ve Lenin ile Troçki’nin birleşik cephe teorileri ve daha pek çok başka katkı eklendi. Dolayısıyla, Marksizm’in komplo teorilerine kıyasla, kapitalizmin nihai çöküşünü sağlama perspektifi ve işçi sınıfının etkisini arttırabilmek için bugün ve yarın somut olarak ne yapılmasını gerektiğini söyleyebilme yeteneği gibi büyük avantajları vardır. Komplo teorileri bu güçten tamamen yoksunlardır.

7. Komplo teorisyenlerinin en tipik özelliklerinden biri, iş olayların resmi açıklamasıyla kendilerinin yaptığı açıklamayı kıyaslamaya gelince açıkça çifte standartlara sahip olmalarıdır. Bir olayın hükümet veya medya tarafından yapılan açıklamasının tutarsızlıklarını göstermeye veya ona kuşku düşürmeye çok çaba harcamanın, hiçbir ciddi kanıt veya ispat olmadan kendi yorumlarının ya da açıklamalarını haklı çıkaracağını düşünürler. Örneğin, pek çok komplo teorisyeni eğer resmi açıklamaların aksine geçtiğimiz hafta Dublin üzerinde bir UFO’nun uçtuğunu kabul ettirebilirlerse bu onlara güvenle (ama kanıt olmadan) bu UFO’ların Mars’tan gelmiş olabileceğini açıklama hakkı verirmiş düşüncesindeler gibi gözüküyor. Buna karşın Marksistler kesinlikle olayların standart burjuva izahatlarına karşı eleştirel olsalar da, kendi yorumlarını ortaya koymak için çok daha fazla çaba harcarlar. Marx’ın ‘Kapital’i yazarken ortaya koyduğu muazzam emek bunun bir örneği olsa da, Lenin’in ‘Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması’, Troçki’nin ‘Rus Devrim Tarihi’, Tony Cliff’in ‘Rusya’da Devlet Kapitalizmi’ ya da Chris Harman’ın ‘Zombi Kapitalizmi’ gibi söylenebilecek çokça eser vardı.

8. Sonuncu, fakat öncekiler kadar önemli olan bir nokta; çoğu komplo teorisinin merkezinde ırkçı, çoğunlukla antisemitist bir unsur vardır. Sıklıkla ülkeyi ya da dünyayı kontrol eden ‘gizli iç hükümet’in aslında (bazen Katolikler olsa da) Yahudilerin veya Siyonistlerin komplosu olduğu iddia edilir. Bunun bir işareti, Rothschild ailesi ve onların dünyadaki bankaların hepsine ya da çoğuna sahip oldukları veya onları kontrol ettikleri konusundaki tekerrür eden takıntıdır. Bu, dünyayı kontrol etmek için oluşturulan uluslararası Yahudi komplosu düşüncesinin, İsrail devletinin kuruluşuna ve Filistinlilerin ezilmesine yol açan bir siyasal hareket olarak Siyonizm’e yöneltilen Marksist ve sol eleştiriyle hiçbir ilgisi yoktur. O, bundan ziyade, uzun zamandır süren ve hem saçma hem de politik olarak tehlikeli olan ve tüm ilerici insanlar tarafından şiddetli bir şekilde reddedilmesi gereken rezil antisemitist önyargının bir ifadesidir.

Bir bütün olarak komplo teorisi yaklaşımıyla, Marksist yaklaşım arasındaki temel farklar bunlardır. En başta belirttiğimiz noktalara geri dönmek gerekirse, bugün komplo teorilerinin bu kadar popüler olması oldukça anlaşılabilir bir durum. Hatta Marksizm, insanların dünyaya kendi kontrolleri dışındaki gizli güçler tarafından hükmedildiğini düşünmesinin nedenini açıklamak konusunda oldukça yararlı olabilecek bir teoriyi de (yabancılaşma teorisi) kapsar. Marksizm aynı zamanda, gerçekten var olan komploları analiz etmek için de en uygun yapıyı oluşturur, çünkü onları kendi başlarına sistemin merkezi gücünü oluşturan bir şey olarak düşünmek yerine, kapitalist sistemin temel nesnel kuvvetleri ve çelişkileri içine yerleştirir. Buna karşın komplo teorileri, hem dünyayı anlamayı zorlaştırırlar hem de insanları direnişe geçme ve dünyayı değiştirme konusunda perspektifsiz bırakıp onları pasifleştirmeye eğilimlidirler.

