Ressam Kenan Evren’in son tablosu… Zülfü Livaneli

Pırıl pırıl yirmi beş evladımızın ölümünden sonra o şehre giden ve konumu gereği bir numaralı sorumlu olması gereken Genelkurmay Başkanı, bir başsağlığı bile dilemeden “Konuşmayacağım. Herşey ortada” diyorsa ve devletin valisi bu felakete aldırmadan konuğuna kilim ve kaymak hediye edebiliyorsa o ülke için alarm çanları çalıyor demektir.

Aslında bu çanlar uzun zamandır çalıyor ama duyan yok.

Şimdi Uludere’de ne oldu, uçağımızı kim düşürdü, Şemdinli’de gerçek durum nedir, Hatay’daki kamplarda neler oluyor gibi üstü örtülen cevapsız sorulara bir de cephanelik katliamı eklendi.

Bu durum siyasetiyle, medyasıyla, askeriyle, siviliyle, yargısıyla, eğitimiyle toptan iflas etmekte olan bir ülke tablosudur ve bu tablonun ressamı Kenan Evren’dir.

Benim derdim “Artık ölmek istiyorum ama ölemiyorum” diyen yaşlı bir adamla uğraşmak değil. Bir anlayışa, bir bakış açısına, ülkemizi mahveden bir zihniyete dikkat çekmek istiyorum ve Kenan Evren’le başlayan “depolitizasyon ve cahilleştirme” sürecini itham ediyorum.

1980’den beri bu halk bilinçli, planlı programlı bir biçimde cahilleştiriliyor.

Yaşı müsait olanlar hatırlar: Okuyup yazan, düşünen milyonlarca kişiyi “tehlikeli bularak” çil yavrusu gibi dağıtan, hapseden, öldüren, işsiz bırakan, hayatını karartan 12 Eylül rejimi Türkiye’de dikensiz gül bahçesi yaratmak istedi.

Bu plana göre gençlik okumamalı, sanatla kültürle ilgilenmemeli hele politikaya zinhar bulaşmamalıydı.

Yalnız gençlik değil sendikalar, sivil toplum, dernekler, basın da böyle davranmalıydı.

Türkiye’nin ana akım köklü partileri kapatıldı.

Sovyet sınırındaki NATO karakolu zihniyetiyle sol yok edildi, karşısına kendi deyimleriyle “tespih çeken el” yerleştirildi, din bir ideoloji olarak topluma egemen kılınmaya çalışıldı. Atatürkçüyüz diye diye Mustafa Kemal’in bütün izlerini yok etme programını başlattılar. (Bakınız: Eski CIA şefi Graham Fuller’in kitapları.)

Gençliği “depolitize” etme süreci başarılı bir biçimde yürütüldü. İnsanlar kitaptan, tiyatrodan, şiirden, nitelikli müzikten ve en önemlisi siyasetten koptular.

Sadece tüketime odaklanmış, hangi spor ayakkabıyı giyeceğinden, saçına hangi jöleyi süreceğinden, hangi Amerikalı şarkıcıyı taklit edeceğinden başka birşey düşünemeyen boş, ruhsuz, anlamsız, robot gibi bir gençlik yetiştirilmeye çalışıldı.

Bu programa direnenler oldu elbette. Cahilleştirme programının zokasını yutmayan aileler çocuklarını adam gibi yetiştirdiler ama ne yazık ki azınlıkta kaldılar.

Bu dönemde medya yangına körükle gitti. Gazeteler ve televizyonlar “cahilleştirme” programını büyük bir başarıyla uygulayıp, acılar içindeki bu ülkeye her gün, laylaylom hayatlar, vur patlasın çal oynasın görgüsüz eğlenceler, çıplak plaj fotoğrafları, yatak odası maceraları sundular.

Üç beş bin dolar uğruna ruhunu satan bu medya mensuplarına göre; ülke meseleleri, kültür, edebiyat, siyaset, protesto, isyan, emek gibi kavramlar “sıkıcı, bayat, naftalin kokulu”ydu.

Bir ülkenin iklimi on yıllar boyunca böyle sürüp giderse bundan pek az insan kurtulabilir. Bu yüzden Türkiye askeriyle, siviliyle, bürokratıyla, hariciyecisiyle, basınıyla, aydınıyla, bileşik kaplar gibi çöktü.

Koskoca ülke toplumsal sorunlarla ilgilenmeyen, düşünemeyen, dün-bugün-yarın arasında ilişki kuramayan, medyanın ağzına verdiği dedikodu sakızlarıyla yaşayan, yüzeysel bir kültür çölüne dönüştü.

Toplumu sarsmaya başlayan deprem benzeri vuruşları hatırlatanlara da burun kıvırdılar.

