Ağustos, 2013 için arşiv

30 Ağustos’a doğru… Nazım Hikmet Ran_Kuvayi Milliye/Destan

Posted in Uncategorized on 29 Ağu 2013 by buyukakin

520511-256-k956409

26 AĞUSTOS GECESİNDE SAATLER
İKİ OTUZDAN BEŞ OTUZA KADAR
VE
İZMİR RIHTIMINDAN AKDENİZ’E BAKAN NEFER

Saat 2.30.

Kocatepe yanık ve ihtiyar bir bayırdır,
ne ağaç, ne kuş sesi,
ne toprak kokusu vardır. Gündüz güneşin,
gece yıldızların altında kayalardır.
Ve şimdi gece olduğu için ve dünya karanlıkta daha bizim,
daha yakın, daha küçük kaldığı için ve bu vakitlerde topraktan
ve yürekten evimize, aşkımıza ve kendimize dair sesler geldiği için
kayalıklarda şayak kalpaklı nöbetçi
okşayarak gülümseyen bıyığını seyrediyordu Kocatepe’den
dünyanın en yıldızlı karanlığını.

Düşman üç saatlik yerdedir ve Hıdırlık tepesi olmasa
Afyonkarahisar şehrinin ışıklan gözükecek.
Kuzeydoğuda Güzelim dağları ve dağlarda tek tek ateşler yanıyor.

Ovada Akarçay bir pırıltı halinde ve şayak kalpaklı nöbetçinin hayalinde
şimdi yalnız suların yaptığı bir yolculuk var:
Akarçay belki bir akar su, belki bir ırmak, belki küçücük bir nehirdir
Akarçay Dereboğazı’ında değirmenlieri çevirip ve kılçıksız yılan balıklarıyla Yedişehitler kayasının gölgesine girip çıkar.
Ve kocaman çiçekten eflatun kırmızı beyaz ve sapları bir,
bir buçuk adam boyundaki haşhaşların arasından akar.

Ve Afyon önünde Altıgözler köprüsünün altından
gündoğuya dönerek ve Konya tren hattına rastlayıp
yolda Büyükçobanlar köyünü solda ve Kızılkilise’yi sağda bırakıp, gider.

Düşündü birdenbire kayalardaki adam kaynakları ve
yolları düşman elinde kalan bütün nehirleri.

Kim bilir onlar ne kadar büyük, ne kadar uzundular?
Birçoğunun adını bilmiyordu, yalnız, Yunan’dan önce
ve Seferberlik’ten evvel Selimşahlar çiftliğinde ırgatlık ederken
Manisa’da geçerdi Gediz’in sularını başı dönerek.

Dağlarda tek tek ateşler yanıyordu.
Ve yıldızlar öyle ışıltılı, öyle ferahtılar ki şayak kalpaklı adam
nasıl ve ne zaman geleceğini bilmeden güzel, rahat günlere inanıyordu
ve gülen bıyıklarıyla duruyordu ki mavzerinin yanında,
birdenbire beş adım sağında onu gördü.

Paşalar onun arkasındaydılar.
O, saati sordu
Paşalar: ‘Üç’, dediler.
Sarışın bir kurda benziyordu
Ve mavi gözleri çakmak çakmaktı.
Yürüdü uçurumun başına kadar,
eğildi, durdu.
Bıraksalar
ince, uzun bacakları üstünde yaylanarak
ve karanlıkla akan bir yıldız gibi kayarak
Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı.

Saat 3.30.

Halimur – Ayvalı hattı üzerinde manga mevziindedir.

İzmirli Ali Onbaşı (Kendisi tornacıdır) karanlıkta göz yordamıyla
sanki onları bir daha görmeyecekmiş gibi
baktı manga efradına birer birer:
Sağda birinci nefer sarışındı, ikinci esmer.
Üçüncü kekemeydi fakat bölükte yoktu onun üstüne şarkı söyleyen. Dördüncünün yine mutlak bulamaç istiyordu canı.
Beşinci, vuracaktı amcasını vuranı tezkere alıp Urfa’ya girdiği akşam.
Altıncı, inanılmayacak kadar büyük ayaklı bir adam,
memlekette toprağını ve tek öküzünü
ihtiyar bir muhacir karısına bıraktığı için kardeşleri onu
mahkemeye verdiler ve bölükte arkadaşlarının yerine nöbete kalktığı için
ona ‘Deli Erzurumlu’ derdiler. Yedinci Mehmet oğlu Osman’dı.
Çanakkale’de, İnönü’nde, Sakarya’da yaralandı
ve gözünü kırpmadan daha bir hayli yara alabilir,
yine de dimdik ayakta kalabilir.
Sekizinci İbrahim korkmayacaktı bu kadar
bembeyaz dişleri böyle tıkırdayıp birbirine böyle vurmasalar.
Ve İzmirli Ali Onbaşı biliyordu ki:
tavşan korktuğu için kaçmaz kaçtığı için korkar.

Saat: 4

Ağzıkara-Söğütlüdere mıntıkası.

On ikinci Piyade Fırkası.
Gözler karanlıkta, uzakta.
Eller yakında, mekanizmalar Üzerinde.
Herkes yerli yerinde.
Tabur imamı, mevzideki biricik silahsız adam: ölülerin adamı,
kırık bir söğüt dalı dikerek kıbleye doğru, durdu boyun büküp
el kavuşturup sabah namazına, içi rahattır.
Cennet, ebedî bir istirahattır. Ve yenilseler de, yenseler de âdâyı,
meydânı gazadan o kendi elleriyle verecektir
Cenabı rabbülâlemîne şühedâyı.

Saat: 4.45.

Sandıklı civarı.

Köyler.

Sarkık, siyah bıyıklı süvari,
çınar dibinde, beygirinin yanında duruyordu.

Çukurova beygiri kuyruğunu karanlığa vuruyordu:
dizkapaklarında kan, kantarmasında köpük…

İkinci Süvari Fırkası’ndan Dördüncü Bölük,
atları, kılıçları ve insanlarıyla havayı kokluyor.
Geride, köylerde bir horoz öttü. Ve sarkık, siyah bıyıklı süvari
ellerinin tersiyle yüzünü örttü. Karşı dağlar ardında,
düşman elinde kalan bir başka horoz vardır:
Baltaibik, sütbeyaz bir Denizli horozu.
Düşmanlar her hal onu çoktan kesip çorbasını yapmışlardır.

Saat beşe on var.

Kırk dakka sonra şafak sökecek.
‘Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’
Tınaztepe’ye karşı Kömürtepe güneyinde.
On beşinci Piyade Fırkası’ndan iki ihtiyat zabiti ve onların genci,
uzunu, Darülmuallimin mezunu Nureddin Eşfak,
mavzer tabancasının emniyetiyle oynıyarak konuşuyor:

— Bizim İstiklâl Marşı’nda aksıyan bir taraf var,
bilmem ki, nasıl anlatsam, Akif, inanmış adam,
fakat onun, ben, inandıklarının hepsine inanmıyorum.
Meselâ, bakın ‘Gelecektir sana vadettiği günler Hakkın.
‘Hayır, gelecek günler için gökten âyet inmedi bize.
Onu biz, kendimiz vadettik kendimize.
Bir şarkı istiyorum zaferden sonrasına dair.
‘Kim bilir belki yarın…’

Saat beşe beş var.

Dağlar aydınlanıyor.
Bir yerlerde bir şeyler yanıyor.
Gün ağardı ağaracak.
Kokusu tütmeğe başladı:
Anadolu toprağı uyanıyor.
Ve bu anda, kalbi bir şahan gibi göklere salıp
ve pırıltılar görüp ve çok uzak
çok uzak bir yerlere çağıran sesler duyarak
bir müthiş ve mukaddes macerada, ön safta, en ön sırada,
şahlanıp ölesi geliyordu insanın.
Topçu evvel mülâzimi Hasan’ın yaşı yirmi birdi.
Kumral başını gökyüzüne çevirdi, kalktı ayağa.
Baktı, yıldızları ağaran muazzam karanlığa.
Şimdi bir hamlede o kadar büyük.
Öyle şöhretli işler yapmak istiyordu ki bütün ömrünü
ve hâtırasını ve yedi buçukluk bataryasını
ağlanacak kadar küçük buluyordu.

