Ekim, 2012 için arşiv

Protesto çağı _ Aydemir Güler

Posted in Uncategorized on 31 Eki 2012 by buyukakin

AKP ilginç bir yolda ısrar ediyor. Türkiye siyasi tarihinde bu kadar çok mekanda eşzamanlı olarak protestoları üstüne çeken kaç hükümet olmuştur?

Cumhuriyet Bayramından İstanbul Tenis Turnuvasına, Van veya Diyarbakır sokaklarından Şişli veya Bakırköy’e, Şam’dan Avrupa başkentlerine kadar sayısız nokta AKP protestosuna sahne oluyor.

Bu protesto dalgasının karşısında hükümetin silahsız ve politikasız olduğunu ise düşünmeyelim. AKP’nin patinaj yaptığı gün gibi ortada. Ama barutu da tükenmiş olmaktan uzaktır. Bir yandan çözülme ve çökme gerilimini üstünde hisseden Erdoğan diğer yandan ısrarlı biçimde belli bir strateji güdüyor. Bu stratejinin içine her kritik uğrakta çözülme emareleri de serpişiveriyor.

Ama sol, bu karışık görüntüye bakıp “bu iş bitti” havasına girmemelidir.

Strateji AKP’nin önünde giderek daralan siyaset patikasını doğrudan, esasen ve belki de yalnızca kendi tabanına basarak ortaya çıkartacağı enerjiyle yeniden genişletmeyi gözetiyor.

Denge ve uzlaşma formüllerinin AKP için yıkıcı olacağını görüyor Erdoğan. Suriye konusunda ateşkesin demagoji ve zaman kazanmanın ötesinde “Baas’lı bir Ortadoğu” formülüne dönüşmesi, AKP için yıkıcıdır.

İçerdeki dinselleştirme operasyonlarında laisizmin ve aydınlanmacılığın zafer duygusu tatmaması gerekir. Bu kesimlerin kendilerini güçlü hissettikleri anda yeniden siyasete taşınacakları açıktır. Buna karşı Ergenekon sopası ikide bir çıkartılmak durumundadır. Yani, yeri gelmişken, bana sorarsanız, 29 Ekim’de hükümet bu strateji çerçevesinde hata yapmış değildir.

AKP uzlaşmalarla, yeni ittifak denemeleriyle değil, karşı-devrimci karakterine yaslanarak hamle yapmaya çalışıyor. Bu karşı-devrimci karakter düpedüz Cumhuriyet düşmanlığıdır, Kürtlere gösterilen faşist tepkidir, Taksim’e vurulan kazma, tv ekranlarında elinin tersiyle mimari planları masadan süpüren görmemişlik, cehalet, buldumcukluktur, Alevi düşmanlığıyla bezenen cihatçılıktır… Listeyi herkesin uzatabileceğini biliyor ve burada kesiyorum…

Bu stratejinin gerçekçi olup olmadığı henüz ortaya çıkmış değil.

Ama Türkiye’nin 75. yıl Cumhuriyet kutlamalarını bir düşünün. 1990’ların sonlarında ülkeyi yöneten “cumhuriyetçiler” 29 Ekim’e sahip çıkmak üzere faşistlere davetiye göndermek durumundaydılar. Resmi törenlerin çoktandır anlamsızlaştığı bir ülkede, belki de ilk kez bir ulusal bayram bu ölçüde samimi bir kitleselleşmeyle buluştu.

AKP’nin patikayı şiddet uygulayarak genişletip genişletemeyeceğini bilmiyoruz henüz. Ama Kürt illerinde “hayatın nasıl durduğunu” görüyoruz.
Hükümet şiddetinin Antakya bölgesindeki barışçı ve muhalif damarları kırmasının o kadar kolay olmadığını da görüyoruz…

Üç örnek AKP’nin işinin çok zor olduğunu söylüyor bize.

Tam da bu noktada, üstelik egemen güçler bloku içinden çatlak sesler duyulurken, Erdoğan stratejisinin bir yerlerden ek kuvvet toplamak isteyeceği tahmin edilebilir. O halde “nereden” sorusunun yanıtını da vermek gerek.

Protestoların toplumsal boyut kazanan üç ana ekseni olduğunu zannediyorum. Cumhuriyetçilik, Kürt hakları, savaş karşıtlığı.

Bunların herhangi birini ezip geçme potansiyeli sergileyemeyen iktidarın yapacağı birini diğeriyle karşı karşıya getirmek olacaktır.

29 Ekim’e Kürtlerin sahip çıkması, yine Kürt hareketinin Ortadoğu’da pragmatizmi ilkelerle değiştokuş etmesi, savaş karşıtlığının içerdeki halkların bütününü kucaklaması, cumhuriyetçiliğin şovenizmden kendini arındırmasıdır buna verilecek yanıt.

