Ağustos, 2012 için arşiv

Doğan Avcıoğlu ile Türkiye Coğrafyasını ve TC’yi anlamak..

Posted in Uncategorized on 26 Ağu 2012 by buyukakin

Üzerinde yaşayan yurtsever halk kolektifinin emperyalizme karşı kanlı kurtuluş savaşı ile kurduğu tek Cumhuriyet, Demokratik laik Türkiye Cumhuriyetini ve Devrimlerini;

TC nufus kağıdı taşımalarına karşın, O’nu her dem yıkmak amacındaki küresel yerli işbirlikçileri; ‘Yetmez ama evetçi’ dönek, satılmış şerefsiz sahte solcuları; Din baronlarını; Kurucu parti CHP ile güncellenmiş YCHP’nin koordinatlarını; Eni konu üzerinde doğduğunuz, ekmeğini yediğiniz, suyunu içtiğiniz, varoluşunuzu borçlu olduğunuz TC’yi anlamak ve kollamak adına;

Çevrenizi kuşatan “Bilgi sahibi olmayan fikir sahipleri”nin ayırdında olmak adına; Demokratik mücadeleye yılmadan, beğis’e kapılmadan devam etmek adına;
Doğan AVACIOĞLU’nu okuyunuz.Okutunuz…
Ernesto Che Guevara’ nın ünlediği gibi;
Kaybetmekten korkma; birşeyi kazanman için bazı şeyleri kaybetmelisin. Ve unutma; Kaybettiğinde değil, vazgeçtiğinde yenilirsin.

Başka TC yok !
buyukakin
26.08.2012

Türkiye’nin Düzeni Dün – Bugün – Yarın 1. Ve 2 Kitap
Doğan Avcıoğlu

Doğan Avcıoğlu, bu yapıtıyla, birkaç yüzyıl önce yeryüzünün en ileri ülkesi olan Türkiye’nin, geri kalmış ülkeler arasına düşüşünün nedenlerini araştırmaktadır: Japonya, Ondokuzuncu Yüzyılın ilk yarısında ortaçağ karanlıkları içinde yaşarken bir silkinişte kalkınabilmiştir de, Türkiye, yüzelli yıllık kalkınma ve Batılılaşma çabalarına karşın, neden hala geri kalmış bir ülkedir?..
(Arka Kapak)

Türklerin Tarihi 1. 2. 3. 4. ve 5. Kitap
Doğan Avcıoğlu

Birinci Kitapta; Ulusaltarih anlayışları: Atatürkçü tarih, Turancı tarih, toplumcu tarih. Anadolu’nun Türkleşmesi ve Türk Ulusu’nun meydana gelmesi. Orta Asya Türklerinin ekonomik, kültürel, dinsel ve toplumsal yaşamları. Asya ve Avrupa Hunları;

İkinci Kitapta; Göktürkler, Uygurlar, Rusya ve Avrupa Türkleri (Bulgar, Avar, Hazar, Macar, Peçenek, Oğuz ve Kuman) ve “Göçebe Feodalizmi” inceleniyor. Doğu Avrupa Yahudiliğinin Türk kökenli olup olmadığı tartışılıyor.

Üçüncü Kitapta; Türklerin tarihi, X. Yüzyıldan sonra islam tarihi çerçevesinde yer alır. Üçüncü Kitap, Türklerin tarihi ile bağlantılı olarak islam tarihini inceler. İslam toplumunda
devlet, sınıflar ve sınıf mücadeleleri, islam açısından feodalizm, kapitalizm, sosyalizm ve Asyagiltoplum tartışmaları ele alınır. Bu çerçeve içinde ilk Türk-İslam devletlerinin meydana çıkışı anlatılır.

Dördüncü Kitapta; Türklerden önce Anadolu’ya islamiyetin girişi, Ermeni sorunu, Selçuklu Devleti ve toplumsal düzeni, sünni-şii çatışmasının kökenleri, Doğu ve Batı ilişkileri açısından Haçlı Seferleri ve Orta Asya’da Türk uluslarının meydana geliş süreçleri incelenir.