John Molyneux

http://www.marksist.org/dosyalar/13835-komplo-teorilerinin-nesi-yanlis
Perşembe, 23 Ocak 2014
Türkçe’ye Onur Devrim Üçbaş tarafından çevrilmiştir.

İnsanlık testi_Kemal Okuyan

Posted in Uncategorized on 17 Oca 2014 by buyukakin

Homeless Man Sleeping

Telefon konuşmaları yayınlanıyor. Bir cemaat liderinin Türkiye’nin en önemli iki kapitalist ailesiyle dünya piyasalarına açıldığı gerçeği, yani bizim yıllardır bir bir söylediklerimiz, kabak gibi ortaya çıkıyor. Ne diyorduk? “Piyasa gericilik üretir” diyorduk, “cemaat okulları azgelişmiş ülkelerde işbirlikçi-işbitirici bürokrat ve siyasetçi yetiştirmek üzere kuruldu” diyorduk. “Okulların arkasında büyük tekeller ve TSK var” diyorduk. “Burjuva laisizmi çöktü, tarih oldu” diyorduk, “laikliği, aydınlanma bayrağını emekçi halk taşır” diyorduk.

Biz doğru konuşuyorduk. Telefonda konuşan ise Fethullah Gülen değil sadece, sermaye sınıfıdır.

Artık siyaseten bitmiş, uzatmaları oynayan Başbakan “balkon” değil de “mezarlık” konuşması yapıyor. “Binlerce kilometre yol yaptık, nasıl yolsuzluk yapabiliriz” diyor… “Adalet Sarayı inşa ettik, siz bize ne ediyorsunuz ey vefasız savcılar, hâkimler” diye soruyor… Sermaye diktatörlüğüne gerçekten inanmış, fanatikçesine inanmış birinin sözleridir bu. Meramı da şu: “Eyyy patron sınıfı, eyyy benimle zenginliğine zenginlik katan nankörler! Siz kazandınız, biz kazandık. Şimdi neden oyun bozanlık ediyorsunuz? Eyyy yargı mensupları, sizi de çatısı akan köhne binalardan çıkarıp, sarayların içine tıktık, sıra benim padişahlığıma geldiğinde mi itiraz ediyorsunuz?”

Konuşan kim mi? Konuşan siyasi bir meftada cisimleşmiş piyasa tanrısıdır.

Burjuvazi işçi sınıfına çektirdiklerinin bedelini ödemektedir. Sermaye gericiliği, gericilik de sermayeyi kusmaktadır.

17 Aralık’ta ayakkabı kutusundan ortalığa saçılan paralar, TCDD ihalelerindeki yolsuzluklar, belediyelerden yayılan pis kokular, bunları “hukuk”la çözemezsiniz. Hukuka siyasetin elinin değmesi gerekir. Siyasete de emekçi ahlakı!

Bugünkü rezaletin ardında piyasa faşizmi vardır, emeğin haklarının gaspı vardır, özelleştirme vardır, Avrupa Birliği macerası vardır, tarımın çökertilmesi vardır, kıyıların, ormanların, akarsuların özel girişimciler tarafından işgali vardır.

Yoksul kitlelerin payına dinsel inançlar, zenginlerin payına talan, yağma, aşırı kâr!

Mesele budur.

Kapitalistlerimiz o kadar mutlu, o kadar mesut, o kadar pervasızdı ki, paracıklar istiflendikçe “bu iş tuttu” demiş, AKP rejimine, cemaatlere kapı aralamıştır.