Yoksa protesto dalgası ıslatır, üşütür ama yıkmaz.

Aydemir Güler (1)
Çarşamba, 31 Ekim 2012

Makale kaynak : http://haber.sol.org.tr/yazarlar/aydemir-guler/protesto-cagi-61671
(1) Aydemir Güler http://tr.wikipedia.org/wiki/Aydemir_G%C3%BCler

Reklamlar

Durduramayacaklar halkın coşkun akan selini; Bir barikatın kısa hikayesi

Posted in Uncategorized on 30 Eki 2012 by buyukakin

Bir barikatın kısa hikayesi..

Ne Valisi, ne Kılıcdaroğlu, ne Başbakan, ne İçişleri Bakanı, ne ABDullah Gül’un lafı ile değil…
“İKİ KİTLE ARASINDA KALAN” polisin, mudaheleyi neden bıraktığının resmi’dir !

Olayın kısa hikayesi :
Sabah 10:30 gibi Ulus heykel önünden 1.Meclis’e doğru polisin TOMA(Toplumsal Müdahele Araçları) araçları ve Panzerlerle barikat kurmuş olduğunu görülüyordu. Saat 11:30’a geldiği sıraUlus Atatürk heykeli önü yurttaşlarca hıncahınç doldurulmuştu.
Heykel önündeki kitle, artan bir sabırsızlıkla 1.Meclise gitme ve barikatı aşma kararlılığını gösteriyordu.
NTV vbg. birkaç kanaldan da kayden izlendiği, belgelendiği biçimde, -ki bizler de o noktaya oldukça yakındık- alana giren Kılıçdaroğlu ve yanındakiler polis barikatına doğru yöneldi. Polis barikat önündeki baskıkıyı kırmak üzere gaz sıkmaya ve ardından basınçlı su sıkmaya başladı.
Polis barikatının sağından Mehmetcik Gazinosu önünden Kılıçdaroğlu barikatı aştı ve yanındaki vekillerle birlikte Mehmetcik Gazinosuna girerek gazdan kurtuldu.
Bu sırada polis; Barikatın önünde bulunan halka, yaşlı, genç, çoluk, çocuk, özürlü demeden basınçlı su ve gaz sıkmaya devam ediyordu. Mehmetcik Gazinosundan birinci meclise geçen Kılıcdaroğlu’nun burada basına mitinge katılanlara teşekkur açıklaması yaptığı öğrenildi.

Heykel tarafında gaz ile püskürtülen kitle hızla toparlanarak polis barikatının önüne geri döndü.
1.Meclis yönünden gelen kitlenin diğer kolu, polis barikatını arkadan sıkıştırdı. Bu muazzam iki kitle arasında kalan polislerden önce yaya olanlar hızla barikatı terk etti. TOMA araçları ve Panzerler içinde olanlar ise araçların üzerine çıkan yurtseverler ve muazzam kalabalığın toplumsal baskısı ile dona kaldılar.

Barikat devrildi..
Heykel önünde bulunan kitle Polis araçları arasından barikatı aşarak aşağı akmaya başladı..
Alanda hakim renk; T.C.Bayrağı’nın Al Kırmızısı ile peşi sıra gelen Beyaz TGB flamaları idi.

Olayın izlenen kısa ve gerçek hikayesi budur.

Bknz. https://www.facebook.com/photo.php?v=432741856773989 Gençlik Parkı tarafından 1.Meclis önünden gelen ve barikatın arkasına yığılan kitle video da açıkça izleniyor..

Kılıçdaroğlu, biber gazı ve Mehmetcik Gazinosuna geçisi.
http://video.cnnturk.com/2012/haber/10/29/kilicdarogluna-da-biber-gazi
-Bu arada miting alanında gaz ve basınçlı su sıkılması tam gaz devam etmekte-

buyukakin
29.10.2012 Ankara

Cem Karaca yorumu ile :
http://youtu.be/oBqDs2H-oIg

GERGEDAN ve “gergedan kuşu”

Posted in Uncategorized on 16 Eki 2012 by buyukakin


Sırtım kuş istiyor!

İki kara gergedanı geceyarısı su aramaya çıkmışlardı. Büyük Sahra’da yıldız kum gibi kaynar da, su bulmak kolay değildir. İki gergedanın bir arada olduğu da pek enderdir. Kanca dudaklı gergedan diye de bilinen çift boynuzlu bu Afrika kara gergedanları pek arkadaş canlısı sayılmazlar. Miyop derecesinde görme bozukluğundan ötürü birbirlerine güvenerek yola çıkmışlardı belli ki.

Gündüzleri gergedanların kafalarını, sırtlarını yurt tutarak böcek avlayan kuşların da, bu gece ilaç niyetine bir tanesi bile yoktu. Miyop gergedanların aynı zamanda gözcülüğünü de yapan kuşlar, sanki kafalarını kuma gömmüş, sır olmuşlardı.