Beşinci Kitapta; Türkiye Selçuklu Devleti, Anadolu’nun Türkleşmesi ve islamlaşması, Bektaşilik, Kızılbaşlık, Ahilik, feodal düzenin kuruluşu, Doğu Anadolu’nun geri kalış nedenleri ve Kürt sorunu gibi konular işlenir.
(Arka Kapak)

Atatürkçülük, Milliyetçilik, Sosyalizm
Doğan Avcıoğlu

1961 de yayına başlayan Yön dergisinde Avcıoğlu 60’ların Türkiyesinde sosyalist fikirlerin tartışılmasını ve yaygınlaşmasını sağlamıştı.Yön’ün 1967 de kapatılmasının ardından ise 1969 yılında “İdarei maslahatçılar esaslı devrim yapamaz” sloganı ile Devrim Gazetesi’ni yayımlamıştı. Avcıoğlunun Yön ve Devrim’deki “Bakış”köşesinde yazdığı tüm yazıların yer aldığı bu kitapda yazarın Atatürkçülük, Sosyalizm ve Milliyetçilik görüşlerini birleştiren Ulusal Solculuk ankayışının yanı sıra 60’ların dünyasının ve Türkiyesinin panaromasını bulacaksınız.
(arka kapak)

Devrim ve Demokrasi Üzerine
Doğan Avcıoğlu

Doğan Avcıoğlu, bu yapıtında 1970’li yılların gelişmelerini izleyerek, 1980’li yıllarda Türkiye’nin önündeki yolları araştırıyor.

İlk yol, Batı merkezlerinde çoktan çizilmiştir ve Sevr Antlaşması’nın ekonomik planda yürürlüğe konulmasından ibarettir. Bu “neo-koloniyal” ekonomik büyüme modelinin siyasal sistemi, örtülü ya da örtüsüz faşizmdir. Dış politikadaki bedeli, kurtuluş yolları arayan komşu islam ülkelerine karşı Batının petrol bekçiliğinin üstlenilmesidir.

İkinci yol, Sevr’i yırtıp günümüz koşullarında Lozan’a yönelmektir. Birinci yolun özelliği kendine güvensizlik, ikinci yolun baş koşulu kendine güvendir. Doğan Avcıoğlu, Lozan yolunun ekonomik, diplomatik, askeri, siyasal ve toplumsal koşullarını ayrıntılarıyla inceliyor.
(Arka Kapak)

Milli Kurtuluş tarihi 1938-1995
Doğan Avcıoğlu 1. 2. 3. 4. Kitap

Bu eser grubu, alışılmış anlamda bir tarih kitabı değildir. Tarih, genellikle geçmişin, yani ölünün incelenmesi demektir. “Milli Kurtuluş Tarihi”nde ise, bugün karşıkarşıya bulunduğumuz ve yarın karşılaşabileceğimiz sorunlara yanıt aranmıştır. Daha açık bir deyişle, yeryüzünde ilk bağımsızlık savaşını veren bir ülkenin milli kurtuluş hareketi, günümüzde ve gelecekte Türkiyemizi bekleyen sorunlar açısından sorguya çekilmiştir. Bu niteliğiyle “Milli Kurtuluş Tarihi”, Kıbrıs olayları ve ABD silah ambargosuyla ortaya çıkan gelişmeleri, tarihsel derinliği içinde aydınlatan kaynak eserdir.

Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e 1. Kitap Emperyalizm Karşısında Türk Aydınının Aymazlığı ve Tam Bağımsızlık
Birinci Kitap’ta ABD ve İngiltere, Türkiye’yi parça parça etmek, Anadoluyu Rum ve Ermeni toprağı yapmak için kesin kararlı oldukları halde, Kurtuluş Savaşı liderlerinin pek çoğunun kurtuluşu, Sovyetler Birliği’ne karşı İngilizlerle uzlaşmakta, ya da Amerikan mandası olmakta görmeleri belgelerle açıklanmakta ve emperyalist Batı devletlerini, Tanzimat geleneğine uygun biçimde “koruyucu” ve “kurtarıcı” saymanın, daha sonraki olumsuz iç ve dış gelişmelere nasıl damgasını vurduğu belirtilmektedir.

Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e 2. Kitap Sovyet Devrimi Karşısında Türk Devrimi
İ kinci Kitapta, 1917 Rus Devrimi ile Türk Devrimi arasındaki ilişkiler, millici dış politika ve Türkiye’de sol akımlar üzerindeki etki açısından incelenmekte, Rus Devrimi ve Komünizm karşısında Atatürk’ün ve lider kadronun tutumu tam bir açıklığa kavuşturulmakta ve Yeni Türkiye’nin kan ve ateş çemberi içinde dış politikasının biçimlenişi anlatılmaktadır.
“Milli Kurtuluş Tarihi”nin ilk basımında büyük hacimli tek cilt olan son bölümü, okuyuculardan gelen istek üzerine, bu kez iki kitapta toplanmıştır.

Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e 3. Kitap Devrimin Yapısı ve Kurtuluştan Sonra Türkiye
Üçüncü kitapta milli kurtuluş hareketinin sınıfsal niteliği ve onu öteki kurtuluş hareketlerinden ayıran özellikleri ele alınmakta, Varga’nın “milli feodal aristokrasi” diye adlandırdığı Anadolu egemen sınıflarına ve bürokrasiye dayalı bir milli hareketin sınırları çizilmektedir.

Milli Kurtuluş Tarihi 1838’den 1995’e 4. Kitap Devrim Savaşı

Dördüncü Kitap’ta, Türkiye’deki iç gelişmeleri yönlendirme açısından dış politikanın önemi belirtildikten sonra, 1939 İngiliz İttifakı ile Atatürk dönemindeki bloklar dışı politikanın terkedilişi ve bunun iç politikada doğurduğu sonuçlar ele alınmaktadır. Roosevelt ve Churchill, Kazablanka Konferansı’nda Çin’in Amerikan, Türkiye’nin ise İngiliz nüfuz bölgesi
olduğunu kararlaştırmışlardır. Durum, ilgililerce kabul edilmiş ve 1939’dan sonra dış politikamızın belli başlı amacı, Türkiye’nin kaderini ABD ve Büyük Britanya’ya bağlamaya yönelmiştir. Bu yöneliş, 1838 İngiliz Ticaret Anlaşması ve 1839 Tanzimat Fermanı ile başlayan gelişme çizgisi üzerindedir ve 1995’lerde Ortak Pazar’a tam üye olmakla doruk noktasına ulaşabilecektir.
(Arka Kapak)

Doğan Avcıoğlu Kimdir?
(1926- 4 Kasım 1983) Türk gazeteci, yazar, düşünür ve siyaset adamı.
1926’da Bursa’da doğdu. Fransa’da iktisat ve siyasal bilimler öğrenimi gördükten sonra 1955’te Türkiye’ye döndü ve Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde asistan oldu. 1956′ dan itibaren haftalık Akis ve Kim dergilerinde, Ulus gazetesinde yazılar yazdı. Muhalefet-iktidar ilişkilerinin iyice sertleştiği günlerde Akis dergisini yönetti.

27 Mayıs İhtilali’nden sonra CHP’den Kurucu Meclis’e üye seçilen Avcıoğlu, 1961 Anayasası’nın hazırlanmasına da katkıda bulundu. Avcıoğlu 1961’de Mümtaz Soysal ve Cemal Reşit Eyüboğlu’yla birlikte kurduğu, yayımını 1967’ye değin sürdürdüğü Yön dergisiyle 1960 sonrası siyasal düşünce ortamında etkin bir rol oynadı.

Yön dergisinde yayımlanan yazılarında bir tür “Kemalist sosyalizm” anlayışını savundu. Kemalist Devrim’in kazanımlarını savunan ve bunu bir ileriye sosyalizm’e taşımayı savunan görüşleri o dönemde geniş taraftar topladı.

Avcıoğlu Kemalist devrimlerin altyapıda sürdürülmesini vurgulayan görüşlerinin yanı sıra Yön’deki yazılarıyla özellikle ırkçılığa ve Turancılığa karşı da mücadele verdi. 1963-1965 arasında Türk-İş Araştırma Merkezi müdürlüğü, 1968-1969 yıllarında ise CHP Yüksek Danışma Kurulu üyeliği yaptı. Sosyalist Kültür Derneği’nin kurucuları arasına yer alan Avcıoğlu “kapitalizme” ve “emperyalizme” karşı ekonomik bağımsızlığı savundu.

Notlar:
Türkiyenin Düzeni Doğan Avcıoğlu 1.Kitap, Satın Al oku http://www.idefix.com/kitap/turkiyenin-duzeni-dun-bugun-yarin-1-kitap-dogan-avcioglu/tanim.asp?sid=AJ6OZS5F0T1INGNURP8E
Satın alamıyorsan internet’den oku http://www.onergurcan.org/Mete%20Dural%20Kitapligi/METE/Turkiye%27nin%20Duzeni%20I.pdf

Türkiyenin Düzeni Doğan Avcıoğlu 2.Kitap,Satın Al oku http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=BIP6H1RYOT2IK56KZXAT
Satın alamıyorsan internet’den oku http://marksistarastirmalar.org/pdfs/Turkiye%27nin%20Duzeni%20II.pdf

ATATÜRK’TEN BAŞBAKAN’A YANIT: “Neyi mi Ördüm? Göstereyim!” Sinan MEYDAN

Posted in Uncategorized on 19 Ağu 2012 by buyukakin


EMPERYALİST DEMİRAĞLARDAN MİLLİ DEMİRAĞLARA

Bildiğiniz gibi daha önce Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “İsmet İnönü Dersim’de katliam yaptı!” ve “Tek Parti Döneminde camiler kapatıldı! Ahır yapıldı!” gibi iddialarına belgeli yanıtlar vermiştim.(1) Başbakan şimdi de 10. Yıl Marşı’nda geçen “Demirağlarla ördük anayurdu dört baştan” ifadesini kastederek, “Neyi ördün! Türkiye’yi demirağlarla biz örüyoruz!” iddiasında bulundu. Peki ama gerçekten öyle mi? Şimdi de Başbakan’ın bu son iddiasına yanıt vermek istiyorum:

Lafı fazla uzatmadan öncelikle Başbakan’a, genç Cumhuriyet’in “Neyi ördüğünü” göstermek istiyorum.
İşte 1923-1950 yılları arasında (Atatürk ve İnönü döneminde) Türkiye’de örülen demirağlar (2):

A.DEVLETİN YAPTIĞI HATLAR
1.Ankara-Sivas Hattı
2.Samsun-Sivas Kalın Hattı
3.Kütahya-Balıkesir Hattı
4.Ulukışla-Kayseri Hattı
5.Fevzipaşa-Diyarbakır Hattı
6.Filyos-Irmak Hattı
7.Yolçatı-Elazığ Hattı
8.Afyon-Karakuyu ve Baladız-Burdur Hattı
9. Bozanönü-Isparta Hattı
10.Sivas-Erzurum Hattı
11.Malatya-Çetinkaya Hattı
12.Diyarbakır-Kurtalan Hattı
13.Elazığ-Genç Hattı
14.Köprüağzı-Maraş Hattı
15.Narlı-Antep-Karkamış Hattı
16.Filyos-Zonguldak-Kozlu Hattı
17.Hadımköy-Kurukavak Hattı
18.Selçuk-Çamlık Varyantı
19.Tavşanlı-Tunçbilek Hattı
20.İstasyon-Malatya Hattı
21.Erzurum-Hasankale Hattı

B.ŞİRKETLERİN YAPTIĞI HATLAR:
1.Ilıca-Palamutluk Hattı
2.Samsun-Çarşamba Hattı

C.YABANCILARDAN SATIN ALINAN HATLAR
1.Anadolu ve Mersin-Adana Hattı
2.Mudanya- Bursa Hattı
3.Samsun-Çarşamba Hattı
4.İzmir-Kasaba ve Temdidi Hattı
5.İzmir-Aydın Hattı
6.Şark Demiryolları
7.Ilıca-Palamutluk Hattı
8.Bağdat Demiryolları

D.RUSLARDAN KALAN HATLAR
1.Hasankale-Sarıkamış-Sınır Hattı

1950 yılında Türkiye’de 3579 km’si yeni yapılan, 3840 km’si yabancı şirketlerden alınan ve 256 km’si Ruslardan kalan toplam7675 km demiryolu vardır. (3)
İşte Atatürk’ün demirağlarla ördüğü savaş yorgunu Türkiye:


1923-1950 arasında Türkiye’nin demiryolları

Birkaç yıl önce Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım partisinin demiryolu politikasını anlatırken şöyle demişti:
”… 1923–1946 arasında bir yılda yapılan demiryolu uzunluğu 128 kilometreydi. 1946–2003 yılları arasında bu oran, yılda 11 kilometreye düştü. 2003’ten sonra, şu anda yılbaşına düşen demiryolu yapımı 107 kilometreye ulaştı. Hala Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık.” (4)
AKP’li Ulaştırma Bakanı birkaç yıl önce, “Hala Atatürk döneminin rakamlarına ulaşamadık” derken, AKP’li Başbakan birkaç yıl sonra bugün “Neyi ördün! Türkiye’yi demirağlarla biz örüyoruz!” demiştir. Biri gerçekleri çarpıtıyor ama kim?

ATATÜRK’ÜN DEMİRYOLLARI: MİLLİ DEMİRAĞLAR

Atatürk’ün demiryolu politikası tamamen antiemperyalist ve milli niteliktedir. Atatürk Türkiye’yi demirağlarla örmeden önce Osmanlı Devleti’ni sömüren İngiltere-Fransa-Almanya gibi emperyalist Avrupa ülkelerinin yüksek imtiyaz bedelleriyle ve akıl almaz ayrıcalıklarla Osmanlı Devleti topraklarında inşa edip işlettikleri demiryollarını satın alıp millileştirmiştir. Daha sonra da özellikle Doğu illerini merkeze, birbirine ve limanlara bağlayan doğu-batı, kuzey-güney bağlantılı son derece işlevsel demiryolları inşa ettirmiştir. Üstelik genç Cumhuriyet, bu demiryollarını dış borç alarak değil, kendi imkanlarıyla döşemiştir. Kısacası, Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizmi Anadolu yaylasına gömen Atatürk, Kurtuluş Savaşı’ndan hemen sonra da emperyalizmin, Avrupalı kapitalist şirketlerin, yabancıların çıkarlarına hizmet eden demiryolları yerine, Türk milletince inşa edilip işletilen ve Türk milletinin çıkarına hizmet eden demiryolları inşa ettirmiştir.

Yani Atatürk Türkiye’yi sadece demirağlarla örmekle kalmamış “milli demirağlarla” örmüştür. Atatürk’ün demiryolları emperyalizmin değil Türk milletinin hizmetindedir. Atatürk’ün ne kadar uzunlukta demiryolu döşediğinden çok bu demiryollarının işlevi dikkate alınmalıdır!

Cumhuriyet’in trenleri

Atatürk düşmanı kafaya sorsanız size “II. Abdülhamit’in yaptırdığı demiryollarından” “Osmanlı’dan kalan 4000 küsur km’lik demiryolundan”, söz ederek “Canım! Atatürk’ün, Cumhuriyet’in yaptığı demiryolu nedir ki? Osmanlı daha fazlasını yapmıştı!” diye ahkam kesmeye kalkar. Hazır yeri gelmişken bu gibi “ezbercilerin” de ezberlerini bozalım:

OSMANLI’NIN DEMİRYOLLARI: EMPERYALİST DEMİRAĞLAR

Osmanlı demiryollarının tamamı -Hicaz Demiryolu hariç- İngiltere-Fransa ve Almanya tarafından yapılıp işletilmiştir. Emperyalist ülkeler kendi ulusal çıkarları için Osmanlı topraklarında demiryolları yapıp işleterk Osmanlı Devleti’ni iliklerine kadar sömürmüşlerdir.
İşte birkaç örnek:

1. İngilizlere Verilen İzmir-Aydın Demiryolu İmtiyazı:

1857-1866 arasında inşa edilen İzmir-Aydın demiryolu, İngiliz emperyalizminin demiryolu sayesinde nasıl planlı ve programlı bir şekilde Osmanlı’ya girdiğini göstermesi bakımından çok dikkat çekici bir örnektir. Yapılan anlaşmaya göre demiryolu inşası için gerekli mallar gümrük vergisi ödenmeden ülkeye sokulabilecek, demiryolunun yapımı sırasında devlete ait topraklar, madenler ve ormanlar bedava kullanılabilecek ve demiryolunun işletmeye açılmasından sonra şirket hattın kenarındaki 45 km’lik alan içinde bulunan madenleri çok az bir vergiyle işletme hakkına sahip olacaktır. Osmanlı Devleti, şirkete kilometre garantisi vermiştir. Anlaşmaya göre; demiryollarının 70 km’lik ilk bölümü 1860 Eylül ayında bitirilecektir. Buna karşılık Osmanlı hükümeti demiryolunun ilk bölümünün açılısından sonra 50 yıl süreyle her yıl şirket sermayesinin % 6’sı kadar bir kârı garanti edecek ve eğer kâr bu oranın altına düşerse üstünü tamamlamayı kabul edecektir. Bütün bu ayrıcalıklara ek olarak Osmanlı hükümeti şirketin yönetimine karışmamaya söz verdiği gibi Aydın demiryolu ile rekabet edebilecek şirketlerin kurulmasını önlemeyi de taahhüt etmiştir. Görülen o ki Osmanlı Hükümeti İngilizlere “gel Ege’yi sömür” demiştir adeta!…

İngiltere’nin İzmir-Aydın arasında demiryolu yapmalarının temel nedeni bölgenin İngiliz tüccarların kontrolünde olmasıdır. 1838 Baltalimanı Ticaret Antlaşması’ndan sonra Anadolu’da elini kolunu sallayarak ticaret yapan İngilizler, 1866’dan sonra Osmanlı Devleti’nin verimli topraklarının bulunduğu Ege bölgesinde toprak satın alarak çiftçilik yapmaya başlamışlardır. 1866 yılında İngilizlerin baskısı sonucunda yabancılara taşınmaz mal sahibi olma hakkı tanınmıştır. Buna bağlı olarak 1868 yılında İzmir yakınlarındaki verimli toprakların üçte biri İngilizlerin tapulu malı haline gelmiştir. 1878 yılında bu oran % 41’e çıkmıştır. İngilizlerin gelişiyle birlikte bölgede tarımda makineleşme da başlamıştır. Demiryolunun geçtiği bölgelerde geleneksel ürünler yerine sınai bitkileri yetiştirilmeye başlanmıştır. İzmir-Aydın demiryollarının sağladığı bu gelişimden yararlanan Müslüman Türk üreticiler ve tüccarlar değil, İngiliz üreticiler ve tüccarlar olmuştur.

İzmir-Aydın demiryolu, hem demiryolu imtiyazını alan İngiliz şirketine, hem de İngiliz devletine kazandırmıştır. Öyle ki, İngiltere, dış borçlar dahil Türkiye’de yaptığı bütün yatırımların % 43’ünü 1864-1913 yılları arasında “İzmir-Aydın Demiryolu Şirketi” aracılığıyla geri almıştır.