Gericilerimiz o kadar özgüvenli, o kadar hazımsız, o kadar salaktı ki, sırtları sıvazlandıkça, emperyalist merkezler tarafından kabul gördükçe ve gemicikler yürüdükçe hayal görmeye başlamıştır.

Saadet zincirini, nasırına basılan halkımız koparmıştır.

Şimdi, birileri yolsuzlukların üzerine gitmek, birileri adaletsizliğe son vermek, birileri Kürt sorununu çözmek, birileri hükümet olmak için sermayenin, kapitalizmin, uluslararası tekellerin, patron sınıfının, özetle piyasa aktörlerinin ardı ardına gelen itiraflarına kulak tıkıyor. Özetle, “sömürü devam etsin” ama “bağzı şeyler kahrolsun” denmekte.

Seçenek sizin. “Kapitalizmle baş edemeyiz, biz önce cemaatin defterini dürelim” diyebilirsiniz. “Hele bir Erdoğan’dan kurtulalım” diye düşünebilirsiniz. Birini ötekine tercih edip “büyük siyaset” yapabilirsiniz.

Kendinizi test edin. İnsansanız, kusarsınız!

Kemal OKUYAN
soL Haber_15 Ocak 2014
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/insanlik-testi-85968

Bir TC Klasiği: ” …e yapışan koltuk”

Posted in Uncategorized on 06 Oca 2014 by buyukakin

makamkoltuk

Meslek Odasından Derneğe; İl ilçe belde yöneticisinden Mahalle Muhtarına; Siyasi Parti Başkanından Belediye Başkanına; Bakanından Baştakan’ına, hepsinde rantiyenin kucağına oturuş mevcut..

“Siyaseti meslek sanan” bu zerzevat kendi rızası ile inmez koltuktan..
Çoğu tüm başarızlıklarına, meslek odasını, derneği, partiyi, ülkeyi soyup soğana çevirmelerine ya da başarısız yönetimlerine rağmen, utanıp sıkılıp giden de görülmedi..

Ya seks kaseti gerek; Ya da dernekler, meslek odaları, siyasi partiler, miletvekili seçme seçilme yasaları’nda “halka geri çağırma”hakkı getirmek ve “iki dönemden fazla üst üste seçilememe yasağı” koymak..

Topunun canına kibrit suyu..

buyukakin
ist.05.01.2014,

Suriye’yi ‘yardımlarınız’ 
mahvetti _ Sevra Baklacı

Posted in Uncategorized on 05 Oca 2014 by buyukakin

suriye akp

Bir devletin herkesi bağlayan, herkesin riayet ettiği kanunlarla yönetilmesi onu “hukuk devleti” yapar. Ancak ülkemizde hükümetin hukukun işleyişine doğrudan ve açıktan müdahalesiyle karşı karşıyayız. Yolsuzluk ve rüşvet operasyonunu yapanlar görevinden alınıyor, Hatay’da şüpheli tır aratılmıyor, yani kanunda var olan hükümlerin uygulanmasına izin verilmiyor. Sonra İçişleri Bakanı çıkıp “Herkes işine baksın” diye de ahkam kesiyor. Oysa tarihe baktığımızda “Hukuk bir gün herkese lazım olabilir” sözünün defalarca doğrulandığını görebiliriz. Bir başka ifadeyle, “Ayarını bozduğun kantar, gün gelir seni de tartar”. O günün çok uzak olmadığını düşünüyorum.

Birkaç gündür konuşulan ve “devlet sırrı” denerek, hukuka aykırı bir şekilde aratılmayıp sonradan “insani yardım” taşıdığı ileri sürülen tırdan kaç tane gelip geçti şu ana kadar. “İnsani yardım” açıklaması, en az ayakkabı kutuları ile para sayma makinalarını eve polisin koyduğu iddiası kadar inandırıcılıktan uzak. Hükümetin Suriye’ye yardımının “ne” olduğunu ve “kime” yapıldığını bilmeyen yok.

