Eylül, 2013 için arşiv

Kolektif’ten Emniyet’e: ‘İsyanın pimini çekerseniz pişman olursunuz !’

Posted in Uncategorized on 23 Eyl 2013 by buyukakin

kolektif

Sendika.org_ Öğrenci Kolektifleri, Emniyet’in üniversitelere özel düzenlediği ve kampüse polis sokma tartışmalarının yapıldığı çalıştay için bir açıklama yayımladı

Açıklamada kampüse polis girdiği takdirde yaşanacaklardan sorumlu olmayacaklarını belirten Kolektifler, “İsyanın pimini çekerseniz pişman olursunuz!” ifadesini kullandı. Üniversitelerde polis olmadan hiçbir sorun yaşanmadığı, polisin olmadığı gösterilerde kimsenin burnunun kanamadığı dile getirilirken polisin Ethem’in, Ali’nin katili olduğu, 6 genci katlettiği ifade edildi: “Ali İsmail’in kanı daha kurumadı! Daha fazla Ali’yi öldürmeye geldiğinizi biliyoruz!”

Açıklamanın tam metni:

Son kez uyarıyoruz : Kiralık katillerinizi okullarımıza göndermeyin!
Emniyet yetkililerine sesleniyoruz!

Düzenlediğiniz çalıştaylarınıza ilişkin belgelerinizi basından takip ediyoruz. Duyduk ki, protestolara hoşgörülü davranan üniversite yönetimleri yüzünden olayların tırmanacağını düşünüp, bunu önlemek için kampüslere polis noktaları oluşturmanın iyi bir çözüm olduğunu tartışmışsınız. Bravo! Tam da Emniyet Genel Müdürlüğü’nden beklenecek bir hamle!

Siz aklınızı peynir ekmekle mi yediniz? Size sosyoloji öğretmiyorlar mı? Pardon, sosyolojiyi bizden öğrenecek değildiniz değil mi?

Dilimizde tüy bitse de tekrar tekrar anlatmaktan yorulmayacağız derdimizi :

Polisin olmadığı hiçbir gösteride kimsenin burnu kanamadı!

Şiddete sebep olan sizdiniz, hep siz oldunuz!

Gezi Parkı’na saldırıp eylemcilerin çadırlarını yakan sizdiniz!

Ahmet Şahbaz isimli katil bizim değil sizin aranızdan çıktı!

Her seferinde yalan söylediniz, faşistliğinizi yalanlara örtmeye çalıştınız!

Ama gördük, tanık olduk, unutmayacağız :

Destan yazan polisleriniz 6 genci katletti!

Personeliniz, Ali İsmail Korkmaz’ı Ak milislerinizle birlikte döverek öldürdü! Muhbirleriniz kamera kayıtlarını silmeye çalıştı!

Ali İsmail’in kanı daha kurumadı!

Daha fazla Ali’yi öldürmeye geldiğinizi biliyoruz!

Kusura bakmayın ama biz üniversiteliler canımızı sokakta bulmadık. Katilimiz olmaya gelenlere karşı kendimizi ve okulumuzu meşru yöntemlerle savunacağız!

Gelmeyin!

Okullarımızı kirletmeyin!

Size alışmayacağız, sizi benimsemeyeceğiz, size boyun eğmeyeceğiz, diz çökmeyeceğiz!

Ha bir de, toplu çıkışları yasaklayacakmışsınız? Tek tek bizleri sokaklarda avlamak için herhalde?

Okul bizim, kampus bizim, nasıl gireceğimizi nasıl çıkacağımızı size soracak değiliz!

Gelmeyin okullarımıza, biz böyle huzurluyuz, siz olmadan hiçbir sorun yaşamıyoruz!

Not düşelim tarihe: Yaşanacak bütün olaylardan siz sorumlusunuz!

Eğer olur da demokrasiyi savunan ve hükümet aleyhine olanların da söz hakkına hoşgörü gösteren üniversite yönetimlerine göz dikerseniz de şunu bilin, hocalarımızı size yedirmeyiz!

İsyanın pimini çekerseniz pişman olursunuz!

Tehdit etmiyoruz, malumu ilan ediyoruz!

Polis üniversiteye yakışmadı, yakışmayacak!”

