Haziran, 2013 için arşiv

Biber Gazı Kimyasal Silahtır! Kullanımı Derhal Yasaklanmalıdır!

Posted in Uncategorized on 24 Haz 2013 by buyukakin

TTB 66

TTB ve Uzmanlık Derneklerinden Açıklama:
Biber Gazı Kimyasal Silahtır! Kullanımı Derhal Yasaklanmalıdır!

Emniyet güçleri tarafından toplumsal olaylarda sıklıkla ve yoğun biçimde kullanılan gözyaşartıcı kimyasalların kullanımının yasaklanması ve Gezi Parkı olayları süresince binlerce insanın yaralanmasına, 4 yurttaşın ölümüne sebep olan şiddet emrini veren ve uygulayan sorumluların açığa çıkartılması, hukuki yaptırımların gerçekleştirilmesi talebiyle 20 Haziran 2013 tarihinde, 11.00’da, Taksim Point Otel’de bir basın toplantısı gerçekleştirildi.

Türk Tabipleri Birliği, Türk Toraks Derneği, Türkiye Psikiyatri Derneği, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği, Adli Tıp Uzmanları Derneği ve Türk Farmakoloji Derneği’nce düzenlenen basın toplantısına; Türk Tabipleri Birliği adına Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk, Türk Toraks Derneği adına Prof. Dr. Elif Dağlı, Adli Tıp Uzmanları Derneği adına Prof. Dr. Ümit Biçer, Türkiye Psikiyatri Derneği adına Prof. Dr. Doğan Şahin, Halk Sağlığı Uzmanları Derneği Adına Prof. Dr. Selma Karabey, Türk Farmakoloji Derneği adına Prof. Dr. Atilla Karaalp ve Eski İstanbul Barosu Başkanı Avukat Turgut Kazan katıldı.

Yapılan ortak açıklamada; insan sağlığını tehdit eden gözyaşartıcı kimyasalların toplum üzerinde kullanılmasının yasaklanması, yasaları ve uluslararası sözleşmeleri hiçe sayarak, toplumun beden ve ruh sağlığını bozan, en temel demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan ve uygulayan, binlerce, insanın yaralanmasına, dört yurttaşımızın ölmesine neden olan sorumlular belirlenerek hukuki yaptırımların gerçekleştirilmesi talep edildi. Açıklamada ayrıca “Halk sağlığını koruma görevimizi; halkımız ve uluslararası sağlık camiasında farkındalık yaratarak, yasa ve sözleşmelerin uygulanması için mücadele ederek, zarar görenlerin haklarını koruyarak, sağlık hakkını kullanmalarına destek olarak, maruz kalanlarının mahremiyetine saygı duyarak, tıbbi belgeleme konusunda sorumluluk alarak yerine getireceğimizi kamuoyuna duyururuz” denildi.

Toplantıda kurum temsilcileri tek tek söz alarak konuyla ilgili kaygı ve görüşlerini dile getirdiler.

Prof. Dr. Elif Dağlı yaptığı açılış konuşmasında tüm katılımcıların ülke çapında yaşanan olaylara ilişkin kendi derneklerinin bakış açılarını yansıtacağını belirttikten sonra ilk konuşmayı yaptı.

Türk Toraks Derneği adına Prof. Dr. Elif Dağlı:

“Türk Toraks Derneği akciğer sağlığını korumayı misyon edinmiş bir dernektir ve solunum sağlığı için 1992’den beri hizmet vermektedir. Son yaşadığımız olaylarda kullanılmış olan gazların akciğer sağlığını doğrudan etkilediği, deneysel çalışmalarda ciddi olarak solunum hasarı yaptığı tespit edilen bu gazların yüksek dozda kullanıldığı takdirde uluslararası sözleşmelere aykırı olduğu ve aynı zamanda kalıcı akciğer hasarları yapma olasılığı olduğu da düşünülmüştür. Bu yüzden, Türk Toraks Derneği biber gazına maruz kalanlarda, değişik illerde solunum fonksiyon testleri yapmaktadır. İlk elimize gelen verilerin özeti şudur; Maruz kalan kişilerin yüzde elli ikisi kadın, ortalama yaş 30, yüzde 48’si üniversite mezunu, yüzde yirmi biri üniversite öğrencisi yüzde 41’i 5 metreden yakın mesafeden gaza maruz kalmış, yüzde 21’i kapalı alanda maruz kalmış. Yaptığımız testler sırasında yüzde 78’inde öksürük, yüzde 74’ünde göğüs ağrısı, yüzde 50’sinde balgamlı öksürük tespit ettik. Yüzde 3’ü kanlı balgam çıkarıyordu ve kanlı balgam çıkaranların solunum fonksiyon testleri düşük bulunmuştu. Bu kişilerin yüzde 96’sı herhangi bir sağlık kurumuna başvurmamayı tercih etmişti. Bu kişiler uzun dönemli takip edilecek ve kalıcı solunum fonksiyon etkileri değerlendirilecektir… Türk Toraks Derneği olarak solunum yoluna giden ilaçların zararsız olduğu ispat edildiği zaman ruhsat alınabildiği bir ülkede, astımı olan ya da astımı olduğunu bilmeyen insanların üzerine gaz sıkılmasının son derece tehlikeli sonuçlara yol açacağını düşünmekteyiz. Birlikte çalıştığımız Avrupa Solunum Derneği ve Amerikan Toraks Derneği, Dünya Sağlık Örgütü gibi örgütlere yazılı talepte bulunduk. Bununla birlikte ortak olarak bu gazların insan üzerinde kullanımının durdurulması için çalışmalar başlatıyoruz.”

Türk Farmakoloji Derneği adına Prof. Dr. Atilla Karaalp:

“Türk Farmakoloji Derneği ilaç bilimi alanında kurulmuş; ilaçlar ve zehirler konusunda kırk yıldan fazla bir geçmişi olan bilimsel bir uzmanlık derneğidir. TFD son günlerde toplumun hemen her kesimi tarafından dikkatle takip edilen olaylarda kullanılan gözyaşartıcı gazların sağlık üzerine olumsuz etkileri konusunda açıklama yapma gereği duymuştur. Ülkemizde güvenlik güçleri tarafından gösteri kontrol ajanı olarak OC (biber gazı) ve CS gibi gözyaşartıcı gazların kullanıldığı bilinmektedir. Bu gazların vücuda giriş yolları gaz partiküllerinin temas ettiği, açık olan cilt kısımları, burun, ağız ve gözdür. Gaz ile temas edildiğinde içinde bulunulan ortamın açık veya kapalı olması, hava akımı, sıkılan gazın içindeki madde miktarı, gazın partikül büyüklüğü, maruz kalan kişinin alerjik bir yapıya sahip olup olmadığı, daha önce maruz kalıp kalmadığı, son zamanlarda maruz kalıp kalmadığı gibi çok çeşitli faktörlere bağlı olarak şu ani belirti ve bulgular oluşur: Panik hali ve hareket kontrolünün kaybı, gözlerde ağrı, batma ve yanma, gözyaşı salgısında artış, geçici körlük, ışık hassasiyeti, göz kapağı kasılması, korneada aşınma ve bunun sonucunda kalıcı körlük. Ağız ve burunda yanma, ağrı, gazın solunmasına bağlı burun akıntısı, hapşırma, solunum yollarının daralması ve buna bağlı boğulma hissi, nefes almada zorluk, akciğer ödemi, akciğerde kanama ve ciddi hasar, alerjik ve astımlı hastalarda akut astım krizi ve anaflaksi, maruz kalan deri bölgelerinde kızarıklık, yanma, kaşıntı, şişlik ve su toplaması.

Gözyaşartıcı gazlara ani maruz kalma durumunda alınan miktara bağlı olarak anılan bu etkiler hafiften şiddetliye hatta yaşamı tehdit edici durumlara kadar uzanabilirken kronik maruz kalım durumunda insanda ortaya çıkabilecek olumsuz etkilere yönelik neredeyse hiç bilgi bulunmamaktadır.

Üstelik bu gazların içinde gözyaşartıcı etkisi olan maddelerin yanı sıra yanmayı sağlayan, itici etki yapan, bu maddelerin çözülmesini sağlayan ya da çözülmesini artıran, buharlaşmasını sağlayan onlarca başka madde daha bulunmaktadır. Bu diğer maddeler sözünü ettiğimiz tahriş etkilerine neden olmaksızın, kronik süreçte etkilenen kişiyi ya da ondan doğacak çocuklarını etkileme potansiyeline sahiptir. Bu uzun dönem etkilerini ortaya koymak üzere hayvanlar üzerinde yapılmış az sayıdaki araştırmada şu sonuçlar elde edilmiştir: Teratojonik, fetotoksik etkiler: hayvanların yavrularında ölü doğum, sinir sistemi anormallikleri, göz gelişim bozuklukları, gelişim geriliği, kalıcı gelişim geriliği, yetişkinlikte depresyon, yarık dudak ve yarık yanak. Bunlar etkilenmiş kişilerin çocuklarında ortaya çıkabilecek etkiler. Mutajonik ve kanserojik etkiler: DNA hasarı, DNA’da mutasyon ve bunun sonucunda kanserojik etkiler. Deney hayvanlarında yapılan araştırma sonuçları gözyaşartıcı gazların uzun dönemli etkileri konusunda az da olsa bilgi sağlayabilirken, bu araştırmanın sonuçlarının insanlara uyarlanması tümüyle mümkün olmadığından, insanlar üzerindeki uzun dönemli etkileri bilinmemektedir. Ayrıca bu gazların çevrede yaşayan diğer tüm canlılar üzerinde de olumsuz etkiler gösterdiği açıktır. Diğer bir önemli konu ise, gösteri alanında sürekli görev yapan basın mensupları, bölgede çalışan kişiler ve özellikle de polis memurlarının bu maddelere uzun süre maruz kalmaları nedeniyle sözünü ettiğimiz bütün olumsuz etkilere diğer bireylere nazaran daha açık olmaları ve etkilenmeleridir… Gerek toplum gerekse birey sağlığı açısından çok kötü sonuçlar doğurabileceğini bilimsel kanıtlarla da öngördüğümüz gözyaşartıcı gazlar kimyasal silah olarak değerlendirilmeli ve kullanımları derhal kısıtlanmalı ve yasaklanmalıdır.”

Türkiye Psikiyatri Derneği adına Prof. Dr. Doğan Şahin.

“Yaşadığımız olayların özellikle çok yoğun bir şekilde gaz bombasına maruz kalmanın aslında BM’nin tanımladığı anlamıyla işkence olduğunu söyleyebilirim. Yapılan bu uygulama geniş bir topluluğa, topluca işkence edilmesi anlamına gelmektedir. İşkence şunu hedefler: Belli bir kitleyi veya bir insanı çeşitli davranışlarından dolayı cezalandırmayı amaçlar. Canını acıtmak, ruhsal veya bedensel acı vermeyi amaçlar ya da korkutmayı hedefler. Bir şeyden vazgeçsin diye korkutmayı hedefler. İçinde bir ayrımcılık barındırır. Yaşadığımız sürecin bu özellikleri içinde barındırdığını söyleyebiliriz. Bu yaşanan olayların kişide psikolojik bir travma yaratması için de şu nitelikleri barındırması gerekir: Kişi gerçek bir ölüm tehdidi veya yaralanma, kendisinin veya başkalarının fiziksel bütünlüğüne bir tehdit olayı yaşamış olmalı, ya da böyle bir olaya tanık olmalıdır ve korku, çaresizlik ya da dehşete düşme hali yaşamalıdır. Tüm dünyada bu konuda çalışan meslektaşlarımın ortak kanaati; toplumları terörize etmenin veya acı vermek yoluyla cezalandırmanın şu amaçları olduğu yönündedir: Eleştiri veya politik eylemliliği cezalandırmak, sindirmek, gözdağı vermek, toplumu suçlu ve yetersiz hissettirerek susturmak. Bunun için ebeveynlerinden de istifade etmek. Birçok askeri darbede hep ebeveynlerin çocuklara baskı yapması sağlanmaya çalışılmıştır. Hemen hemen bütün darbelerde, darbeciler bu yöntemi kullanmışlardır.

Bütün bu süreçte tahminen 1 milyon insanın çeşitli şekillerde travmaya bağlı kaldığını söyleyebiliriz (ortalama bir rakam olarak). Bu tür olaylara maruz kalan insanların aşağı yukarı üçte birinde daha sonra ruhsal bazı sorunlar ortaya çıkar. Yani yaklaşık 300 bin insanda ruhsal bir sorun ortaya çıkma ihtimali doğmuştur. Bunların yüzde 60’ından fazlası bir yıl içinde iyileşecek, ama yüzde 20’si yaklaşık 50 bininde bu ruhsal belirtiler kronik bir şekilde devam edecektir. Türkiye çok fazla travmatize olan bir toplum. Güneydoğu’da yaşanan çatışmaların yarattığı travma, 12 Eylül darbesinin yarattığı travma, depremin yarattığı travma… Her yıl giderek daha fazla travmayla yüklenen bir topluma dönüşüyoruz. Bu tür toplumlarda belli davranışlar ortaya çıkar. Bunların en başında bireysel şiddet davranışlarında olağanüstü bir artışın meydana gelmesidir. İnsanın kendisini rahat hissedebilmesi için güvenli bir dünyada yaşadığına inanması gerekir. Ayaklarının bastığı yeri sağlam hissedeceği bir ortama ihtiyacı vardır. Tersi bir ortam anksiyeteye yol açar. Güven gibi adalet duygusunu da travma yıkar. İnsanlar haksız bir şekilde cezalandırıldıklarını düşünüyorlar ve adalete olan duyguları ciddi olarak sarsılıyor. Öte yandan kişinin kendisine travma uygulayan insanlara karşı olumsuz duyguları, başka insanlara karşı güvenini de sarsar. Bu son süreçte toplum çok etkilenmesine rağmen travma çok ağır olmayacak diye düşünüyoruz çünkü çok büyük bir toplumsal dayanışma sergiledi travmaya uğrayanlar. Travmaya uğrayanlar kendilerine sahip çıkıldıklarını düşünürlerse daha çabuk iyileşirler. Toplumun gözü ve kulağı basındır, bu süreçte bu insanların iyileşmesinde büyük rol oynuyorsunuz.”

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği adına Prof. Dr. Selma Karabey:

“Mensubu olduğum derneğin kuruluş amacı toplumun sağlığını korumak, geliştirmek, sağlığımızı olumsuz yönde etkileyecek faktörleri önlemeye çalışmak; hem akademik hem de halka yönelik çalışmalar geliştirmek. Yaşadığımız bu son süreç halk sağlığını büyük ölçüde etkiliyor. Başta halk sağlıkçıları olmak üzere bütün sağlık çalışanları, Dünya Sağlık Örgütü’nün yaptığı tanımla hareket eder: ‘Sağlık bedensel, ruhsal ve sosyal tam bir iyilik halidir.’ Benden önce konuşan psikiyatrist meslektaşım yaşadığımız olayların toplum sağlığını ne ölçüde olumsuz etkileyebileceğini çok net anlattı. İnsanların sağlıklı bir ortamda, sağlık kentlerde, huzur içinde yaşaması halk sağlığının olmazsa olmaz koşullarıdır. Bütün uluslararası sağlık kuruluşları ‘Barış, barış içinde yaşamak sağlık için ön koşuldur’. Barış için de temel hak ve özgürlükler ön koşuldur. İnsanların sağlıklı bir kentte yaşama taleplerini böylesi orantısız bir şiddetle bastırırsak, halk sağlığını bedensel, ruhsal ve sosyal boyutlarda tehlikeye atmış oluyoruz.

BM’nin kabul ettiği bildirgelerden birisinde; kolluk kuvvetlerinin ateşli silah kullanmasıyla ilgili bir bildirgede; ‘Şiddet içermeyen, barışçıl gösterilere ve örgütlenmelere kolluk kuvvetlerinin müdahale etmemesi gerekmektedir. Müdahale etmek ancak şu koşullarda ve şu ilkelerle mümkün olabilir: Çok mecbur kalındığında ve orantılı güç kullanarak (son olaylarda kantarın topuzunun ne denli kaçtığını çok net gördük.) Çok önemli bizi de çok ilgilendiren 3. Bir ilke olarak deniyor ki, ‘Müdahale edilse bile müdahaleden olumsuz etkilenenlere acil, tıbbi yardım sağlama koşulunu yerine getirmelidir.’ Oysa Taksim başta olmak üzere, ülkemizin çeşitli yerlerinde bu 3. İlkenin ihlal edildiğine tanık olduk. Tıbbi yardım götürmek üzere alanlarda olan meslektaşlarımız engellendiler. Tıbbi yardım sağlanan revirlere bile müdahale edildi. Bunun sonucunda toplumun bedensel sağlığı büyük zarar gördü; ölümler, körlüklere varan organ kayıpları, ağır yaralanmalar yaşandı. Binlerce maruziyet yaşandı. Ben bir halk sağlıkçısı olarak; benim de içinde bulunduğum ve bu olaylara dolaylı veya doğrudan maruz kalan milyonlarca insan ruhsal yaralanma yaşamıştır. Sonuç olarak; halk sağlığı camiası adına şunu söylemek istiyorum: Bu ülkenin daha aydınlığa çıkması için acil olarak yapılması gereken; hem yaşadığımız kentte, hem de kolluk kuvvetlerinin orantısız güç uyguladığı diğer kentlerde bu şiddete derhal son verilmelidir ve insanların insancıl talepleri, en temel hak ve demokratik talepleri engellenmemeli, desteklenmelidir.”

Adli Tıp Uzmanları Derneği adına Prof. Dr. Ümit Biçer:

“Adli Tıp Uzmanları Derneği 1992 yılında kurulmuştur. Kurulduğundan bugüne insan hakları, çocuk hakları, kadına yönelik şiddet, kayıp mezarlar gibi belki de bu ülkede yaşadığımız bir dizi sorunun gündeme gelmesine Adli Tıp Uzmanları olarak katkı vermiştir.

Gösteri Kontrol Ajanları olarak tanımladığımız biber gazı vb. maddelerin kullanımının yasaklanmasıyla ilgili olarak da daha önce bazı çalışmalar içerisinde bulunmuş ve Türk Tabipleri Birliği tarafından da yayınlanan ‘Gösteri Kontrol Ajanları’ isimli kitabın oluşumuna destek vermiştir. 2011 yılında yayınlanan kitapçıkta aslında biber gazının ölümcül etkileri aktarılmıştır. Ve Türkiye’de meydana gelen ölümler söylenmiştir. Bugüne kadar aslında biber gazının öldürücü olmadığı ifade edilse de Türkiye’de hepimizin bildiği gibi Hopa’da öldürülen öğretmen Metin Lokumcu’nun ölümünün biber gazıyla ilgili olduğu Adli Tıp Kurumu raporları tarafından da teyit edilmiştir. Musa Dağ, Çayan Birben, Mevlüt Altun, Hacı Zengin, Kazım Şeker bugüne kadar biber gazı maruziyeti sonucu ölen vatandaşlarımızdır. Son Gezi olayları nedeniyle aslında istatistiklerde yer almayan iki vatandaşımızın da biber gazı etkilenimi sonucu öldüğünden ciddi olarak kuşkulanılmaktadır. Ankara’da Kızılay’da bir dershanede işçi olarak çalışan 47 yaşındaki İrfan Tuna ve Avcılar’da 50 yaşındaki Zeynep Eryaşar’ın otopsi sonuçları incelemelerinde biber gazı maruziyetine ilişkin bulguların çıkacağını düşünmekteyiz. ‘Biber gazı öldürücü değil, kalıcı etkisi yok’ şeklinde ifade edilmesine rağmen bugüne kadar ölümlere yol açmıştır. Üstelik kimyasal silah olarak kullanılmaktadır. Türkiye’de son olaylara baktığımızda gösteri kontrol ajanı olarak değil tamamen kimyasal silah olarak kullanıldığını düşündüren ipuçları bulunmaktadır.