Başına istenmeyen bir olay geldiğinde hemen “dış güçler”, “şer odakları” diye kendini savunan hükümet, Suriye’nin hem “dış gücü” hem de “şer odağı” durumunda epey zamandır.

Zaten Suriyeli Türkmenlere yardım götürdüğü iddia edilen tıra yapılan perasyonun, Türkiye’yi hedef aldığını belirten istihbarat uzmanı Prof. Birol Akgün’ün de “Türkiye yardım etmek de zorunda. Herkesin orada silahlı grubu var. Cumhuriyet tarihinden beri Türkiye’nin, Osmanlı bakiyesi gurupların hayatta kalması için dayanışma gösterecektir” sözleri de itiraf niteliğinde.

Yıllardır Hatay halkına yönelik uygulanan üvey evlat muamelesine son birkaç yıldır AKP’nin Suriye politikası da eklendi. Kenti Suriye’ye yönelik saldırıların bir üssü haline getirerek halkın damarına basılıyor.

Tırın içerisinde “insani yardım” olduğunu ileri sürerek işin içinden çıkmaya çalışan hükümet, Suriye’de yaşayan yakınlarına hükümete güven duymadıkları için kendi imkanlarıyla gıda, ilaç, battaniye, soba gibi insani yardım götüren Hataylı vatandaşları “terör kapsamında” tutuklayarak, Adana’daki Kürkçüler F tipi Cezaevi’ne gönderiyor. Bu yardımların önünü kesmek ve sınırın iki tarafındaki akrabaların bağlarını koparmak için El Kaide militanlarının kontrolünde olmayan, resmi giriş çıkışların yapılabildiği Yayladağı Sınır Kapısı’nı ise kapalı tutmaya devam ediyor.

Türkiye’deki kamplarda kalanların “Suriye’ye gidiyor, eylem yapıp geri geliyoruz” açıklamaları, desteğinden dolayı Erdoğan’a teşekkür etmeleri, uluslararası basında yer almadı mı? Bakanlarınız Suriye’de insanların kafalarını vücutlarından ayıran canilerle poz vermedi mi? Suriye’de Hıristiyan din adamlarını kaçırarak kafalarını kesen ve halen Türkiye’de yaşayan El Kaidecinin bu suçtan soruşturulmasına, “Suriye’nin iç meselesi” diyerek engel olmadınız mı? Kimi inandırabilirsiniz ki Suriye halkına insani yardım gönderdiğinize.

Suriyeliler arasında, adınız “Halep Hırsızı”. O yüzden eksik kalsın yardımınız. Savaşın içindeki halkın buğdayını, ekmeğini çalmayın yeter…

Suriye’de bu kadar insan toprağa düştüyse eğer, bunda sizin bu “İnsani yardımlarınızın” katkısı öyle büyük ki… Sizin Suriye’ye yardım göndermediğiniz gün, işte o gün savaş bitecektir. Tanrı tüm insanlığı yardımlarınızdan korusun!

Pazar, 5 Ocak 2014
soLhaber
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/sevra-baklaci/suriyeyi-yardimlariniz-mahvetti-85425

_ Karl Marks ve Jenny

Posted in Uncategorized on 29 Kas 2013 by buyukakin

marks

“yaşamını ne kadar az görkemli kurmuşsan
o kadar çoksun demektir,
ve görkemli yaşamın da
o denli büyüktür.”

Karl Marx

Bir şey daha diyeyim, çocuk sana:
Bir ayrılık şiiri, şarkılarımın sonu;
Son gümüş dalgalar çarpıp kabaran,
Müziğini Jenny’min soluklarına borçlu.
Uçurumdan aşar gibi çevik ve devleşerek
Koşar yaşamın tez ayaklı saatleri, koşar,
Çağlayanlar içinden, ormanlıklardan,
Son yetkinlik doruğuna sende varana kadar.
Cesaretle bürünmüş ateşten giysilere,
Gururla kalkmış yürek, değişmiş ışıkla,
Egemendir o şimdi, kurtulmuş bağlarından,
Alanlarda yürürüm sapsağlam adımlarla,
Parlak bakışlarında parçalarım acıyı,
Düşle şimşekçe uçarken
Yaşamak ağacına.

Karl Marx

Meteliksiz bir devrimciyi koca olarak seçen Jenny’nin yoksulluk ve sürgün yılları boyunca çok hareketli bir aşk yaşamı oldu. Marx’a devrimci yaşamında ve yapıtını oluştururken en önemli desteği verdi.
Jenny ile Karl Marx otuz sekiz yıl evli kaldılar.
Bu uzun süre, tam olarak bir gül bahçesi değildi.
Ne var ki bu bir aşktı; cehennem acısını birlikte yaşadıkları büyük bir aşktı…
(*) Orhan Tüleylioğlu, Karl Marx’tan Jenny’ye Şiirler, Milliyet Sanat, 15 Ocak 1999

Barış ATAY’dan hükümete mektup

Posted in Uncategorized on 27 Kas 2013 by buyukakin

“Ben beğenseniz de beğenmeseniz de üreten, okuyan, eleştiren, sorgulayan ve cevap isteyen bir bireyim. Yani anlayacağınız ben siz değilim. Peki; asıl siz kimisiniz?”

Redhack operasyonunda gözaltına alınıp serbest bırakılan oyuncu Barış Atay’dan hükümete yönelik sert eleştiriler. İşte Atay’ın mektubu…

Baris_Atay_oyuncu

Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim.

Uzun zamandır bu yazıyı yazsam mı yazmasam mı diye düşünüyorum. Şimdiye kadar karar verememem; sizden çekindiğimden değil, bir vatandaş olarak bana yaşattıklarınızın yarattığı hissi, insanlığımdan çıkmadan ve şu ana kadar taşımaktan gurur duyduğum insan yanımı yok etmeden nasıl yazabilirim diye düşünmektendi. Hala bilmiyorum ama deneyeceğim, çünkü artık dayanamıyorum.

2002′de, ilk geldiğiniz günü hatırlıyorum. Henüz neler olabileceği konusunda ayrıntılı bir değerlendirme yapma fırsatı bulamamıştım. Geçtiğimiz on yılda; yaşadığım ve sevdiğim bu ülkeyi, gün be gün, an be an biraz daha batağa saplayışınızı ve bundan aldığınız garip hazzı gördüm.

Ben bir oyuncuyum. Doğal olarak işim; karakter yaratmak, yarattığım karakterin psikolojisini anlamak ve duruma uygun bir alt metin oluşturmak. Ne yazık ki bu on yılda, başta başbakanınız olmak üzere hiçbirinizin nasıl bir psikoloji içerisinde olduğunuzu anlayabilmiş değilim. Sizlere hangi açıdan bakarsam bakayım, fantastik, sürreal, ve inanılması güç karakterler çıkıyor karşıma. Bu durumu sadece benim hayal gücümün eksikliği olarak tanımlayabilmeyi ve çözüme ulaşmayı çok isterdim fakat öyle değil. Bu olsa olsa; sizlerin, hayal bile edilemeyecek şeyler yapan ve bundan zerre kadar pişmanlık ya da rahatsızlık duymayan, psikoz yaşayan insanlar olduğunuzu gösterir. Çünkü hiçbir insan, bu kadar yanlışı ve zulmü ardarda yapıp, bunu normalmiş gibi anlatıp, bundan bir başarıymış gibi söz edip, zevk alamaz.

Bu ülkenin insanları; geçtiğimiz yıllar boyunca sefalet içerisinde bırakılarak, köleleştirilerek, dilendirilerek, korkutularak yönetildi. Açıkçası farklı yöntemler kullanmadınız. Bu yüzden sizi ayrı bir yere koyamayız. Sadece; idol edindiğiniz büyüklerinizin yöntemlerini geliştirip, manipülasyon araçlarını çok etkili kullandığınızı söyleyebiliriz. Tabi bu yükselişinizde; zayıf muhalefetin ve ağzınızdan hiç düşürmediğiniz, “stockholm sendromu” vakası olmayı çoktan geride bırakıp başka bir boyuta geçmiş olan %50′lik kesimin koşulsuz, sorgusuz-sualsiz biat etmesinin etkisini unutmamak gerekir. Fakat bir noktayı kaçıyorsunuz. Ben sizin %50′nizin içinde değilim. Beni görmezden gelebileceğinizi sanıyorsanız çok yanılıyorsunuz.

Dersim’i ağzınıza sakız edip, Maraş’ı, Çorum’u da gözden gelemezsiniz. Sivas sanıklarını aklayamazsınız. Hula’da ölenlere üzülüp savaş çığlıkları atarken, Roboski’de çocukları bombalayanları saklayamazsınız. Askeri vesayeti bitirdik deyip, 12 Eylül katillerini yargılıyormuş gibi yapamazsınız. Erdal Eren’in mektubunu okurken timsah gözyaşları döküp, Çayan Birben’i gazla öldüremezsiniz. Metin Lokumcu’ya bir rahmet eylemeyi çok görüp, fetüs haklarını koruyamazsınız. Siz kadınları bir eşya gibi görüp yaşamlarını yok sayamaz, bedenleri ve tercihleri hakkında ahkam kesemezsiniz. Çocuklarımız, canımız çocuklarımız deyip, tecavüzcülerini kollayamazsınız. Kızınız rahat rahat sakız çiğneyemedi diye, tiyatrolara el uzatamazsınız.

Gazetecileri içeri atıp, “onlar gazeteci değil” diye yaftalayamazsınız. Dışarıdaki gazetecileri abluka altına alıp, boğazlarını sıkıp, sizin istedikleriniz dışında tek kelime bile yazmamalarına rağmen “tasmalarınızdan biz kurtardık” diyemez, gerçekleri yazanları hedef gösteremezsiniz. Demokrasi diye zılgıt çekip, emekçilerin grev haklarını gasp edemezsiniz. Vatan, millet, sakarya nidalarıyla bas bas bağırırken, fetihi hayatınızın en önemli günüymüş gibi kutlarken, ülkeyi önüne gelen yabancıya parça parça satamazsınız. “Batarız” diye korku salarak memura üç kuruş zam yapıp, soygunculara “Deniz Feneri” gibi yol gösteremez, kendinize %60 zam yapıp, başbakanlık sarayları inşaa edemezsiniz. Bayramları yasaklayıp, Hitlervari kongreler düzenleyemezsiniz. Orman arazilerini yedi ceddinize peşkeş çekemez, doğayı HES çöplüğüne çeviremezsiniz.

Şimdi bunları okuyup “yaptık ya” diyebilirsiniz. Şu kadarını söyleyeyim. Böyle devam etmez, hiçbir dikta sonsuza kadar sürmez. Çünkü hiçbir toplum; sizin sandığınız ve buna güvendiğiniz kadar aymaz değildir. Şimdi soracaksınız. “Sen kimsin de bunları söylüyorsun?” diye. Ben bu ülkenin, durmadan ötekileştirdiğiniz fertlerindenim. Bu ülkede; size rağmen insanca yaşayacağımıza olan inancı kaybetmeyenlerdenim. Ben geleceğine sahip çıkan ve bunu gasp etmeye çalışanlara hesap soran biriyim. Ben beğenseniz de beğenmeseniz de üreten, okuyan, eleştiren, sorgulayan ve cevap isteyen bir bireyim. Yani anlayacağınız ben; siz değilim!

Peki; asıl siz kimisiniz ?

Barış ATAY
27 Kasım 2013


http://www.ulusalbakis.com/baris-ataydan-hukumete-mektup.html