Yüzbaşı sordu:

— Saat kaç?

— Beş.

— Yarım saat sonra demek…

98956 tüfek ve şoför Ahmet’in üç numrolu kamyonetinden
yedi buçukluk şnayderlere, on beşlik obüslere kadar,
bütün aletleriyle ve vatan uğrunda, yani, toprak ve hürriyet için
ölebilmek kabiliyetleriyle Birinci ve ikinci Ordu’lar baskına hazırdılar.

Alaca karanlıkta, bir çınar dibinde, beygirinin yanında duran sarkık,
siyah bıyıklı süvari kısa çizmeleriyle atladı atına.
Nureddin Eşfak baktı saatına:

— Beş otuz…
Ve başladı topçu ateşiyle
ve fecirle birlikte büyük taarruz…

Sonra.
Sonra, düşmanın müstahkem cepheleri düştü.
Bunlar:
Karahisar güneyinde 50
ve doğusunda 20-30 kilometredeydiler.

Sonra.
Sonra, düşman ordusu kuvâyi külliyesini ihata ettik Aslıhanlar civarında 30 Ağustosa kadar.

Sonra.
Sonra, 30 Ağustosta düşman kuvâyi külliyesi imha ve esir olundu.

Esirler arasında General Trikopis: alaturka sopa yemiş bir temiz ve sırmaları kopuk firenk uşağı…

Yaralı bir düşman ölüsüne takıldı Nureddin Eşfak’ın ayağı.
Nureddin dedi ki:
‘Teselyalı Çoban Mihail,’

Nureddin dedi ki:
‘Seni biz değil, buraya gönderenler öldürdü seni…’

Sonra.
Sonra, 31 Ağustos günü ordularımız İzmir’e doğru yürürken
serseri bir kurşunla vurulan Deli Erzurumluydu.
Devrildi. Kürek kemikleri altında toprağı duydu.
Baktı yukarı, baktı karşıya. Gözleri hayretle yandılar:
önünde, sırtüstü, yan yana yatan postalları
her seferkinden kocamandılar.
Ve bu postallar daha bir hayli zaman
üzerlerinden atlayıp geçen arkadaşların arkasından
seyredip güneşli gökyüzünü ihtiyar bir muhacir karısını düşündüler.

Sonra.
Sonra, sarsılıp ayrıldılar birbirlerinden ve Deli Erzurumlu ölürken
kederinden yüzlerini toprağa döndüler.

Solda, ilerdeydi Ali Onbaşı,
Kan içindeydi yüzü gözü.
Bir süvari takımı geçti yanından dörtnala.
Kaçanı kovalamıyordu yalnız ulaşmak da istiyordu bir yerlere
ve sadece kahretmiyor yaratıyordu da.
Ve kılıçların, nalların, ellerin ve gözlerin pırıltısı
ardarda çakan aydınlık bir bütündü.

Ali Onbaşı bir şimşek hızıyla düşündü ve şu türküyü duydu:
‘Dörtnala gelip uzak Asya’dan Akdeniz’e
bir kısrak başı gibi uzanan bu memleket bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu, bu davet bizim.

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim…’

Sonra.
Sonra, 9 Eylülde İzmir’e girdik ve Kayserili bir nefer
yanan şehrin kızıltısı içinde gelip öfkeden, sevinçten,
Ümitten ağlıya ağlıya,
Güneyden Kuzeye,
Doğudan Batıya,
Türk halkıyla beraber seyretti İzmir rıhtımından Akdeniz’i.

Ve biz de burda bitirdik destanımızı.
Biliyoruz ki lâyığınca olmadı bu kitap,
Türk halkı bağışlasın bizi,
onlar ki toprakta karınca,
suda balık, havada kuş kadar çokturlar,
korkak, cesur, câhil, hakîm ve çocukturlar
ve kahreden yaratan ki onlardır,
kitabımızda yalnız onların maceraları vardır…

Nazım Hikmet Ran
Kuvayi Milliye/Destan

Reklamlar

SEÇİM HİLELERİNİN VAR OLDUĞU DURUMDA SANDIK NAMUSUNDAN SÖZ EDİLEMEZ _Prof.Dr. İzzettin ÖNDER

Posted in Uncategorized on 05 Ağu 2013 by buyukakin

hitler sandık

Gündemdeki yerini koruyan Gezi Direnişi etrafında şekillenen tartışmalar ve siyasete bir göz attığımızda demokrasi ve siyaset anlayışımız hakkında, maalesef, iç karartıcı bir görüntü ile karşılaşıyoruz. Konuyu çok dağıtmadan, başta başbakan olmak üzere tüm yandaşların hiç taviz vermeden sözünü ettikleri sandık demokrasisini kısaca tartışmak istiyorum. Yazının sınırları içinde kalarak, tartışmayı iki boyutta sürdürmek niyetindeyim.

Çağdaş demokrasi anlayışında parlamentonun şekillenmesi sandık sonuçlarına göre gerçekleşir. Bu doğrudur. Ancak, sandık söyleminin demokrasinin namusu olarak ileri sürülmesinin çok önemli şartı bizzat “sandığın namusu”dur. Kapitalist sistemlerde gelir dağılımı sorununu kurcalamazsak, sandığın namusu seçim yasası, iki seçim arası uygulanan rejim ve fiili seçim koşullarından oluşur. Parlamentonun ulusal iradeyi olabildiğince yansıtabilmesi toplumun parlamentodaki temsil oranına bağlıdır. Bunu engelleyen siyasal erkin sandık namusu arkasına sığınması siyasal etikle bağdaşmaz.

HİLELERİNİN VAR OLDUĞU DURUMDA SANDIK NAMUSUNDAN SÖZ EDİLEMEZ

Demokrasi sandık ilişkisinde ikinci zaruri koşul iki seçim arası uygulanan rejim ve seçim koşullarıdır. İki seçim arasında uygulanan baskıcı ya da görece özgürlük ortamı, seçim kütüklerinin saptanması, seçim kolileri ve oy satın almalarına ve sayım hilelerine dek bir dizi akla gelen ya da gelmeyen seçim koşulları ve hilelerinin var olduğu durumda sandık namusundan söz edilemez. Hele de seçim yasası ve koşullarının uygun biçimde uygulanmasından birinci derecede sorumlu olan iktidar güçlerinin sandık edebiyatından uzak durmaları, hiç değilse, siyaset nezaket ve etik gereğidir. Muhalefet partilerinin de bu konuda iktidar partisi kadar görevi ve sorumluluğu vardır. Ülkemizdeki durum hem iktidar hem de muhalefet partisi açılarından hiç de olumlu ve etiksel bir görüntü vermemektedir.

İktidar partisi liderinin yukarıdaki sorumluluktan sıyrılması olası olmadığı açıktır. Bununla beraber, başbakanın devamlı olarak sandık demokrasisinden söz etmesinin nedenini anlamak durumundayız. Günümüzün küreselleşme koşullarında ulus içinden dış dünyaya taşan müdahale olanakları yaşanırken, iki seçim arasında iç siyasi mesajların kısıtlanmasının ciddi analiz edilmesi gereken bir gerekçesi olmalıdır. Bence başbakanın tavrında asıl üzerinde durulması gereken nokta burasıdır. Dikkat edilirse, sıkıyönetimlerde ilk bildirilerinde basına ve iletişim araçlarına sansür koyularak, bireyler ve halklar arası iletişim kesilerek, tüm mesajların komutandan gelmesi yolu oluşturulur. Faşist rejimlerin vazgeçilmez koşulu!