1696 yılında 90 ülke biber gazının yasaklanması için Birleşmiş Milletler’de imza vermiştir. 1997’de Türkiye’nin imza koyduğu ‘Kimyasal Silahlar Konvansiyonu’na göre; Bu tür ajanların, kapalı yerlerde kullanılması halinde veya yakın mesafeden kullanılması halinde veya bir topluluğa çok yoğun olarak kullanılması halinde bu ajanların kimyasal silah olacağı söylenmektedir. Türkiye’de televizyondaki görüntülerini izlediğimiz zaman, bizzat yaşadığımız olaylara baktığımız zaman biber gazı gösteri kontrol ajanı olarak değil kimyasal silah olarak kullanılmıştır. Bu konuda gerekli suç duyurusu uzmanlık derneğimiz, Türk Tabipleri Birliği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı tarafından yapılarak hukuki süreç takip edilecektir.

Burada birkaç noktaya daha dikkat çekmek istiyorum. Adli Tıp Uzmanları Derneği olarak ilk günden itibaren aslında biber gazının yalnızca gaz olarak kullanılmadığını, oluşan kafa travmaları, gözlerin kaybına yol açan ciddi yaralanmalar ve vücuttaki hasarlanmalara baktığımızda biber gazı fişeklerinin adeta ateşli silah mermi çekirdeği olarak kullanıldığını biliyoruz. Diğer taraftan kişileri durdurmak için kullanılan suyun içine ‘ilaç’ katıldı denilerek, bizzat zarar verme amacıyla insanlarda zarar oluşturma amacıyla kullanımı tamamen işkence suçuna girmektedir. Gözaltına alınanlara yapılan uygulamalar, zorla muayene etme, tükürük örneği alma, kan örneği alma gibi uygulamalara baktığımızda baştan sona aslında insanları travmatize eden bir süreçle karşı karşıyayız. Adli Tıp Uzmanları Derneği olarak da diğer uzmanlık dernekleriyle birlikte gösteri kontrol ajanı olarak anılan bu kimyasal silahların bütün dünyada yasaklanması konusunda hem ulusal hem de uluslararası düzeyde üzerimize düşen her türlü görevi üstleneceğimizi. Diğer taraftan olay nedeniyle ister gösteriye katılsın ister katılmasın kimyasal silahların zararına uğrayan herkesi Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın, Türk Toraks Derneği’nin, Türkiye Psikiyatri Derneği’nin ortaklaşa oluşturduğu birimlerde rapor almaya çağırıyoruz. Çünkü bu sürecin belgelenmesi bu tür hukuksuzlukların bir daha gerçekleşmemesi için çok önemli olacaktır.”

Av. Turgut Kazan:

“Biber gazının sağlığa etkilerini uzman hekim arkadaşlar anlattı. Ben hukukçu olarak iki nedenle buradayım: Başbakan ısrarla ülkedeki biber gazı kullanımının Avrupa Birliği müktesebatına uygun olduğunu söylüyor. Bu görüşün doğru olup olmadığını açıklamak üzere buradayım. İki; bu yapılanların hukuki anlamını aktarmak üzere buradayım. AB müktesebatına uygunluk iddiası tümüyle gerçek dışıdır. Avrupa Konseyi Genel Sekreteri, BM İnsan Hakları Yüksek Komiseri ve son olarak dün BM Genel Sekreteri birer açıklama yaptılar biliyorsunuz. Müktesebat denince Avrupa Konseyi İşkenceyi Önleme Komitesi tavsiyelerine bakmalıyız. Çünkü AİHM biber gazını tartışırken o tavsiyeye bakıyor, sonra da AİHM kararlarına bakmak gerekiyor. Üstelik bu konuda yalnız Türkiye için 3 tane ayrı AİHM kararı var. Doğrusu Başbakan’ın bunu bilmiyor olması, danışmanlarının da Başbakan’ı bu konuda uyaramaması gerçekten üzücüdür.

Müktesebata bakalım: İlk olarak 5 Aralık 2006 tarihli ‘Oya Ataman/Türkiye kararı’ var. Bu kararda ne yazık ki maruz kalma durumu bir sağlık raporuyla belgelenemediği için, kötü muameleye dair 3. Maddenin değil, toplantı ve gösteri hakkının ihlali gözetilerek 11. Maddeden karar verildi. İkinci karar ise, 10 Nisan 2012 tarihli ‘Ali Güneş/Türkiye kararı’dır. Mahkeme, çok açık biçimde bu tür gazların kullanımına ilişkin, Avrupa İşkenceyi ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza ve Muamelenin Önlenmesi Komitesi tarafından dile getirilen kaygı ve tavsiyelere bakılması gerektiğini vurgulayarak ve o tavsiyelere dayanarak değerlendirme yapmıştır. Kullanımının kontrolü konusunda çok açık ve net bir yönetmelik olacak, kapalı alanlarda asla kullanılmayacak/kullanılamayacak. Biber gazına maruz kalanların derhal doktora ulaştırılıp kurtarılma imkanı sağlanmış olacak. Tavsiyeler bunlar. Tabii, kullanıma başlayabilmek için, önce zorunluluk olacak. Yani, bir şiddeti veya şiddet tehlikesini önleyebilmenin başka yolu kalmayacak. O tehlikeyi bertaraf etme sınırı aşılmayacak. İşte Ali Güneş kararında, bu tavsiyelere uyulmadığı vurgulanarak, gaz kullanımı kötü muamele sayılmış ve 3. Maddenin ihlal edildiğine karar verilmiştir. Ayrıca, 1 Mayıs 2008 olaylarında, Şişli Etfal Hastanesi’ne gaz bombası atılmış olması, 27 Kasım 2012 günlü DİSK, KESK/Türkiye kararında ihlal gerekçesi olarak gösterilmiştir. İşte Avrupa müktesebatı budur.

Türkiye Avrupa Konseyi Üyesi olarak, AİHM kararlarına uymak zorundadır. Olaylarda hiçbir zorunluluk yokken, Gezi Parkı’nda uyuyanların üzerine, sonra kaçanların üzerine, duranların üzerine, bir karnaval havasında çocuklarıyla gülüp eğlenenlerin, türkü söyleyenlerle dinleyenlerin, konser verenlerle izleyenlerin üzerine, evlerin/otellerin/hastanelerin içine vahşice gaz kullanılmıştır. Böyle bir uygulamayı yapanlar, yaptıranlar TCY’nın kasten yaralama (Md. 86), işkence (Md. 94), eziyet (Md. 96), düşünce ve kanaat özgürlüğünü engelleme (Md. 115), genel güvenliği tehlikeye düşürme (Md. 170), zor kullanma yetkisini aşma (Md. 256), görevi kötüye kullanma (Md. 257) suçlarını işlemişlerdir. Öncelikle, yaptıranları, yapanları ve daha sonra yaptırıp yapacak olanları uyarıyorum. Belki bugün hesap sorulmuyor ama, işkence suçlarında zamanaşımı 11.04.2013 günlü 6459 sayılı yasayla kaldırılmıştır. Hatırlatmayı görev sayıyorum. Ve biber gazı firmalarını etkileyerek ülkemize satılmasını önleyebilmeleri ve hükümetlerini etkileyerek Türkiye’ye biber gazı satışına ambargo konulmasını sağlayabilmeleri için, dünyadaki bütün hukukçuları, hukuk kurumlarını ve bütün demokratları göreve çağırıyorum.”

TTB Merkez Konseyi Üyesi Dr. Osman Öztürk:

“TTB olarak 17 Haziran 2013 itibariyle edinebildiğimiz; göstericilerin sağlık durumu raporunu paylaşmak istiyorum: 1’i polis, 3’ü gösterici olmak üzere 4 yurttaşımız hayatını kaybetti bu olaylarda. Bu bilinen tablo; ATUD Başkanı meslektaşımın da belirttiği gibi özellikle gazdan etkilenerek hayatını kaybetmiş başka insanların olma ihtimali var. Bunlar henüz tespit edilemediği için bilineni dile getirebiliyoruz. 59 yurttaşımız ağır yaralandı, 6’sının hayati tehlikesi devam ediyor. 100’ün üzerinde yurttaşımız kafa travması geçirdi. Yine bizim ulaşabildiğimiz bilgilere göre 11 yurttaşımız gözünü kaybetti. Bunlar akut devrede gözünü, görme yetisini kaybeden yurttaşlarımız. Uğradığı travmanın sonucu daha sonra gözünü kaybetme tehlikesi olanlar da söz konusu olabilir. 1 yurttaşımızın dalağı alındı. Bizim ulaşabildiğimiz bilgiler 7822 yurttaşın yaralandığı yönünde. Bu tablo gözlemlediğimiz kadarıyla buzdağının görünen kısmı. Bu rakam muhtemelen gerçek rakamın beşte biri bile değildir. Türkiye’de 3 haftadır, dünya tarihinde çok az görülmüş bir şiddet, bir vahşeti yaşadık hep birlikte. İnsanlar üzerinde kitlesel halinde uygulanan terörü yaşadık.

Burada 2 faktörün önemli olduğunu gözlemledik.
Birincisi; aslında Türkiye’de emniyet güçleri barışçıl gösterilere karşı hiçbir zaman toleranslı değildi. Daha önce de bu tür barışçıl gösterilerin emniyet güçlerince şiddete maruz kaldığına tanık olduk. Ama Gezi Parkı olayları sırasında farklı bir tutum içinde olduklarını da gördük. Kendilerine siyasi iktidar tarafından; öldürmeyi göze alarak, hatta öldürmeyi hedefleyerek davranma yetkisi verildiğini gördük. 11 Haziran’da Taksim Meydanı’nda on binlerce insanın üzerine dört bir taraftan gaz bombası atıldı. Orada insanların ölmemesinin tek bir nedeni var: İnsanların büyük bir dayanışmayla ve sağduyuyla birbirini sakinleştirmesi. 15 Haziran’da Gezi Parkı’nda park doluyken, çocuklar varken, ziyaret için gelmişler varken gaz bombalarıyla saldırıldığını gördük. Hala yoğun bakımda yatan 14 yaşında bir çocuğun kafasına biber gazı kapsülüyle ateş edildiğini gördük. Oradaki zabıtaların, polis memurlarının aşırı hareketi değildir bu vahşet tablosunu yaratan. Emir siyasi iktidardan gelmiştir. İkincisi; ölümlere ve yaralanmalara sebep olan şey biber gazı oldu. Polisin diğer araçları çok sık kullanmadığını gördük. Biber gazı TTB olarak yıllardır üzerinde önemle durup çalıştığımız bir konu. Konuyla ilgili broşürler hazırladık, bilimsel danışma kurulumuz var.

Ama bu son süreçte biber gazının yaygın olarak iki farklı kullanımına tanık olduk. Bir tanesi; mekanik etkisiyle ateşli silah, mermi çekirdeği olarak yaygın kullanıldı. Doğrudan insanları yaralamak, öldürmek hedefiyle kullanıldı. İkincisi; geçmişte biber gazı toplulukları dağıtmak için kullanılıyordu ama bugün dört bir yandan gaz atarak, kitlelerde korku, panik, terör yaratarak ölümlere yol açma hedefiyle hareket edildiğini görüyoruz. Bu kadar çok yaralanmanın sebebi olarak görüyoruz bu durumu.

Son olarak meslek örgütü ve Türkiyeli hekimler olarak baştan itibaren, gerek meslek örgütünün çağrısıyla gerekse kendiliğinden bir şekilde binlerce hekim, şiddete, zulme uğrayan, yaralanan insanların yardımına koştuk. Bütün meslektaşlarımıza ve tıp fakültesi öğrencilerine teşekkür ediyoruz. Büyük bir hekimlik ve insanlık dersi verdiler. Bu çabamızı siyasi iktidarın anlayacağını düşünmüyorduk ancak bir soruşturma açılacağını da beklemiyorduk. Bilginiz vardır, hakkımızda bir soruşturma açıldı. Gönüllü çalışmada tedavi edilen hastaların ve hekimlerin isimleri isteniyor. Aslında Bakanlığın yapması gerekeni yaptık ve karşılığında soruşturmaya uğradık. Buradan bir kez daha ilan ediyoruz ki ne bir hastamızın ne de meslektaşlarımızın adını verecek değiliz.

Son olarak, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan TTB’nin 17 Haziran’da diğer meslek örgütleri ve sendikalarla birlikte, hükümetin halkın demokratik taleplerine karşı giriştiği sert tutumu, polis şiddetini protesto etmek üzere gerçekleştirdiğimiz iş bırakma kararımızı sert bir üslupla eleştirdi, insan sevgimizi sorguladı. Bizim 22 gündür sergilediğimiz insan sevgisi ortadadır. Hekimler Taksim’deydi, Gezi Parkı’ndaydı, Güven Park’taydı, bugün İzmir’deydik. Bu insan sevgimiz devam edecek, hiçbir tehdit ve baskı bizi yıldıramaz. Bu süreçte hekimlik açısından önemli bir tecrübe edinmiş olduk: Bundan sonra şiddet, vahşet ve zulme karşı direniş nerede varsa, TTB ve Türkiyeli hekimler olarak çok daha organize şekilde hareket etmeye devam edeceğiz.”

21 Haziran 2013
http://www.ttb.org.tr/index.php/Haberler/gaz-3884.html

Reklamlar

TAKSİM DAYANIŞMASINDAN Basına ve Kamuoyuna… 22.06.2013

Posted in Uncategorized on 22 Haz 2013 by buyukakin

tak 444

BASINA VE KAMUOYUNA
22 Haziran 2013

”Ve bizim bir haziranımız
Bir yıl kadar yetecektir dünyaya
Çünkü yoğun ve ateşle yaşanmış
Çünkü ellerimiz, başımız ve kanımız
Hayasız pençelerini kokuyla gizleyen
Bir olgu olmayacaktır sana
Ölülerimiz toplanacaktır
Doldurulan bir kıyı gibi.”
– Turgut Uyar

Yurdumuzun dört bir yanından, meydanlardan, parklardan, evlerden, derneklerden, meslek odalarından, sendikalardan, partilerden, kısacası yüreği Gezi Parkından atan her yerden sesleniyoruz, Taksim Meydanından sesleniyoruz.

Bizi biz yapan bütün değerler ve renklerimizle haklılığına inanmış bir sağduyu, direnme gücü veren kararlılık ve sınırsız bir yaratıcılıkla yaşamın olduğu her alanda bir aradayız. Taksim Dayanışması olarak hükümete ilettiğimiz taleplere hala bir yanıt alamadık. Yanıt alamadığımız gibi taleplerimizi haykıranlar şiddet, gözaltılar ve tutuklamalar ile susturulmak isteniyor. Biz bütün bu baskılara rağmen haykırmaya devam ediyoruz.

Unutturmak isteyenlere, varsa duymayanlara buradan bir kez daha hatırlatıyoruz.

• Taksim ve Kızılay başta olmak üzere Türkiye’deki tüm meydanlarımızda, kamusal alanlarımızda, toplantı, gösteri, eylem yasaklarına ve fiili engellemelere son verilmesini; ifade özgürlüğünün önündeki engellerin kaldırılmasını,

• Taksim Gezi Parkı’ndaki yıkıma karşı direnişten başlayarak, halkın en temel demokratik hak kullanımını engelleyen, şiddetle bastırma emrini veren, bu emri uygulatan ve uygulayan; binlerce, insanın yaralanmasına, dört yurttaşımızın ölmesine neden olan sorumluların, başta İstanbul, Ankara, Hatay ve Adana Valileri ve Emniyet Müdürleri olmak üzere tüm sorumluların görevden alınmasını,

• Gaz bombası ve benzeri materyallerin kullanılmasının yasaklanmasını,

• Ülkenin dört bir yanında direnişe katıldığı için gözaltına alınan ve tutuklanan arkadaşlarımızın derhal serbest bırakılması, haklarında hiçbir soruşturma açılmayacağına ilişkin açıklama yapılmasını,

• Afet zamanlarında da toplanma ve korunma yerlerimiz olan Gezi Park’ı başta olmak üzere halkın kullanımına kapalı bütün parklarımızın bir an önce kullanıma açılmasını, önemle ve acilen talep ediyoruz.

Taleplerimizin muhatabı olanlar biliniz ki bu talepler yerine getirilmeden ve dünyanın gözü önünde işlediğiniz insanlık suçu olan şiddetin hesabını vermeden; meydanlarda bu talepler için yıllardır haykıran gençleri, kadınları, eşcinsel, biseksüel ve transseksüelleri, demokratik kitle örgütlerini, emek ve meslek örgütlerini, partileri, sivil toplum kuruluşlarını, taraftar gruplarını hedef göstererek sorumluluklarınızdan kurtulamazsınız. Bu talepler, artık sadece bizlerin değil dünyanın tüm duyarlı insanlarının talebidir.

Evrensel hukuka aykırı bir şekilde yapılan baskınlarla yüzlerce arkadaşımız gözaltına alınmış, onlarcası tutuklanmış ve birçok arkadaşımızdan haber alınamamaktadır. Tutuklanan, gözaltına alınan, kaybolan ve hastanelerde tedavi altında olan omuz omuza direndiğimiz arkadaşlarımızın her türlü hukuki ve insani gereksinimlerinin karşılanmasına devam edilecektir ayrıca desteğimizi göstermek için bileşenlerimiz tarafından yapılan ziyaretler sürdürülecektir.

Türkiye tarihinin en barışçıl, en çevre dostu direnişinde daha eşitlikçi, daha özgürlükçü ve daha kardeşçe bir dünya özlemiyle sokaklara hak arayışına çıkan canlarımızdan Abdullah CÖMERT, Mehmet AYVALITAŞ, Ethem SARISÜLÜK savaş sırasında bile görülmeyen bir vahşet, nefret ve şiddetinin kurbanları olmuşlardır. Yaşamlarının baharında aramızdan koparılıp alınan canlarımızın anıları önünde saygıyla eğiliyoruz. Onurlu ve kararlı duruşları mücadelemize her zaman ışık tutacak, yolumuzu aydınlatacaktır. UNUTMAYACAĞIZ, UNUTTURMAYACAĞIZ!

Taksim Dayanışması olarak bu süreçte öğrendiğimiz en önemli şey, mücadelenin zaman ve mekânla sınırlandırılamayacağı; bundan sonra da hayatın, kentin ve ülkenin her metrekaresinde ve her anında devam edeceğidir.

TAKSİM DAYANIŞMASI (1)
kaynak:http://taksimdayanisma.org/basina-ve-kamuoyuna-22-haziran-2013

(1) Taksim Dayanışması Bileşenleri (118)
İstanbul Dişhekimleri Odası
İstanbul Eczacı Odası
İstanbul Tabip Odası
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası
TMMOB Elektrik Mühendisleri Odası
TMMOB Harita ve Kadastro Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi
TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası
TMMOB Makina Mühendisleri Odası
TMMOB Mimarlar Odası
TMMOB Peyzaj Mimarları Odası
TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi
Tiyatro Oyuncuları Meslek Birliği
DİSK
KESK İstanbul Şubeler Platformu
Eğitim Sen İstanbul 6 Nolu Üniversiteler Şubesi
Kültür Sanat Sendikası
Sendikal Güçbirliği Platformu
Beyoğlu Semt Dernekleri Platformu
Boğaziçi Dernekleri Platformu
Emekliler Yaşlılar Hareketi
Filmmor Kadın Kooperatifi (Filmmor)
İstanbul Kadın Kuruluşları Birliği
İstanbul Halkevi
İstanbul Kültür Forumu
İstanbul SOS Girişimi
Kadınlarla Dayanışma Vakfı (KADAV)
Kamusal Sanat Laboratuvarı
Karadeniz İsyandadır Platformu
Kent ve Çevre için Haydarpaşa Dayanışması
Lambda İstanbul
Müştereklerimiz
Nazım Hikmet Kültür Merkezi
Özerk Sanat Konseyi
Sanatçılar Girişimi
Sulukule Platformu
Taksim Platformu
Toplumcu Mühendis, Mimar ve Şehir Plancıları Meclisi
Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu
Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi
Asmalımescit Derneği
Ataköy Sakinleri Dayanışma ve Çevre Koruma Derneği
Ayaspaşa Derneği
Bedrettin Derneği
Beyoğlu Eğlence Yerleri Derneği
Cihangir Güzelleştirme Derneği
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
Denge Ekolojik Yaşam Derneği
Galata Derneği
Gazhane Çevre Gönüllüleri
Gülsuyu Gülensu Yaşam ve Dayanışma Merkezi Derneği
İstanbul ODTÜ Mezunları Derneği
Kadının İnsan Hakları – Yeni Çözümler Derneği
Karadeniz Çevre ve Kültür Derneği
Kızıldere Derneği
LGBTT Dayanışma Derneği
Mülkiyeliler Birliği İstanbul Şubesi
Sokak Bizim Derneği
Sosyal Haklar Derneği
Taksim Gezi Parkı Koruma ve Güzelleştirme Derneği
Tarlabaşı Mülk Sahipleri ve Kiracıları Kalkındırma ve Sosyal Yardımlaşma Derneği
Tiyatro Oyuncuları Derneği
Tokatlılar Derneği
Tozkoparan Derneği
Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği
Tüketiciyi Koruma Derneği Beşiktaş Şubesi
TÜKODER İstanbul Şubesi
Tüm Restoratörler ve Konservatörler Derneği
Tüm Öğretim Elemanları Derneği İstanbul Şubesi
Türkiye Sakatlar Derneği
Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği
Validebağ Gönüllüleri Derneği
Barış ve Demokrasi Partisi
Cumhuriyet Halk Partisi
Emek Partisi
Halkın Sesi Partisi
İşçi Partisi
Özgürlük ve Dayanışma Partisi
Türkiye Komünist Partisi
Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi
ALINTERİ
BDSP (Bağımsız Devrimci Sınıf Platformu)
DAF (Devrimci Anarşist Faaliyet)
DİP (Devrimci İşçi Partisi)
DSİP (Devrimci Sosyalist İşçi Partisi)
EHP (Emekçi Hareket Partisi)
EMEK VE ÖZGÜRLÜK CEPHESİ
ESP (Ezilenlerin Sosyalist Partisi)
Greenpeace
HALKEVLERİ
HDK (Halkların Demokratik Kongresi)
I. BÖLGE BİRLEŞİK MÜCADELE PLATFORMU
İFK (İstanbul Fenminist Kollektif)
İŞÇİ CEPHESİ
İŞÇİ KARDEŞLİĞİ PARTİSİ
İŞÇİ MÜCADELE DERNEĞİ
İşçilerin Sesi
Kadının İnsan Hakları-Yeni Çözümler Der.
KALDIRAÇ
KENT HAREKETLERİ
MÜCADELE BİRLİĞİ
MÜŞTEREKLERİMİZ
NOR ZARTONK
ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi)
ÖSP (Özgürlük ve Sosyalizm Partisi)
PANGEA EKOLOJİ
PARTİZAN
PROLETER DEVRİMCİ DURUŞ
SDP (Sosyalist Demokrasi Partisi)
SOSYALİST FEMİNİST KOLLEKTİF
SYKP (Sosyalist Yeniden Kuruluş Partisi)
TÖPG (Toplumsal Özgürlük Parti Girişimi)
TÜRKİYE GERÇEĞİ
YSGP (Yeşiller ve Sol Gelecek)
KÖZ
AKA-DER – (Anadolu Kültür ve Araştırma Derneği)
Halk Cephesi
TKP 1920
http://taksimdayanisma.org/bilesenler

Prof.Dr.Korkut Boratav, Gezi Direnişi’ni değerlendirdi: “Olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı…”

Posted in Uncategorized on 22 Haz 2013 by buyukakin

boratav

Gezi Parkı isyanının sınıfsal karakteri, görünümü, nedenleri ve olası sonuçları, direnişin kurumsallaşması; sosyalist solun ve Kürt Hareketi’nin direnişten çıkarması gereken sonuçlar hakkında Prof. Dr. Korkut Boratav(1)’la konuştuk
Özay Göztepe

-Gezi Parkı’na saldırının ardından yaşanan direniş, sınıfsal bir karşı koyuştan çok orta sınıf isyanı görüntüsü taşıyor. Bunun nedenleri ve olası sonuçları konusunda neler söyleyebilirsiniz?

-Korkut Boratav: Marksist perspektifle bakıyorsak, orta sınıflar terimine kuşkuyla yaklaşmamız gerekiyor. Dikkat ediniz “terimine” diyorum; “kavramına” değil; zira, Amerikan siyaset bilimi gevşekliği içinde kullanırsak, “orta sınıflar”ın tanımlanması o kadar güçtür ki, bu ifadenin “kavram” mertebesine layık olmayan iki sözcükten ibaret olduğunu söylemek zorunda kalırız.

O zaman, Gezi direnmesine katılanların hangi niteliklerine bakılarak “orta sınıf isyanı görüntüsü” ileri sürülüyor. Bunu irdelemeye çalışayım.

Bir kere, bir “dışlama” yapılıyor ve direnmecilerin saflarında işçilerin veya işçi sınıfının yer almadığı ileri sürülüyor. İşçi sınıfının örgütleriyle, programıyla direnişe katılmadığı doğrudur; ama kastedilen işçi sınıfı mensuplarının da yokluğu ise, bu iddianın nesnel geçerliğinin ciddiyetle düşünüldüğünü sanmıyorum? Yokluğu ileri sürülenler kimlerdir? Varoş sakinleri mi? Sanayi sektörünün mavi yakalı işçileri mi? Üniversite diploması olmayan beyaz/mavi yakalı ücretliler mi? Aile kökenlerinin yukarıda sayılan gruplardan biri olan öğrenciler mi?

“Evet, bu gruplar katılmıyor!” iddiasında ısrar edenler varsa, tam aksi bir yaklaşımı izleyerek, Ankara’da polis kurşunuyla beyin ölümü gerçekleşmiş olan Ethem Sarısülük’ün bir OSTİM işçisi olmasından başlayıp, diğer direnme kurbanlarının sosyal profilleri veya en etkili direnmecilerin başında yer alan “taraftar grupları”nın sınıfsal bileşimi üzerinde tartışmaya başlayabiliriz; ama fazla yararlı olacağını sanmıyorum. Geleneksel işçi sınıfının içinde yer alan ilerici, laik, solcu, demokrat insanların Taksim direnişiyle başlayan kalkışmalara katılmamaları mümkün olabilir mi?

Öte yandan, Gezi direnişçilerinin büyük çoğunluğunun bazı ortak toplumsal özelliklerinin olduğunu da kabul etmeliyiz. Bu ortaklıkları, “orta sınıflar” yaftasının dışına çıkarak betimlemeye çalışalım.

Bir kere, direnme eylemlerine katılan insanların önemlice bir bölümü üniversite ve lise öğrencilerinden oluşuyor. Bunlar için “orta sınıf” nitelemesi anlamsızdır. Sınıfsal kökenlerine (ebeveynin toplumsal profiline) ilişkin bir şey bilemiyorsak susalım. Ancak, öğrencilerin nesnel konumlarının en geniş anlamıyla potansiyel işçi sınıfına aidiyet olduğu söylenmelidir. Okulları, onları yakın bir gelecekte nitelikli (yani eğitimli ve beyaz yakalı) işgücü arzının öğeleri olmak üzere eğitmektedir. Dahası, kapitalizm onlara işsizlik vaat etmektedir. Bu nedenle ilk aşamada yedek emek ordusunun saflarına girecekler ve nesnel konumlarıyla en genel anlamda işçi sınıfının öğeleri olacaklardır.

Üniversite öğrencilerinin (diyelim) on yıl ileriye taşınmış türevleri de direnmecilerin kalabalık safları içinde yer alıyor: Üniversite lisans (ve sonrası) diplomalarıyla tanımlanan nitelikli emek sahipleri ve bu nitelikleriyle daha çok “hizmetler” diye tanımlanan karmaşık sektörde çalışan ücretliler… Bu insanların işsizleri “ücretli emekçi” konumunu yitirmezler.

“Hizmetler” sektörünün niteliksiz emek gerektiren işlerinde çalışanlara gelince, bunların içinde üniversite diplomalıların sayısının giderek arttığı bilinmektedir. Bu nedenle de bu grubun uğraşları, işleri, artık, “beyaz yakalılar” konumuna uygun (ve geleneksel işçi sınıfından ayrışmayı hedefleyen) yeni terimlerle adlandırılmaktadır: Tezgâhtar, bekçi, sekreter, “büro, satış güvenlik personelleri, elemanları” konumlarına terfi etmişlerdir; zira giderek artan bölümlerinin üniversite diplomaları vardır.

Bu insanların çalıştıkları (ve “hizmetler” sektörünün uzantılarını oluşturan) faaliyet kollarının ve doğrudan doğruya icra ettikleri iş sürecinin “üretken” olup olmaması tartıştığımız bağlamda önem taşımaz. Ücretli işçiler olarak ya doğrudan doğruya işverenleri için artık değer yaratmaktadırlar veya işverenin başka sektörlerden aktarılan artık değere erişmesini, el koymasını sağlayan, kolaylaştıran bir emek süreci icra etmektedirler. Ve en geniş anlamda gerçek veya yedek emek ordusunun öğeleridir. Kısacası, bugünün koşullarında nesnel olarak, yani kendiliğinden işçi sınıfının içinde yer almaktadırlar ve bu sınıfın niceliksel olarak önemli bir öğesini oluşturmaktadırlar.

“Orta sınıflar” bloğunun içine tıkıştırılan (ve yukarıdakilerle bağlantılı) önemli bir katmandan daha söz etmemiz gerekiyor: Hekim, avukat, danışman, mimar, mühendis, mali müşavir gibi genellikle eğitim yoluyla edinilmiş becerilerini işverenlere değil, “müşterilere” satarak geçimlerini sağlayan bağımsız profesyonel gruplar… Bu katman, nitelik, ideoloji, değer sistemleri ve hayat tarzları bakımından yukarıda belirlenen çerçevedeki (eğitimli, beyaz yakalı) işçi sınıfı ile benzerlikler taşımaktadır; ama üretim ilişkileri açısından sınıfsal farklar ağır basar.

Buna karşılık, bir başka sınıfsal akrabalık söz konusu mudur? Küçük eşiklerin üzerinde işçi istihdam etmiyorlarsa, şirketleşmeleri söz konusu değilse, bunları küçük burjuvazi konumunda kabul etmek düşünülebilir. Buna göre, üretim araçlarının (toprağın, atölyenin, âlet/edevatın ve mesleğin gereğince belirlenen iş araçlarının) sahibi olan ve geçimini esas olarak kendi (ve ailesinin) emeğiyle kazanan köylü, zanaatkâr ve bağımsız/ profesyonel katmanlar küçük burjuvaziyi oluşturmaktadır. Kapitalizmin belirleyici karşıtlığını oluşturan iki ana sınıfın (işçi sınıfının ve kapitalistlerin) dışında yer almaları; sınıf mücadeleleri tablosundaki belirsiz, bazen kaygan konumları da ortak özellikler olarak görülebilir.

Ne var ki, profesyonel gruplar, üretken küçük burjuvaziden niteliksel olarak farklılaşmıştır. Toplumsal işbölümündeki dolaysız konumları kapitalist ilişkilerin veya basit meta üretiminin içinde değildir. Geçimleri hizmet satışlarına dayanır. Satılan hizmet, hekimler, mühendisler, eğitmenler gibi meslekler söz konusu olduğunda, “üretken” sayılabilir; ama bu durumda küçük meta üretimi için öncelik taşıyan (dolaysız üretici ile ticarî/malî sermaye arasındaki) bölüşüm karşıtlıkları geçerli veya önemli değildir. Avukatları, malî müşavirleri, danışmanları kapsayan ve üretken olmayan hizmet sunumları ise, ekonominin diğer (üretken) kesimlerinden kaynak (artık) aktarımına gereksinim duyarlar. Her iki durumda da gelirlerin kaynağında diplomayla, uygulamayla edinilen gerçek bir melekeden, beceriden oluşan veya (faaliyete izin veren lisansa, belgeye bağlı olarak) yapay olarak yaratılan bir kıtlık rantı yer alır.

Bu özellikler nedeniyle, ayrıca üstyapı düzlemlerinde (siyaset, ideoloji, kültür, hukuk alanlarında) önemli ağırlıkları, etkileri olan bağımsız profesyoneller katmanının, sömürülen dolaysız üreticiler bloğunda yer alan küçük üreticiler sınıfının dışında düşünülmesi daha uygundur. Keza, nesnel olarak kapitalist ilişkiler içinde yer alan nitelikli ücretli emek (nesnel olarak işçi sınıfı) konumunda da yer alamazlar. Geleneksel Marksist sınıflaşma çerçevesi içinde yer alabilecek tek orta sınıflar kategorisi, bağımsız profesyonellerdir.

Bağımsız profesyoneller içinde, örneğin hekimlerden, avukatlardan direnme eylemlerine küçümsenmeyecek katılımların olduğunu biliyoruz; öğreniyoruz. Meslek gruplarını temsil derecesi bir yana, eylemci profesyonellerle nitelikli işçilerin politik tavırlarının paralel seyretmiş olduğu görünmektedir. Ancak, toplumsal işbölümü ve emek süreci içindeki farklılaşmaları olası ayrışmalara da yol açabilecektir. Örneğin ikinci grupta istikrar arayışları, dolayısıyla uzlaşmacı tavırlar daha erken öne çıkabilir. En geniş özgürlük alanı ise öğrencilere ve işsizlere aittir.

Gezi direnmesinde sınıfsal bir karşı koyuş var mıdır? Eylemleri tetikleyen olaya, Taksim projesinin uygulanmaya başlamasına baktığımızda, kanımca, olgunlaşmış bir sınıfsal tepki vardır: Yüksek nitelikli, eğitimli işçiler, yarınki sınıf yoldaşları (öğrenciler) ile birlikte, profesyonellerin de katılımıyla, kapkaççı burjuvazinin ve onunla bütünleşmiş siyasi iktidarın devâsa kentsel rantlara el koyma girişimine karşı çıkmaktadır.

Bu, yağmacı kapitalizme karşı olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırıdır.

Sınıfsaldır; zira, burjuvaziye ve onun devletine karşıdır; onlarla kader birliği değil, kader karşıtlığı içinde olan insanların ortak hareketidir. Ayrıca, olgunlaşmış bir sınıf hareketidir; zira, karşı cephe ile kısa vadeli ve doğrudan bir bölüşüm karşıtlığı söz konusu yoktur. Başbakan da şaşkınlıkla soruyor: “Taksim projesi hanginize zarar verdi? Niye karşı çıkıyorsunuz?”

Doğrudur, İstanbul’un merkezinin rant yağmasına açılması, direnmeye kalkışan insanların gelirlerini, ücretlerini, çalışma koşullarını bozmamakta, ödedikleri kirayı, kredi faizini, öğrenci harçlarını, benzin fiyatını ve enflasyonu yukarı çekmemektedir. Sömürü oranının, artık değerin yükseldiği bir operasyon yapılmamaktadır. Yapılan, toplumun (halkın) geçmiş kuşaklarından devralınmış ortak varlıklarının siyasi iktidarlar tarafından kapkaççı bir burjuvaziye peşkeş çekilmesidir. Direnenler, bir anlamda, geçmiş kuşak halklarının bugüne devrettiği ortak varlıklarının burjuva mülkiyetine dönüşmesine karşı çıkıyorlar. Başbakana baktıklarında bu özelliği algılıyorlar ve bu nedenle tepki gösteriyorlar. Bu anlamda üst düzeyde, olgunlaşmış bir sınıfsal tepki söz konusudur.

Sınıfsal tepkinin olgunluğunun, hızla ve kendiliğinden bir siyasi çizgiye dönüşmesiyle de ortaya çıktığını düşünüyorum. Bu çizginin, aydınlanmacı ve sınırsız (dolaysız) demokrat özellikleriyle tanımlanabileceğini düşünüyorum. Temsilî demokrasinin tuzakları algılanmıştır: Kapkaççı burjuvazinin iktidarına ve İslamcı-faşist bir rejime dönüşmüştür. Çözüm, “her yer Taksim; her yer direniş…” Bu, işçi sınıfının tarihsel özlemi olan sınırsız, dolaysız demokrasi çağrısıdır.

Büyük devrimci Mao Zedung şöyle diyor: “Dünyada kargaşa (kaos) var; durum çok iyi…” Taksim’deki öğrenciler, aydınlar, işçiler, kafa emekçileri bizlere bu kargaşayı armağan ettiler. Elbette sonunda yenilecekler; ama diyalektiğin “evrensel” yasası işleyecektir: Türkiye’yi bir üst düzleme taşıyarak ve sosyal mücadeleler tarihine önemli bir armağan bırakarak…

-Bu direnişin kurumsallaşması, ikili iktidar durumunun yaratılması için neler yapılabilir?

– Korkut Boratav: Tarihsel benzetmelerde ihtiyatlı olmak gerekir. Acele etmeyelim.

-Sosyalist solun ve Kürt Hareketi’nin direnişten çıkarması gereken dersler nelerdir?

-Korkut Boratav: Sosyalist solun Türkiye Cumhuriyeti, “Cumhuriyet’in kazanımları” olguları ve bunların sembolleri ile barışmayı öğrendiğini umut ediyorum. Kürt Hareketi’nin ise, Türk halkının eski bir özdeyişindeki (“körle yatan, şaşı kalkar”) bilgeliği algıladığını ummak isterim: İslamcı faşizm ile uzlaşarak demokrasiye, özgürlüğe kavuşmak mümkün değildir.

Direnme hareketinin Kürt Hareketi’ne doğal müttefiklerini göstermiş olduğunu da umuyorum. Bu gözlemin tersi de geçerlidir; ama Kürtlerin sorumluluğunun daha ağır olduğunu düşünüyorum.

22 Haziran 2013
Söyleşi, Özay Göztepe tarafından yapılmıştır.
kaynak: http://www.sendika.org/2013/06/her-yer-taksim-her-yer-direnis-bu-isci-sinifinin-tarihsel-ozlemi-olan-sinirsiz-dolaysiz-demokrasi-cagrisidir-korkut-boratav/

(1) Prof.Dr. Korkut Boratav http://tr.wikipedia.org/wiki/Korkut_Boratav

Taksimde Hukukun Rafa Kaldırılması_ Rıza TÜRMEN

Posted in Uncategorized on 21 Haz 2013 by buyukakin

Bu denli çok hukuksuzluğun bir yerde toplandığı, kaba kuvvetin hukukun yerine geçtiği, her türlü insan hakkının pervasızca çiğnendiği bir ülkede, siyasal iktidarın ve yetkililerin ikide bir hukuktan söz etmeleri hiç de inandırıcı olmamakta.

“Ülkeyi sıkıyönetimle yönetmeye karar verdik. O nedenle hukuku rafa kaldırıyoruz” demeleri daha dürüst bir davranış olur.

taksim 44

“Toplantı ve gösteri özgürlüğü” en temel insan haklarından.

Bu özgürlük belirli bir görüşün açıklanmasına ilişkin olduğundan, “ifade özgürlüğü” ile birlikte ele almak gerekiyor. O nedenle, ifade özgürlüğünde olduğu gibi, toplantı ve ifade özgürlüğü de “açıklanan görüşlere karşı olanları ya da devleti öfkelendirebilir ya da incitebilir”. Ama bu devletin müdahalesini haklı kılmaz. Ayrıca devletin toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanılmasını korumak yükümlülüğü var.

AİHM kararlarına göre, toplantı ve gösteri özgürlüğüne getirilebilecek tek meşru sınırlama, toplantı ve gösterinin barışçı olmaması. Toplantı ve gösterinin amacı barışçı olduğu sürece, gösteri sırasında çıkan olaylar, gösterinin barışçı olmadığı gerekçesiyle yasaklanması ya da dağıtılması için haklı bir neden olamaz.

“Bildirim” formalitesi

Toplantı ve gösteri özgürlüğünün kullanılmasına ilişkin “bildirim” gibi formalitelerin eksikliği devlet müdahelesi için haklı bir gerekçe oluşturmaz. Örneğin, AİHM’in Oya Ataman kararında (2006), göstericiler yasanın öngördüğü bildirimde bulunmadan Sultanahmet Parkı’nda gösteri yaparlar. Polis gösteriyi kanuna aykırı olduğu gerekçesiyle dağıtır. AİHM, polisin müdahalesinin, toplantı ve gösteri özgürlüğünün ihlali olduğu sonucuna vardı ve söyle dedi: “Göstericiler şiddet eylemlerine başvurmadıkları sürece ilgili makamların hoşgörü göstermeleri gerekir.
Aksi takdirde, toplantı hakkının özü ortadan kaldırılmış olur.”

Stankov/Bulgaristan davasının konusu (2001) Bulgaristan’daki Makedonyalıların tarihsel bir yıldönümünü anmak için toplantı yapmalarına ilişkin. Bir anma töreni olduğu için zaman ve yer önemli. Hükümet, şiddete yol açabileceği gerekçesiyle toplantıyı yasaklar. AİHM, Bulgaristan’ın toplantı ve gösteri özgürlüğünü ihlal ettiği sonucuna varır. Kararda, şu görüşlere yer verilir: “Hukuk devletine dayalı demokratik bir toplumda, mevcut düzeni eleştiren, ancak barışçı yollarla gerçekleştirilmek istenen siyasal düşüncelerin, toplantı yaparak ifadesine olanak tanınmalıdır.”

AİHM, bu davada toplantının şiddete dönüşeceği yolundaki hükümetin savlarını inandırıcı bulmadı. Şiddete yönelik bazı beyanların bireysel nitelik taşıdığı, gerekirse bunlara karşı soruşturma açılabileceğini, ancak demokratik ilkelere uygun, şiddete dönüşeceği yolunda görülebilir bir risk taşımayan bir toplantının yasaklanmasının toplantı ve gösteri özgürlüğüne aykırı olduğuna karar verdi.

Toplantı özgürlüğü

Venedik Komisyonu ise toplantı özgürlüğüne ilişkin 25.06.2012 tarihli raporunda, toplantı özgürlüğüne egemen olan ilkeleri belirtiyor. Raporda şu hususlara yer veriliyor: “Toplantının yapılacağı ‘yer’ toplantı özgürlüğünün en önemli unsurlarından biridir. Toplantı hakkının özü, toplantıyı örgütleyenlerin toplantı yerini de kararlaştırmalarını içerir. Toplantının amacı çoğunlukla belirli bir yerle sıkı sıkıya bağlıdır. Bu durumlarda toplantı özgürlüğü amaçlanan yerde toplantı yapma özgürlüğünü de kapsar.”

Rapor ayrıca şu hususları belirtiyor:

“Kamuya açık tüm yerler toplantı yapmaya açık olmalıdır.” … “Bir toplantının rahatsızlık ya da güçlüklere yol açma olasılığı, toplantının yasaklanması için haklı bir gerekçe olamaz.”

Toplantıların sona erdirilmesi ile ilgili olarak Venedik Komisyonu, toplantının dağıtılmasına en son çare olarak başvurulması gerektiğini, bu durumda da polisin güç kullanması yerine yasal işlem yapılmasının daha doğru olacağını, şiddete başvurmayan barışçı bir topluluğa karşı polisin güç kullanmasının her koşul altında “orantısız güç” niteliği taşıyacağını belirtiyor.

AİHM kararlarını ve Venedik Komisyonu ölçütlerini Taksim Gezi Parkı’na uygularsak şu sonuçlara varabiliriz:

1. Gezi Parkı’nda barışçı toplantı yapanlara karşı polisin 1 Haziran ve 15 Haziran’da giriştiği saldırılar Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “11. maddesindeki toplantı ve gösteri özgürlüğünün” ihlalidir.

2. Polisin barışçı gösteriler yapanlara karşı biber gazı, basınçlı su, ilaçlı su, gaz kapsülü atarak orantısız güç kullanması, Sözleşme’nin “3. maddesindeki kötü muamele yasağının” ihlalidir.

3. Polisin can kaybına yol açması ya da can kaybına yol açacak şekilde güç kullanması, Sözleşme’nin “2. maddesindeki yaşam hakkı”nın ihlalidir.

4. Hükümetin orantısız güç kullanan polisler ve polise talimat verenler hakkında, “sorumluları yargı önüne çıkarmak amacıyla derhal etkili bir soruşturma açma yükümlülüğü vardır. Bu yükümlülüğün yerine getirilmemesi ya da yerine getirmekte gecikilmesi Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2 ve 3’üncü maddelerinin ayrıca ihlaline yol açar.”

5. Toplantıyı düzenleyenlerin toplantı yerini seçmeye hakları vardır. Bu seçim toplantı özgürlüğünün bir parçasıdır. O nedenle, iktidarın “Ben neresini gösterirsem orada toplantı yaparsın. İstediğin yerde yapamazsın” demesi, “Sözleşme’nin toplantı özgürlüğüne ilişkin 11. maddesine aykırıdır.”

6. Güvenlik güçlerinin, güç kullanarak göstericileri Taksim Meydanı’na sokmamaları da aynı nedenle 11. maddenin ihlalidir. Ayrıca bu amaçla orantısız güç kullanılması kötü muameleye girer. Gezi Parkı olaylarında, Sözleşme’nin 3 maddesi sürekli olarak ihlal edilmektedir.

7. “Duran Adam”ların gözaltına alınması ise, hukuksuzluğun vardığı ürkütücü boyutu göstermekte. Arkasından sıra “Bakan Adam” ya da “Düşünen Adam”a gelecek!

Bu olayda, Sözleşme’nin 11. maddesi yanında düşünme ve ifade özgürlüğüne ilişkin 10. madde ve kişi özgürlüğüne ilişkin 5. maddenin ihlali söz konusu. Ayrıca, müdahale eden polis hakkında suç duyurusu yapılması gerekir.

Bu denli çok hukuksuzluğun bir yerde toplandığı, kaba kuvvetin hukukun yerine geçtiği, her türlü insan hakkının pervasızca çiğnendiği bir ülkede, siyasal iktidarın ve yetkililerin ikide birde hukuktan söz etmeleri hiç de inandırıcı olmamakta. “Ülkeyi sıkıyönetimle yönetmeye karar verdik. O nedenle hukuku rafa kaldırıyoruz” demeleri daha dürüst bir davranış olur.

Rıza TÜRMEN(1)
Cumhuriyet 20.06.2013

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/R%C4%B1za_T%C3%BCrmen

Taksim Erdoğan’ı Nasıl Yener? Prof.Dr.Ümit ÖZDAĞ

Posted in Uncategorized on 17 Haz 2013 by buyukakin

barikat

Başbakan Erdoğan’ın Taksim Gezi Parkından başlayıp, Ankara ve İstanbul’a sıçrayan gençlik muhalefetinin kolaylıkla kabul edilebilecek taleplerini kabul etmeyerek olayları uluslar arası medyanın ana gündem maddesi haline getirecek ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin uyarısına uzanacak kadar geliştirmesi 2014 seçim stratejisinin belkemiğini oluşturmaktadır.

Bu strateji AKP tarafından daha önce Anayasa referandumu sırasında uygulanmış ve AKP % 42 civarında başladığı anayasaya destek oranını % 58’e kadar taşımıştır. Bu stratejinin özünde keskin toplumsal ayrışma üreterek, bloklaştırma ve saflaştırma vardır. Erdoğan’ın %50-%50 vurgusu, bu stratejinin sahaya yansımasıdır. Kendi % 50’si olarak gördüğü grubu konsolide ederek, diğer % 50 ile arasına baraj örmektir.

Bazı çevreler, Başbakan Erdoğan’ın kibir ile hareket ettiğini, ne yaptığını bilmediğini ileri sürmektedirler. Oysa Erdoğan çok başarılı bir siyasi taktisyendir ve politikaya duygularını karıştırmaz. Başbakan Erdoğan başarı dışında hemen hemen hiçbir ölçü tanımadan sonuca odaklı bir siyaseti etkileyici bir şekilde sürdürmektedir.

Türkiye 2014 seçimlerine ilerlerken, AKP’nin önünde oyunu kemiren üç temel sorun bulunmaktadır.

Bunlar sırası ile;
1)PKK ile yürüyen müzakere, mütareke ve kirli pazarlık süreci,
2)İflas eden ve Reyhanlı gibi Cumhuriyet tarihinin en büyük katliamına neden olan bir saldırı ile ülkemizin karşı karşıya kalmasına neden olan Suriye politikasının başarısızlığı,
3)IMF’ye borcumuzu ödedik nakaratının arkasındaki dış borçlarımızın 2002’de 130 milyar dolar iken 2012’de 337 milyar dolar’a çıkmış olması gerçeği ve kırılgan bir buz üzerinde yürüyen bir borsa.

2014 yaklaşırken, Erdoğan seçmene yönelik yeni bir stratejik algı yönetimi kampanyası başlatmıştır.Asıl sorunlar seçmenin dikkatinden kaçırılacak, yeni bir gündem oluşturulacak, daha kolay manipüle edilebilecek bir sorun üzerinden seçmen bloklaşması sağlanacaktır. Erdoğan için İstanbul, Ankara ve İzmir’de orta ve orta üst gelir gruplarının ve özellikle bu grupların genç çocuklarının belkemiğini oluşturduğu kentli bir muhalefetin seçim sonuçlarını belirlemek açısından büyük bir tehdit oluşturması söz konusu değildir.

Üstelik, böyle bir muhalefet hareketi, Erdoğan’ın gerçek oy zeminini oluşturan ve sadece devlet kaynaklarından son 10 yılda 27 milyon kişinin ekonomik yardım bağımlısı yapıldığı (belediyelerin ve özel şirketlerin yaptığı yardım bu sayının dışındadır) taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir grupları nezlinde çok kolay karalanabilecek, ötekileştirilecek hatta şeytanlaştırılabilecek bir yapı taşımaktadır. Böylece, taşralı, muhafazakar, alt ve alt orta gelir gruplarında kısacası Anadolu insanında PKK ile sürdürülen kirli barış sürecinden dolayı “ülke bölünüyor mu?” endişesinin ve “Bu hükümet de Suriye konusunda yanlış yaptı” ve “Reyhanlı’da katliama neden oldu” düşüncesinin yerini çok hızlı bir şekilde “Vay şerefsizler, ayakkabıları ile camiye girmişler ve bira içmişler” tepkisi almaktadır.

Erdoğan Taksim muhalefetinin kendisine yeni bir gündem oluşturma ve manipule etme fırsatını verdiğini anladığı andan itibaren stratejisi tırmandırma, radikalleştirme ve ötekileştirme stratejisi üzerine kurmuştur. Bir bölümü devlet güdümünde olduğu bilinen, radikal sol örgütlerin ve “profesyonel devrimci” kadrolarının Taksim’e damga vurmaları teşvik edilmiş, önü açılmıştır. Öyle ki, Başbakan Erdoğan grup toplantısında AKM’nin üzerinde günlerce asılı duran Marksist-Leninist örgüt pankartlarından bahsederken, “Devlet binasında bu pankartlar nasıl asılı kalır?” sorusunun cevabı aslında sorunun içinde gizlidir. AKM devlet binası olduğu için örgütler tarafından yasa dışı, toplumun genelinde tepki ile karşılanan ve Taksim gösterilerini temsil etmeyen pankartlar asılabilmiştir.

Diyarbakır’da Öcalan’ın başı ağrıdığı için gösteriler düzenleyen PKK ise Güneydoğu Anadolu’da hiçbir eylem yapmaz iken müzakere ortağının elini güçlendirmek için Öcalan posterleri ile zaman zaman kendisini televizyon kanallarına göstermiştir. AKP Hükümeti de Güneydoğu Anadolu’da olay çıkmayacağının güvencesini almanın vermiş olduğu rahatlıkla Diyarbakır ve Van’daki TOMA’ları İstanbul ve Ankara’ya kaydırmış durumdadır.

Taksim’i Erzurum’da, Nevşehir’de, Kütahya’da televizyonlardan sansürlü olarak seyreden, hafızasında Gezi Parkındaki barışçıl tutumdan, çadır-mescitten ve anti kapitalist Müslümanlardan çok Marksist grupların vandalizmi kalan vatandaş, Erdoğan’ın “camide bira içtiler” söyleminin peşinden gitmeye çok daha yatkın olmaktadır. Üstelik, Taksim göstericilerinin elindeki tek iletişim ve propaganda aracı twitter iken Başbakan Erdoğan’ın arkasında gönüllü ve gönülsüz dev bir medya karteli olduğu unutulmamalıdır. Twitterın dar alanda kaldığı, diğer alanda hükümetin nerede ise rakipsiz bir algı yönetimi stratejisi izlediği ortadadır.

Gençlik muhalefeti dar bir coğrafi alana sıkışırken, hükümet ise bütün Türkiye’de propaganda çalışmalarını sürdürmenin üstünlüğünü yaşamaktadır. Buna itiraz “Tahrir’de dar bir alandı” şeklinde olabilir. Ancak Tahrir’de Müslüman Kardeşlerin stratejik aklı temsil edilirken, vücudu bütün Mısır’a yayılmış durumdaydı. Oysa, Türkiye’de muhalefet, İstanbul’da Taksim, Beşiktaş, Bağdat Caddesi, Ankara’da Kızılay, Kuğulu Park, Dikmen üçgeni ve İzmir’de Gündoğdu Meydanına sıkışmıştır. Adana, Kayseri gibi şehirlerdeki muhalefet ise kısa soluklu olmuştur.

Bütün bunların dışında tarafların hedefleri ve stratejileri arasında da bir dengesizlik vardır. Erdoğan’ın ulaşmak istediği hedef ve bunun için uyguladığı strateji açıktır. Bu hedef ve strateji konusunda parti içinde bir tartışmaya izin yoktur. “Lider emreder, kitle takip eder” ilkesi tartışmasız bir şekilde uygulanmaktadır. Taksim’in ise belirgin bir politik hedefinin ve stratejisinin olduğunu söylemek mümkün değildir. Politik mücadeleler de bu çok önemli bir husustur. Kötü bir politik hedefi ve stratejisi olan dahi olmayandan daha avantajlı konumdadır.

Bu noktada Taksim’in Erdoğan’ı nasıl yenebileceği üzerinde durulabilir. Yukarıda sergilenen güçler dengesinden sonra, sanki bir galibiyetin mümkün olmadığı düşüncesi akla gelebilir. Oysa, bu mümkündür.

Galibiyete ulaşmanın ön şartları şu şekilde özetlenebilir:

1)Taksim’in gücü sahip olduğu yumuşak güçtür. Bir TOMA’yı Molotof ile yakmanın hiçbir anlamı yoktur ancak TOMA’nın fışkırttığı suya göğsünü açarak direnmek, tekerlekli sandalye ile TOMA’nın karşısına çıkıp suyu yemek, TOMA’nın yenildiği anı temsil etmektedir. Yumuşak gücün sert gücü nasıl etkisizleştirebileceğinin en somut tarihsel örneğini Gandhi Hindistan’da Britanya İmparatorluğunu yenerken sergilemiştir.

2) Taksim’in yumuşak gücü, komünist-marjinal örgütlerin molotof kokteylleri ile kirletildiği ölçüde zayıflamaktadır. Taksim’de barışçıl gösteriler yapanlar, kendileri ile komünist-marjinal örgütler ile aralarına belirgin bir mesafeyi tüm toplumun göreceği bir şekilde ve sert bir tavırla koymak zorundadırlar. Üstelik bu komünist-marjinal örgütlerin bir bölümünün iktidar güçlerine çalıştığı da göz önünde tutulmalıdır. Taksim’de gösterilerinin sembolü tekrar Türk Bayrağı haline gelmelidir.

3) Taksim’de çok akıllı bir şekilde, Erdoğan’ın Taksim’i din düşmanı göstermesini engellemek için etkili engelleme yapmıştır. Muhafazakar tabanda büyük bir karşılığı olmayan kendilerini anti-kapitalist Müslüman diye tanımlayan grupların gösterilerde yer alması çok önemlidir. Buna rağmen Erdoğan, elindeki en önemli silah olan din siyasetini Taksim olaylarında da kullanmıştır. Taksim, dinin kendisine karşı istismarını engellemek için elinden gelen her şeyi yapmaya devam etmelidir. Bu aynı zamanda iktidarın Anadolu’da kılcal propaganda çizgileri üzerinden sürdürmekte olduğu olayların sorumlusu “Allahsız komünistlerdir” şeklindeki propagandayı etkisizleştirmese bile zayıflatacaktır.

4) Taksim, Erdoğan’ın % 50-%50 tuzağına düşmemelidir. Bloklaşmayı değil, birleşmeyi, ötekileştirmeyi değil, sahiplenmeyi dile getiren bir siyasal söylem ve eylem tarzı gerekmektedir. Demokrasi sadece muhalefete oy verenlere değil, bugün iktidar partisine oy verenlere de lazımdır. Erdoğan’a kızgınlık ne kadar büyük olur ise olsun, eleştiriler, aklın ve ahlakın ürünü olmalıdır.

5) Taksim’in kazanmasının en önemli şartı, Taksim-Kuğulu Park-Gündoğan Meydanı üçgeninden çıkacak ve barış, milli birlik ve demokrasi talebini tüm Türkiye’ye sürekli-uzun süreli bir şekilde yaymalarına/bu potansiyeli göstermelerine bağlıdır. Aksi halde Taksim, anılan üçgende boğulacaktır.

6)Taksim’in gücü, demokrasi talebinden kaynaklanmaktadır. Demokrasi talebinin politik bir hedef olarak somutlaştırılarak ortaya konulması şarttır. Başbakan Erdoğan’ın otoriter rejim tesis ve Türkiye’nin bölünme sürecinin önündeki en büyük engelin TBMM’deki muhalefetten çok toplumsal muhalefet olduğunun belirginleştiği noktada Taksim bu gücünü çok akıllıca kullanılan bir yumuşak güç olarak kullanmayı başarabilmelidir. Polis ile çatışmak değil, polis ile çatışmamak Taksim’in ana gücünü oluşturmaktır. Kavga çığlıkları değil, barış, milli birlik ve demokrasi talep eden sloganlar Taksim’i güçlü kılmaktadır. Polis gaz atınca geri çekilmek, şehrin mekansal derinliğini stratejik bir derinliğe dönüştürmek, dağılmak ve toplanmak, sonra bitmek tükenmek bilmeyen bir kararlılık ile geri dönmek kaldığı yerden barış, milli birlik ve demokrasi talebini gündeme taşımaya devam etmek gerekmektedir.

Ancak talepler somutlaşmadığı sürece bir sonuç alma umudu ortadan kalkacak ve doğal olarak sokaktaki muhalefet eriyecektir. Nitekim, gündüz işinde gücünde olan insanların sonu belirsiz bir süreçte “sabah kalemli gece bayraklı” sokak gösterilerinin içinde olması mümkün değildir. Halk muhalefeti sayısal olarak erirken, meydana gittikçe marjinal gruplar hakim olacaklardır ki, Erdoğan’ın istediği de budur. Bunu aşmanın yolu, Taksim’in taleplerini daraltmak, somutlaştırmaktır.

Taksim gösterilerinin amacı, Türkiye’nin demokratikleştirilmesini ve milli birliği sağlamak değildir, olamaz. Ancak Taksim bu sürece çok önemli bir katkıyı, bir çıkışı temsil edebilir. Bunun için Taksim gösterilerinin somut talepleri Gezi Parkına ne AVM ne de başka bir amaçla bir bina yapılmaması ve AKM’nin yıkılmaması ile sınırlanmalıdır. Somut talep, kitlede ulaşılabilir bir hedef etrafında birleşme ve direnme duygusunu oluşturur. Böyle bir sonucun alınması da kitlelerde bir kazanma, başarıya ulaşma duygusu uyandıracaktır. Yaşanan olaylar ne şekilde sonuçlanır ise sonuçlansın, Türk demokrasisi açısından önemli bir deneyim olmuştur. Halk, en olumsuz şartlar altında dahi gücünün var olduğunun farkına varmıştır. Erdoğan’da baskısının sınırlarının nerede bir taşa çarpacağını öğrenmiştir.

Prof.Dr. Ümit Özdağ