Kuşların bencilliğine çok öfkelenen gergedanlardan biri, birbuçuk tondan ağır, korkutucu gövdesiyle koşar adım yürürken, onu gören, bir ordu savaşa gidiyor sanırdı. Gören göze haksızlık etmemeli, zira, Sahra’da su aramaya çıkmak savaşa gitmekten farklı sayılmaz. 45-50 kilometre hız yapardı yapmasına da, o gece kuşlar gibi yıldızlar da ortalıkta görünmediği için, karanlıkta ancak bu kadar koşabiliyordu öfkeli gergedan.

Ne gözcü kuşlar, ne eski yıldızlar, Sahra’ya kaderin karanlığı çökmüştü. Gözlerinin uzağı iyi seçememesine bir de susuzluk eklenince, gergedanın öfkesi daha da arttı, solumaları sıklaştı, büyük bir depremin öncesindeki o korkunç uğultuya benzedi, diğer gergedan da hayli arkada kalmıştı, homurdanmaya başladı: ‘Yarın ben o asalak kuşlara gösteririm günlerini!’

* * *

Ertesi gün Büyük Sahra’da yaşayan böcekler ve kuşlar, günlerce sürecek muhteşem bir ziyafet için, gergedanın cesedine üşüştüler. Bu ziyafetten en çok kuşların kazançlı çıktığını söylemeye gerek yok. Susuzluktan ölen gergedanın gövdesinde bir tek böcek bile bırakmadılar. Sonra da görevlerini yapmış olmanın mutluluğu ve doygunluğuyla kanatlarını katladılar, Sahra’nın büyük sessizliğine karıştılar.

Diğer gergedan bu acıklı durumu, miyopluğundan ötürü hüzünlüymüş gibi bakan gözleriyle seyrettikten sonra, ‘kader’ diye mırıldandı ‘hiç değişmiyor. İnsanların alnına yazılıyor, bizse sırtımızda taşıyoruz kaderimizi.’

Sırtı böcek kaynıyordu, ama bütün kuşlar ölü arkadaşının sırtını yağmaladıkları için ona hiç yüz vermemişlerdi. ‘Sırtım kuş istiyor’ diye geçirdi içinden. Kaderin onu da gagaladığını hissetti. Ürperdi.

* * *

Kaderin karanlığı bir kez çökmeye görsün, insanlara da çöl olur dünya.

Makale :
Haydar ERGÜLER,
Radikal, http://www.radikal.com.tr/2000/11/30/yazarlar/hayerg.shtml
Yağlı boya tablo :
Rhino & Bird, by Lynnette Shelley

Sayfa sahibi notu:

Sırtınızda ne kadar çok kuş taşıdığınızın ayırdına vardığınızda siz “leş”, onlar birer “tok asalak”tır !
06.10.2012

Zamana karşı direnen Orhan Kemal _ Doğan Hızlan

Posted in Uncategorized on 13 Eki 2012 by buyukakin

Türkiye’nin tanınmış edebiyatçıları onun ustalığı hakkında hemfikirdir. Bu da bir yazarın okunması için en önemli gerekçedir. Orhan Kemal’i daha yakından tanımak isteyenler için oğlu Işık Öğütçü’nün yazdığı ‘Zamana Karşı Orhan Kemal’ iyi bir seçim

Orhan Kemal’in oğlu Işık Öğütçü babası hakkında yazılan eleştirilerin, yapılan röportajların toplandığı, ‘Zamana Karşı Orhan Kemal’ adlı bir kitap yayımladı. Bu tür kitapların önemli bir işlev taşıdığına inanırım. Çünkü o yazarı okuyanlar bu yazılarla yeni yaklaşımlar kazanırlar, yeniden okumak isterler.

Genç kuşaksa kendinden önceki bir yazarı bu yazılardan, bu röportajlardan daha yakından tanıma imkânını bulur. Belli bir kişinin bir yazar hakkında yazısı, belki okuru tek yönlü bir beğenme/reddetme girdabına sürükleyebilir. Oysa, değişik yazarların görüşleri, ona değişik bir değerlendirme skalası sunar.

Röportajlarsa, yazarla okuru karşı karşıya bırakır, daha doğrudan bir değerlendirme yapabilme fırsatını verir.