1995’te TV’lerdeki şiddete karşı yüzbinlerce imza topladığımızda alay ettiler. Kadına karşı vahşeti gündeme getirdiğimizde aldırmadılar. Kürt meselesinin içinden çıkılmaz bir noktaya doğru gittiği uyarılarımıza güldüler. Mecis’te 301. maddeye karşı verdiğimiz mücadeleyi, gençliğin şiddete sürüklendiği konusundaki uyarılarımızı görmezden geldiler.

Kısacası onlarca yıldır “Bu ülke felakete gidiyor. Yazıktır, yapmayın” çığlıklarımız sağır duvarlara çarpıp döndü.

Çünkü sözüm ona kamuoyu önderi olacak kişiler, hayatlarında ilk defa dolara kavuşmuş ve akılları New York’a, St. Tropez’ye, pahalı şaraplara, İstanbul’da birbiri ardına açılan lüks lokantalara kaymıştı. Çoğu eski solcu olan bu adamlar seviyesiz bir “hedonizm”e gömülmeyi marifet sayıyorlardı.

Asker de bundan nasibini aldı. En üst düzeye geldiği halde yolsuzluklara karışan, karısının ihtiraslarını tatmin etmeye çalıştığı için cezaevine giren paşalar görülmeye başlandı.

Yüksek hakimler, generaller, genel müdürler, müsteşarlar ellerinde viski kadehleriyle iş adamlarının teknelerinde boy gösterir oldular. Hükümetlerle yakınlık kuran her iş adamı soygun peşine düştü.
Paralar büyüdükçe ahlak küçüldü, şiddet arttıkça vicdan azaldı, medya irileştikçe sağduyu tükendi.

Bu derece cahilleştirlen Türkiye nasıl seçim yapacak, kendini kimlere yönettirecekti, belli değil mi?

Yakın tarihin başbakanlarına bakın: Birbirinin yolsuzluk dosyalarını aklayanları mı istersiniz, gece kumar masasından başını kaldıramayanları mı, soygun için Karadeniz doğasını mahvedip her yıl sellerden onlarca kişinin ölümüne yol açanları mı, akçalı işlerdeki şaibeleri örtbas etmek için orduya, emniyete adam öldürtenleri mi, faili meçhul dosyalarındaki binlerce kişiyi katledenleri mi, Demir Lady desinler diye harp çıkarmaya çalışanları mı, bunlara hayranlık duyarak yücelten, dolayısıyla suçlarına ortak olan saftirik sosyal demokratları mı?

Çöken rejimi kurtarma vaadiyle gelen bu hükümet de aklını Cumhuriyet’i “İslam Cumhuriyeti”ne dönüştürmeye, dert+dert+dert programıyla dindar ve kindar bir nesil yetiştirmeye, Osmanlı’dan büyük cami dikmeye, milyonlarca insanın kutsal mekanı olan cemevlerine ve sanat eserlerine “ucube” demeye ve en önemlisi kendini dev aynasında görüp “Yeni Osmanlı” rüyaları içinde Ortadoğu’ya el atarak ülkeyi savaşa sokmaya kalkınca, zaten cahilleşmenin acısını çeken ülke iyice çöküş noktasına geldi.

Şu anda motorları durmuş bir uçak gibi hem sarsılıyoruz hem düşüyoruz.

Eğlence alışkanlığıyla afyonlanmış halk yine göbek atmak, yine dizilerle uyuşturulmak, yine maçlarda birbirini doğramak istiyor ama bu sefer camları döven fırtına çok kuvvetli. Kulaklarını tıkasa bile gümbürtüleri duyuyor.

***

İşte Kenan Evren zihniyetinin ülkeyi getirdiği nokta bu.

Açık söyleyeyim; halk (okur yazar kesimi başta olmak üzere) bu kadar cahilleştirilmeseydi sağduyu egemen olabilir, sorunlarımızı akıl yoluyla çözme eğilimi ağır basabilirdi. Ama ben (aynen 1912-13 de olduğu gibi) ortalıkta böyle bir basiret göremiyorum. Ve yine aynen yüz yıl önceki gibi, aklımızın başımıza gelmesi ve sistemin dışlayarak sesini boğduğu yeni Mustafa Kemaller çıkması için, bir felaketler, dibe vuruşlar dönemi yaşayacağımızı sanıyorum.

Tarih tekerrür ediyor. Bu bir temenni değil, tahmindir.

Zülfü Livaneli
08.09.2012, vatan gazetesi
http://haber.gazetevatan.com/Haber/479837/1/Gundem#.UFH7ZVFWLPM
fotoğraf : internet

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: