Mayıs, 2013 için arşiv

Karl Marx’ın “insan doğası kuramı”…

Posted in Uncategorized on 23 May 2013 by buyukakin

marks

Karl Marx’ın insan doğası kuramı onun kapitalizm eleştirisinde, komünizm anlayışında ve maddecilik anlayışında önemli bir yer tutar. Marks, tam olarak “insan doğası” ifadesini kullanmaz, bunun yerine kullandığı “gattungswesen” kavramı genellikle ‘varlık türü’ ya da ‘tür-özü’ olarak çevrilir. Marks bu terimle insanların bir ölçüde kendi doğalarını oluşturma veya şekillendirme yeteneğine sahip olduklarını belirtmektedir. Genç Marks’ın 1844 yılına ait el yazmalarında ki bir nota göre terimi, hem birey hem de insan doğasından bir bütün olarak bahsederken kullanan Ludwig Feuerbach’tan alıntılamıştır.[1] Bütünsel bir insan anlayışına sahip olan Marks, insanı yabancılaşmamış durumuna geri dönmeye, doğayla, başka insanlarla ve toplumla yeniden birleşmeye ihtiyaç duyan bir varlık olarak görmüştür.[2]

Feuerbach üzerine altıncı tezi ve toplumsal ilişkilerin insan doğasının belirlenmesi

Marks‟ın insan doğası için kullandığı “Gattungswesen” kavramının karşılığı tam olarak “tür özü” anlamına gelse de “insan özü” biçiminde kullanılmıştır. Marks bunu Feuerbach Üzerine Tezler‟in altıncı fragmanında dile getirmiştir.[3] Yayınlamayı düşünmediği notlardan oluşan özgün metnini 1845 yılında Brüksel’de ad Feuerbach başlığı altında yazmıştır. Ancak Friedrich Engels, bu notlar üzerinde değişiklikler yaparak 1888’de çıkan “Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu” (Ludwig Feuerbach und der Ausgang der klassischen deutschen Philosophie) adlı kitabının sonuna eklemiştir:
« Soyut düşünceyle tatmin olmayan Feuerbach, sezgi ister ; ama duygun dünyayı, insanî ve duygun kılgısal bir etkinlik olarak kavramaz.

Feuerbach, dinsel özü, insanın özüne indirger. Ama insanın özü [insan doğası], tek tek bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz, kendi gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür. Bu gerçek özün eleştirisine girişmeyen Feuerbach, bu nedenle: 1. tarihsel akıştan uzaklaşıp dinsel duyguyu kendisiyle tanımlamak ve soyut – yalıtılmış – bir insan bireyinin varlığını temel almak zorundadır,

2. dolayısıyla, insanın özü, onun tarafından yalnızca “tür” olarak; içsel, dilsiz, çok sayıda bireyi sadece doğal şekilde birbirlerine bağlayan genellik olarak kavranabilir.
Bu nedenle, Feuerbach, “dinsel duygu”nun kendisinin de bir toplumsal ürün olduğunu ve çözümlediği soyut bireyin, gerçekte, belirli bir toplum biçimine ait olduğunu görmez.[4][5][6] »

Böylece, Marks insan doğası ‘toplumsal ilişkiler’in oluşturduğundan başka bir şey degildir der gibi görünmektedir. Marks, insan doğasının her bireyde özde bulunan bir soyutlama olmadığını, başka deyişle, insanın özünün var olmadığını, onun toplumsal koşulların ürünü (Ensemble) olduğunu belirtir. Ona göre, insan olma her zaman belli bir sosyal ve tarihsel oluşum içinde belirlenir. Söz konusu görüşün karşı savunucularından birisi Uluğ Nutku’dur. O, özbelirleme kavramını insanın genel varoluş niteliklerinden hareketle açıklamaya ve temellendirmeye çalışır.Genel varoluş olguları: Zaman, mekan ve toplumsal-kültürel koşulların farkları ne olursa olsun, iki insan karşılaştığında, ilk bakışta birbirlerinin insan olduklarını anlıyorlarsa, genel varoluş olgularını anlıyorlar şeklinde dile getirilebilir.[7]

Norman Geras’ın “Marks’ın insan doğası kuramı” “Altıncı tez Marx’ın insan doğası fikrini reddettiğini göstermez. Marx insan doğası fikrini reddetmez. Ve Marx böyle yapmakta haklıdır.” sözleriyle birlikte, bu duruma oldukça ayrıntılı bir tartışma önermektedir. Bu çerçevede Geras gösterir ki, toplumsal ilişkilerin insanların doğasını belirlediği kaçınılmazken, bunlar tek belirleyiciler değildir.[8]

Marks, Kapital’de faydacılığın eleştirisini yaptığı bir dipnotta, faydacıların “genel olarak insan doğasını ve sonrasında tarihsel aşamalarla yapılanan insan doğasını” hesaba katmaları gerektiğini belirtir.[9] Marks, gerçekliği diyalektik olarak göz önünde bulundurur ve her şeyi insanî etkinliğin, toplumsal kılgının bir sonucu olarak kabul eder. Nesneler her şeyden önce insanlar tarafından yaratılmış nesnelerdir, onların etkinliklerinin bir billûrlaşmasıdır… yani “somutluk” herşeyden önce insan düşüncesinin ve eyleminin bir ürünüdür. “Duygun gerçeklik bir sopaya, bu en düşük asgarîye indirgendiğinde bile, bu sopayı üreten etkinliği içerir”.[10] “…bireyler nasıl yaşıyorlarsa öyledirler. Bundan ötürü, bireylerin ne olduğu onların ortaya çıkışının maddi koşullarına bağlıdır”[11] Ayrıca Marks’a göre insan tarihle beraber değişir; kendini geliştirir; kendini dönüştürür; tarihin bir ürünüdür; kendi tarihini kendi yaptığı için, kendisi kendisinin ürünüdür. İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar, fakat bunu istedikleri şekilde, kendileri tarafından seçilmiş koşullar altında yapmazlar; var olan koşullar altında yaparlar. Bu bize koşulların anlaşılması, dolayısıyla araştırılması gereğini anlatır.[12] Marks, günün üretim biçimi ve mülkiyet şeklinden yeşeren toplumsal yapıların ebedi doğa ve akıl yasalarına dönüştürülmesi eğilimini ve “maddeleştirme” (=“reification”) diye adlandırılan süreci eleştirmiştir. [13] Bu ifadelerle insan doğasının yaptığı hesapları eleştirmiş olabilir.

Kant ve Hobbes gibi bazı felsefeciler insanların doğuştan bencil olduğuna inanmıştır. [14]Hem Hobbes hem Kant iyi bir topluma varmak için insan doğamızın zaptedilmesi gerektiğini düşünmüştür. Kant aklı selimimizi kullanmamız gerektiğini, Hobbes devletin gücünü kullanmamız gerektiğini düşünmüştür.[15] Marks ise iyi bir toplumun, insan doğasını tam ifade edebilmemizi olanaklı kıla bilenin olduğunu düşünmüştür.
İhtiyaçlar ve Güdüler

Marks’a göre “insan fiziksel ihtiyaçlardan bağımsız olduğu zaman bile üretir ve bu ihtiyaçlardan bağımsız olduğu zaman ilk defa özgürce üretir.[16] İnsanlar, yalıtılmış bireyler olarak değil, toplumsal grup ve sınıfların üyeleri olarak hareket ettikleri takdirde kendilerini dönüştürebilecek, kendilerini dönüştürdükçe de dışsal dünyayı dönüştürüp, toplumsal dünyanın aktif üreticileri haline gelebilecektir.[2] 1844 Elyazmaları’nda genç Marks şöyle yazmıştır:
« İnsan doğrudan doğal bir varlıktır. Doğal bir varlık ve yaşayan doğal bir olgu olarak doğal güçlerle ve yaşamsal güçlerle donatılıdır, – aktif bir doğal olgudur. Bu güçler onda eğilimler ve yetenekler olarak – içgüdüler olarak var olur. Diğer yandan doğal, maddi, algısal nesnel bir olgu olarak acı çeken, koşullara uyan ve kısıtlı bir yaratıktır, aynı hayvanlar ve bitkiler gibi. Bu demektir ki, nesneler onun dış dünyasında ondan bağımsız olarak bulunurlar; gene de bu nesneler ihtiyaç duyduğu nesnelerdir – onun öz güçlerinin tezahürü ve teyit edilmesi için olmazsa olmaz, gerekli nesnelerdir.[17] »

Grundrisse’de Marks kendi doğası için ‘benim üstümde baskı yapan, ihtiyaç ve dürtülerin toplamıdır’ der.[18] Alman İdeoloji’sinde şu formülasyonu kullanır: ‘onların ihtiyaçları, sonuçta onların doğası’dır.[19] O zaman görürüz ki, Marks’ın erken yazılarından sonraki çalışmalarına kadar insan doğasını dıştaki nesneller ‘gereksinimler’inin tatmin edilmesi için hareket eden ‘eğilimler’, ‘dürtüler’, ‘öz güçler’, ve ‘içgüdüler’ bileşkesi olarak kavrar. Marks’a göre, insan doğasının açıklanması insan ihtiyaçlarının açıklanmasıdır, beraberinde bu ihtiyaçları gidermek için hareket edeceklerdir.

Norman Geras Marks’ın insan özellikleri dediği bazı ihtiyaçların çizelgesini verir: “…diğer insanlar için, cinsel ilişkiler için, yiyecek, su, giyim, barınak, dinlenme ve daha genelde hastalık değil sağlıklılık uyumlu koşullar. Bir tane daha var … geniş ve çeşitlilikte uğraş insan ihtiyacı, böylelikle kişisel gelişim, Marks’ın ifade ettiğince, ‘çok-yanlı etkinlik’, ‘bireylerin çok-yanlı gelişimi’, ‘bireylerin özgürce gelişimi’, ‘[kişinin] yetilerini bütün yönlerde yeşertebilme araçları’, ve bunun gibi.”[20]

Marks insanı hayvandan ayıran en büyük niteliğin “emek” olduğunu ortaya koyar:
« Yeme, içme ve dölleme vb. … gerçek insan işlevleri olduğu doğrudur. Bununla birlikte, insan etkinliği diğer yönlerinden soyutlanırsa ve nihai, kapsamlı sonuçlara vardırıldığı zaman, onlar hayvandırlar.[21] »

Üretim ve insan
Özgür, amaçlı üreticiler olarak insan

Eserlerinde çeşitli metinlerde Marks insanların hayvanlardan özde nasıl farklı olduğunu düşündüğünü gösterir. “‘İnsan hayvandan bilinciyle, din ya da benzeri konularda farklıdır. Onlar hayvanlardan yaşam araçlarını kendileri üretir üretmez farklılaşırlar, bu onların fiziki organizasyonu ile koşullanan bie adımdır.’”[22] Alman İdeolojisi’nden bu metinde Marks bir farklılık ima etmektedir. İnsanlar kendi fiziki çevrelerini kendileri üretirler:
« Hayvanların da ürettiği doğrudur. Yuvalar ve barınaklar inşa ederler, arı, kunduz, karınca vb. gibi. Fakat yalnızca kendi dolaysız ihtiyaçlarını ya da yavrularının ihtiyaçlarını giderirler; dolaysız ihtiyaç zorlamasıyla üretirler. Halbuki insan fiziki ihtiyaç olmaksızın da üretir ve böyle bir ihtiyaçtan bağımsız olarak gerçekten üretir. İnsan bütün doğayı yeniden üretir. Hayvanların ürünleri yakın fiziki bedenlerine aittir, insan ise kendi ürünü ile özgürce yüzleşir. Hayvanlar sadece ait oldukları türlerinin standart ve ihtiyaçlarına uygun üretirler, insan ise bütün türlerin standartlarına uygun üretim yapabilir ve her nesneye kendi içsel standartlarını uygulayabilme yeteneğine sahiptir. Ayrıca güzellik yasalarına uyarlı üretir.[23] »

Dışsallaşmış yaşamın büyümesiyle insanın yabancılaşmış varlığı da büyümüş olmaktadır.[24] Marks, bu durumu şu sözleriyle aktarır:
« İnsanı doğadan ve kendinden, kendi etkin işlevlerinden, kendi hayat etkinliğinden yabancılaştırırken, yabancılaşmış emek, türü insana yabancılaştırır. Türün hayatını, birey hayatının bir aracına çevirir. İlkin türün hayatıyla bireyin hayatını yabancılaştırır. Sonra da soyut şekliyle bireyin hayatını, gene soyut ve yabancılaşmış şekliyle türün hayatının amacı yapar. Çünkü bir kere emek, hayat-etkinliği, üretici hayat kendisi, insana sadece bir gereksemeyi doyurmanın, fiziksel varoluşu sürdürme gereksinmesini doyurmanın aracı gibi görünmektedir. Oysa üretici hayat türün hayatıdır. Hayat-doğuran hayattır. Türün bütün özelliği –türsel özelliği- hayat etkinliğinin özelliğinde bulunmaktadır; özgür bilinçli etkinlik insanın türsel özelliğidir. Hayat sadece yaşama aracı olarak görünmektedir.[25] »

Aynı eserde Marks şöyle yazar:
« Hayvan yakın olarak yaşama etkinliği içindedir. Bu etkinlikten uzak değildir, kendisi bu etkinliktir. İnsan kendi yaşam etkinliğini kendi istek ve bilincinin nesnesi kılar. Bilinçli yaşam etkinliği vardır. Doğrudan uğraştığı bir belirlenmişlik değildir bu. Bilinçli yaşam etkinliği doğrudan insanı hayvandan ayırır. Sadece bu nedenle kendi bir insan oluştur. Ya da, daha doğrusu, o bilinçli bir oluştur – yani, kendi yaşamı kendisi için bir nesnedir, bu sadece insan olduğu içindir. Sadece bu nedenle etkinliği özgür etkinliktir. Yabancılaşmış emek ilişkiyi tersine çevirir, öyle ki, salt bilinçli bir varlık olduğundan yaşam etkinliğini, insan oluşunu kendi varlığının aracı yapar. »

Yirmi yıldan fazla zaman sonra, Kapital’de benzer bir konu üzerine düşüncelere girer:
« Bir örümcek dokumacıya benzer işlemler yürütür, bir arı kovanlarını yaparken pek çok mimarı utandırabilir. Fakat en kötü mimarı arıların en iyisinden ayıran mimarın gerçekte yapısını inşa etmeden önce hayalinde kurmasıdır. Bütün emek süreçlerinin sonunda başlangıçta emekçinin hayalinde olan bir sonuç elde edilir. Sadece üstünde çalıştığı malzemenin biçiminde değişiklik uygulamaz, aynı zamanda çalışma tarzının yasasını veren ve isteğini tabi kılması gereken kendi amacını da gerçekleştirir. Ve bu tabi kılma önemsiz bir anlik eylem değildir.[26] »

Bu metinlerde Marks’ın insanlarla ilgili düşünceleriyle ilgili şeyler görebiliriz. Özellik olarak çevrelerini üretirler, bunu ‘fiziki ihtiyaç’ ile karşı karşıya olmasalar da yaparlar – aslında, ‘doğanın bütününü’ üretirler ve hatta ‘güzellik yasalarına uygun’ yaratabilirler. Yaratıcılıkları, üretimleri amaçlı ve planlıdır. İnsanlar gelecek etkinlikleri için planlar yaparlar ve üretimlerini buna uygun yapmaya çabalarlar. Marks’a göre insanlar hem kendi yaşam etkinliklerini hem de ‘türlerin’ isteklerini ‘nesne’ye dönüştürürler. Yaşam etkinlikleriyle ilişkili, ancak basitçe onun aynısı değildirler. Michel Foucault’un biyopolitik tanımına göre insan, kendini özenle işleme nesnesi bilincine vara bilendir. Bu Marks’ın tanımlamasıyla kıyaslanabilir.
İnsanların nesnesi olarak yaşam ve türler

A’nın B öznesinin nesnesi olduğunu söylemek B’nin (belirli bir üretici olarak) A’ya bir şekilde etki uyguladığı anlamına gelir. Yani eğer ‘proletarya devleti yıkarsa’ öyleyse ‘devlet’ proletarya (özne)’sinin nesnesidir, yıkma eylemi bağlamında. Bu A B’nin nesnelidir demeye benzer. A bütün bir ilgi alanı olsa ve tam tanımlı bir amaç olmasa bile bu metin içinde, insanların kendi ‘tür’lerini ve kendi ‘yaşam’larını ‘nesne’leri haline getirirler demektir. Marks ‘nesne’ sözcüğünü kullanmakla sadece, maddi bir nesne üretir gibi, bunların da insan üretimi ya da gerçekleştirdiği bir olgu olduğunu ima ediyor olabilir. Eğer bu çıkarım doğruysa, o zaman yukarıda Marks’ın insan üretimi ile ilgili sözleri, insan yaşamının insanlar tarafında üretimine de uyarlanabilir.
« ‘Bireyler yaşamlarını gerçekleştirdikçe, kendileri de öyledirler. Onların ne oldukları, öyleyse, ürettikleriyle üst üste çakışır, hem ne ürettikleriyle hem de nasıl üretikleriyle. Bireylerin doğası onların üretimlerini belirleyen maddi koşullara bağımlıdır.’[27] »

Althusser, Marx‟ın sadece ilk dönemlerinde insan doğası kavramına hümanist bir biçimde yaklaştığını söylemektedir. Onun dışında “tarihi ve politikayı insan özü üstünde temellendiren her kuramla bağlarını kökten kopardı”[28] betimlemesini yapmaktadır. Marx‟ın genel olarak “kuramsal anti-hümanizm”[29] görüşü üzerinde yoğunlaştığına değinmektedir. İnsan dışa bağımlı bir canlıdır. Kendini var edebilmek adına doğaya ve topluma gereksinim duyar. Etkilendiği alanda ne olursa olsun yine kendi toplumunun ona sunduklarıyla sınırlıdır. Tinsel bir insan doğasından söz etmekten çok biyolojik bir doğadan söz edilmektedir. Ancak insanın soyutlama yetisi ve seçim yapma edimi insanın sadece edilgen bir varlık olmadığının göstergesidir. Toplumun ve tarihin biçimlendirmesine ek olarak seçimleriyle tarihe yön verebilme şansına sahiptir. Sonuç olarak ne mutlak insan doğası varlığından ne de mutlak insan doğasının hiçliğinden söz edebiliriz. Tarihten beslenen, toplumsuz var olamayan, yine de toplumun da onsuz var olamadığı, zamana, koşullara göre değişen bir insan varlığından söz etmek daha yerinde olacaktır. İnsan doğasını tümden reddetmek insanı edimsel olarak umutsuzluğa götüren bir noktada durmaktır. Aynı biçimde mutlak bir insan doğası kabulü de tanrısal bir insan özü anlayışına sürüklenmeye neden olur.

Birinin yaşamını nesnesi yapmak için böylelikle o birinin yaşamı kontrol altında bir şeymiş gibi davranmak gerekir. Hayal planlarında kişinin gelecek ve şimdiki anını yükseltmek ve bu planları yerine getirmekte gerekli dayanaklara sahip olmak. Böylesi bir yaşam sürdürebilmek için bu kişilik ‘öz etkinliğine’ (gerçekleştirmeye) erişmelidir, ki Marks arzunun yalnızca komünizm kapitalizmin yerini aldığında olanaklı olabileceğine inanır.
« ‘Yalnızca bu aşamada öz etkinlik maddi yaşamla üstüste çakışır, ve bu bireylerin tam bireyler olarak gelişmesine ve tüm doğal kısıtlamaları atmalarına denk gelir. Emeğin öz etkinliğe dönüşmesi, daha önceki kısıtlı etkileşimin böylesi bireylerin etkileşimine dönüşmesine denk düşer.’[30] »

İnsan doğası ve tarihsel materyalizm

Marks’ın tarih kuramı insanların çevrelerini değiştirme yollarını ve (eytişimsel ilişki içinde) çevrelerinin de onları değiştirişini tanımlamaya çalışır:
« Üretme eylemi sadece nesnel koşullarda değişiklik yapmak değildir. Örneğin köy kasaba olur, vahşi doğa temizlenir tarla olur. Fakat üreticiler de değişirler, kendilerine yeni nitelikler katarlar, kendilerini üretim içinde geliştirirler, yeni güçler ve düşünceler, yeni ilişki tarzları, yeni ihtiyaçlar ve yeni dil geliştirirler.[31] »

Marks ideolojiyi sosyal hayatın pozitif veya ilerici bir öğesi olarak ele almamıştır. Marks, ayrıca, proleter ideolojisi, sosyalist ideolojiden veya tarihsel materyalizmi proletaryanın ideolojisi falan olduğundan hiçbir zaman bahsetmemiştir. Napolyon örneğiyle Marks ideolojiyi işçi\köylü sınıfını yanlış yöne sevk edebilecek, egemenlik ilişkilerini tutmaya yardım edebilecek soyut doktrinler ve hayali yanlış görüşler olarak nitelemiştir.
« ‘İnsan tarihinin ilk öngörüsü, elbette, yaşayan insan bireylerinin varlığıdır. Böylece ilk kurulması gereken gerçek bu bireylerin fiziki organizasyonu ve öte doğayla kurduğu ilişkileridir.’[32] ‘Tarih hiçbir şey yapmaz, “engin zenginliklere sahip değildir”, “savaşlar yapmaz”. O insandır, gerçek, yaşayan insan hepsini yapan, sahiptir ve dövüşür’; “tarih” insanı kendi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanan ayrı bir kişi değildir; tarih amaçlarını kovalayan insan etkinliğinden başka bir şey değildir’[33]. »

Bu yüzden insan doğasının kesin niteliğini dikkate almaya başlamadan önce bile, ‘gerçek, yaşayan’ insanların, ‘amaçlarını kovalayan insanlar’ın Marks’ın tarih kuramının yapı kalıpları olduğunu görebiliriz. İnsanlar dünyaya etki ederler, onu ve kendilerini değiştirirler; böylece de ‘tarih yaparlar’[34]. Hatta bunun ötesinde, insan doğası iki anahtar rol oynar. İlk olarak, üretici güçlerin büyümesi açıklamasının bir parçasıdır, Marks bunu tarihin “itici gücü” olarak tanımlar. İkinci olarak, insanın bir takım ihtiyaç ve güdüleri kapitalizmde oluşan sınıf kutuplaşmasını açıklar.
İnsan doğası ve üretici güçlerin büyümesi

Marks, insan bilinci ile maddi yaşam koşulları arasındaki karşılıklı belirlenim ilişkisinin başka dolayımlara gereksinim duyduğundan da söz eder. Örneğin sınıf bilincinin gelişmesi, kapitalizmin tarihsel bilgisine vakıf olmaya bağlıdır; çünkü sınıf bilinci denilen olgu, kolektif üreticilerin bilimsel bir biçimde oluşturulmuş iradesinin bir yansımasıdır. Böyle bir yansıma, ancak özne ile nesne arasındaki ayrımın aşılmasıyla, yani maddi dünyayı yaratan insan iradesinin aynı zamanda maddi dünyanın da ürünü olduğunun görülmesiyle (şeyleşmenin aşılması) gerçekleşir. İşte bunu sağlayacak olan, Marksist kuramın kılavuzluğunda sosyal gerçekliğin her düzeyinde yürüyen sınıf mücadeleleridir. Marks için mücadele, birlik ve zıtların birliği olan diyalektiğin özüdür. Örneğin “kendinde sınıf” ile “kendi için sınıf” arasında hem karşıtlık hem de birlik içeren diyalektik bir ilişki mevcuttur. Bundan ötürü her ikisi arasındaki karşıtlık, ancak teori ile pratik ve parti ile sınıf arasındaki ilişkinin kurulmasıyla (birliğin sağlanmasıyla) aşılabilir. [2]

Marks’a göre sınıfları teknik işbölümü değil, sosyal iş bölümü belirler, bu yüzden işçi sınıfının nesnel konumu, ücret ve yaşam düzeylerinden çok yaratılan değerlerin ve zenginliklerin toplum içindeki dağılımına ve bölüşümüne dayanır [35]. Ona göre teknik işbölümü, üretici güçlerin gelişmesine bağlı olarak üretim sürecinin giderek daha karmaşık ve kolektif bir niteliğe bürünmesinden doğan, dolayısıyla doğrudan üreticiler arasında üretimin gerçekleşmesine dönük bir işbölümüdür (sınıf içi farklılaşma). Bu bağlamda üretken emek (kol etkinliği) ile üretken olmayan emek (kafa etkinliği) arasındaki ayrım, farklı sınıf konumlarına değil, emek etkinliğinin farklı biçimlerine denk düşer. Marx, kapitalizmin gelişmesiyle birlikte işçi sınıfının üretken emekten üretken olmayan emeğe doğru genişleyeceğini, dolayısıyla işçi sınıfının giderek daha büyük bir bölümünün üretken olmayan emek biçimlerinde çalışmaya başlayacağını belirtir [36]. Marks “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” (1859) kitabının ön sözünde, insan ve toplumuyla ilgili temel kuramsal yaklaşımını şöyle açıklamaktadır:
« Ulaştığım ve ulaşıldıktan sonra incelemelerime kılavuzluk eden genel sonuç, kısaca şöyle özetlenebilir: Varlıklarının toplumsal üretiminde, insanlar, kaçınılamaz bir şekilde, aralarında kendi arzularından bağımsız, belirli ilişkilere girerler; yani, onların maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme seviyesine uygun üretim ilişkilerine girerler. Bu üretim ilişkilerinin tümü, toplumun ekonomik yapısını,oluşturur, yasal ve siyasal üst yapının yükseldiği ve belli sosyal bilinç biçimlerinin tekabül ettiği gerçek temeli oluşturur. Maddi hayatın üretim tarzı, sosyal, siyasal ve entelektüel hayatın genel sürecini belirler. İnsanların yaşam biçimini belirleyen bilinçleri değildir; ama, onların bilincini belirleyen sosyal yaşam biçimleridir. Gelişmelerinin belli bir aşamasında, toplumun maddi üretici güçleri var olan üretim ilişkilerine veya – bu sadece aynı şeyi yasal terimlerle ifade eder,- o zamana kadar çalıştıkları çerçeve içindeki mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya başlar. Üretici güçlerin gelişmesinin biçimlerinden, bu ilişkiler onların prangasına dönüşür. Ardından, toplumsal devrim dönemi başlar. Ekonomik temeldeki değişmeler tüm koca üstyapıyı eninde sonunda dönüşüme götürür. Nasıl ki, insan bir kişiyi onun kendini ne sandığıyla değerlendirmezse, aynı şekilde, insan böyle bir dönüşüm dönemini kendi bilinciyle değerlendiremez, fakat, aksine, bu bilinç maddi yaşamın çelişkilerinden, üretimin sosyal güçleri ve üretim ilişkileri arasında var olan çatışmadan açıklanmalıdır. Hiçbir sosyal düzen yeterli üretici güçler gelişmeden asla yıkılmaz ve yeni üstün üretim ilişkileri, varlıkları için gerekli maddi koşullar eski toplumun içinde olgunlaşmadıkça asla eskinin yerini alamaz.[37] »

İnsan doğası, gelişen ihtiyaçlar ve sınıf mücadelesi

Bazı ihtiyaçlar diğerlerinden çok daha önemlidir. Alman İdeolojisi’nde Marks ‘yaşam her şeyden önce yemeyi, içmeyi, bir çevreyi, giyimi ve pek çok başka şeyi içerir’ diye yazar. Onun tartıştığı insan doğasının bu diğer yönleri (öz etkinliği gibi) bu nedenle bu önceliklilere bağımlıdır. Marks görüşünü insanlar eskilerin yerine geçecek yeni ihtiyaçlar geliştirir diye açıklar: ‘birincil ihtiyacın tatmin edilişi (tatmin etme eylemi ve elde edilen tatmin aracı) yeni ihtiyaçlara yol açar’ [38].
İnsan doğası, Marks’ın ahlaki düşüncesi ve yabancılaşma

Geras Marks’ın eseri hakkında şöyle der: ‘Herneyse, kuram ya da sosyo tarihi açıklama ve bilimsel olarak da bu eser özdeki insan ihtiyaçlarına yaslanan ahlaki bir iddianamedir, ahlaki bir dayanak noktası, başka bir deyişle, insan doğasını içeren bir görüştür’[39]. Marks’ın çalışması kapitalizmin suçlamalarıyla doludur. Pek çoğunda insan doğasını güdükleştirici etkisi üstüne atıflarda bulunur. Bununla birlikte, bunu açık bir ahlaki eleştiri olarak hiç formüle etmemiştir; tam tersine, ‘ahlaksal’ temelde kapitalizmi eleştirme ve değiştirilmesini önerme çabalarını yanlış görmüştür. Bunun için iki temeli olduğu görülmektedir. Birisi ahlak ve adalet dilinin ucuz olduğudur: herkes alabilir ve durumlarını savunmak için kullanabilirdi bunu. İkincisi, sosyalizm yolunun ‘idealistçe’ ya da ‘ideolojik’ olarak kavranması eğilimidir. Kendini bu durumdan güçlü bir biçimde ayrı tutmak ihtiyacı hissetmiştir.
Homo faber

Marks, toplum çözümlemesini üretim araçlarının iyeliği üzerinden oluşturduğu iki sınıf ayrımı ile yapmıştır: üretim araçlarına sahip olan burjuva sınıfı ve bu araçlardan yoksun olan işçi sınıfı. Her iki sınıfı da çözümlerken sömüren ve sömürülen sınıfların çatışmasında, insan benliğinin „kurtuluş‟u nasıl bulabileceğinin yollarını aramaktadır. İnsanın çalışma edimi kendini gerçekleştirmenin özünü oluştururken, bu edimin amaç mı yoksa araç mı olduğu sorunsalı insanın „kendi‟ni biçimlendirme olgusunda büyük bir pay sahibidir. Marks’ın bunu incelemesindeki ana neden insanın „kendi‟ olabilmesi için gereken çıkış yolunu bulma arayışıdır. Bu arayış “yabancılaşma” kavramı etrafında kendine farklı bir yer edinmiştir. Kavram erken ve geç dönem yazılarında biçim değiştirse de özellikle 1844 Paris El Yazmaları‟nda ana hatlarıyla belirmiştir.[2]

Çoğu zaman Marks’ın insanı homo faber (bilge adam, alet yapan)[29], kendisi bu terimi hiç kullanmamış olduğu halde, olarak kavradığı söylenir. Benjamin Franklin’in ‘insan alet yapan hayvandır’ [23] tanımına atıf yapılmıştır – yani ‘yapan insan’dır. Marks komünizmin ‘emeği halledeceğini’ söyler [40].
« ‘Eğer özel mülkiyete ölümcül bir darbe indirmek arzu ediliyorsa, kişi sadece maddi işler düzeyinde değil ayrıca etkinlik olarak emek olarak da saldırmalıdır. Özgür, insani, toplumsal emekten, özel mülkiyet dışında emekten bahsetmek en büyük yanlış anlamalardan biridir. ‘Emek’ yakın doğası itibariyle özgür olmayan, insani olmayan, toplumsal olmayandır, özel mülkiyetin tabi kıldığı ve özel mülkiyeti yaratandır.'[41] ‘ Kapitalist sadece sermayenin kişileşmesi işlevini görür, sermaye kişidir, aynı işçinin emeği kişileşmesi işlevini gördüğü gibi, ki bu ona eziyet, çabalama olarak geri döner’ [42] »

Genelde Marks’ın reddettiği bir bilgi kuramı, yani özne ile nesne arasında ayrım yapan kuram, kendisine mal edilerek Marksizm olumsuzlanmaya çalışılmaktadır. Örneğin işçi sınıfının öznel koşullarından (sınıf bilincinden yoksun veya uzak olması gibi) işçi sınıfının nesnel olarak var olmadığı sonucu çıkarılmakta, bu sonuçtan da sınıf öznenin soyut bir kurgudan ibaret olduğu hükmüne varılmaktadır. Böyle bir yargının kendisi Marks’ın reddettiği bir akıl yürütme sürecinin (indirgemeci mantık) ürünüdür. Çünkü diyalektik akıl, ne bilinç olgusunu sınıfın nesnel varlığına indirger ne de devrimci pratiği sınıfın kendiliğindenci hareketinden türetir. Marks’a göre “tarih, sınıf mücadalelerinin tarihidir”, çünkü tarihi yaratan toplumsal varlığın iradesi sınıf mücadeleleri içinde gerçeklik kazanır.[43]
Yabancılaşma

Marx’ın yabancılaşma teorisi

Marks’a göre yabancılaşma, insanların insan doğası özelliklerinden uzaklaşmasıdır. Marks, yabancılaşmayı dört “bakış açısından” görmektedir. Yabancılaşma:

İnsanın kendi ürettiği ürünle olan ilişkisinde,
İnsanın kendi üretkenliğiyle olan ilişkisinde,
İnsanın kendi türsel varlığı ile olan ilşkisinde,
İnsanın diğer insanlarla olan ilişkilerinde ortaya çıkmaktadır.[44]

İnsan doğası belli bir takım yaşamsal güdüler ve eğilimler taşır, gerçekleşmesi gelişmesi olması gerekirken, yabancılaşma bu güdü ve eğilimlerin kısıtlanması koşuludur. Özdeki güçler için yabancılaşma güçsüz bırakmanın yerini tutar; kişinin kendi yaşamını kendi nesnesi yapmak için kişinin yaşamı sermayenin nesnesi haline gelir. Marks yabancılaşmanın komünizm öncesi tüm toplumun bir özelliği olacağına inanır. Yabancılaşma karşıtı ‘gerçekleştirme’ ya da ‘öz etkinlik’dir – kendinin etkinliği, kendi tarafından yönetilen. [43] Marks için üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetle birlikte başlayan bir süreçtir. Özel mülkiyet, insanın özündeki bütünlüğü parçalayacak, onu tek yönlü bir duruma indirgeyecektir:
« …özel mülkiyet bizi öylesine aptal ve tek yanlı hale getirdi ki, bir nesnenin, ancak bizim için bir sermaye olarak varolduğunda, ya da ona doğrudan sahip olduğumuzda, yediğimizde, içtiğimizde, giydiğimizde, içinde yaşadığımızda vs. kısacası onu kullandığımızda onun bizim olduğunu düşünürüz. [45] »

Gerald Cohen’in eleştirisi

Marks’ın ‘felsefi antropoloji’sinin (yani insan anlayışının) önemli bir eleştirisi, “Analitik Marksizm”in öncüsü Gerald Cohen tarafından “Tarihi Maddeciliği Yeniden Değerlendirmek” [46] yayınında öne sürülmüştür. Cohen’ e göre: ‘Marksist felsefi antropoloji tek yanlıdır. İnsan doğası ve insan iyiliği anlayışı daha başka hiçbirşey insan özü sayılamayacak biçimde öz kimlik ihtiyacına fazla önem vermektedir.’ [47]. Bunun sonucu olarak ‘Marks ve izleyicileri din ve milliyetçilik gibi olguların önemini küçültmüştür, bunlar öz kimliğin ihtiyaçlarını karşılar.’ [48]. Cohen Marks’ın ihmalinin kaynakları olarak saptadıklarını tanımlar: ‘Maddenin kökten nesnelliğinin Anti Hegelci, Feuerbachçı onaylanmasıyla Marks, öznenin nesneyle ilişkisine, bu hiçbir şekilde özne değildir, odaklanmıştır ve zaman geçtikçe, öznenin kendiyle olan ilişkisini, ve öznenin diğerleriyle ilişkisinin bu yönünü, ki aracılıdır (yani dolaylıdır), ihmal etmiştir’ [49].

Cohen, ‘Bir kişi yalnızca kendi güçlerini geliştirme ve tatma ihtiyacı duymaz. Kim olduğunu bilmek ister, kendi kimliğinin başkalarıyla olan bağlantılarını bilmek ihtiyacındadır. Hegel’in görmüş olduğu gibi, kendi dışında kendinin üretmediği bir şey ve kendi içinde onunla üstüste çakışan bir şey bulmak zorundadır. Bu onu yaratmış olan sosyal süreç nedeniyledir’ [50] Cohen insanların tipik olarak kimlik yaratmak için güdülenmediklerine, fakat içlerinde içsel olarak var olan, örneğin ‘milliyet ya da ırkk, ya da din ya da herhangi bir dilim ya da bir karışımı muhafaza etmek güdülendiklerine inanır’ [51]. Cohen ‘Marks’ın kendini tanım ihtiyacını reddetiğini’ iddia etmez, fakat [bunun yerine] gerçeği vurgu nedeniyle bulamadığını iddia eder’ [52]. Cohen ayrıca din vb. yoluyla bulunulacak bir öz anlayış türünün de kesinlik taşıdığını da söylemez [53]. Milliyetçilik ise, ‘kimliklendirmeler iyi huylu, zararsız ve felaket derecede kötücül biçimler alabilir’ [54] der ve ‘milliyetçiliğin bedenleşmesinde devletin iyi bir aracı olduğuna’ inanmaz [55]

Ek okuma
K. Marx-F.Engels: “ALMAN İDEOLOJİSİ [FEUERBACH] (Die deutsche Ideologie, 1845-46)”, çev:Sevim Belli, Sol Yayınları, Ankara, 1999.[30] ISBN 975-7399-03-5
Uluğ Nutku: Feuerbach’ın ‘İnsanın Özü’ Saptaması, Felsefelogos 19 Hazzın Felsefesi, Bulut Yayınları, Ocak 2008 [31], ISBN 9789758295883
T. Timur. Marksizm İnsan ve Toplum. İstanbul: Yordam Kitap, 2007, [32] ISBN 978-994-412-212-X
K. Marx . 1844 El yazmaları. Çev:Kenan Somer. İstanbul: Sol Yayınları, 1993.[33] ISBN 9799757399314