GEZİ DİRENİŞİ GİBİ EYLEMLER BASTIRILMAMALIDIR

Her şeyden önce sandık dışı yollarla iktidara verilen mesajlar, Habermas gibi kimi siyasetçilerin “kamusal alan” diye adlandırdığı ve demokrasinin çok temel ilkesi niteliğindeki iletişim işlevine sahiptir. Söz konusu iletişim işlevi, bir yönü ile tüm topluma, diğer yönü ile siyasal erke olmak üzere ikilidir. Bu yolla toplumda bireyler ve/veya gruplar arası iletişim kanalları açılıp fikir oluşumu ve alış-verişi gerçekleştirilerek, hem toplumda sembiyotik koşullar gelişir, hem de toplumsal bütünlük güçlenebilir.

Bu yaklaşımın geçerli olduğu varsayımı altında, yani kamusal alanların geliştirilmesinin toplumsal gelişmeye hizmet ederek, demokrasiyi daha güçlü temellere oturtabileceği tezi geçerli ise, demokrasiye gerçekten hizmet etmeyi kendine görev edinmiş bir iktidarın kamusal alan politikasını engellemek bir yana geliştirilmesini sağlaması ve bundan yararlanması beklenebilir. Gezi Direnişi’nde olduğu gibi, hiçbir şiddete başvurmadan salt bazı kesimlerin düşünce ve beklentilerinin toplumsal alana ve siyasetçilere yansıtılmasına yönelik eylemlerin bastırılmaması gerekir. Hal böyle olunca, Gezi Direnişi’nde ve sair benzer kalkışlarda siyasal erkin yöneldiği şiddetin bir gerekçesi olmalıdır.

SERMAYE BU KALKIŞLARA İZİN VERMEZ

Kimi siyasetçilerin kişisel anlayış ve tavırlarından bağımsız olarak sistemik bir açıklama yolu ile toplumsal kalkışların şiddetle baskılanması ve sandık namusu görüşüne sarılma ancak iki farklı tezle açıklanabilir. Birincisi, siyasete karşı değil, sisteme ve dolayısıyla devlete karşı ayaklanmadır. Devletlerin ideolojik anayasasını sistem belirlediğinden, sisteme karşı çıkış, doğal olarak, var olan devlete karşı çıkış anlamına gelir. Her sistem kendini koruma refleksi ile davranış sergileyeceğinden, bu tür kalkışlar bastırılır. Her ne kadar geniş anlamda politik yaklaşımda “ileri demokrasi” anlayışının bu tür kalkışlara da izin vermek durumunda olması gerektiği ileri sürülürse de, sermaye çevreleri bu tür kalkışlara izin vermez ve şiddetle bastırılır. Gezi Direniş’inin müebbet hapis ile cezalandırılması gerektiği tezini ileri süren siyasilerin bir kez daha hukuk tedrisatından geçmeleri gerekmektedir. Zira, demokrasilerde var olan hükümetlere karşı kalkışlar olabilir ve gerçek demokratik hükümetler bu eleştiri ve kalkışları dikkate alır, kritik noktalarda istifa dahi söz konusu olabilir.

GEZİ DİRENİŞİ RANTI ORTAYA ÇIKARDI

Gezi Direnişi üzerinden sistem içi kalkışlara genel bir yaklaşım yaparsak, bu noktada da iki farklı açılımla karşılaşıyoruz. Birincisi, söz konusu kalkışların ciddi rant kavgalarına çomak sokuyor ve rant paylaşımı kavgalarını açığa çıkarıyor olmasıdır. Burada sermaye-siyaset işbirliği devrede olarak kalkışa karşı çıkılmaktadır. Nitekim öyle anlaşılıyor ki, Gezi Direnişi’nde başat olan AVM meselesi böyle bir rant kavgasının çekirdeğini oluşturmuştur. Aynı şekilde Haydarpaşa Platformu ve Galata-Port Platformu direnişlerinde de benzer rant kavgaları su yüzüne çıkmaktadır. Bu bağlamda ikinci açılım ise, iktidar partisinin sandığa giderken açıkladığı programın arkasındaki gizli gerçek emellerin tedricen açığa çıkarak anlaşılması ve bazı duyarlı kesimlerin buna tepki geliştirmesidir. Örneğin, özel alana müdahale söyleminde, iktidarın gayet planlı ve tedricen devreye koyduğu “ılımlı İslâmlaştırma” projesine karşı geliştirilen karşı çıkış öne çıkmaktadır.

Makale boyutunda kalarak söz konusu gelişmeleri kapsayıcı bir siyasal anlatımda ifade etmek gerekirse, sistem içi kalkışlar genel anlamda demokrasi anlayışına uygundur, ancak kapitalizme aykırıdır. Zira uygulamada kapitalizm, teorilerde yazıldığı biçimi ile düzgün çalışan bir sistem olmayıp, hakim çevrelerin her türlü fırsatı ve baskı yöntemlerini kullanarak kaynak sağlama uygulamasından başka bir şey değildir. Siyasal erki eline geçiren de bunu yapar, siyasal erki hakimiyeti altına alan sermaye de bunu yapar. Bu iki güç odağı arasındaki kavgada da çoğu kez Maliye müfettişleri ya da yargı devreye girer. Ne var ki, bu kapışmada halkın uyarılmaması ve uyanmaması gerekir. İşte, sisteme dokunmasa da, her toplumsal kalkış ve direniş toplumda iletişimi güçlendirip toplumsal uyarmayı sağladığı derecede ne sermayenin ne de siyasal erkin hoşuna gider. Bu durum ve söz konusu toplumsal kalkışlar, kaynakların görece bol ve toplumsal kurumların gelişmiş olduğu ileri ekonomi toplumlarında görece sakin geçiştirilirken, kaynakların kıt ve bölüşüm sorunlarının hararetli yaşandığı geç kapitalistleşen toplumlarda çok daha şiddetli yaşanır. Küreselleşen dünyada çöken kapitalizmde hizmete koşulan ve BOP eş-başkanlığı şerefine nail olmuş Türkiye’de ise, halkın samimi duygularının tam bir dincilik ve tarikat gericiliği ile sömürülerek, ülke kaynaklarının emperyalistlere peşkeş çekilmesi durumunda tabii ki söz konusu toplumsal kalkışlara izin verilmez!

AMAN TOPLUM UYANMASIN

Bu durumda sandık edebiyatına sarılmak kaçınılmaz olur. İki seçim arası yaşanan toplumsal uyanışlar ne kadar engellenebilirse, sandıkta toplumu avlamak o kadar kolay olur! Aksi durumda, toplumsal kalkış ve uyanışlar da bir şekilde sandığa yansıyacak ise, niçin toplumsal kalkışlara şiddetle kızılır ve karşı çıkılır ki? Ne var ki, kapitalist toplumlar bir yana, hele de geç kapitalistleşen toplumlarda tarikat kümeleşmeleri ve baskılarıyla oluşan sandık sonuçları halkların gerçek çıkarlarını gösteremeyeceğinden, ideal toplumsal talepleri de yansıtamaz. Bunun içindir ki, halkın uyanmasının engellenmesi amacıyla toplumsal kalkışlar şiddetle baskılanmaktadır. Sermaye ve Dünya emperyalizminin siyasetçilerle birlikteliğinin halkları sandıkla iknası, diğer tüm durum ve koşullardakinden çok daha kolaydır. Sermaye ve emperyalizmle elele çalışan siyasal erkler gerçek sandıktan korkmakta ve “gardırop-sandık edebiyatı”na sarılmaktalar. Sandık namusunun olmadığı yerde, demokrasi namusu olarak sandık edebiyatına sarılmak siyasetçinin meşrebine uygun olsa da, akademik ve aydın kişilerin ahlak anlayışına uymaz!

Prof.Dr. İzzettin ÖNDER
kaynak : http://www.odatv.com/n.php?n=boyle-bir-ortamda-sandik-namusundan-bahsedilemez-0508131200
Odatv.com