Sendika.Org 23 Eylül 2013
http://www.sendika.org/2013/09/kolektiften-emniyete-isyanin-pimini-cekerseniz-pisman-olursunuz/

Siber Direniş Örgütü; Redhack _Orhan Gökdemir

Posted in Uncategorized on 23 Eyl 2013 by buyukakin

red3

Âlem sanal ama mücadele gerçek. Artık sadece “siber savaş” yok, bir de yanı başında gelişen “siber direniş” var. Üstelik bu direniş bütün yeryüzüne yayılmış durumda.

“Siber savaş” günümüzün gerçeği. Sanal âlemin ceberut devlet organizasyonları, bilgi mafyaları, kartelleri “internet” ortamını da parsellemiş, “bilgi”yi birbirlerine ve halka karşı kullanmak için tanksız, topsuz bir harekât yapıyor.

Bu savaşta da “az gelişmiş” ülkeler ligindeyiz biz. Şifrelerini 1-2-3-4-5 diye belirleyen güvenlik kuvvetlerimiz var. Gizli belgelerini yastık altında sakladığı ortaya çıkan Genelkurmayımız var. Belgelerine hâkim olamayan YÖK’ümüz var. Bu savaştan habersiz Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanlığımız var, hackerlar ile “seviyeli bir ilişki” sürdüren TÜBİTAK’ımız var. İnternet ortamımız NATO’ya, ABD’ye, CIA’ya açık ama halka kapalı.

cyber_2153714b

Çünkü teknoloji üreten bir ülke değil, alan ve tüketen bir ülkeyiz. Teknolojiyi aldığımız ülkelerin bıraktığı “arka kapılar”dan habersiziz.

Buna karşın dünyanın en eski “hacker” gruplarından biri de bu ülkenin topraklarında boy vermiş durumda. Redhack 1996’dan bu yana faaliyette. Sol kökenli bir grup Redhack, kendi deyişlerine göre “bileşenleri” farklı sol “pratiklerden” geliyor. Neredeyse 20 yıl önce, internetin daha yeni yeni kullanıldığı bir ülkede, bu ortamı “halk yararına” kullanmak ve “hak yiyeni hack etmek” için örgütlenmişler.

Haliyle, Redhack “arka kapılarına” hâkim olmayan devletimiz için “ulusal bir tehlike…” Devletin mahremine klavye uzatıyor çünkü; halkından sakladığı bilgileri bulup sahibine iade ediyor.

Kapıldıkları dehşet o kadar büyük ki, koca devletin özel yetkili mahkemesi bu hacker grubunu “silahlı terör örgütü” ilan etmeye kalktı. Silah dedikleri ne? Bir bilgisayar…

Sonra, çaresiz kalınca, bir bilgisayarı bile olmayan çocukları “Redhackçi” diye alıp cezaevlerine kapattı.

Âlem sanal ama mücadele gerçek. Artık sadece “siber savaş” yok, bir de yanı başında gelişen “siber direniş” var. Üstelik bu direniş bütün yeryüzüne yayılmış durumda.

Dünyanın her yerinde sanal sisteme karşı sanal bir direniş yürüten bu hackerların bir de evrensel manifestosu var. The Mentor tarafından yazılan “Hacker-Manifesto” dünyadaki en ünlü Hacker Manifestosu olarak kabul ediliyor. Manifesto, 8 Ocak 1986 yılında Amerika Birleşik Devletlerinde yayımlandı. Manifestoyu hazırlayan kişinin amacı gerçek hacker felsefesini ve dünya anlayışını dünya halkına ve devletlere göstermekti. Hacker Manifestosu yayımlandığını günden bu yana diğer bütün büyük hackerlar tarafından örnek alındı. Bunlar arasında “Astalavista”, “CCC” ( Chaos Computer Club) ve Redhack de var. Bir tür yönetmelik gibi kabul edilen manifesto bütün hackerları bağlıyor.

hackers-609665

Kısa fakat oldukça ilginç “manifesto” şöyle:

Bugün bir diğeri daha yakalandı, boydan boya tüm gazetelerdeydi. “Bilgisayar suçundan genç biri tutuklandı”, “Banka tahrifatından sonra hacker yakalandı”…

Lanet olası çocuklar.
Hepsi birbirinin aynı.