Kaynakça
^ [1] Marx’s Economic & Philosophical Manuscripts of 1844 md.21,32, 52 (İngilizce)
^ a b c d Ankara Üni., Siyasal Bilgiler Fakültesi , Prof. Dr.Tülin Öngen :Marx ve Sınıf, Praksis Dergisi 2002
^ Marx, Alman İdeolojisi, Sol Yayınları, Çevirmen: Sevim Belli, Ankara, 1992, s.25
^ [2]Feuerbach Üzerine Tezler (Karl Marx)
^ [3]Theses On Feuerbach(İngilizce)
^ [4]Feurbach üzerine Tezler
^ NUTKU,Uluğ:Daha Güncel Felsefe, Ankara: Anı Yayıncılık, 2006, s. 96, 97, 98
^ [5]Norman Geras:Marx ve İnsan Doğası Bir Efsanenin Reddi, Birikim Yayınları, 2002 ISBN 975-516-023-X
^ [6]Karl Marx. Capital:Bölüm Yirmi Dört: Sermaye içine Artı-Değer Dönüşüm
^ “K. Marx, “Alman İdeolojisi”, II. bölümün 3. kısmı : “Başlangıçtaki Tarihsel İlişkiler ya da …”
^ [7]Karl Marx. Alman İdeolojisi. 1845:A. Idealism and Materialism (İngilizce)
^ [8]Karl Marx. Felsefenin Sefaleti :Competition and Monopoly,(İngilizce)
^ [9]Marx & Engels: Manifesto of the Communist Party: Chapter 2Bölüm II. Proleterler ve Komünistler (İngilizce)
^ [10]Hobbes’s Leviathan (İngilizce)
^ [11]Thomas Hobbes:Leviathan , 1651, (İngilizce)
^ Pappenheim, Modern Ġnsanın YabancılaĢması, Phoenix Yayınevi, Çevirmen: Salih Ak, Ankara, 2002, s.81
^ [12]Karl Marx:Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları 1844,Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi
^ [13]1857 The Grundrisse The Chapter on Capital (İngilizce)
^ [14]Marx ve Engels: Alman İdeolojisi Bölüm Üç: Saint Max/ “Sonuç için “Benzersiz””(İngilizce)
^ Norman Geras, Bölüm 3, syf. 74
^ [15] 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları. Karl Marx Yabancılaşmış Emek (İngilizce)
^ [16]Karl Marx. Alman İdeolojisi. 1845: İdealizm ve Materyalizm Bölüm 1
^ [17]1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları. Karl Marx:Yabancılaşmış emek
^ Marx, 1844 El Yazmaları, 2009, syf. 129
^ Marx, 1844 El Yazmaları, 2009, s.80
^ [18]Karl Marx:Kapital,Bölüm Yedi: Emek-Süreci ve Artı-Değer Üretim Süreci
^ [19] Karl Marx. Alman İdeolojisi. 1845:Materyalist Yönteminin İlk Tesisler
^ Althusser, Marx Ġçin, İthaki Yayınları, Çevirmen: Işık Ergüden, İstanbul, 2002, s.227
^ A.g.e., s.229
^ [20]Karl Marx, Alman İdeolojisi:Bölüm I:. Feuerbach Materyalist ve İdealist Dış Muhalefeti D. Proleterler ve Komünizm
^ [21]Grundrisse, Aralık 1857 – 22 Ocak 1858, (İngilizce)
^ [22]Karl Marx. Alman İdeolojisi. 1845:Bölüm1, A. İdealizm ve Materyalizm
^ [23]Kutsal Aile Bölüm VI, 2) Mutlak Eleştiri, İkinci Kampanya
^ [24]Karl Marx. Alman İdeolojisi. 1845:Bölüm1, A. İdealizm ve Materyalizm, Tarih: Temel Koşullar
^ Marx, K. (1976b) “Ücretli Emek ve Sermaye”, Marks-Engels: Seçme Yapıtlar, Ankara: Sol. Yayınları
^ Marx, K. (1986) Kapital, cilt: 1, çev. A. Bilgi, Ankara: Sol.
^ Marx, K. (1859) A contribution to the critique of political economy.
^ [25]Karl Marx. The German Ideology. 1845, Part I: Feuerbach. Opposition of the Materialist and Idealist Outlook (İngilizce)
^ Norman Geras(1983, p83-84)
^ [26]Karl Marx The German Ideology:Komünist Devrimi’nin Gerekliliği(İngilizce)
^ [27]Das Nationale System der Politischen Oekonomie taslağı
^ [28]Karl Marx’ın 1861-1864 Ekonomik İşler: Direkt Üretim Sürecinin Sonuçları
^ a b Ankara Üni., Sosyall Bilgiler Fakültesi , Zişan KÜRÜM Marksist Kavram Olrak Yabancılaşma ve Özgürlük Sorunsalı
^ Hunt, E. K. (1979). “Marx’s Theory of Property and Alienation,” in Parei and Flanagan, eds., Theories of Property: Arisioîle to the Preseni, Ontario: Canada. WilfredLaurier University Press. syf. 304.
^ (Marx 1973: 351-52)
^ G. A. Cohen:Karl Marx’s Theory of History:A Defence Reconsidering Historical Materialism (Callinicos, 1989)(İngilizce)
^ G. A. Cohen(s173, 6. ve 7. bölümler)
^ G. A. Cohen(Bölüm 8) (s 173)
^ G. A. Cohen(s 155)
^ G. A. Cohen(s156).
^ G. A. Cohen(s156-159)
^ G. A. Cohen(s155)
^ G. A. Cohen(s158)
^ G. A. Cohen (s157)
^ G. A. Cohen(s164).

Norman Geras:“Marx and Human Nature: Refutation of a Legend”,[34] ISBN 0860917673
Gerald Allan Cohen: “Karl Marx’s Theory of History: A Defence”,[35] ISBN 978-0199242061
Francis Fukuyama:Tarihin Sonu ve Son İnsan, Gün Yayıncılık, İkinci Baskı 1993-1999PDF
Onur Karahanoğulları: Markszim ve Hukuk ,Ankara Üni. SBF Dergisi Yayın Tarihi: Sayı: 3 Cilt: 58 syf. 197-232 PDF ISSN 0378-2921
Karl Marx İnsan, toplum ve iletişim İletişim kuram ve araştırma dergisi, Sayı 25 Yaz-Güz 2007, s. 199-228 PDF
Karl Marx:1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları.PDF
Diyalektik Materyalizm Üzerine Eleştirel Notlar PDF

Reklamlar

BAŞKANLIK SİSTEMİNE HAYIR !

Posted in Uncategorized on 22 May 2013 by buyukakin

egemenlik jpg22

Millet, Milliyet, Cehalet_ Muzaffer İlhan ERDOST

Posted in Uncategorized on 22 May 2013 by buyukakin

Turkiye

Prof. Dr. Birgül Ayman Güler’in, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünün tartışma konusu yapıldığı bugün de belleklerde olmalı. Prof. Güler, bir kısım medyada ırkçılıkla karalanmak istenmiş, Başbakan Erdoğan, Güler’in, “ulus ile millet kavramını birbirine karıştırdığını”, “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” dediğini, “millet”in Arapça, “ulus”un öztürkçe olduğunu söyleyerek, üniversite kürsüsünden, bilim adamlarını, “imam” olarak irşad eylemişti.

Oysa Prof. Dr. Güler, “Türk milleti” ile “Kürt ulusu” karşılaştırması yapmamış, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” demiş, bir başka deyişle, “ulus” ile “milliyet”in nicel ve nitel olarak eşit olmadığını söylemişti. Erdoğan’ın söylemiyle “ülkemizdeki Türk için millet, Kürt için ulus” denmemiş, böyle cahillikler yapılmamıştı.

Ne demek “ülkemizdeki Türk milleti” ve ne demekti “ülkemizdeki Kürt ulusu”? Türkiye Cumhuriyeti, Türk milletinden ve Kürt ulusundan oluşuyorsa, bu, nasıl bir ulus ve bu nasıl bir milletti!

İkincisi, Prof. Güler’in söyleminden ırkçılık türetilebilir miydi ve bu, Nazi ırkçılığıyla özdeşleştirilir, Güler Ayman, faşist olarak nitelendirilebilir miydi? Fahri doktora unvanını aldığı kürsüden, Erdoğan, “kendisini güçlü olarak görenin ırkını yüceltmesi ne kadar tehlikeliyse, kendisini mağdur olarak görenin de ırkını yüceltmesinin, ırkını bir ayrımcılık unsuru olarak kullanmasının o kadar tehlikeli olduğunu” söylemiş, “Türk ulusu ile Kürt milliyeti eşit değildir” sözünden, Türk ırkının yüceltilmesi sonucunu çıkarmış, yeni “Babıâli esnafı”, bu yorumun üzerine, Hitler’in “üstün ırk” tabelasını çakmıştı.

Zavallı ülkem!

Başbakanı, “millet” ile “milliyet”i aynı şey sayıyor. Kendi sözleriyle söyleyelim “içerikten haberi yok”. “Millet”in Arapça kökenli olduğunu biliyor ama, “milliyet”in “millet” olmadığını bilmiyor. Hatta “milliyet”in ayırdında bile değil. Üstelik, ulusu ırk ile özdeşliyor.
Türk ulusu, ulus olarak kendi bünyesindeki etnik topluluklardan doğası gereği nicel olarak büyüktür. Ulus, nitel olarak tarihin derinliğinden gelen ve ırksal özellik, dil, inanç bakımından farklılaşan milliyetten, tarihsel bir kategori olması açısından farklıdır.

Bir ulus birimi olarak Türk ulusunun bünyesinde, Kürt etnik topluluğu, ulustan (Türk ulusundan) sayıca, yani nicel olarak küçüktür söyleminden, Kürtleri, “mağdur” bir ırk olarak ve sayıca çok olması açısından, Türkleri ırk olarak yüceltmek anlamı çıkarılabilir mi? Ulus, bir ırk topluluğu mudur? Irkların birliğinden mi oluşur? Ulus, birbirinden farklı uluslardan mı oluşur? Yoksa Türk milliyeti ile Kürt milliyetinden mi oluşur, yani milliyetlerin ortak birliği midir?

Ulus’un tarihsel bir kategori olduğu bilinir. Stalin, Marksizm ve Ulusal Sorun’da, ulus’un, toplumların gelişmesinin belirli dönemlerinde, özellikle kapitalizmin şafak vaktinde oluşmaya başladığını belirtir ve “Ulus, tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak, iktisadi yaşam ve kendini kültür ortaklığında dile getiren ruhsal biçimlenme birliği” olarak tanımlar.

Ulusun oluşum süreci

Ben, Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme’de, ülkemize uyarlayarak, ulusun oluşum sürecini ve niteliğini açımlamaya çalışmıştım:
“Ulus, bireylerin, belirli sınırlar içersinde, boy gibi, kabile ve aşiret gibi birliğe kan bağıyla bağlı olmaktan; köleci ve feodal birliğe bedensel bağlılıktan (bağımlılıktan), tarikat, mezhep, din gibi bir birliğe inançsal bağlarla bağımlı bulunmaktan, toplumsal ölçekte kurtulmalarının, yani özgür bireyler haline gelmelerinin maddi temelini oluşturan ekonomik bütünleşme üzerinde, siyasal olarak örgütlendiği birliktir.”

Kısacası ulus, boy, soy, kabile ya da aşiretlerin, feodal ve yarı-feodal birimlerin, tarikat, cemaat, mezhep ve dinlerin birliği değil, geleneksel bağlardan ve bağımlılıklardan kurtulmuş özgür bireylerden oluşan, ekonomik temel üzerinde, siyasal örgütlenme biçimidir. Ulus, eşit ve özgür yurttaşların birliğidir. Toplumların gelişme düzeyine, tarihsel ve toplumsal konumuna göre farklı biçimler alır, insanlığın gelişme sürecinde temel öğeler kalmakla birlikte, sürekli değişir. Bu değişme, ileriye doğrudur.

Rahatsızlık neden?

Ulusun oluşmasında, tarihsel süreç açısından bir ya da birkaç kavim öncü rol oynayabilir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasında, bin yıla yaklaşan süreçte devlet kurmuş, imparatorluk olarak etnik bakımdan olduğu kadar, din ve mezhep bakımından birbirlerinden farklı, hatta birbirlerine hasım toplulukları bir arada yönetmiş bir imparatorluğun bünyesinde oluşan ve gelişen kadrolarının, işgal edilmiş öz yurdunu kurtaran Türklerin, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş olmaları ve onların bu devlete “Türk Devleti” adını vermiş olmaları, kimi, niçin rahatsız ediyor! Kuşkusuz, Türkiye Cumhuriyeti, yalnız Türk kavminden gelenlerin değil, bazı araştırmacıların ellinin üstüne çıkardığı birbirinden farklı kavimlerin birliğinden oluşur. Ama soy, kavim, etnik topluluk, aşiret, kabile, beylik olarak değil, toprak sahibine, aşiretine, tarikatına bağlı ve bağımlı olsa da varsayımsal olarak, yani yasa açısından özgür ve bu anlamda eşit yurttaşlar olarak ulus birliğini oluştururlar.

Etnik adlandırma, çok dikkat edilsin, Türk etnisitesinin Türkiye Cumhuriyeti sınırları içersinde kalacak olan öteki etnik toplulukları ya da bireyleri baskılama anlamında değil, bütün üyelerinin eşitlendiği, etnik adlarını koruyarak, ama bir etnik topluluğun değil ulusun üyesi Türk olarak adlandırılırlar. Kimliklerinde, etnik kimlikleri değil, ulusun üyesi kimliğini taşırlar.

Cumhuriyetin kuruluşundan günümüze, örnek alınan Batı Avrupa’da, uluslar, ulusu kuran öncü kavmin adıyla adlandırıldılar. Fransız, İngiliz, Alman, İtalyan ulusu gibi. Ama hiçbiri saf ve tek bir ırktan, etnisiteden oluşmuyordu. Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan, emperyalist paylaşımdan pay almak şöyle dursun bu emperyalist devletler tarafından paylaştırılan Almanya, Nazi Almanyası olarak, üstün ırk kuramını, faşizmin ve faşist yayılmacılığın kaidesine oturttuğu zaman, Türkiye’de, aynı anlamda, ırk üstünlüğünü esas alan eğilimler kitleselleşmeye başlamıştı. Türk Ocakları, Mussolini’yi kılavuz olarak bayraklaştırmak istedi. Kemal Atatürk, kurduğu Türk Ocakları’nı kapattı, ulus kültürünün kadrolarını, köyde, kasabada, kentte oluşturacak Halkevleri’ni kurdu.

Atatürk’ün sözleri

Irk ayrımcılığı söz konusu olduğunda, özellikle üstün ırk kuramına dayalı olarak Hitler ve Mussolini’nin Kuzey Afrika’daki vahşetlerini gördüğü zaman, “Bu hayvanların dünyasında yaşamış olmaktan utanç duyuyorum!” diyen Kemal Atatürk, Diyarbakır’da yayımlanan Diyarbekir gazetesinin sahibine Dolmabahçe Sarayı’nda verdiği demeçte, “Diyarbekirli, Vanlı, Erzurumlu, Trabzonlu, İstanbullu, Trakyalı ve Makedonyalı hep bir ırkın evletleri, hep aynı cevherin damarlarıdır.” (Cumhuriyet, 5.10.1932) söylemiyle, yalnızca ırkçılığı değil, ırk ayrımcılığını da yadsımıştı. Irkları coğrafya ile adlandırarak, hepsini, aynı ırkın, aynı cevherin parçaları olarak nitelemiş, yalnızca ırkçılığı değil, “üstün ırk” kuramını da tarihin hurdalığına atmıştı.

Ulusa gelince, ulusun üyelerini, Türkiye Cumhuriyeti’ne yurttaşlık bağıyla bağlı olanları Türk olarak nitelerken, etnik kökeni Türk olanlar Türktür demedi. Çünkü ulus, etnik toplulukların etnik özelliklerinin birliği değil, özgür bireylerin yurttaşlık bağıyla bağlı olduğu ulusun üyeleridir. Ulus, ne tek bir etnik topluluğun ulus adını almasıdır, ne de etnik toplulukların koalisyonudur. Ulus, etnik özelliklerin silindiği, yeni, siyasal, toplumsal ve ekonomik açıdan modern bir birimdir.
1990’da, İnsan Hakları Derneği Ankara Şube Başkanı olduğum dönemde yazdığım Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme(1)de, ulusun ileriye ve geriye doğru birbirine karşıt iki yönelimine değinmiş, şunları yazmıştım:

Bugün, “ulus” birliği (birimi) içinde etnik gibi, dil, din, mezhep gibi farklılıkları, geriye doğru derinleştirerek karşıtlığa ve dolayısıyla düşmanlığa dönüştürmek de, bu farklılıkları geçmişten gelen özellikler ve zenginlikler olarak algılayarak insanlığın gelişmesinin dinemiğine dönüştürmek de olanaklı.
Geçen on yıl içinde, ABD emperyalizminin “büyük sopası” altında, Türkiye, değil komşularına, arkadaşlarına, kardeşlerine, kendine de düşmanlaştırıldı; ulus ve ulusallık paspas yapılmaya çalışıldı.

Emperyalist kuşatmaya ve köleleştirmeye karşı, ulus olarak varlığını ve bağımsızlığını korumanın büyük duvarı “ulusal”lığı paspas yapmaya kalkışanlar, ABD’nin “büyük sopası” sırtlarında, ulusu paspas yapanlar, ulusu ulus olarak çiğnemeye yeltenenler, unutulmasın, ulusun paspası olmaya er ya da geç yargılıdırlar.

Muzaffer İlhan ERDOST (2)
TİHAK / Türkiye İnsan Hakları Kurumu Başkanı
Cumhuriyet 22.05.2013

(1)Ulus, Uluslaşma, Demokratikleşme kitap: http://www.solyayinlari.com/solkit/mie/uud.html
(2)http://tr.wikipedia.org/wiki/Muzaffer_%C4%B0lhan_Erdost

Tuncay ÖZKAN’nın savunması 16.05.2013

Posted in Uncategorized on 17 May 2013 by buyukakin

Ergenekon davasında “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası” istemiyle yargılanan gazeteci Tuncay Özkan‘nın 16.05.2013 tarihinde yaptığı son savunmasının tam metni:

tuncay_ozkan

“Değerli dostlarım,
Kıymetli hazirun,
Sayın Başkan, Sayın Heyet,

Önce Reyhanlı’da ulusumuza ve insanlığa karşı girişilen terörist saldırıları lanetliyorum, yaşamını yitiren insanlarımıza Allahtan rahmet, yaralılara şifa, milletimin ve insanlığın üzüntülerini paylaştığımı iletiyorum.

Ergenekon davasında tutuklu olarak yargılanmamda 5. yılımdayım. Umutla, özgürlük ve adalet mücadelemi sürdürüyorum. Çünkü umut yozlaşmanın ve çürümenin engelleyenidir. Umutla, Aşkımla ve inançla özgürlük ve adalet arayışımı son nefesime kadar sürdüreceğim. İster zindanda olayım ister dışarıda.

Beni burada haksız ve hukuksuz olarak tuttuğunuzun delili olan bu mütalaa hukukumuzun utanç vesilesidir. Sizlere sesleniyorum: Beni bu mütalaada yazanlar yüzünden nasıl yargılarsınız? Suç ne delil ne? Terörist olmakla, darbeci olmakla nasıl suçlarsınız? Hakkımda ısrarla siyaset ve sivil toplum çalışması yaptığım için TCK 312/1 den ömür boyu ağırlaştırılmış hapis isteyen bu mütalaa Anayasaya, demokrasiye, hak ve hukuka karşı bir zulumnamedir. Mütalaayı ret ediyorum. Mütalaada yer alan konuları kabul etmiyorum.

Karl Marks “dil ortak varoluşu gösterir. Düşünce ve dil gerçek dünyanın göstergesidir” diyor. Ben uygarlığımız adına üzgünüm ki düşüncelerim ve dilim nedeniyle yani gerçek olan yüzünden zulüm altındayım. Bugün hakim olan kindar ve zalim bir politik süreç hakkımda zindan kararı almıştır. Bütün yaşamım boyunca insanlığın ortak erdemlerini; Türk uygarlığını, Türkiye’yi ve Türkiye Cumhuriyeti’ni savundum. Teröre, mafyaya ve yolsuzluklara karşı mücadele ettim. Bu yüzden gazeteci oldum. Bürokratik oligarşiye, siyasetçi-mafya-bürokrasi üçkağıdına karşı durdum. Sessiz kalan çoğunluğun, yolsuzlukla yoksullaştırılan halkın yanında oldum. İşkencecilere ve katillere, hırsızlara karşı bireyi ve halkı savundum. Zalimlere ve cahillere muhalif oldum. Suçum budur. Muhalifim ve özgürlükçüyüm. O halde suçluyum. Türk Hukuku’na yazık ediliyor.

Bugün iki saatlik bir sınırlamaya karşın gelecek kuşaklar için kayıtlara buradaki suçlamalar ve bunlara karşı düşüncelerimi son kez bırakacağım.