Işık Öğütçü, kitabın başında yer alan ‘Zamana Karşı Orhan Kemal…’ yazısında, kitaptaki bazı yazılardan alıntılar yapıyor, röportajlarındaki görüşlerden söz ediyor, kitabın özelliğini anlatıyor: “Zamana karşı direnen bir sanatçının edebiyat macerasına bu yapıtla bir katkım olduysa ne mutlu bana. Ayrıca burada bulunan yazıların, günümüzde yazan ve yazma eyleminde bulunmak isteyen, düşünen, çabalayan, gecesini gündüzüne katan, sihirli kelimeleri arayan, istediği cümleleri oluşturamayan, konusunu istediği gibi işleyemeyen, bundan dolayı sıkıntı çeken yeni yeteneklere de yol göstereceğine inanıyorum.”
Türkiye’nin tanınmış edebiyatçılarının onun yapıtları hakkında yazdıkları, çeşitli anlayışlardaki yazarların onun ustalığında birleşmeleri, bir yazarın okunması, unutulmaması için en önemli gerekçedir.

YAZARLARIN ÖVGÜSÜ

1949’dan itibaren seçilmiş bu yazılar, kronolojik bir değerlendirme grafiği niteliği taşıyor.

1951’de bakın bir röportajında neler söylüyor: “Günümüzün ileri sanatçısı, dünyamızı üçüncü bir savaşa sürüklemek isteyen dallı budaklı yalanlarla savaşmakta, halkın ileri demokratik mücadelelerini desteklemektedir. Aldıkları konular, halkın ve halkın geleceğinden bahseden, ümitle, ileri konulardır.”

Yazıları sırayla okursanız daha ilk kitabının çıktığı tarihten itibaren onun övüldüğünü göreceksiniz. Kimler tarafından mı? Verdiğim liste yeterlidir sanırım: Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Vedat Günyol, Oktay Akbal, Attilâ İlhan, Necati Cumalı…

Mustafa Baydar’ın sorularına verdiği yanıtlardan bir bölümü, onun yazma hakkındaki düşüncelerini yansıttığı için önemli: “Beni yazı hayatına sürekleyen sebeplerin neler olduğunu şimdiye kadar düşünmemiştim. Bunu sizin sorunuzdan sonra düşündüm. Şöyle sıralayabiliriz: Peşin, bu hayatı devam ettirebilecek bir kabiliyet; sonra bu hayatın verdiği imkan. Bu imkan bundan önce denediğim mesleklerin verdiği imkandan daha uygundu. Yani, beni ve çocuklarımı biraz daha iyi yaşatabiliyordu.”

Işık Öğütçü, kitabın başındaki yazısında belirttiği gibi, onu beğenmeyen, eleştiren yazarların da yazılarını almış. Böylece okuyucuya özgür düşünme için her iki malzemeyi de sunuyor.

EN GÜÇLÜ ROMANI

‘Suçlu’ için Fikret Otyam’a yazdığı mektup, bir yazarın kendi kitabının yorumu olması açısından ilgi çekicidir: “Suçlu, insanların bozduğu dünyayı gene insanların düzene koyacağına inanan bir yazarın romanıdır her şeyden önce. Suçlu’da insanların insanlara yardımı vardır, arkadaşlık vardır. Aydınlık bir gerçekçiliktir o. Basit bi gözlemcilik değil. Gerçekten aldığı malzemeyle ‘olması gereken’i verir. Bu roman insanları suçlamaz. En kötü insanı bile. En kötü insanın bile bir iyi, bir insancıl, bir acıyan yanını gösterir. Tahir Alangu’nun istediği ‘Bir paranoyak çocuğun macerası’nı yazmaya özenilmemiştir. Dostoyevski, Zola’ların yapageldiği şeyden kaçınır. Tahir Alangu’nun istediği yapılsaydı, roman basit bir tekrardan öteye geçemezdi. Bense, ‘Suçlu’da bundan önceki romanlarımda yaptıklarımı aştığıma inanıyorum. Kitap belki de ‘Romantik gerçekçi’ bir havayı taşıyor. Romanın tezi ‘En fena insan bile insanların yardımıyla iyi yola gelebilir’dir. Bu romanda karamsarlıktan eser yoktur. İnsanlar iyi-kötü yönleriyle evrilmişlerdir. Nihayet, ‘iyilikle kötülüğün, iyilik lehine savaşı!..”

Tahir Alangu, onun mizah yazarlığı yanına değiniyor. Fethi Naci, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’yi şöyle övüyor: “Orhan Kemal’in en güçlü romanı, bence.”
Derleme, başka açıdan da yararlı bir kaynak. Bizim kitap yazıları ve röportaj türünün de tarihçesi aynı zamanda.

DOĞAN HIZLAN’IN SEÇTİKLERİ

Pantolonun Politik Tarihi
Christiane Bard
Sel Yayınları
Müzikte Alımlama
Ö. Manav-M. Nemutlu
Pan Yayınları

Jön Türkler ve Komplo Teorileri
Haluk Hepkon
Kırmızıkedi

Cazibe İstasyonu
Ahmet Büke
Can Yayınları
Buz Gibi Soğuk
Tess Gerritsen
Doğan Kitap

Doğan Hızlan
dhizlan@hurriyet.com.tr
13 Ekim 2012