Fakat 1950′ lerin teknobeyni ve üç parçalı psikolojik yapınızla hiçbir kırıcının gözlerinin arkasında neler olduğunu anlamaya çalıştınız mı? Onu bu kadar sert yapan neydi diye merak ettiniz mi? Hangi güçler onu şekillendirdi, onu böylesine bir kalıba ne döktü? Ben bir Hackerım, dünyama girin… Benim dünyam okul hayatımla başlar…

Diğer çocuklardan fazla zekiydim, bize öğrettikleri bu saçmalık beni sıkıyordu…
Lanet olası beceriksizler.
Hepsi birbirinin aynı.

Ortaokul veya lisedeydim. Hocaların on beşinci kez bir kesiri nasıl indirgeyeceklerini dinlemiştim. Ben anlamıştım. “Hayır, hocam, size ödevimi gösteremem, ben onu kafamdan yaptım…”

Lanet olası velet. Muhtemelen kopya çekmiştir.
Hepsi birbirinin aynı.

O gün bir şey keşfetmiştim. Bir bilgisayar buldum. Bir saniye, bu muhteşem. Tam istediğim gibi bir şey. Ne yapmasını istersem onu yapıyor. Eğer hata yaparsa, onu ben beceremediğimdendir. Beni sevmediğinden değil…

Veya benden korktuğundan değil…
Veya benim çok akıllı bir fırlama olduğumu düşündüğünden değil. Ya da öğretmeyi sevmediğinden ve burada olmaması gerektiğinden değil…

Lanet olası velet. Bütün yaptığı oyun oynamak.
Hepsi birbirinin aynı.
Ve birden bir şeyler oldu…
Başka bir dünyaya bir kapı açıldı…

Telefon hattında bir bağımlının damarlarındaki eroin gibi gezinmek, bir elektronik nabız dışarıya gönderildi, günden güne artan yeteneksizliklere karşı, bir sığınak aranıldı…

Bir sığınak bulundu. “İşte bu… Burası benim ait olduğum yer.” Buradaki herkesi tanıyorum… Hiçbiriyle tanışmamış, konuşmamış ya da bir daha hiç haber almayacak olsam bile. Hepinizi tanıyorum…

Lanet olası çocuk. Telefon hattını yine meşgul ediyor.
Hepsi birbirinin aynı.
Kıçınıza bahse girersiniz ki hepimiz birbirimizin aynısıyız…
Bizler okulda biftek istediğimizde kaşıkla bebek maması ile doyurulanlarız…

Pişirdiğiniz etin lokmaları çiğnenmiş ve lezzetsizdi. Biz sadistler tarafından kontrol edildik veya ruhsuzlar tarafından terslendik kale alınmadık. Öğretmek bir şeyleri olan çok azı bizim öğrenmeye istekli öğrenciler olduğumuzu fark ettiler. Fakat bu insanlar çöldeki su damlacıkları gibiydi. Bu bizim dünyamız şimdi…

Elektronların ve elektronik düğmelerin dünyası, bilgi aktarım hızının güzelliği. Fırsatçı oburlar tarafından yönetilmeseydi sudan ucuz olacak servisleri, zaten var olan bir sistemi, bedava kullandığımız için bizleri suçlu diye itham ediyorsunuz.

Keşfediyoruz…
Ve siz bize suçlu dediniz. Bilginin peşinden gidiyoruz…
Ve siz bize suçlu dediniz. Bizler derimizin rengi olmadan var olduk, milliyetsiz, hiçbir dine ait olmadan…
Ve siz bize suçlu dediniz. Atom bombası ürettiniz, savaşlara girdiniz, cinayet işlediniz, hile yaptınız ve bize yalan söylediniz ve bunların bizim yararımıza olduğuna inanmamızı sağlamaya çalıştınız ve biz hala suçluyuz. Evet, ben bir suçluyum. Benim suçum merak etmek. Suçum insanları ne söyledikleri ve düşündükleri için yargılamak, nasıl göründüklerine göre değil. Suçum sizden daha akıllı olmam ki beni hiçbir zaman affetmeyeceksiniz. Ben bir hacker’ım ve bu benim manifestom. Bu bireyi durdurabilirsiniz fakat hepimizi durduramazsınız.
Hepsinden öte, hepimiz birbirimizin aynısıyız.

The Mentor (8 Ocak 1986)

Evet, hackerlar “suçlu” çocuklar; atom bombası üretmedikleri, bilgilerini efendileri için kullanmadıkları, cinayet işlemedikleri, yalan söylemedikleri, itaat etmedikleri için!

Redhack de bizim suçlularımız.

Redhack (Kızıl Hackerlar, Kızıl Hackerlar Birliği), 1997 yılında kuruldu. Kendilerini Marksist ve sosyalist olarak tanımlıyorlar. Duyulan ilk eylemleri, Şubat 2012’de Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün internet sitesini çökerterek çok sayıda ihbar ve iç yazışmayı internet ortamında yayınlamak. Radhack, bu eylemlerinin ardından Türkiye genelinde yaklaşık 350’ye yakın Emniyet Müdürlüğü sitesini geçici bir süreliğine çalışamaz hale getirdi.

İddiaya göre grubun çekirdek kadrosunu oluşturan üye sayısı 12.

Nisan 2012’de İçişleri Bakanlığı sitesine ait bir alt sayfaya mesaj bıraktılar. Birkaç gün sonra İnternet servis sağlayıcılarından TTNet’in internet hizmeti Radhack tarafından 2 saat süreyle durduruldu. Bir açıklama yapan Telekominakasyon İdaresi Başkanlığı (TİB) saldırıyı doğruladı fakat internet kesintisi olduğuna dair haberleri yalanladı.

Radhack bir ay sonra Kara Kuvvetleri Komutanlığı’nın sistemine girerek bazı TSK personelinin bilgilerinin yayınladı. Bir açıklama yapan TSK, “RedHack’in ele geçirdiğini iddia ettiği belgeler, güncelliğini yitirmiş bilgileri içeren, eski tarihli ve kişisel kullanıcılar tarafından oluşturulmuş belgelerdir” dedi. Ardından grevdeki çalışanlara destek amacıyla Türk Hava Yolları’nın internet sitesine bir siber saldırı gerçekleştirildi. Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım eylemi doğruladı fakat herhangi bir zararın meydana gelmediğini söyledi.

Temmuz ayında Redhack tarafından birkaç saldırı daha yapıldı. Dışişleri Bakanlığı’nın dosya paylaşım sitesine yapılan saldırı sonucunda ele geçirdiği Türkiye’de çalışan pek çok yabancı diplomatın kimlik bilgilerini Dropbox adlı site üzerinden yayınlandı. Aynı ay içinde ÖSYM sitesi bir süreliğine çökertildi. Ardından Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) resmi web sayfası geçici süreliğine mesaj bırakılarak kapatıldı.

Eylemlerini destekleyen akademisyen ve gazetecilerin tehdit edilmesi üzerine Ankara Emniyet Müdürlüğü’nün web sitesinden daha önce ele geçirdikleri 77 megabyte boyutundaki ihbarların bulunduğu txt dosyasının tamamını yayınladı.

Ekim ayı sonunda Diyanet İsleri Başkanlığı’nın ana sayfasını hackleyerek hükümete ve Fethullah Gülen cemaatine yönelik bir dizi eleştiri bıraktı. Radhack, Türkiye’de yeni bir toplumsal hareketin doğuşunu müjdeliyordu.

Gezi Direnişi, Redhack için yeni bir “level” anlamına geldi. Çarşı ile birlikte direnişin en önemli sembollerinden biri oldu.

Redhack şimdi ülkenin en popüler sol örgütlenmesi. Birçok kişi internet üzerinden Redhack’e nasıl katılabileceğini soruyor araştırıyor. Bu soruyu 7 Ağustos’ta katıldıkları bir TV söyleşisinde şöyle yanıtladı Redhack sözcüsü:

Büyük kumandanlardan büyük devrimcilerden bir tanesi -Che üstad- şöyle demişti; “Dünyanın herhangi bir yerinde bir haksızlığa şahit olduğunuzda eğer kaşlarınızı çatıyorsanız, yumruklarınızı sıkıyorsanız siz benim yoldaşımsınız.” Bir haksızlığa, bir zulme vicdanınızla ses verebiliyorsanız siz benim yoldaşımsınız. Siz gerçekten inandıklarınızı korkmadan değil korka korka olsa da söyleyebiliyorsanız benim yoldaşımsınız. Bizim de bunun üstüne ilave edecek çok fazla bir şeyimiz yok ki. Ne ölümden korkmak ayıp, ne de düşünmek ölümü demişti Nazım usta. Korkuyor olabilirsiniz, çekiniyor olabilirsiniz. Redhack olarak sevgili dostlardan, bu saate kadar sabredenlerden, diğerlerine bu sohbetten bahsedecek olanlardan bir ricamız vardır; bir parça daha fazla direnç, bilinç. Bakın parmak uçlarımızda bizim çok farklı şeyler dolanıyor her gün; banka hesapları, kredi kartları, bir dolu şey dolanıyor. Ama biz selpak mendil satıp burnunu koluna silen çocuklarız. Tenezzül etmedik, etmiyoruz. Çıkıp bir dolu yakıştırma yapıyorlar, diyor ki “Fas’tan yazıyor.” Bir tanesi diyor ki “Fransa besliyor abi bunları”, bir tanesi İngiltere diyor, bir tanesi başka bir şey söylüyor. İngiliz ajanısınız siz diyor. E dayanamayıp söylüyorsun; petibör bisküviyle, Fransız bisküvisiyle beslenen İngiliz ajanı mı olur? Bizim de faturalarımız var, bizim de yokluklarımız var, kıtlıklarımız ve mesuliyetlerimiz var. Bütün bunların içerisinde bir mücadele verirken, eğer insanların aydınlık yarınlarına bizim de çorbada bir parça tuzumuz varsa biz bununla gurur duyarız, onur duyarız.

İşte, size bir “siber suç” ve “siber suçlu” profili. Bu çocuklar kendi meşrebince direndikleri için hepimize biraz uzak, biraz yavan, biraz etkisiz, biraz anlaşılmaz geliyor. İyi de önemli bir kısmımız için bu sanal alem de biraz böyle değil mi?

“Lanet olası çocuk. Devlet hattını yine meşgul ediyor. Hepsi birbirinin aynı. Kıçınıza bahse girersiniz ki hepimiz birbirimizin aynısıyız…”

kaynak:http://aykiriakademi.com/haber/haber-goster/118-siber-direnis-orgutu-redhack.html

Çankaya _ Falih Rıfkı ATAY

Posted in Uncategorized on 06 Eyl 2013 by buyukakin

Cankaya-Cep-Boy--Falih-Rifki-Atay
Kitap
Çankaya
Falih Rıfkı Atay
Pozitif Yayınları / M.E.B. Dizis
i

Falih Rıfkı Atay(1) Cumhriyetin kuruluş dönemine şahit olmuş bir yurtseverdir.
Bizzat şahit olduğu ve birinci elden öğrendiği gerçeklerden derlediği CANKAYA Romanı‘nın Mustafa Kemal ve TC’nin kuruluşunun detaylandırılması bakımından belge niteliğinde bir eser olup olmadığına okuduktan sonra kendiniz karar veriniz.

Kitabı satın alarak okuma imkanı bulmayan kardeşler için e-kitap adresi:
http://www.turansam.org/cankaya_falih_rifki_atay.pdf

(1)Falih Rıfkı Atay (d. 1893, İstanbul) – (ö. 20 Mart 1971, İstanbul), Türk gazeteci, yazar, milletvekili.

Cumhuriyet döneminin en etkin gazetecilerindendir. İzmir’in kurtuluşundan sonra Mustafa Kemal ile tanışıp dostluğunu kazanan Falih Rıfkı Bey, özellikle Atatürk’ü yakından tanıtan anılarıyla ünlendi. 1923-1950 yılları arasında milletvekili olarak siyasette yer aldı. Cumhuriyetin kurucusu Atatürk’ e yakınlığı nedeniyle çok önemli olaylara tanıklık etmiş ve kişisel tarihi cumhuriyet tarihi ile özdeşleşmiştir[1] Ayrıca Atay, Türkiye’de Türk basınında sansürün kaldırılmasının yıl dönümü olarak her yıl 24 Temmuz tarihinde düzenlenen Basın Bayramı’nın tarihini ortaya atmıştır.

İstanbul Darülfünun Edebiyat Şubesi mezunudur. 4. Ordu Komutanı Emir Subaylığı, Bahriye Nezareti Hususi Kalem Müdür Yardımcılığı, Hakimiyet-i Milliye, Milliyet, Ulus, Aksam Gazeteleri Başyazarlıkları, Yazarlık, TBMM II., III. ve IV. Dönem Bolu, V.VI., VII. ve VIII. Dönem Ankara Milletvekilliği ile II. ve III. Dönem Divan-ı Riyaset Katipliği, Divan-ı Riyaset İdare Memurluğu ve IV. Dönem Uluslararası Parlamentolar Birliği Türk Grubu Üyeliği yapmıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.
kaynak : http://tr.wikipedia.org/wiki/Falih_R%C4%B1fk%C4%B1_Atay

#Diren Kazova_ Yükselen bir işçi direnişi.. İŞGAL ET ve ÜRET !

Posted in Uncategorized on 02 Eyl 2013 by buyukakin

diren kozova 222
Türkiye’nin en hararetli günlerine ve sosyal yaşamın değişmeye başlayan renklerine yakışan şaşırtıcı, umut verici bir işçi hareketi

“31 Ocak 2013 tarihinden beri işsiz ve açız. İktidar partisine yakın olmakla övünen, ramazanlarda iftar çadırları açan Somuncu ailesi tarafından kıdem tazminatlarımız ve 4 aylık maaşlarımız verilmeden kapının önüne koyulduk. Patronumuz Ümit Somuncu ve oğlu Mustafa Somuncu’yla yaptığımız bütün görüşmeler sonuçsuz kaldı. Somuncu ailesinin Çalık Holding’de ‘kurumsal iletişim müdürü’ olarak görev yapan kızları Gaye Somuncu’ya da derdimizi anlatmaya çalıştık. Mavi Marmara gemisiyle yola çıkan, eşitlik, adalet ve vicdandan söz eden Gaye Somuncu, bizi ‘Uzun zamandır ailemle ilişkilerim bozuk’ diyerek başından savdı. Oysa kendisini defalarca fabrikada gördük. Somuncu ailesi, işlerin bozulduğunu bahane etti. Akrabalık ilişkileri olduğu bilinen Albaraka Türk’ten 2 milyon TL kredi çektiler. Henüz bunu ödemeden 6 milyon daha kredi aldılar. Bizi kirli çıkar ilişkileri ilgilendirmiyor. Sadece hakkımızın peşindeyiz. İşçinin korunmasını istiyoruz. Bunun için bir yasa çıkarılmalı. Ama olmayacağını biliyoruz. Çünkü pek çok milletvekilinin kendine ait işyeri var. İşçiyi koruyacak yasa çıkaramazlar…”

Film gibi bir öykü…

Kazova Tekstil’in hikâyesinin bir tarafında gözünü para bürüyenlerin, kişisel çıkarları nedeniyle emekçinin üç kuruşunu bile gasp edenlerin, yalan söyleyenlerin arsız adımları var. Öteki yanında ise kanser hastası karısına ilaç alamayan, üç aylık bebeğine bakamadığı için onu yetiştirme yurduna vermek zorunda kalan ve kredi borcunu ödeyemediği için hacizle boğuşan emekçiler duruyor. Kazova Tekstil işçilerinin anlattıklarıyla şekillenen öykünün buraya kadar olan bölümüne aşağı yukarı aşina olduğumuz çok açık. Ne var ki yaşananların bundan sonrası trajik boyuttan hızla uzaklaşarak umutlu bir geleceğe doğru akıyor. Yeşilçam filmlerine taş çıkaracak öykü, Amerika ülkelerinden birinde kurulan bir film setinden taşan karelere dönüşüyor. Haklarını alamadıkları için yaklaşık iki yüz gündür direnişte olan Kazova işçileri, çalıştıkları fabrikayı ele geçirdiklerinden, burada üretim yapmaya başladıklarından, ürettiklerini sattıklarından ve ortak bir fon oluşturduklarından söz ediyorlar.

İşgal et ve üret

Fabrika kapanmadan önce burada şef olarak görev yapan Aynur Aydemir, “Üreten biziz, emeğimizi kimsenin sömürmesine izin vermek istemiyoruz. Birlikte başaracağız” diyerek, Kazova Tekstil’te yaşanan süreci özetliyor: “Geçen yıl başında işler değişmeye başladı. Firmayı önce ikiye ayırdılar. Borçlarını ödememek için böyle bir yol izlemişler. Bir süre sonra maaşlarımız ödenmez oldu. Fabrika binasını sattılar. Bizlerle yollarını ayıracaklarını, fakat kıdem tazminatlarımızı ve içeride kalan maaşlarımızı ödeyeceklerini söylediler. Çok geçmeden bizi oyaladıklarını anladık. Fabrika satışından elde edilen parayla patronumuzun oğluna iş kurulacağı söylendi. İçerdeki mallara ise fabrikaya mal veren firmalar tarafından hacizler kondu. Avukatlara gittik, hiçbir sonuç alamayacağımızı anlattılar. Alacaklıların fabrikadan mal götürdüklerini öğrendik. Dikiş makinelerini, ütü makinelerini, iplik ve kazakları aldılar. Burada önce bizim hakkımız var. Bu nedenle çadır eylemimize başladık.” Kazova işçilerinin çadır eylemi ses getirse de bir süre sonra ilgi azalır. Emekçiler ikinci bir adıma geçip açlık grevine başlarlar. Aydemir, “Daha radikal bir eylem bulmamız gerektiği konusunda hemfikir olduk” diyor. Tam bu noktada eylemin kaderi de ona destek verenlerden biri sayesinde değişiyor. Aynı zamanda gazeteci, yazar ve belgeselci olan avukat Metin Yeğin, Kazova işçilerine yol gösteriyor. Hep birlikte, onun çektiği “Patronsuzlar” belgeseli izleniyor. Latin Amerika’da iflas eden fabrikaları ele geçirip üretime başlayan işçilerin yaşamlarını anlatan belgesel serisi işçilerde gereken etkiyi bırakıyor. “İşgal et, diren ve üret” sloganı bir anda Kazova emekçilerinin de anlayışı oluyor. “Latin Amerika örneği aklımıza yattı” diyen Aydemir, “Kadınların, çocukların, emekçilerin hikâyesi bizimkilere benziyordu” diye sözlerine devam ediyor, “İşçiler otoriteyi tanımıyorlardı. Verilmeyen hakları karşılığında fabrikaları ele geçirip üretime başlamışlardı. Aynı şeyleri yapabileceğimizi düşündük. 30 direnişçi işçiyiz. Sayımız onlara göre az olsa da sesimiz yüksek.”

Makineler çalışıyor

Kazova Tekstil işçileri maaşlarını alamadıkları için direniş çadırı kurarak başlattıkları eyleme önceki gün işgal ettikleri fabrikada üretime başlayarak devam etti. Şişli’deki Kazova fabrikası önünde Grup Yorum’un da şarkılarıyla destek verdiği eylemde işçiler “Direne direne kazanacağız”, “Zafer direnen işçinin olacak” ve “İşçiyiz, haklıyız, kazanacağız” sloganlarını attı.
diren kozova

Bundan sonra patronumuz yok

Hakları gasp edildiği için iki yüz gündür direnen, çalıştıkları fabrikayı ele geçiren, eski patronlarının haince kırdığı makineleri tamir eden ve üretimi geliştirmekten söz eden Kazova işçilerinin hikâyesi pırıl pırıl, aydınlık bir sona doğru akıyor. Bu, patronu reddeden ve birkaç gün önce tam kapasiteyle üretime başlayan emekçinin onurlu duruşu.
“Daha işimiz bitmedi, direnişimiz boyut değiştirdi ama tamamlanmadı” diyen Bülent Ünal, yaşanan sürece umut dolu bir virgül koyuyor: “Gezi Direnişi’nden sonra, forumları dolaşıp bağış toplayabilirdik. Herkes bize yardımcı olurdu. Ancak biz emeğimizi ve mücadelemizi öne çıkaran bir duruş sergilemeyi tercih ettik. Önce fabrikada yarım kalan kazakları tamamladık, bunları da forumlarda da sattık. Gelirleriyle makineleri tamir ettirip yenilerini üretmeye çalıştık. Ürettiklerimiz piyasanın altında olacak. Yıllardır bu sektörde çalıştığımız için pazarı biliyoruz. Birkaç gün önce geniş çaplı üretime de başladık. Bir kooperatif kuracağız. Kendi patronumuz olacağız ve kendimiz üretip kendimiz kazanacağız.”

Eek ACARER_
Cumhuriyet 02.09.2013_