TARİH YOZLAŞMAMAK İÇİN

Yazılı tarihin kurucusu olan Heredot, “tarih geçtiğimiz yolları hatırlatarak yozlaşmamızı engellemek için yazıya döküldü” diyor. Tarihi tekerrür ve intikam için kullanın demiyor.

Ve tarih bize uygun yasal süreçler işlemeden hiç kimsenin ama hiç kimsenin özgürlük ve adalet içinde yaşayamayacağını kanıtladı. Biliyoruz ki Şahlar da devrilir ve en kanlı diktatörler kaçar, firavunlar ölür ve gücün gözlerini körelttiği, gönüllerini çöle çevirdiği faşistler ister seçilmiş olsunlar ister atanmış, yenilirler.

Türkiye’de, ben tutuklanıncaya kadar geçen süreçte önce düşüncelerimi ve dilimi savundum. Öldürülmek dahil pek çok yöntemle susturulmak istendim.

Bunlar dosyanızda bulunan Orhan Aykut ifadeleri ve Matkap operasyonu davasının telefon dinlemelerinde, “Suçluyorum” başlıklı kamuoyuna açık mektubumda delilleriyle mevcut. Bunları size sunarak hatırlatmak istiyorum. Yıllardır Türkiye’de önce kelimelerin, sonra düşüncelerin ve cesaretin içi boşaltılmaya, kavramlar yozlaştırılmaya ve ulusumuz çürütülerek tasfiye edilmeye çalışılıyordu. Bu süreç 1960, 1971, 1980 darbeleriyle hızlandı ve 28 Şubat, 27 Nisan uygulamalarıyla 2007 sonrasında Türkiye’yi bugünkü karanlığa mahkum etti.

Ben umudu savundum. Cumhuriyet mitinglerinde, televizyon konuşmalarımda, 1400 konferansımda, 5 bin makalemde, yüzlerce saatlik radyo konuşmalarımda hep yozlaşma ve çürüme karşısında Türkiye Cumhuriyeti’ni ve umudu yücelttim. Karanlığa karşı Mustafa Kemal ve ulusun kurucularının aydınlığını dile getirdim. Şimdi de aynı kararlılıkla diyorum ki, umut kazanacak. Uygarlığımız, Türkiye, Türkiye Cumhuriyeti kazanacak. Aşk yenilmez.

Bu davada siyaset biliminin ve tarihin değerlendireceği konular suç sayılıp yargılanmaktadır. Mütalaa bir politik metindir ve kendince çekinmeden, “legal” diye nitelendirdiği yasal hak ve görevlerden suç ve suçlu üretmektedir. Bu uğurda gerçekleri yok etmekte, saklamakta, çarpıtmakta sakınca görmemektedir. Mütalaanın 1694. sayfasında legal faaliyetlerim suç olarak sayılmakta. Polis, parti kuruyor yerel seçime girecek aman telefonunu dinleyip izleyelim demektedir.

Voltaire; “insanları saçmalıklara inandıranlar, onlara zulüm de işletebilir” demiş. Zulüm altındayım. Düşüncelerim ve dilim, gerçeğim, yaşamım suç sayılarak, özgürlüğümüz ve adaletimiz, adaletim gasp edilmiştir. Hukuk kurallarını yok sayılarak polis, savcılık ve yargılama aşamalarında usul ve esas hukuk kuralları görmezden gelinerek 5 yıldır kin ve nefret dolu uygulamalarla zindanda tutuluyorum. Bunu bir zafer olarak görenler var. Ancak yanılıyorlar. Kral Pirus da savaşı kazandığını sanmıştı. Ancak bu sonuç uğruna o kadar çok şey kaybetmişti ki artık yenilgi kaçınılmaz olmuştu.

Yaşamım boyunca insanlığın değerlerine, ulusuma, Türk uygarlığına, vatana, bayrağa, kurucu felsefeye, Anayasa’ya, yasalara bağlı yaşadım. Ama şimdi bu mütalaada insanlara benim bunları yok etmek için yaşamış biri olduğumu anlatıyor. Bunların tamamı gerçek dışıdır. İftiradır. Yaşamım boyunca zulme ses çıkarmayanların, hırsızlara ve katillere boyun eğenlerin, zalimlere, hırsızlara ve katillere ortak olacağını söyledim, düşündüm ve buna uygun yaşadım. Asla eğilmedim. Bana bu terörist iftirasını atanlara müfteri diyorum. Çünkü bir tek delilleri yoktur, olamaz da. Çünkü cahil ve zalim bir siyasi dilin sözcüsü olmaya soyunmuş, bunu dahi başaramamışlardır. Mütalaa çirkindir.

Amaçlarını “değiştirmek” olarak ve “yenilemek” olarak süsleyenler hukuku yok ederek bunu başaramayacaklarını, sadece bir maceraya atılmış olacaklarını bilmelidirler. Ve ben ilan ederim ki; bu çirkinlerin önünde de eğilmeyeceğim.

Marks, siyasi avantajın her zaman iktidardan yana olacağını söylüyor. Hukuk avantajı da iktidardan yana demektir bu. Ancak sosyolojinin değişmez kuralı bizim için de geçerlidir:

“Bastırılan her siyasi düşünce mutlaka geri döner.”

Marks diyor ki “önünüzdeki kaçınılmazlığa karşı direnmezseniz, kaçınılmazın ne kadar kaçınılmaz olduğunu hiç bilemezsiniz.”

Ben de bu doğrudan hareketle, görünenin ardına bakarak yanıtlarımı ileteceğim. Çünkü bu mütalaa ve Türkiye açısından sonuç, belli olmuştur.

KOMUTANLARLA BULUŞTUM MU

İddialara Karşı Diyeceklerim:

Mütalaa’da benim için istenilen cezaların en ağırı TCK 312/1 yani;
MADDE 312 – (1) Cebir ve şiddet kullanarak Türkiye Cumhuriyeti Hükûmetini ortadan kaldırmaya veya görevlerini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs eden kimseye ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilir.

TCK 312. Madde metninde; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin, egemenlik unsurunun oluştuğu 3 güçten yönetim gücünü temsil eden, Hükümetin ortadan kaldırılmasına veya böyle olmamakla birlikte görevini yapmasını kısmen veya tamamen engellemeye teşebbüs edilmesi ayrı bir suç olarak tanımlanmıştır. Bu suç tanımında da Anayasa düzeninin temel organlarından biri olan hükümetin ortadan kaldırılmasına veya görevlerinin engellenmesine yönelik teşebbüse ait icra hareketleri tam suç gibi tanımlanmıştır.

Burada icra hareketlerinden kast edilen; Cebir ve şiddet kullanmaktır.

O halde mütalaa şu soruya cevap vermeliydi: Benim hangi fiil, eylem ya da çalışmam cebir ve şiddet içermektedir?

Ben kiminle, ne zaman, nerede, ne kadar şiddet unsuru içeren kuvvetle, mütalaada konu edilen hayali icra hareketlerini yapmışım?

Böyle bir hareketim, düşüncem, iradem bulunmadığı gibi gayri meşru bir fiilim ve bu fiili icra edecek kastımda olmamıştır. Benim bugüne kadarki yaptıklarım mütalaanın aksine, Anayasa düzenine hakim olan ilke ve sistemleri koruma amacına hizmet etmektir. Ben halkı ve hakkı savundum. Savunmaya da devam edeceğim.

Mütalaada TCK 312/1’e dönük suçlamada delil olarak sunulan tek şey 16 Aralık 2003 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığı’nda, İstihbarat daire Başkanı Tümgeneral Levent Ersöz ve Albay Atilla Uğur ile yaptığım iddia edilen görüşmedir. Olayın mütalaaya göre gelişimi şöyledir;

1 Temmuz 2008 günü ADD Genel Merkezinde arama yapılmış ve Şener Eruygur’un olduğu iddia edilen 6 ve 13 Nolu CD’ler içinde Tuncay Özkan ile Levent Ersöz.ppt. isimli power point sunum bulunmuştur. Sonra aynı sunumun içinde “16 Aralık 2003 tarihinde Tuncay Özkan ile yapılan görüşme metni” başlıklı “gizli” ibareli bir belge bulunduğu… (Sayfa 34 ve 1691’de) denilmektedir.

Oysa Şener Eruygur savcılık ifadesinde ve sonraki ifadelerinde bunları reddetmiştir. Kendisine ait olmadığını söylemiştir. Ben hem Levent Ersöz hem de Atilla Uğur ile görüşmediğimi, Atilla Uğur’u tanımadığımı, Ersöz’ü de iki veya üç kez resepsiyonlarda görüp nezaketen çok kısa konuşmalar yaptığımı ifade ettim. Savcılık bunlara karşın power point olarak hazırlanan bir sunumun içinde neden 24 sayfalık bir metnin de konulduğunu, iki CD’ye birden neden tekrar tekrar konulduğunu, neden bu çift dikiş sağlamcılığın söz konusu olduğunu, bunun hayatın normal akışına uygun olmadığını görmezden gelmiştir.

Bu, faks çekilen metnin fotokopisini çekip saklamak gibi akıl almaz bir uygulamadır. Normal değildir. Ama savcılık bunu dikkate almadığı gibi aynı metni mütalaanın 535. Sayfasında Tolon’un kendisine ait olmadığını defalarca anlattığı ve arama tutanaklarında olmamasına karşın sonradan ortaya çıkan ELBA Marka MZ-CS27 – ACI0048 seri numaralı CD’de “çok önemli dosyalar” klasöründe “b26.ppt” isimli 24 sayfalık “gizli ibareli Powerpoint dosyası olduğu, içeriğinde Jandarma Genel Komutanlığı’nca 16 Aralık 2003 tarihinde Tuncay Özkan ile bir görüşme yapıldığı, görüşmenin kayda alındığı ve çözümünün yapıldığı anlaşılmaktadır, demektedir.

Savcılık burada bu görüşme dosyası nedeniyle TCK 334’den Tolon için ceza da istemektedir.

İki noktaya dikkatinizi çekeceğim.

1- Hurşit Tolon’da bulunan Elba Marka CD’nin incelenmesiyle görüntü ve ses kaydı olup çözümün yapıldığı vurgusudur. Mütalaa 535. sayfada anlatılan durum çok ilginçtir. Savcılık sorgumda, bana ısrarla görüşmeyi kabul etmem için baskı yapılmıştır. Savcılar, Zekeriya Öz ve Nihat Taşkın, görüntü ve ses kaydının bulunduğunu ve inkar etmem durumunda getirip izleteceklerini hatta aynı durumdaki bir sanığın adını vererek baygınlık geçirttiklerini söylemişlerdir. Ben tanımadığım ve kendisiyle görüşmediğim Ersöz ve Uğur ile yaptığım iddia edilen görüşmenin ses ve görüntü kaydının getirilmesini ve bana izletilmesini talep ettim. Israrım üzerine Savcı Zekeriya Öz telefonla bir yeri arayarak getirin o CD’yi diye talimat verdi. Bir süre sonra getirilen CD’de bana bir ses kaydı dinletilmeye başlandı. Cızırtılı ve zor anlaşılan kayıtta, ben ne Levent Ersöz ne de Atilla Uğur ile konuşuyordum. Telefonla o an kim olduğunu çıkartamadığım üç veya beş kişiyle Kanal D’de görev yaptığım dönemde kurum santrali üzerinden yaptığım görüşmeler dinlenmiş ve kayda alınmıştı. Bunu, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun olduğunu anladığım bir sesten ve Ankara’ya davetinden çıkardım. Derhal itiraz ettik. Bunun bahsedilen 16 Aralık 2003 görüşme kaydı olmadığını, pek çok tanımadığım ses ve farklı zamanlarda yapılan telefon görüşmelerinden derlendiğini, kendi sesimi dahi tanıyamadığımı, montajlı olduğunu, ifade ettim. Bana orada ısrarla, kendi başsavcıları sayın Aykut Cengiz Engin’e ait olduğunu ifade ettikleri ancak parazitli bir halde bulunan sesin “sizin tensipleriniz doğrultusunda” diye dile getirdiği kelimeleri sordular. Anlamadığım için reddettim. Ve bana 16 Aralık 2003 görüşme kaydını getirmelerini söyledim. Avukatım Sayın Ahmet Çörtoğlu ile ısrarımız üzerine bir karışıklık olduğunu söylediler ve getireceğiz dediler. Ancak sorgu sonuna kadar getirmediler. Pek çok başka sorudan sonra bana, “neden böyle anlamsız bir şey yapıyor ve inkar ediyorsunuz Tuncay Bey, zaten Atilla Uğur burada savcılık sorgusunda bunu kabul etti” dediler. Hem Nihat Taşkın’a hem Zekeriya Öz’e ısrarla bunun yalan olduğunu, Uğur’u tanımadığımı dile getirmem karşısında, “siz onu Kürşat olarak tanıyorsunuz” dediler. Kürşat diye birini tanımadığımı ancak bir görüşmem sırasında Jandarma Genel Komutanı Eruygur’un yemek salonunda çok sayıda rütbeli asker kişiyi tanıştırdığını, onlardan birinin adının Kürşat olabileceğini, ama benim Atilla Uğur’u tanımadığımı, görüşmediğimi vurguladım.

Sonrasında hiçbir zaman bana 16 Aralık 2003 görüşmesi ses ve görüntü kaydı izlettirilmedi, dinletilmedi, verilmedi. Ancak iddianameye savcılar “ses ve görüntü kaydı var” diye yazdılar.

Buradaki tutukluluk itirazlarıma ses, görüntü kaydı var ve resmi belgesi de var diye karşı çıktılar. Üstelik benim ve avukatlarımın ısrarla delil sorması üzerine Mehmet Ali Pekgüzel açıklama yaparak benimle ilgili ellerindeki tek delilin, “16 Aralık 2003 görüşmesi” olduğunu kayıtlara geçirdi.

Ancak savcılığın gerçekleri kararttığı 3. tutukluluk yılımda ortaya çıktı. Duruşma salonunda görüntü ve ses kaydının neden saklandığını, gösterilmediğini, benim yalancı çıkartılmadığımı sorduğumda savcı Nihat Taşkın, ellerinde pek çok ses ve görüntü kaydı olduğunu açıkladıklarını söyleyerek, “merak etmeyin onu da bulacağız” dedi. Bu konudaki çalışmalarını bitiren savcılık gene Nihat Taşkın’ın ağzından bu salonda itiraf etmek zorunda kaldı ki, 16 Aralık 2003 görüşmesi denilen 24 sayfalık Word dokümanının görüntü ve ses kaydı yoktur!

Sonra yine ortaya çıktı ki bu resmi bir doküman değildir. Sadece bir kapak vardır, üzerinde Jandarma amblemi bulunmaktadır. Mehmet Ali Pekgüzel bunun herhangi bir yerinde benim veya bir başkasının imzasının, onayının, mührünün bulunmadığını da itiraf etmek durumunda kaldı. Hatta Avukatım Hüseyin Ersöz, o konuşurken talebim üzerine o kapaktan 30 saniyede üretip savcının adını yazıp kendisine sundu. Tepkisi, bunu siz yaptınız değil mi, deyip gülmek oldu. Yani 16 Aralık 2003 görüşmesinin “iddianamede vardır, tek delildir” denilen, savcılarca bana izletilerek baygınlık geçirmemi sağlayacağı ifade edilen ses ve görüntü kayıtları asla var olmamıştı. Savcılık gerçekleri çarpıtmıştı. Saklamıştı. Şener Eruygur’da bu ses ve görüntü kaydı bulundu diyorlardı ama doğru değildi, yoktu. Hasan Atilla Uğur’da diyorlardı. Doğru değildi, yoktu. Hiç olmadı.

Sorgumda “savcılık sorgusunda Atilla Uğur bunu kabul etti siz neden reddediyorsunuz?” diyorlardı. Bu da doğru değildi. Çünkü Atilla Uğur cezaevinde koğuşumuza getirildiğinde; “Neden bana iftira ettiniz, ben sizi tanımıyorum, nasıl olur da olmayan görüşme var ve Tuncay Özkan’ı tanıyorum dersiniz” diye üzerine yürüyüp sert sözler kullandığımda bana, “Tuncay Bey ben sizi tanımıyorum. Öyle bir görüşme var demedim. Çünkü ben savcılık ve poliste susma hakkımı kullandım” dedi. İnanamadım. Bu nasıl bir pusuydu. Araştırdım, evet Atilla Uğur doğru söylüyordu. Bunu savunmamda ve bu tartışmaya tanıklık eden Birol Başaran, savunmasında sorularınız üzerine anlattı. Levent Ersöz de burada ifadelerinde anlattı, sorularınıza yanıt verdi ve beni tanımadığını, görüşmediğini kayda almadığını söyledi. “Bunca sanık görüşmesini tarafımdan kabul ediyorum, kayda alındı. Ancak Tuncay Özkan gelmedi, görüşmedik, o nedenle kayda almadık, alsak neden söylemeyeyim, buradaki herkesi kabul edip onu neden etmeyeyim” dedi ve onlarca soruya yanıt verdi. Tuncay Özkan ile görüşmemişti. 16 Aralık 2003 kaydı, dokümanı yoktu. Atilla Uğur’un kendisine sorulabilir.

Savcılık aynı şeyleri Hurşit Tolon’dan bulundu diye söyledi, Kanal Biz Ankara bürosundan çıktı diye söyledi. Avukat Hüseyin Buzoğlu’ndan çıktı diye söyledi. Hiç birisinde ses ve görüntü kaydı yoktu. İddianamedeki gerçek dışı beyan böyle sürdü geldi.

Burada ikinci dikkatinizi çekeceğim nokta ise ses ve görüntü var diye iddianameye yazan. Bunu hararetle savunan savcılığın mütalaada, bu hatayı düzeltmek yerine iftira ve çirkin bir politik üslup ile bana hakaret etmeye kalkmasıdır. Mütalaanın 1691. sayfasında ağır sözlerle yaşamım, mesleki kariyerim, 28 yıllık gazetecilik ve medya yöneticiliğime iftira edilmektedir. Eski başsavcıları Aykut Cengiz Engiz ile olan telefon konuşmamı içeren CD’yle ilgili savunmamdan yola çıkılarak şöyle deniliyor:

“Emniyet ve Cumhuriyet savcılığı ifadelerinde ‘burada Tuncay Özkan olarak konuşan kişi ben değilim. Bu ses bana ait değildir…’ şeklinde ifade verdiği halde, duruşmada aynı ses kaydının kendisine ait olmakla birlikte bazı yerlerine montaj yapıldığı mahiyetindeki savunması dikkate alındığında 16 Aralık 2003 tarihli görüşme metninin ses kaydının bulunması halinde dahi savunma tarzının değişmeyeceği.” Denilmekte ve yavuz hırsız ev sahibini bastırır misali davranmayı tercih etmektedir. Böyle hukuk olur mu? Böyle mütalaa yazılır mı?

SAVCININ SES KAYITLARI

Bir, emniyette bana böyle bir ses kaydı dinletilmemiştir. İki savcılıkta bozuk bir kayıt, 16 Aralık 2003 kaydı diye dinletilmiştir. Üç, bu kayıtta suç nedir? CD içinde yasadışı olarak Kanal D santrali dinlenerek oluşturulmuş telefon kayıtları vardır. İstanbul valisi, Valilik özel kalemi, İstanbul emniyet müdür yardımcısı olan Adil Serdar Saçan, MİT Müsteşarı Şenkal Atasagun, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile konuşmalarım var. Ancak montajla farklı zamanlar, konular kesilmiş bir araya getirilmiş. Suç ne? Suçlama ne? Neden reddedeyim. Özel kalem valiyi bağlıyor, vali görüşmek istiyor, MİT müsteşarı Ankara’ya medya bilgilendirme toplantısına davet ediyor. Adil Serdar Saçan görüşmek istiyor. Başsavcı kendisine ilettiğim Yeşil’in kimlik belgeleri doğrultusunda çalışmaları devam ettiğini söylüyor. Suç ne? Neden bu kayıt nasıl ele geçti diye şüphe etmiyor savcılık.

Gazeteci Adnan Bulut’un İzmir’de olduğu sırada gözaltısı yapılıyor. İstanbul’da babasının evindeki aramada CD ortaya çıkıyor. Adnan’ın bu konuşmaları kaydetmesi mümkün değil. Kanal D santralinin polis dışında dinlenmesi, kayda alınması olanaksız. Yasadışı olan bu CD kimlerce oluşturuldu diye soruşturmayan, bu konuda savunmamda belirttiğim hususları dikkate almayan savcılık buradan bana suç uyduruyor. Reddediyorum. Bunu reddettim, montajlı. Yasadışı. Montajlı ve yasadışı ses kayıtlarını reddetmem savcıların canını sıkmış, 16 Aralık 2003 ses ve görüntü kayıtlarını da bulsak reddederdi diyor. Bu nasıl bir hukuk mantığı? Suçunu itiraf eden savcılığı size şikayet ediyorum. Bu garabetin hukukla alakası yoktur. Suç işlenmiştir. Asıl politika budur. Politik hukuk, kanaat hukuku budur!

Savcılığın hakkımdaki suç isnatlarının tek delili olduğunu söylediği 16 Aralık 2003 görüşme yalanının serüveni bitmedi. Burada talep ettim, siz de kabul ettiniz bu konuyu:

Tuncay Özkan, Atilla Uğur, Levent Ersöz bakımından resmi kayıtlar, HTS raporları, tanık beyanları açısından da konuyu ele aldık. Önce sözde görüşmede bulunduğu varsayılan Levent Ersöz, Atilla Uğur, Tuncay Özkan’ın 16 Aralık 2003’de HTS kayıtları açısından hiç bir araya gelmedikleri ortaya çıktı. Avukatım Ahmet Çörtoğlu, savcı Mehmet Ali Pekgüzel’e bunu anlattı. Onun yorumu şöyle oldu:

“Şoförüne telefonunu vermiştir, gezdirmiştir..” Yani minareyi kılıfına sokmaya çalışıyor. Girmez. Bir savcı böyle yapamaz.

Ama mantık budur. Oysa beş sayfayı bulan telefon arşivim elinizde cep telefonum elinizde ve Atilla Uğur ne Levent Ersöz ne de diğerleri var. Yok. Ama yok’u sevmiyorsunuz.

Daha sonra Jandarma Genel Komutanlığı’na ve bütün Jandarma kıtalarına Tuncay Özkan’ın giriş-çıkışları sorulmuş, 16 Aralık 2003 öncesi ve sonrası kayıtları getirilmiştir. Hatta savcılık jandarmanın “yok” diye verdiği yanıta “yok diyorsun ama neden yok” diye tekrar 8. kez sormuş, yanıt olarak da Jandarma, bütün tesislerinde bulunan tutanak ve defterleri bir komisyona inceletmiş ve “yokun neden yok olduğunu, görüşme olmadığını, yok olduğunu” tutanakla özel inceleme ile yollamıştır. Bunları tekrar size sunuyorum.Böyle bir görüşme yoktur. 16 Aralık 2003 HTS kayıtlarını da sunuyorum. Bunlar sözde görüşmenin olmadığının kanıtıdır. Yok yoktur. Başka gerekçesi olamaz.

Olmayan görüşme savcılığın 312/1 konusundaki tek kanıtıdır. Savcılık bunun üzerine başka tarih ve görüşmelere atıflar yaparak görüşmeyi gerçek gibi gösterme gayretine girmiştir. Boştur. İftiradır. Unuttukları şey hukuku sakatlayan mantıklarının ortaya çıkmasıdır. Telefonla görüştün, suçlusun. Ne konuştunuz, sen mi konuştun, bunların önemi yoktur. Hayatım boyunca ne görevde ne de emekli olduktan sonra Levent Ersöz ile telefonda veya randevulu görüşmedim, konuşmadım. Hasan Atilla Uğur’u tanımıyorum. Hiç konuşmadım. Görüşmedim. Ancak savcılık Jandarma Genel Komutanlığı’na ait genel kullanımda olan bir numaradan sekreterimin arandığını ve en uzunu 30 saniye olan dört görüşmenin yapıldığını, benim de aranarak yaklaşık 2,5 dakikalık bir görüşmenin gerçekleştiğini, bu telefonun general Halil Helvacı ile general Levent Ersöz’ün kullanımında bulunduğunu, söylemektedir. Tekrar ediyorum. Savunmamda da söyledim, zaman zaman Jandarma Genel Komutanlığı’ndan, Emniyet Genel Müdürlüğü’nden aranarak çeşitli operasyonların haber yapılması ya da toplantılarının izlenmesi isteklerini konuştum. Sekreterim de konuşmuştur. Ancak Atilla Uğur, Levent Ersöz ile asla konuşmadım. Tanımıyorum. Beni sözde bir konuşma ile örgüte dahil eden savcılık, hem de kurum telefonu üzerinden bunu yapan savcılık hakkımda husumete dayalı iftirada bulunan Nuray Başaran’ın yüzlerce görüşmesine, tarafların ikrarına rağmen onu tanık beni sanık yapmaktadır. Levent Ersöz’ün eşi ve kendisi, Nuray Başaran’ın ailece dostları olduğunu, Levent Ersöz Nuray Başaran’ın kendisine emekliliğinde de ortak iş yapma teklifi getirdiğini, Başaran’ın da bunu kabul ettiğini beyan etmesine karşın savcılık bu durumu görmezden gelmektedir. Neden? Peki lehime onlarca belge, bilgi ve ikrar varken neden olmayana ergi yöntemiyle ben 5 yıldır tutukluyum? Neden?

Bakın Levent Ersöz ne diyor mahkemedeki sorgusunda:

Sanık Levent Ersöz:

– Tuncay Özkan’la yapılan görüşme; iddianame’nin 739 ila 742’nci sayfalarında 16 Aralık 2003 tarihinde Tuncay Özkan’la Levent Ersöz arasında yapıldığı ileri sürülen bir görüşme çözümü ve içeriğinden söz edilmektedir. Bu görüşme çözümü olduğu iddia edilen Word belgesi de Ek Klasör 115’de yer almıştır. Ancak benim Tuncay Özkan’la görüşmem yoktur. Sorgumda da görüştüğüm kişileri ifade etmiştim. O kişiler içinde Tuncay Özkan yoktur. Kendisini Jandarma Genel Komutanlığı Karargahında da hiç görmedim. Bu Word belgesinin kimler tarafından hazırlandığını da bilmiyorum. Hatırladığım kadarıyla kendisiyle 30 Ağustos Resepsiyonunda karşılaştık ve ayaküstü kısa bir sohbet yaptık. Onun dışında hiçbir karşılaşmamız ve irtibatımız olmamıştır.(CELSE NO:68 Sayfa:25)

– Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”Siz Tuncay Özkan’la herhangi bir telefon görüşmesi yaptınız mı?”

Sanık Levent Ersöz:”Hayır”

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”Size sabahleyin de sormuş olduğum telefon numaralarından 532 367 25 02 Hayrullah Mahmut Özgür’de Levent Ersöz olarak kayıtlı İsmail Yıldız’da Lev er olarak kayıtlı Mustafa Abbas Yurtkuran’da da Levent Ersöz olarak kayıtlı olan numara. Bu numarayla 8 Temmuz 2004 saat 14:12’de 132 saniyelik Tuncay Özkan’ın aramasıyla gerçekleşen bir görüşmeniz var. Görüşmeyi siz mi yaptınız?”

Sanık Levent Ersöz:”Hayır, bu telefon Jandarma Genel Komutanlığına ait bir telefon mudur bu kime aittir? Benim dosyalarımın içerisinde sabahtan bana sormuş olduğunuz 17 adet telefon numarası ile ilgili bilgi mevcut değil. Yani bunlar başkalarının klasörlerinde geçenleri siz bana soruyorsunuz ama bunlarla ilgili ne bir arama kararı ne bir dinleme kararı düzeltiyorum ne iletişimin tespit kararı benim dosyalarımın içerisinde yok bu bile komutanlık santraline veya komutanlığın bir resmi telefonu olabilir. Ama ben görüşmedim. Ben Tuncay Özkan’la ifademde belirttiğim tarzda görüştüm onun dışında hiçbir görüşmem yoktur.”

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”Yine sabahleyin belirttiğim 3124182115 İsmail Yıldız’ın rehberinde İst.D olarak kaydedilmiş Mustafa Abbas Yurtkuran’ın da Tuğgeneral paşa Levent Ersöz olarak kayıtlı olan numarayla Tuncay Özkan’a ait olan 532 236 76 71 nolu telefonla 11 Aralık 2003 saat 12:20’de 81 saniye, 19 Aralık 2003 10:32 75 saniye, 24 Aralık 2003.”

Sanık Levent Ersöz:”Yok hayır.”

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”09:33’de 33 saniye, 5 Nisan 2004’te 67 saniye, 12 Nisan 2004, 12:56’da 26 saniye, 12 Nisan 2004 13:26’da 96 saniye, 21.04.2004, 10:09’da 39 saniye, 17 Mayıs 2004 15:25’te 71 saniye, 21 Mayıs 2004 13:51’de 41 saniye, 28 Mayıs 2004 09:55’te 36 saniye, 2 Haziran 2004 16:43’te 62 saniye, 3 Haziran 2004 13:58’de 52 saniye, 16 Haziran 2004 13:29’da 40 saniye, 17 Haziran 2004’te 15:32’de 86 saniye, 30 Haziran 2004 15:41’de 71, 70 saniye olmak üzere 15 adet görüşme var bunlardan 17 Haziran 2004 ile 12 Nisan 2004 tarihindeki aramalar Ahmet Tuncay Özkan tarafından yapılmış diğer aramalar bu 312’li numaradan Ahmet Tuncay Özkan’a yapılmış. Bu görüşmelerden haberiniz var mıdır siz mi yaptınız açıklar mısınız?”

Sanık Levent Ersöz:”Hayır ben yapmadım siz bana bu soruyu yöneltirken bir başka şahısta çıkan bir numaradan hareketle bu numaranın.”

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”Evet”

Sanık Levent Ersöz:”Bana ait olduğunu ifade ediyorsunuz. Bu numaranın öncelikle bana ait olup olmadığını lütfen açıklayın. Yani Levent Ersöz adına kayıtlı mıdır? Veya Jandarma Genel Komutanlığı adına mı kayıtlıdır veya Ahmet, Mehmet adına mı kayıtlıdır? Ben böyle bir görüşme yapmadım Tuncay Özkan’la sadece karşılaştığım yeri söyledim o ayaküstü sohbetin dışında Tuncay Özkan’ı ne tanırım ne de görüşmüşlüğüm vardır. Ve bunu da Jandarma Genel Komutanlığından lütfen sorunuz Tuncay Özkan’ın Jandarma Genel Komutanlığı ile girişi, kaydı herhangi bir şeyi var mı sorunuz kayıtlarında vardır. Çünkü istihbarat başkanı olarak ben aynı zamanda karargahın istihbarata karşı koyma faaliyetleri tüm teşkilat çapında bu faaliyetlerden de sorumlu olan bir birimin başkanıyım. Ve bütün nizamiyelerin giriş çıkış kayıtlarını da doğru tutturulmasından sorumlu olan bir insanım. Ve onlarda bana karargahın emniyet subayı tarafından her 15 günde bir getirilir bende bakarım kimler gelmiş kimler gitmiş çünkü emirler vardır karargaha girmemesi gereken kişiler vardır veya iç takibi maksadıyla Genelkurmay Başkanlığının yasakladığı kişiler vardır. Bu anlamda kişiler giriyor mu girmiyor mu? Bunun sorumluluğu denetleme sorumluluğu öncelikle emniyet subayı arkasından bana aittir. Ben görevimi eksiksiz yerine getirdim onun için çok açık ve net söylüyorum. Diyorum ki Tuncay Özkan’ın Jandarma Genel Komutanlığı karargahını girişine ilişkin bir kayıt var mıdır? Olmadığı gibi bu telefon görüşmesi de kesinlikle bana ait değildir ve ben görüşmedim.”

Mahkeme Başkanı :”Savcı bey bu telefon numaralarının kaydı var mı? İsim var mı kimin adına olduğu?”

Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”Jandarma Genel Komutanlığı ait telefon.”
Mahkeme Başkanı :”Komutanlığa ait telefon.”
Cumhuriyet Savcısı Mehmet Ali Pekgüzel:”O dönem itibariyle kendisinin kullandığı yönünde rehberlerde kayıtlar var o şekilde:”
Sanık Levent Ersöz:”Rehberlerde kayıt hangi rehber?”( CELSE NO:72 Sayfa:40-41)

KARAMEHMET’İN İFADELERİ

Bir başka alıntı da sanık ve gizli tanık olan Jandarma elemanı Yüksel Dilsiz’in mahkemede sizin “Tuncay Özkan’la görüşmüş mü Levent Ersöz” sorunuz üzerine söylediklerinden yapıyorum:

“Sayın Başkanım, o zamana kadar, bakın samimiyetimle söylüyorum Tuncay Özkan’ın adını hiç duymadım ben. Yani genel komutanlıkta Tuncay Özkan’ın adını duymadım.” (13.03.2012 Celse 166 sayfa 9)

Ancak ısrarlı sorular üzerine bu konuda bir duyumu olduğunu 13.03.2012 günü celse 166 sayfa 15-16’da Levent Ersöz’ün emir eri Murat Kaya’nın benimle Levent Ersöz’ün görüştüğünü ifadesinde dile getirdiğini anlattı. Ancak sayfa 27’de 166. Celsede benim Murat Kaya’nın 145. Klasörde yer alan 144 dizi nolu dosyada bulunan ifadesini okumam üzerine siz sayın başkan, Dilsiz’e bu ifadeden haberi olup olmadığını sordunuz, o da “Sayın başkanım var, ben Tuncay Özkan’dan özür diliyorum, ben ifadesine baktım” dedi: şimdi size Levent Ersöz’ün emir erinin ifadesini de tekrar hatırlatıyorum. Emir Eri’de benim adımı vermiyor.

Mehmet Emin Karamehmet ifadesinde her şeyi anlattı. Ancak 16 Aralık görüşmesinden kendisinin haberi yok. Ona böyle bir şey söylenmemiş. Benim dışımda üçüncü kişilerin benimle ilgili görüşleri ortada. Ama Karamehmet ne dedi: “Tuncay Özkan bana hiç beni geri alın demedi. Ceketini aldı çıktı. Benimle hiç temas kurmadı. Okuyun sorgusunu. Bu mütalaa gerçeği karartıyor.

16 Aralık 2003 ile ilgili olarak savcılık mütalaada 931. sayfada sanık Hasan Atilla Uğur mahkeme sorgusunda: diyerek şöyle yazıyor; “Mustafa Balbay ile ilgili gizli görüşme kayıtlarını ellerinde bir tape olsun diye bulundurduklarını; Tuncay Özkan, Nuray Başaran, Bedrettin Dalan ile yapılan görüşmelerin CD çözümlerini de bu aktardığı gerekçe sebebi ile kaydedildiğini” beyan etmiştir demektedir. Bunlar doğru değildir. Kastedilen bu mahkemede yapılan sorgu ise yazılanlar gerçeğin tahrifidir. Tutanaklar ortadadır. Bunların tam tersi söz konusudur. Kastedilen tutukluluk kararını veren mahkemeyse o da gerçek dışıdır. Bu konuda Hasan Atilla Uğur mahkemede detaylı bilgi vermiştir. Savcılığın bunlara tenezzül etmesi anlaşılamaz bir durumdur. Akıl tutulmasıdır.

Savcılık sanık çürütmekte ama delil çürütmeyi kabul etmemektedir.

Bu mütalaa çürüyen delil mezarlığı olmasına karşın hala o öğreti edası ile karşımızda durmaktadır. Delilin çürüdüğü siyasi dava yoktur. Olamaz. Burada da mütalaa bunun kanıtıdır.

Lime limedir.
Acınacak haldedir. Düşman ceza hukukunun bana uygulandığının en aleni belgesidir. Gerçek şudur. Beni düşman bilip suç ve sahte delil üretiyorlar mütalaada. Bu apaçık gözüküyor.

Hasan Atilla Uğur

– Ayrıca gecenin saat ikisinde sorgu hakimine verdiğim ifadede Tuncay Özkan ile de görüştüğüm şeklindeki beyan yanlış yazılmıştır. Ben gecenin ikisinde o kağıdın üzerinde ne yazdığını görmedim büyük ihtimalle savcılarımızın hakim beyin önüne gönderdikleri listede bir sürü insanın ismi vardı mutlaka onlar zapta geçmiştir diye düşünüyorum. Tekrar söylüyorum ceza evine girene kadar Tuncay Özkan beyi tanımıyordum tanımadım. Onunla bir görüşme yapmadım. Şunu hemen belirteyim Mustafa Balbay ile görüşmüşüz, Nuray Başaran ile görüşmüşüz, Tuncay Özkan’la da bir görüşme yaptıysam bunu burada hayır yapmadım diyecek herhangi bir şey yoktur.( CELSE NO:14 Sayfa:35)

– Sanık Hasan Atilla Uğur : “ Sayın başkan ifadenin büyük bir kısmı doğru daha öncede arz ettim savunmamda da arz ettim. Tuncay Özkan, Tuncay Özkan ile bir görüşmem yoktur. Tuncay Özkan konusu sehven yazıldığını düşünüyorum. Yada ben o sırada gece saat 2 olduğu için bazı isimler söylendiği için onu atlamış olabilirim onu düzeltmek istiyorum. Tuncay Özkan ile hiçbir görüşmem yoktur. Onun dışında sorgu zaptında okuduğunuz konular doğrudur o şekilde ifade verdim ben. (CELSE NO:14 Sayfa:47)

– Mahkeme Başkanı:” Öncelikle o tarihini belirttiği görüşmenin olup olmadığını soruyor size ordan başlayın.

Sanık Hasan Atilla Uğur :” Sayın başkan benim malumunuz dün de savunmamda da ifade etmiştim. Ne emniyette ne de savcılıkta ifade vermedim. Sayın savcıya böyle bir şey söylemem mümkün değildir. ancak sorgu sırasında dün ifade ettiğim gibi bir çok kişiyle görüşmem arasında Tuncay Özkan’da sehven yazılmıştır diye düzeltmiştim. Tuncay Özkan’I cezaevine girene kadar hiç görmedim. Cezaevine girdiğimiz zaman Tekirdağ cezaevinden ben Silivri’ye nakledildiğim zaman kendisi de bu konuda bana serzenişte bulunmuş hatta aramızda bu konuda da bir tartışma çıkmıştır. Cezaevi koridorunda, böyle böyle demişsiniz. Ben seni tanımıyorum dedi, ben de seni tanımıyorum dedim. Yani Tuncay Özkan’la 16 aralık 2003 tarihinde yapıldığı benimle birlikte yapıldığı iddia edilen görüşme doğru değildir. böyle bir şey yoktur.( CELSE NO:15 Sayfa:3)

40 MİLLETVEKİLİ BENİM YÜZÜMDEN Mİ İSTİFA ETTİ

Şimdi bunca olgudan sonra savcılık nasıl oluyor da 16 Aralık 2003 görüşmesi vardır diyor?
Şüpheden ben mi savcılık mı yararlanacak?

Bu mütalaadan sonra savcılık yararlansın. Bu davada onların yerinde olmayı istemem. Ama sanık olmaktan da büyük üzüntü ve acı duymaktayım. Hukuka olan inancımı yitirdim.

Savcılık 16 Aralık 2003 görüşmesinin içeriğinde yer alan bilgilerin daha önceki röportajlarım ve bazı özel konuşmalarımın işlenmesi ile oluşturulduğu yönündeki savunmama kısmen katılarak, sunduğum delillerin kısmen örtüştüğüne ama birebir örtüşmediğine karar vermiş mütalaada. Şamil Tayyar’a ait benimle ilgili röportajları, Nuriye Akman röportajını ve Aksiyon röportajını tekrar size sunuyorum. Şamil Tayyar’ın röportajlarını okuyunca yırtık kot pantolondan diğerlerine birebir örtüştüğünü göreceksiniz.

Ayrıca metinde deniyor ki, “AKP milletvekili Erkan Mumcu’nun istifasını Tuncay Özkan sağlamıştır.” Olayın siyasi gelişimi, Erkan Mumcu’nun, Tayyip Erdoğan’ın karşılıklı açıklamaları, savcılığı yalanlıyor ama ben bunları bir kenara koyup, metnin o bölümünden bahsedeceğim kısaca. Orada 16 Aralık 2003’den 8 ay önce Erkan Mumcu ile görüştüğüm ve istifa etmesini istediğim savlanıyor. Yani 2003 şubatında Mumcu ile görüşüyorum ama o, 2005 yılının 15 Şubat’ında istifa edip, daha önce istifa ederek AKP’ye katıldığı ANAP’a Genel Başkan olarak dönmüştür. Bu suçlama ancak komiktir. Hayatın olağan akışına uygun olup olmadığını söz konusu bile etmeyeceğim. İddianamede bu metinden yola çıkarak AKP’den 40 milletvekilini istifa ettirdiğim de söylenmektedir. Talebim üzerine TBMM’den istifalar, tarihleri ve partileri geldi. TBMM gene savcıları yalancı çıkardı. Dosyadan aldığım kayıtları sunuyorum. 2002-2009 yılları arasında AKP’den Erkan Mumcu dahil Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçildiği için milletvekilliği düşmüştür, toplam 20 milletvekilinden 1 kişi 2003’te, 2 kişi 2004’te, 13 kişi 2005’te, 4 kişi 2007’de, 1 kişi de 2008 tarihinde istifa etmiştir. Erkan Mumcu’nun istifa gerekçesi yazılıdır. Benim Erkan Mumcu gibi bir siyaset adamını, milletvekilini, bakanı, bir genel başkanı istifa ettirdiğim akıl dışıdır.

Ancak TBMM 40 istifanın iktidarda değil, ana muhalefet partisi CHP’de olduğunu belgelemiştir. AKP’den istifa edenler CHP’ye geçmemiştir ama CHP’den istifa edenlerden AKP’ye geçenler vardır. CHP’den istifa eden 40 kişinin yıllara göre dağılımı şöyle; 2 kişi 2003, 4 kişi 2004, 16 kişi 2005, 18 kişi 2007 ve 1 kişi 2009 yılında ayrılmıştır. Şimdi bu veriler üzerinden savcılık Tuncay Özkan ana muhalefet partisinden 40 milletvekilini istifa ettirdi, bunların bir kısmını AKP’ye geçirdi. AKP’yi dağıtamadı, CHP’yi dağıtıp, AKP’yi ele geçirmeye çalıştı derse inanın şaşırmam. Ama atasözümüzü hatırlatırım: “Zırva tevil götürmez”.

EN GENÇ YÖNETİCİ

314/1 (Örgüt Yöneticiliği) Suçlamasına Karşı Diyeceklerim;
CMK m.225: (1) Hüküm; ancak iddianamede unsurları gösterilen suça ilişkin fiil ve fail hakkında verilir.
(2) Mahkeme fiilin nitelendirilmesinde iddia ve savunma ile bağlı değildir.

CMK m.226: Sanık, suçun hukuki niteliğinin değişmesinden önce haber verilip de savunmasını yapabilecek bir halde bulundurulmadıkça, iddianamede kanuni unsurları gösterilen suçun değindiği kanun hükmünden başkası ile cezalandırılamaz.

Bana iddianamede istenen suçun hukuki niteliği mütalaada değiştirilmiş ancak tarafıma ek süre verilmemiştir. Bu da kanuna aykırı bir uygulamadır.

İddianamede 314/2 yani örgüt üyeliği ile suçlanırken, beş senedir tutuklu olan ben mütalaada bu sefer 314/1 yani örgüt yöneticisi olmak ile suçlanıyorum. Öncelikle suçlandığım kanun maddesini ele alalım ne diyor madde:

Silâhlı örgüt

TCK m.314/1: Bu kısmın (4. Kısım: Millete ve Devlete Karşı Suçlar) dördüncü ve beşinci bölümlerinde (4. Bölüm: Devletin Güvenliğine Karşı Suçlar, 5. Bölüm: Anayasal Düzene ve Bu Düzenin İşleyişine Karşı Suçlar) yer alan suçları işlemek amacıyla, silâhlı örgüt kuran veya yöneten kişi, on yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.

Ben ne zaman, nasıl, kim tarafından örgüte alındım? Ya da kurdum?
2008’de tutuklandığımda 41 yaşındaydım, ne zaman üye ve sonra yönetici oldum?

En Genç Yönetici sorunum var.
Meslek hayatım boyunca Türkiye’de
En genç Genel Yayın Yönetmeni oldum (Kanal D)
En genç Medya Grup Başkanı oldum (Çukurova Grubu- Show Tv, Sky Turk, Akşam Gazetesi)
Ve şimdi savcılar bana Ergenekon’un en genç Terör Örgütü Yönetici diyor. Komik.

Mütalaaya Göre Kimleri Yönettim?

Örneğin buradaki sanıklardan İlker BAŞBUĞ, Hurşit TOLON, Doğu PERİNÇEK, Yalçın KÜÇÜK…

Peki ben kime, nasıl, hangi talimatları vermişim? Bu mümkün mü?

Üyelikten yargılanırken şahsım hakkında, hangi ara ek iddianame yazıldı da yöneticilikle suçlanmaya başladım? Gizli tanıklıktan sonra gizli iddianame de mi çıktı? Üyelikten yöneticiliğe hangi delillerle terfi ettirildim? Biraz daha tutuklu kalsam kim bilir ne olacağım? Savcılar bize açıklayabilir mi bu örgütte nasıl yükseliniyor? Bu nerede yazıyor? Deliller ne?

Ne örgütü, ne üyeliği, ne yöneticiliği. Yüzünüz kızarmıyor mu?

İddianameden sonra dosyaya aleyhime hiç belge bilgi gelmedi aksine iddialara karşı cevaplarımı destekler nitelikte bir çok belge dosyaya girdi. Peki savcılar beni nasıl terfi ettirdi? Bu sorunun yanıtı nerede? Delil nerede? Hangi sayfada?

Olmayan örgütte rütbe dağıtmak da kolay olsa gerek, savcıların aslı yok örgütlerin de boş makamları çok. Seçip, seçip beğeniyorlar. 2008’de üye diye tutukladılar, şimdi yönetici diye ağırlaştırılmış ömür boyu hapsimi istiyorlar, olacak şey mi?

Peki ek iddianame ile bu konudaki delillerini açıkladılar mı? Hayır. Peki üyelik suçlaması ile ilgili delil var mı? Hayır? Sorulunca “Sanık, suçunu en iyi kendisi biliyor, anlatsın” diye yanıt veriyordu Mehmet Ali Pekgüzel. Şimdi ne diyecek?

Aslında ben belki de haksızlık ediyorum, savcılar beni üyelikten yöneticiliğe terfi ettirmişler, bir de beğenmeyip itiraz ediyorum değil mi?

Pekâlâ itiraz etmiyorum. Bana sözde Ergenekon üyesi deyip delillerini söyleyemeyenleri, yönetici yapıp hukuku katledenleri, ben yaptım olacak mantığını, ek savunma, ek iddianame ve diğer usul ve esas hukuk kurallarını umursamadan çiğneyenleri; ispat, delil, hak hukuk tanımayanlara yazıklar olsun diyorum. Müfteri ilan ediyorum.

Örgüt yöneticiliği suçlamasını yazdık ama, bu maddeden ceza istemiyorum diyenler, beni değil kendilerini kurtarma arayışına düşmüşlerdir. Bu iddialar yalandır. Ergenekon terör örgütü yoktur. Varsa ve onun üyesi olan, yöneticisi olan her kimse, nerede yaşıyorsa, saklanıyorsa alçaktır, namerttir.

Ancak insanlara böyle bir iftira atmak da aynı düzeyde müfteriliktir.

Ben böyle bir örgütü bilmiyorum.

Savcılık bundan ceza istemiyorum diyerek soyut, dekoratif, kakafonik, makyajlı laflarla, kes yapıştırlarla örgüt yaratmaya çalışmış ancak başaramamıştır, yaratamamıştır.

KİMİ NASIL TANIDIM

Mütalaanın 1691. sayfasında şöyle deniyor:

“Dosyaya getirilen TİB ve GSM şirketleri kayıtlarına göre sanık Ahmet Tuncay Özkan’ın kullanımında olan telefon hatları ile”. Burada dikkatinize “telefon hatları” kelimesini sunmak istiyorum. Ben cep telefonu kullandığım günden bu yana bir tek numaraya sahip oldum. İkinci bir hat kullanmadım. Bu, dosyaya giren yazışmalarla da sabittir. Savcılıktan telefon hatları diyerek kastettiği diğer numaralarımın neler olduğunu acilen açıklamasını istiyorum. Ben diyorum ki bu gerçek değildir. İspatlayamayan müfteridir. Bekliyorum…

Benim başka hattım yoktur. Ancak savcılık Kanaltürk santralinin yüz seksen hattını da benim gibi değerlendirmiş ve örgüt mensubiyetime daha çok bağlantı katma yoluna gitmiştir. Böyle yapınca ne olmuştur? Mütalaanın 1691.sayfasında benim örgüt irtibatlarım olarak şu sanıklarla telefonda konuştuğum söylenmiştir:

“Tanju Güvendiren, Adnan Bulut, Adil Serdar Saçan, Emin Şirin, Münir Kemal Yavuz, Mesut Özcan, Hüseyin Nazlıkul, Halis Yavuz Işıklar, Sinan Aydın Aygün, Mustafa Ali Balbay, Gürbüz Çapan, Merdan Yanardağ, Mehmet Şener Eruygur, Muhittin Erdal Şenel, Mehmet Adnan Akfırat, Evrim Baykara, Selim Utku Gümrükçü, Erol Mütercimler, Turhan Çömez, Adnan Türkkan, Tunç Akkoç, Erol Manisa, Hüseyin Vural Vural, Ahmet Hurşit Tolon, Murat Ağırel, İlker Güven, Fatma Sibel Yüksek, Serhan Bolluk, Ünal İnanç, Turhan Özlü, Güler Kömürcü, Mustafa Özbek, Mehmet Zekeriya Öztürk, Doğu Perinçek, Ferit İlsever, Oktay Yıldırım, İlhan Selçuk, Habip Ümit Sayın, İbrahim Benli, Levent Ersöz, Bedrettin Dalan, İşçi Partisi İstanbul İl Örgütü (Doğu Perinçek, Aydın Girgin, Yusuf Beşirik), İşçi Partisi Genel Merkezi (Yusuf Tunçer)”

Şimdi örgüt ilişkilerim olarak bu telefon konuşmalarıma bakalım:

Tanju Güvendiren’i emekli olduktan sonra DYP Balıkesir Milletvekili adayı olduğundan Skyturk’te Tansu Çiller ile seçim özel programına geldiğinde tanıdım, çok sevdim. Ağabey kardeş ilişkim var. Savunmasında her şeyi geniş geniş anlattı. Aynen katılıyorum. Suç ne? Örgüt ilişkisinin delili ne? Ayrıca avukatımız Serkan Günel savcıların bir mantık hatasını daha çok güzel ortaya koydu Tanju Güvendiren beni emir ve talimatlarla yönetmekle suçlanıyor ama o üye ben yönetici olabilir mi böyle bir şey, bu nasıl iştir?

Adnan Bulut, 1996 yılından bu yana benimle gazeteci olarak beraber olan bir kardeşim. Kanal D’de, Çukurova Medya’da, Kanaltürk’te hep yönetici gazeteci olarak görev yaptı. Bütün medya tanıktır. Suç ne?

Adil Serdar Saçan ile ben gazeteci o polis müdürü iken tanıştım sonra avukatım oldu, dost olduk.

Emin Şirin ile Çukurova grubunda tanıştım. Orada görevli idi, sonra bu davadan alınıp bırakıldı. Geçmiş olsun dedim. Suç bu mu?

Münir Kemal Yavuz’u emekli iken tanıdım. Programlarıma askeri konularda konuk olarak katıldı. Aydın, bilgili, demokrat bir insan olarak tanıyorum.

Mesut Özcan doktorumdur, beni ameliyat etti.

Prof.Dr.Hüseyin Nazlıkul uluslararası bir başarı öyküsü olan doktorum ve dostumdur.

Halis Yavuz Işıklar’ı tanımıyorum. Kanaltürk’ü film satmak için aramış, işi buymuş. Burada tanıdım.

Sinan Aydın Aygün gazeteci-oda yöneticisi ilişkisi çerçevesinde yıllardır tanıyorum.

Mustafa Ali Balbay, Cumhuriyette sekiz yıl beraber çalıştık. Ancak sadece altı konuşmam var. Süreleri toplam altı dakika değildir. Ancak bu savcıların bizi Ergenekoncu yapmasına yetti. Balbay ile tutuklanmadan önce küs olduğumuzu daha önce anlatmıştım ama dün ayrıydık bugün çok iyi dost olduk sevgili Balbay’la.

Gürbüz Çapan ile birbirimizi sevmez ve konuşmayız, Radyosunu satıyordu satın alma görüşmeleri çerçevesinde telefonda dört kez konuştum, hepsi bu.

Merdan Yanardağ’ı yıllardır tanıyorum, gazeteci dostumdur, Kanaltürk’te de beraber çalıştık.

Mehmet Şener Eruygur, Jandarma Genel Komutanı iken nezaket ziyaretinde tanıdım. Sonra ADD başkanlığından ayrılması için görüştüm. Hiç cep telefonu ile görüşmedim. Üç veya Dört kez İlker Güven’in aracılığı ile konuştum. İlker Güveni de zaten bu sırada tanıdım.

Muhittin Erdal Şenel, kendisiyle hiç telefon görüşmem olmadı. 2008 yılında, tape kayıtları da dosyada olan, Hurşit Tolon’un bir akşam yemeği davetinde tanıştım, hepsi bu.

Adnan Akfırat ile yıllardır gazeteci olarak tanışırız.

Evrim Baykara ve Selim Utku Gümrükçü dostlarımla beraber parti kurma çalışmaları yaptık.

Erol Mütercimleri yıllardır tanırım, konuşurum, beraber panellere katılırız. Ancak Evrim Baykara ile tanışmıyorlar, bir panel sonrası telefonumu otelde unutmuştum. Havaalanında Erol Mütercimlerin telefonunda Evrim’i arayıp telefonumu almasını ve bana yollamasını rica ettim. Olay budur.

Turhan Çömez ile hayatımda bir kez konuştum, çünkü canlı yayına geç kaldı, stüdyodan cep telefonumla arayıp gelip gelmeyeceğini sordum. İlk ve son görüşmemiz bu kadar.

Adnan Türkkan ile bir kez görüştüm TGB başkanıydı o zaman, Kanal’a kalabalık bir grup ile gelmişti. Savunmamda detaylı anlattım. Ama hiç telefonda görüşmedim.

Tunç Akkoç’u tanımıyorum. Burada sordum Kanaltürk’de bir arkadaşı varmış onu arıyormuş. Erol Manisa’yı biliyorum ama tanımıyorum. Atilla İlhan’ı KanalTürk’te ziyarete gelirdi. Hiç telefon görüşmemiz yoktur.

Hüseyin Vural Vural’ı burada tanıdım. Ama beni bir panele çağırmak için aramış, ulaşamamış. Hiç konuşmadık.

Ahmet Hurşit Tolon’u tanıyorum. Zaman zaman konuştuk, tapelerimiz dosyada mevcut. Suç neresinde? Örgüt ilişkisi nerede? Miting düzenliyor duyurusu için yardım istiyor. Haber yapın diyor. Başka ne var?

Murat Ağırel birlikte parti kurma çalışması yaptığım arkadaşım.

Fatma Sibel Yüksek, benden iş istedi, olmadı. Kendisiyle bir veya iki kez bunu konuştum.

Serhan Bolluk ile burada tanıştım. Dışarıda üç veya dört kez telefonda konuştum. Aydınlık dergisinde iki tekzip metnimin yayınlanması için. Birinde Amerika’nın adamı diğerinde MİT’in adamı diye yazı çıkmıştı hakkımda. Tekzip ettim, metni savunmamda sundum.

Ünal İnanç Ankara’da mesleğe yeni başladığımdan bu yana tanıdığım bir gazeteci ağabeyim. Zaman zaman arar ve hatır sorar, bu kadar.O da üç dört konuşmayı geçmemiştir.

Turhan Özlü, kendisini burada tanıdım. Hiç görüşmem olmamıştır öncesinde. Ben hiç Ulusalkanal’da yayına çıkmadım, gitmedim.

üler Kömürcü ile Akşam Gazetesi’nde beraber çalıştım.

Mustafa Özbek ile bir kez telefonda konuştum. Bir kez mecliste karşılaştım. Tanımıyorum. Burada tanıdım.
Mehmet Zekeriya Öztürk’ü burada tanıdım. Ne telefonla konuştum ne de karşılaştım.

Doğu Perinçek’i Doğu Ağabeyi gazeteci, siyasetçi ve onun deyimiyle yerden yani hemşeri olarak yıllardır tanırım. Programlarıma üç kez konuk oldu. İki kez Kanal D’de bir kez SkyTurk’te. Kemaliyeli’ler gecesinde hep karşılaştık. O bizim ağabeyimizdir. Ancak hiç telefon görüşmemiz olmadı. Hatırlamıyorum.

Ferid İlsever’i gazeteci olarak tanıyorum. Zaman zaman konuştuk, birkaç kez de görüştük.
Oktay Yıldırım ile bir kez konuştum. Bir programda adı geçti reklam arasında aradı ve onun adı ile okunan metnin ona ait olmadığını söyledi, bunun düzeltilmesini istedi. Ben de düzelttim. Bir konuşma hepsi bu. Kendisini burada tanıdım.

İlhan Selçuk’u 1982 yılından beri tanırım, Cumhuriyet’te çalışmam nedeniyle tanıdım. Allah rahmet eylesin. Görüşür, konuşurduk. Gazeteci, fikir adamı ve yönetici olarak pek çok etkilendiğim birisiydi.

Ümit Sayın beni taciz edercesine rahatsız eden birisiydi. Sevil Atasoy ile ziyaretime geldi. Rektörünü şikayet etti. Üç dakikalık bir görüşme. Sonrasında her aradığında yok dedirttim. Savunmamda anlattım.

İbrahim Benli ile hiç görüşmedim. Konuşmadım. Tanımıyorum.
Levent Ersöz ile hiç telefon görüşmemiz olmadı. Savunmamda anlattım resmi birkaç resepsiyon dışında hiç görmedim.
Bedrettin Dalan’ı siyasetçi – gazeteci olarak yıllardır tanırım. Zaman zaman dost ve arkadaşlarımın burslu okuması veya eğitim şartları konusunda kendisini ziyaret ettim.

İşçi Partisi İstanbul İl Başkanlığı’nı bilmiyorum. Aydın Gergin’i, Yusuf Beşirik’i tanımıyorum, konuşmadım.

İşçi Partisi Genel Merkezi ile hiç konuştuğumu hatırlamıyorum. Yusuf Tuncer’i tanımıyorum.
Muzaffer Tekin ile hiç konuşmadık. Tanımıyordum, telefonunu bilmiyordum. İstanbul’da miting meydanında kürsüye konuşma yapmak için ilerlerken kendisini tanıttı. El sıkışırken fotoğraflarımız çekildi, yayınlandı. Savunmasında Sayın Tekin de ben de anlattık. Kendisini burada tanıdım.

Kemal Alemdaroğlu ile rektör seçilmesi ve beni araması üzerine bir kez konuştuk. Randevu aldılar, geldiler üniversiteyi anlattılar. Bu vesileyle tanıştık. Sonra konuşma ve bir araya gelme fırsatım olmadı.

SUÇ NEREDE

İşte benim sözde örgütüm. Sözde üyeliğim ve yöneticiliğim. Siz yorulmayın diye ben bu davanın tanık, sanık, gizli tanık herkesin benimle ilgili sözlerini derledim. İşte hepsi burada. Beni bununla mı suçluyorsunuz? Yapamazsınız. Zaman olmadığı için okumuyorum. Ama okuyun ve vicdanınıza, aklınıza sorun: neden bu zulme ortaksınız?

Tekrar soruyorum. Suç nerede? Delil ne? Telefon santralı örgütü!

Ben de bu örgütün dışarıda üyesi içeride en genç yöneticisi yapılan kişiyim.
Yazıklar olsun
Yazıklar olsun.
Yazıklar olsun.

Bu hukuka hakarettir.

Mütalaayı reddediyorum. Üçüncü kişilerin düşünce ve kanaatleri benim aleyhime delil yapılmaya çalışılıyor. Bunları reddediyorum. Benim bunlara müdahil olmam, kabul ya da reddetmem mümkün müdür?

Siyaset ve sivil toplum kuruluşları ile ilgili faaliyetlerim “legal” diye nitelenip nasıl oluyor da suç uyduruluyor anlayamadım.

Kişisel borç istemem örgüt suçu sayılıyor. Bunun anlaşılması mümkün müdür?

Siyasi parti kurmam, arkadaşlarımla bunun için çalışmam, haklarımı kullanmam anayasa ve yasalara uygun davranmam nasıl suç sayılır? Bunlarla ilgili telefon konuşmaları nasıl bir suçtur? Parti kurulmuş, İçişleri Bakanlığı kabul etmiş, Yargıtay adına dosya açmış. Suç nedir?

Gazeteci olarak haber toplamam, not almam suç sayılıyor. Ticari faaliyetler, kanal satın almak suç. Neye göre, niçin, nasıl?

Halkalı’da yüzlerce gazetecinin eşyasının konulduğu depo neden, nasıl benim yapıldı? Orada çıkan her şey nasıl oluyor da benim oluyor? Delil ne? Oysa kiralayan belli, sahip belli ifadeler dosyada, Hüseyin Mızrak anlatıyor, depocular anlatıyor.

Savcılara göre muhalif gazeteci olmak suç. Soruyorum: Hükümet lehine program yapmak mı görevim? Savcılara ne? Hakaret varsa; suç varsa savcılar var, ilgili şahıslar var, RTÜK var, gereğini yapar.

Bu nasıl bir suçlama, hükümet yalakası mı olmalıydım? Bundan savcılara ne? Gazetecilik değerlendirmelerimi ve mesleğime yaptıkları tüm hakaretleri reddediyorum. Yazanları ayıplıyorum, kınıyorum. Bunların mütalaada işi ne? Hukuk bu mu?

Benimle ilgili hiçbir aidiyeti olmayan CD’ler, pek çok gazetecide çıktığı da belirtilerek nasıl bana yazılıyor? Delil ne? Bende çıktığına dair kanıt ne? Evimde mi bulundu? Hangi bilgisayarımda bunların izi var ya da kendisi var? Yok. Üstelik CMK 134.maddeye aykırı arama, el koyma ve inceleme nedeniyle hepsi yasadışı delil.

Belge denilen şeylerin altında yazarının adı var ama ona sorulmuyor, bana senin deniyor. Artık bu kadarına pes diyorum. Gazeteci her kaynaktan belge alır. Ben benim olan belgelere benim derim. Onlar benim arşivim. Susurluk raporunda olduğu gibi, Yeşil’in kimliklerinde olduğu gibi. Ama Ergenekon belgeleri bana ait değildir. Aidiyet ilişkim yoktur. Bende bulunmamıştır. Bilgisayarlarımda ne kendileri ne de izleri yoktur. Kimliği belli olmayan ihbarlar, bana delil diye sunuluyor. Onlar olsa olsa iftiradır.

Hangi fiilimin TCK 312. md kapsamında maddi unsur ve icra hareketi olduğunu neden yazamadınız? Çünkü yok da ondan.

31. sayfada yazılanların darbe planıyla ilgisi ne, bağ ne?

Yazdım oldu ile olur mu? Benim hakkımda hukuk açısından yazılabilecek tek şey beraat isteğidir. Gerisi politik kara çalmadır.

OYAK’tan reklam istemişim, onlar da “Vermeyiz” demiş. Hani bu televizyon darbe için kurulmuştu. Ne oldu? Reklam istedim, reddettiler. Hangi gazete, TV OYAK’tan reklam istemiyor? Fark, onlar alıyor, ben alamıyorum.

32. sayfadaki suçlamalar, benim lehime delildir. Savcılar ne yazdığının farkında mı?

Gazetecinin, kiminle konuşacağına savcılar mı karar verecek? Burada suç ne? Darbe mi konuşulmuş? Suç ne? Musluk suyundan karakter tahlili yorumlarıyla, karine ile suç yaratılmaz.

CUMHURİYET MİTİNGLERİ

Cumhuriyet Mitingleri iddianamede olduğu gibi mütalaada da iftira düzeyinde çarpıtılarak ele alınmıştır. Önce 2003 yılında 5 Ekim’de yapılan Cumhuriyet’e saygı adlı Ankara Üniversitesi’nce düzenlenen ve kim olduğu belirli grupça “Ordu Göreve” yazılı pankart açılan miting ile bilerek ve isteyerek karıştırılmış kamuoyunu yanıltma yoluna gidilmiştir.

Öncelikle Anayasa’nın Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri başlıklı düzenlemesini hatırlayalım

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkı
MADDE 34- (Değişik: 3/10/2001-4709/13 md.)
Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir.

Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.

2007 yılında yapılan 5 adet mitingden oluşan Cumhuriyet Mitingleri Ankara, İstanbul, İzmir, Manisa ve Çanakkale’de gerçekleştirilmiştir. Bu mitinglerin hepsi AKP iktidarı döneminde yapılmıştır. İktidarın bilgisi dahilinde yapılmıştır. Valiliklere yasal başvurular yapılmış herhangi bir yasaklama kararı verilmemiştir, Emniyet Müdürlükleri onaylamış, Hükümet komiserleri denetlemiştir. Nerede, hangi saatte başlayıp hangi saatte biteceğine hükümet karar vermiştir. Kimlerin konuşacağı emniyete ve valiliklere bildirilmiş, hangi sloganların atılacağı, hangi pankartın açılacağı onaydan geçmiştir. Tüm katılımcılar alanlara polis aramasından geçerek girmiştir. Bu mitingler televizyonlardan canlı yayınlanmış her mitingin durum raporu, düzenleyici konuşmaları ve konuşmaların deşifreleri davanın ek klasörlerinde mevcuttur.

Bu mitingler dünya çapında yankı uyandırmış, herkes Türkiye’nin demokratik olgunluğunu takdir etmiştir. Ankara mitingine 1 milyondan fazla, İstanbul mitingine 3 milyondan fazla , İzmir mitingine 1 milyon 800 bin, Manisa mitingine 50 bin, Çanakkale mitingine 90 bin yurttaşımız katılmıştır. Beş mitingin hiç birinde hiçbir taşkınlık yaşanmamış hiçbir olay çıkmamıştır. Mitinglerin yasaklanması veya herhangi bir soruşturma konusu yapılması söz konusu bile olmamıştır. Öylesine kontrol altında yapılmıştır ki, İstanbul Mitinginde hükümet komiseri ben konuşurken sürenin bitmesine 10 dakika kaldığını hatırlatmış ve iki dakika kala ses düzeneğinin susturulmasını istemiştir. Bunun üzerine ben konuşmamı bitirmiş ve kalabalık sessizce dağılmıştır.

Şimdi soruyorum suç ne?

Konuşmalardan hangisi suç? Sloganlardan hangisi suç? Hangi Valilik, hangi emniyet, hangi hükümet komiseri raporu suç işlendi diyor? Öyleyse sorun ne?

Gözdağı mı verilmek isteniyor? Tuncay Özkan burada, bakın bir daha yaparsanız başınıza gelecek budur mu deniliyor? Size söz veriyorum esaretim bitsin yine yapacağız. Milyon milyon çağlayacağız. Korkmuyorum.

Dünyanın en demokratik kitle hareketine, Türkiye’nin yüz akına, Türk politik yaşamının demokratik doruğuna yönelik bu kin ne? Niye? Bana karşı yapılan haksızlık ve iftira bir yana katılan milyonlara karşı takınılan bu tutum ayıptır, tarih bunu affetmez.

Mütalaanın 1694. sayfasında benim legal faaliyetlerim kapsamında siyaset ve sivil toplum örgütü çalışmalarım sayılmakta sonra da “…2007 yılındaki Cumhurbaşkanlığı seçimi öncesi TBMM’nin Ak Partiden birisini Cumhurbaşkanı seçmesini engellemek için Ergenekon Terör Örgütü yönetici ve üyesi olan diğer sanıklardan Mustafa Özbek, Mehmet Haberal, Mustafa Ali Balbay, Ahmet Hurşit Tolon, Mehmet Şener Eruygur, Sinan Aydın Aygün, Doğu Perinçek ve grubu ile sivil toplum hareketi görüntüsü altında Cumhuriyet Mitingleri tertip ettiği…”

Bu konuda hakkımda hiçbir kovuşturma soruşturma yoktur. Savcıların amacı politiktir.

Öncelikle bir noktanın altını çizeyim. Mustafa Balbay ile cezaevinde barıştım. Balbay ile uzun yıllar hiç konuşmadık ve 2007-2008 de de dargındık. Bunu bütün medya bilir. Ayrıca o da ben de bu durumu savunmada detaylı anlattık. Bunu teyid eden telefon tapeleri de iddianamede mevcuttur. Savcılık aksini ispatlarsa ben bütün suçlamaları kabul edeceğim. Hodri meydan. Balbay Cumhuriyet Mitinglerinde yoktur.

Mustafa Özbek hiçbir mitinge katılmadığı gibi ne hazırlık ne de herhangi bir aşamasında yer almamıştır.

Mehmet Haberal Cumhuriyet Mitinglerinde söz konusu dahi olmamıştır. O zamanlar tanışmamıştık bile.

Hurşit Tolon, Şener Eruygur, Sinan Aydın Aygün’ün adlarını bırakın gölgelerinin dahi dahli yoktur. Bu isimler asla katılmamıştır, yer almamıştır.

Doğu Perinçek ve İşçi Partisi ile de bu mitinglerin alakası yoktur. Doğu Perinçek bir ifadesin konuya değinmiş, katılımcı olarak Cumhuriyet Mitinglerinde yer aldıklarını ancak kendilerinin yapmadığını, düzenlemede bulunmadıklarını açık açık söylemiştir. Zaten hem mitinglerin siyasi mesajına hem de sonucuna itiraz etmiş ve benimsemediğini, eksik ve yanlış bulunduğunu söylemiş, yazmış ve beni eleştirmiştir. Bu sadece şimdiki görüşleri olmayıp o dönemki basın bültenleri araştırıldığında görüleceği üzere o dönemki görüşleridir de. En son üç ay önce Aydınlık gazetesinde ve Ulusal Kanal’da bu eleştirilerini yeniden gündeme taşımıştır. İşçi Partisi veya Doğu Perinçek Cumhuriyet Mitinglerinin düzenlenmesinde asla yoktur. Olsalar bunu kabullenmemeleri söz konusu dahi edilemez.

Şimdi savcılığa soruyorum. Bu iddianın dayanağı delili nedir? Bütün mitinglerin düzenleme komitesi ek klasörlerde var, bunları biliyorsunuz. Hangisinde bu adlar var? Konuşmalar belli, hangisinde bu adlar var? Yoktur. Şener Eruygur, ben İzmir Mitinginde Cumhuriyet Mitinglerini sonlandırdıktan sonra Denizli ve Samsun mitinglerini bir grup STK ile düzenledi biz katılmadık Savcılık bunca gerçek dışı olguya neden sarılmaktadır? O mitinglerden burada bir tek ben varım. Ancak insanlar akın akın katıldı. Ben Doğu Perinçek dışında adları sayılanlardan hiç kimseyi o meydanlarda görmedim.

Savcılığa hangi mitingde bu duruşma salonundakilerden biri konuşma yapmıştır? Hangi mitingin düzenleme komitesinde bu kişilerden biri yer almıştır? Hangi mitingte kürsüde görüldü? Ben diyorum ki yokturlar. Varsa söyleyin hangisinde? İddianızın dayandığı delilleri açıklayın? Eğer sadece kanaatinize dayanıyorsa bu iddialarınız o halde iftiradan öteye geçemez.

Bu iddialar gerçek değildir. “Sivil toplum görüntüsü altında” ne demektir? Suç icadından öteye gitmez.

Yasal, hakkında hiçbir suçlama olmayan demokratik hak kullanımı olan bu mitinglere neden kara çalma ihtiyacı hissediyorsunuz?

Neden sanki bir olay çıkmış, bir suç işlenmiş gibi davranıyorsunuz? Sizi halkıma ve mahkeme heyetine şikayet ediyorum.

KANALTÜRK TV

Kanaltürk televizyonu ile ilgili olarak mütalaada ve iddianamede hiç biri gerçek olmayan iddialara değinilmiştir. Önce vergi meseleleri gündeme gelmiştir. Yargılama esnasında vergi mahkemelerinin hakkımızda verdiği beraat kararlarını mahkemenize sundum. Ve bu iddianame daha okunurken çürümekte ve dökülmektedir dedim. Savcılık Kanaltürk’ün kuruluşunun 2004 yayına geçişinin ise 2005 yılı olduğunu ve 2008 yılında el değiştirdiğini unutmasın.

Kanaltürk’ün kuruluşuna ve yayına geçmesine AKP iktidarı izin vermiştir. Yönetim kurulunun ve yöneticilerinin kimler olacağını, güvenlik soruşturmalarını Başbakanlık Güvenlik Dairesi yapmıştır, onay vermiştir. MİT incelemiş ve olur demiştir. RTÜK onay vermiş frekans tahsis etmiştir. Mütalaada yazıldığı gibi eski Deniz Kuvvetleri Komutanı değil. Türkiye’de yasalara göre Frekans, yayına çıkma ve yayın yapma iznini sadece RTÜK verir. MİT ve Başbakanlık Güvenlik Dairesi onayı şarttır. Gerisi boş laftır. Yayınları RTÜK denetlemiştir. Kanaltürk yayınları ve kalitesiyle bağımsız ve özgür duruşuyla tarihe geçmiştir. Mütalaada 1693. Sayfada Ergenekon Terör Örgütü adına kara propaganda, dezanformasyon ve psikolojik savaş amaçlarına uygun olarak yönettiğim söylenen Kanaltürk, hangi yayını ile böylesine ağır ve alçakça bir suçla suçlanabilmektedir. RTÜK, Başbakanlık ve savcılar uyudu, Kanaltürk bunu yaptı öyle mi? Savcıları akla ve mantığa biraz olsun saygılı olmaya davet ediyorum. İmzasız, üzerinde parmak izi olmayan Sayın Komutanım diye başlayan ve kime yazıldığı belli olmayan bir metinden yola çıkıp bütün reklamcıların ifadesini aldınız. Ne oldu? İfadeleri tekrar veriyorum size. Hepsi de bana atılı bu çirkin iftirayı reddetti. Ayrıca bu konuda önsavunmamda dile getirdiğim sözlerimi tekrar ederim. Savcılar da bu iddiayı gerçek gibi mütalaaya yazdılar.

Şimdi sesleniyorum:

Bize bir tek yayın göstersinler suça delil. Yok. Sadece burada Sayın Eski Gen.Kur. Başkanı Hilmi Özkök’ün ifadesi sırasında dile getirdiği hakaret iddiası vardır. Bununla ilgili olarak Sayın Özkök TCK 301den hakkımda dava açtırmıştır. Zorlayarak açtırdı. Zorlayarak diyorum çünkü Genelkurmay Başkanlığı Adli Müşavirliği’nin ilk suç duyurusuna Şişli Savcılığı Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair karar vermiş ancak yetinmeyen Genelkurmay Askeri Savcılığı bir kez daha bu karara itiraz etmiş ve bu sefer dava açılmıştır ancak ardından bu davada hakkımda beraat kararı verilmiştir.

Şimdi bu dava açılsın Tuncay Özkan hapis cezası alsın diye çabalayan kişiyle aynı örgütün üyesi olduk iyi mi? Dönemin Genelkurmay Adli Müşaviri Hıfzı Çubuklu beni o zaman hapse attırmayı başarsa belki şimdi bu davada yoktum. Ama İstanbul’da yargıçlar vardı ve hukukun gücü o zaman her türlü baskılara karşı direnebiliyordu.

Hilmi Özkök buradaki tanıklık ifadesinde yargılanan kişiler ve program konusunda yanılmıştır. Hakaret iddiasının olduğu program Kemal Yavuz ile değil Cüneyt Arcayürek ve ben ile sunulan Politika Durağı programıdır ve Cüneyt Ağabey, ben ve sorumlu müdür sıfatıyla Adnan Bulut bu davada yargılandık. Mahkemeniz sordu yanıtlar geldi Kemal Yavuz ile program yapmadık. O bazı programlara konuk oldu. Cüneyt Arcayürek ile yaptığım “Politika Durağı” programında tamamen yanlış anlamadan kaynaklanan bir sorun yaşandı. Karşılığında da yargılandık ve beraat ettik.

Mütalaanın 1694. Sayfasındaki “Hilmi Özkök aleyhindeki yayınların Sanık A. Tuncay Özkan tarafından hangi düzeye kadar alçaltıldığını da ortaya koyduğu” diyor. Aynen iade ederim. Benim Sayın Özkök’ü alçaltma gibi bir tutumum yoktur. Gereken yanıtı o ifade sırasında verdim. Şimdi yine o davanın iddianamesini ve kararını sunuyorum.

Ayrıca emniyet araştırması ile Youtube’tan indirilip deşifresi yapılan metinleri de sunuyorum. O metinlerde Kemal Yavuz Genelkurmay Başkanı’nı övmekte ve referans vermektedir. 28 yıllık meslek yaşamımda kimseye hakaret etmedim. Tamamı bir yanlış anlamadan kaynaklanan duygusal tavırdır. Dosya içeriği ve karardan anlaşılacaktır.

Kanaltürk için uydurulan mütalaa karalamalarını kabul etmiyorum. Örgüt televizyonu ne demek? Belgen ne? Şimdi kanal kendini Fethullah Gülen’in yakını ve onun cemaatinin bir parçası saydığını açıklayan Akın İpek’in. Ben sattım. Bilerek sattım. Hangi örgüt televizyonunu böyle satabilirsiniz? Bu suçlamalar yakışıksız ve asılsızdır. Sattım diye beni yerden yere vurdular. Kulağımı kapadım doğru bildiğimi yaptım. Şimdi bütün bunlar ortadayken mütalaaya bunları yazmak mümkün değildir, olamaz.

Örgüt dökümanları konusunda ise mütalaada 3 yer adres olarak gösteriliyor. Bunların Adil Serdar Saçan’dan alındığı söyleniyor. Halkalı’daki depoda 1691 No’lu CD’den çıkıyor ve Kanal Biz’de bulunuyor. Bunların hepsi dijital olarak bulunuyor. İlginç olan hepsinin ele geçirilişi sırasında 134. Maddenin hiçbir hükmüne uyulmamış. Ben bunların hiçbirini görmedim. CD’ler bana ait değildir. Parmak izim, bana ait olduğunu gösteren hiçbir şey yoktur. Ayrıca ben Kanal Biz’in kuruluşunda bulundum ancak 23 Eylül 2008’de gözaltına alınıp tutuklandım. Hem depo araması hem Kanal Biz aramasında yoktum. Hele Kanal Biz ile hiç ilişkim olmadı. Kanal Biz binasında masam, bilgisayarım olmadı. Sandalyem yoktur. Bunların benimle ilgisi yoktur. Kabul etmiyorum. Ayrıca mütalaada Adil Serdar Saçan’dan telefonla 1691 No’lu CD ve Kanal Biz’de bulunan bir belgeyi istediğim yazılıdır. 1694. sayfada yazılan doğru ise ben bende bulunan bir belgeyi neden Adil Serdar Saçan’dan isteyeyim? Bunlar bana ait dijitaller değildir.

Mütalaada legal faaliyetlerim olarak adlandırılan sivil toplum kuruluşu ve siyasi parti faaliyetlerim, iddianamede suç sayılmıştı. Savcılık kararsız kalmış. Tekrar ediyorum CHP’ye hiç üye olmadım, suçlamalar asılsızdır. ADD’ye 2008 yılında üye oldum. Kayıtları dosyadadır. Şener Eruygur’un asker kimliği nedeni ile ADD’yi yıprattığına inandığımdan görevden ayrılmasını istedim. Önce kabul etti sonra haber vermeden genel başkanlık çalışmasını yürüttü. Bunlar telefon tapeleri ile sabittir. Ben de kendisine karşı bir grup arkadaşımla rakip aday çıkardım. Sayın İlker Güven ile tanışmam onun Şener Eruygur ile irtibatı sağlamasıdır. Sayın Güven ifadesinde bu durumu çok net anlattı. ADD’de Şener Eruygur’a karşı aday çıkarmam, çalışma yapmam yasal hakkımdır. Suç değildir. Bu konularda yapılan suçlamalar yersiz ve yasal dayanaktan yoksundur.

YASAK BELGE DEDİKLERİ GAZETECİLİK

TCK 327, Devletin güvenliğine ilişkin belgeleri temin etme suçu ile yasaklanan bilgileri temin etme TCK 334, suçlamaları konusunda savunma yapabilmek için bu belgelerin tarafıma gösterilmesini istedim. Ancak bu yapılmadı. Bende bulunan bilgilerin hangisi bana aittir, bu nedenle bilmiyorum. Ancak bende bulunan belgelerin tamamını kitaplarımda ve televizyonlarda yayınladım. Örneğin Susurluk Raporunu hem televizyonda hem de Radikal gazetesinde ek olarak yayınladım. Bunun belgesini de savunmamda sundum. Bende bulunduğu iddia edilen Susurluk Raporu bana aittir. Bu konudaki teknik inceleme beni doğrulamıştır.

Ayrıca Yeşil olarak tanınan Mahmut Yıldırım’a ait kimlikler de bana aittir. Bunları hem televizyonda hem de Radikal gazetesinde yayınladım. Ayrıca dönemin DGM Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’e teslim ettim. Bu konuda MİT’in şikayeti üzerine Bakırköy 4. Ağır Ceza Mahkemesi’nde E2003/351, K.1, D.2. yargılandım ve beraat ettim. Kimlikleri DGM Cumhuriyet Başsavcılığı’na 21.11.1998 gün ve Hz. No:1997/894 sayılı tutanak ile teslim ettim.

Bende bulunan MGK tutanaklarını bir gazeteci ağabeyimden aldım. En yakın 1997 tarihlidir. Bunları CIA Kürtleri Kürt Devletinin Gizli Tarihi, Bush ve Saddam’ın Gölgesinde Entrikalar Savaşı, MİT Bir Gizli Servisin Tarihi, Operasyon, Öcalan Nasıl Yakalandı, Ne Olacak? adlı kitaplarımda kullandım. Bu kitaplarımı savunmamda belgeleri kullandığım sayfa numaralarını da belirterek size sundum. Ben bir gazeteciyim. Bunlar arşivimdir. Bunlardan suçlanmam veya cezalandırılmam yasalarımıza ve evrensel kurallara aykırıdır. Gizlilikleri alenileşmiştir. Bu suçlamaları kabul etmiyorum. Hangi belgelerin bana ait olduklarını bilmediğimden savunma da yapamıyorum. Ayrıca yukarıda belirttiğim kitaplarım 10 yıldır satılmaktadır. Kimisi Best Seller olmuştur. Haklarında yayınlar yapılmıştır ve hiçbir soruşturma, cezalandırma talebi olmamış, savcılarca soruşturma açılmamış, MİT, MGK, Başbakanlıkça bir suç duyurusunda bulunulmamıştır. Tümü aleniyet kazanmıştır.

TCK madde 135 ve 136 ile 137. maddeler açısından ise mütalaada yazılanlar suç değildir. Şöyle ki;

Kanal Biz’de bu defterin bulunması mümkün değildir. Defter Halkalı’daki depoda diğer defterlerin içinde olmalıdır. Anlamadığım bir şekilde olmaması gereken yerdedir. Kim getirdi? Onu oradan alıp getirenler kim? Ancak içinde bulunanların bir kısmı ÇEV Başkanı Gülseven Yaşer’in bir televizyon konuşmasında kendine hakaret ettiği iddiasına karşı dava açan bir polis memurunun dava dosyasıdır. Bu konuda savunmamda detaylı bilgi verdim. Bunun içinde bulunan dava konusu yazılar dosyadan alınıp defterin içine konmuştur. ÇEV ve ADD’deki yolsuzluk iddialarını içermektedir ve yargılaması yapılmış ve şikayetçi Bayram Özbek davayı kaybetmiştir. Bunlar o dosyaya aittir. Savunmamda bu dosyayı sundum. Ayrıca ÇEV’in avukatı olan ve dava sanıklarından Hüseyin Buzoğlu da savunmasında dosyanın tamamını mahkemenize ibraz etmiştir. Bir fişleme yoktur. Dava konusu dosya bilgileri vardır. Fethullah Gülen ile ilgili bilgiler ise haber için orada bulunuyor olsa gerektir. Ben o arama sırasında 2 aydır tutuklu olduğum için bu konuda bilgim yoktur. Defteri görmedim. O adreste hiç bulunmadım. Çünkü ben tutuklandığımda, televizyon yayında değildi. Bina tamamlanmamıştı. Bu nedenle defter de adli emanette tutuluyor, bana gösterilmediğinden suçlamaları kabul etmiyorum. Çünkü ne olduğunu bilmiyorum bana bu belgeleri göstermediniz.

RUHSATSIZ SİLAH YALANI

Mütalaada en ilginç suçlamalardan biri ruhsatsız silah ve ruhsatsız mermi suçlamasıdır. Benim ruhsatsız silahım yoktur. Ruhsatlı tabancamın iddianameye ruhsatsız yazılması üzerine itiraz ettim. Ek klasörden ruhsatın fotokopisini alıp mahkemenize sundum. Mahkemeniz de ruhsatlı tabancaya neden ruhsatsız yazıldığını emniyete sordu. Onlar silahın ruhsatlı olduğunu teyit ettiler. Bu yazılar dosyamıza girdi. Ancak mütalaada savcılar buna rağmen 492. Sayfada bir adet ruhsatsız ateşli silahım olduğunu yazıp TCK 174 (1) (2) ve 3713 sayılı TMK’nın 5. Maddesi uyarınca cezalandırılmamı istediler. Şimdi soruyorum benim olduğu iddia edilen ruhsatsız silahın türü kalibresi nedir? Markası nedir? Nerede ele geçmiştir? Benim olduğu nasıl anlaşılmıştır. Bunlar mütalaada nerede yazıyor? Bu silah şuan nerededir? Bu karartma neden?

Ayrıca Halkalı’da depoda bulunduğu söylenen 32 adet ruhsatsız merminin bana ait olduğunu nasıl anlamışlardır? Ruhsatsız mermi ne demektir?

Örneğin Kanaltürk’de çalışan ve ruhsatlı tabancaları olan diğer gazetecilerin silahlarına ait değil de bana ait olduğunu nasıl belirlemişlerdir?

Burada savcılığı mahkemenizi yanıltmak ve yalan beyanda bulunmakla üzülerek suçluyor ve size şikayet ediyorum. Benim ruhsatsız tabancam yoktur. Varsa ispat etsinler. Ruhsatsız mermim yoktur varsa ispat etsinler. Tabancalarım ruhsatlıdır. Bana ait mermilerle birlikte evimde polise teslim ettim. Ruhsatlarını verdim. Bunlara ilişkin belgeleri size sunuyorum.

Savcılık ayrıca ruhsatsız tabanca ve mermim olduğunu, bunların evimde ele geçtiği gerçek dışı beyanını AİHM’sine de sunmuştur. Bunlar gerçeğe aykırıdır. Savcılık gerçekdışı beyanda bulunmakta ve belge uydurmaktadır.

Soruyorum o ruhsatsız tabancanın kalibresi nedir? O ruhsatsız mermilerin tipi ve çapı nedir? Bunlar nasıl benim yapılmıştır?

Ayrıca patlayıcısı olmayan 3 adet savunma tipi el bombası gövdesi mumluk ve kalemlik olarak kullanıldığı masadan Kanaltürk satılınca Halkalı deposuna kaldırılmıştır. Bunların tepeleri kesiktir. Birinin üzerinde maşası vardır ve fünyeleri yoktur. Maşa üzerinde TAPA M204A2KF-MKE-91-71 yazmaktadır. Bu konuda bunları kanala getiren ve eski bir polis olan, polis adliye muhabiri olarak çalışan Fuat Bal’ın tanık olarak dinlenmesini istedim, ama uygun görülmedi. Fuat Bal bunları polis bombacı köpeklerinin eğitimini konu alan bir haber hazırladıktan sonra polislerden hatıra olarak almış. Kanala getirip masa süsü olarak kullanmış ve bir başka arkadaşımıza hediye etmiş. Bunlar ekspertiz raporuna rağmen iddianameye el bombası hem de benim el bombalarım olarak yazıldı. Ayrıca AİHM’sine de evimde ele geçirildiği bildirildi. Bunun nedenini mahkemenizin takdirine bırakıyorum. Bunlar bana ait değildir.

Ruhsatsız tabancam ve mermim yoktur. Ruhsatlarımı sunuyorum.

Olmayan şeylerden suçlanıyorum. 8 yıla kadar hapis cezası isteniyor. Bunu anlamıyorum. Bu savcılık ne yapmak istemektedir.

Bu nasıl mantıktır. Silah ve ruhsatlarımı sayıp sonra bir adet ruhsatsız ateşli silah ve 32 ruhsatsız mermi deyip olmayan silahtan suç yaratmak ne demektir?

Bu zulmü halkıma şikayet ediyorum. Üstelik bu süs eşyası el bombalardan dolayı 174. Maddeden ceza verememeleri gerektiği konusunda bilirkişi raporu da var. Ancak bunlara karşın bu süs eşyalarının Ümraniye’de ele geçen bombalarla, Cumhuriyet gazetesine atılan bombayla aynı kafileden olduğu yazılmaktadır mütalaada. Oysa bu yalandır.

Ümraniye bombalarının kayıtlı no’su:
TPAM 204 AZKFMKE 16985’dir

Cumhuriyet gazetesine atılan bombanın kayıtlı no’su:
TPAM 204 AZKFMKE 173-9-85’dir

Bana ait olduğu savlanan kalemlik olarak kullanılan içi boşaltılmış üstü kesilmiş, tapanı olmayan, el bombasının kayıtlı no’su ise:
TPAM 204 AZKF-MKE 91-71’dir

Hiçbir benzerlik yoktur.

Milli Bomba Merkezi raporu da sadece 1971 yılı üretim benzerliği saptamış, diğer hiçbir bomba ile kafile uyumu bulamamıştır. Rapor dosyada mevcuttur.

Şimdi izninizle 27 Mayıs 2002 günü Milliyet gazetesindeki köşemde buradaki sanıklardan bir kısmının dile getirdiği Öz Türkler internet sitesinin açılışıyla ilgili yazımdan bir bölüm okumak istiyorum:

Tuncay ÖZKAN

Kızıl elma kavramını, Türklerin medeniyete ve güzelliklere doğru açılımını bu çağda, bu kadar içi boş tarif edemezdiniz. Bütün dünyada gelişen evrensel olma ve insanlığı bir bütün olarak kavrama mücadelesine sırtınızı böylesine dönemezdiniz. Türk kavramını bu kadar yalnız ve tekil bir halde ele alamazdınız. Öz Türkler diye bir markayı, Türklüğe sahip çıkılmış ve kurtarılmış edasıyla böyle ucuz bir şekilde ortaya koyamazdınız. Ortaya koyduğunuz şey bir ürün adı, marka. Türklükle, Turan ile ne alakası var. Türklüğü sizin gibi dar görüşlü kurtarıcılardan kurtarmak gerek ki, dünyada yanlış anlaşılmasın. Türk veya Türklük kavramı üzerine ne kadar düşünseniz, Turan idealini bu noktaya indirgeyemezdiniz: Öz Türkler. Türk kimdir? En önemlisi bizi biz yapan kültürel özelliklerimiz. Evrim kadar önemli ve hatta daha da değerli olan şey yarattığımız uygarlıklar. Dilimizi, gelişimimizi kültürel devrimler sağladı. Türklüğü yaratan köken değil, kan bağı, kafatası ölçüsü değil kültürel geçmiş, inançlı insanların medeniyet yoldaşlığı. Yoksa Ermeni, Rum, Kürt, İngiliz, Fransız hepimiz aynıyız; kafatası ölçülerimize kadar. Türklüğün veya başka bir kökenden gelmenin insanlar arası bir üstünlüğü olabilir mi? Olamaz. Yeni bilimsel çalışmalar, genetik araştırmalar hepimizin Afrikalı, yakın akraba ve homosapiens olduğumuzu ortaya koyuyor. Sonra göçler yoluyla şekillenen beden ayrılıklarımız ortaya çıkmış. Kurtarıcı babalar Bu kimlik arayışlarının, illa Türklük üzerine olması mı gerek? Bunun bizim kültürümüze ne kadar zarar verdiği ortada. Sıradan bakalım bizim yeraltı dünyasının liderlerine, bunların hangisi Türkçü değil? Alaattin Çakıcı, Sedat Peker, Sedat Şahin, Kürşat Yılmaz, Ayvaz Korkmaz, Nuriş ve diğerleri. Bunların hangisi Türkçü değil? Neden bu suçluların Türkçülük merakı?Çünkü derin veya sığ devlet denilen ve göbek bağıyla kurulu düzenin, kendi yasadışılıklarına kalkan olan mekanizmanın bir yerinde mutlak olmak istiyorlar. O zaman korunma sağlıyorlar. Yanlarında paşalar, polisler, siyasetçiler, hukukçularla dolaşıyorlar; hep devlet koruması sayesinde istediklerini koparıyorlar. Şimdi bunlardan bihaber Sedat Peker ve beraberindekiler Türklüğü kurtarıyor: Yanında Veli Küçük var. Eski general yeni işadamı: Susurluk kahramanı: Kürsüde konuşurken sergilediği tutuma bir bakın, sonra değerlendirin. Bağırtısından, sesinin renginden çocuklar korkar. Zaten tanıtım korku üzerine kurulmuş bir şirketin, korku salarak ünlenmiş ünlülerinin; tıpkı seyahat firmalarının adlarının başına öz ekleyerek yaptıkları rekabeti anımsatıyor. Onlar Türklüğü, öz Türkler olarak koruyorlar; internet üzerinde savaşacaklar. Kimle, kime karşı? Neden? Türklüğü biz öz Türk olmayanlardan koruyacaklar herhalde. Şimdi biz en öz Türk firmasını kurarsak ne yapacaklar? Mafya neye yarar? Onun için çetelerin içinde bu saydığım unsurlar eksik olmaz. Spor kulüpleri, şirket ortaklıkları, eğlence dünyası, kumarhaneler, gazinolar onlarındır. Sedat Peker zaten aktif spor adamı! Federasyon başkanı seçiminde kavganın tam tarafı.

Şimdiki Başkan Haluk Ulusoy ile birlikte yan yana. Bravo! Nasıl da kaynaşmışlar. Maçlar için Ali Fevzi Bir gibi, Peker de aramış mıdır Ulusoyu? Kim bilir? Devlet yönetiminde ayıplı olmak budur işte. Bu manzarayı içine sindiren düzen, herşeyi sindirir, hazımsızlığı falan olmaz. Sakın merak etmeyin. Mafya bizim gibi ülkelerde merkezde siyasi ve ekonomik rantın bölüşümünde, taşrada otoritenin sopası veya silahı olarak düzeni sağlamakta, sesini yükseltenlerin sesini kısmakta kullanılır. Atatürk ve kavgası Salon onların korkuttukları, mecbur bıraktıklarıyla, ya da yandaşlarıyla, çalışanlarıyla dolu. Korkunun krallığı kral çıplak diye bağırana kadar bir çocuk devam eder. Ama o çocuk bağırana kadar da kral çıplaktır zaten. Biri yeraltı dünyasının elebaşısı: Diğeri malum paşa; O paşa bilmez mi ki Mustafa Kemal Paşa Türkiye Cumhuriyetini kurarken devlet olma yolunda en büyük kavgasını çetelerle, derebeylerle vermiştir. Bilir elbet. Bildiği için belki de Ataturk’ün resmi olmayan salondaki Türk büyükleri tablolarının arasında. Onlar Atatürk’ü Türk büyüğü saymıyorlar. İyi ki de yok zaten.

Ancak mütalaa bu sitenin reklamını yaptığımızı söylüyor. Üstelik özgürlükte Sedat Peker, Sami Hoştan, Veli Küçük, İbrahim Şahin ile pek çok konuda karşı karşıya geldik. Burada sanık Sedat Peker’e benim bilgisayarımdan Veli Küçük hakkındaki eleştirileri sordunuz. Sedat Peker ile İbrahim Şahin benimle olan sıkıntılarını dile getirdiler.

Örneğin Sami Hoştan ile 2006 yılında bir lokantada tesadüfen karşılaştık. Ben onunla aynı lokantada olmam deyip, orayı sahibinin bütün ısrarlarına karşın terk ettim. Ayrıca hakkında aleyhinde pek çok yazım ve programım vardır. Ancak şimdi aynı örgütün teröristiyiz. Bu sizin hayatın olağan akışı tanımınıza uygun mudur?

İbrahim Şahin’in 6 yıl ceza almasına neden olan Susurluk belgelerini de ben buldum. Savcılar mütalaada Susurluk için Ergenekon örgütünün hücresi diyorlar. Ve o hücreyi yok edenlerden biri de benim. Şimdi bu durum bu mütalaaya uygun olsa da gerçeğe, vicdana, hukuka uygun mudur?

Karar sizindir. Her husus, tarafımdan delillendirilmiş ve doğrudur. Hakkımdaki tüm deliller toplanmıştır. Kaçma tehlikem yoktur. Adli sicilim temiz olup sabit ikamet sahibiyim. Anlattığım konular değerlendirilerek öncelikle Bi-Hakkın tahliyeme ve atılı suçlardan Beraatime karar verilmesini istiyorum.

Tarih ve millet sizi izliyor.

Tuncay Özkan

kaynak:
Odatv.com http://www.odatv.com/n.php?n=yaziklar-olsun-1605131200