Ege bölgesinde İngilizlerin inşa ettikleri demiryolları, İngiliz emperyalizminin gelecekte Anadolu’yu işgal etmesini de kolaylaştırmıştır. Hatların yayıldığı alan dikkate alınacak olursa İzmir’e çıkacak işgal orduları rahatlıkla Marmara ve İstanbul’a kadar erişebilecektir. Bu nedenle hatlar iç kesimlere, doğuya doğru kaydırılmış ve hattın İngiliz imtiyazından çıkması için Alaşehir-Afyon hattı satın alınmıştı.

2. Almanlara Verilen Anadolu Demiryolu İmtiyazı:

1888’de imzalanan bir anlaşma ile Deutsche Bank 6 milyon Franklık bir ödemeyle daha önce işletmeye açılmış 91 km uzunluğundaki Haydarpaşa-İzmit hattını satın almıştır. Ayrıca Bursa ve Kütahya bağlantılı hatların yapımı için de ruhsat elde etmiştir. Haydarpaşa-İzmit-Ankara demiryolu imtiyaz anlaşmasına göre Alman şirket demiryolunun geçtiği arazileri istimlak kanununa göre satın alabilecek, eğer bu araziler devlet arazisi ise, şirkete parasız verilecektir. Şirket demiryolunun geçtiği yerlerde hattın iki yanında beşer kilometrelik arazi parçası içinde, taş, kum ve tuğla ocakları açarak bunları inşaatın bitimine kadar kullanabilecektir. Demiryolu yapımı için gerek Osmanlı içinden ve gerekse dışından getirilecek araç-gereç, kereste, maden kömürü ile makine ve diğer malzemeler için hiçbir gümrük vergisi alınmayacaktır. Şirketin çıkaracağı hisse senetleri tahvillerden de hiçbir vergi talep edilmeyecektir. Şirket devlet ormanlarından bedava yararlanabilecektir. Demiryolunun bakım ve onarım işleri şirket tarafından yapılacaktır. Ayrıca demiryolunda çalışacak görevliler Osmanlı Hükümeti’nin belirlediği bir kıyafeti-fes giymek zorunludur- giyeceklerdir. Şirket demiryolunun her iki yanında yirmişer kilometrelik arazi içinde maden araması yapabilecek ve bunları işletebilecektir. Şirket, demiryolunun yapımı sırasında ruhsat almaksızın eski eser kazıları yapabilecek ve demiryolu boyunca telgraf haltan döşeyebilecektir. Osmanlı Devleti, süresi 99 yıl olan Haydarpaşa-İzmit hattı için şirkte km. başına 10.300, İzmit-Ankara hattı için 15.000 Frank garanti vermiş ve bunun karşılığı olarak da Ankara, İzmir, Kütahya ve Ertuğrul vilayetlerinin öşürlerini göstermiş ve bunların Düyun-u Umumiye sandıklananda korunmasını kabul etmiştir.

Bu arada Deutsche Bank, Eskişehir-Konya ve Ankara-Kayseri arasında demiryolu yapmak içim imtiyaz talebinde bulunmuştur. 1893’te Eskişehir-Konya hattının imtiyazı yine “Anadolu Demiryolu Şirketi”ne verilmiştir. Yapılan anlaşmaya göre demiryolu için gerekli arazilerin kamulaştırıla-bilecek devlet arazileri şirkete bedava verilecek, hattın iki yanında beşer km.lik bir alanda şirket kum ve taş ocakları açabilecek ve bunları inşaat süresince işletebilecek, şirket dışarından getireceği kereste, demir, kömür, makine ve gerekli araçlar için gümrük vergisi ödemeyecek hatların gelirinin güvence parası düzeyine yükselinceye kadar çıkarılacak pay senetleri ve tahvillerden damga vergisi de dahil hiçbir vergi alınmayacak, Haydarpaşa-Ankara hattının geliri iki hattın (Haydarpaşa-Ankara, Eskişehir-Konya) yapımı için dışarıdan satın alınacak tahviller için ikinci derecede güvence sayılacak, devlet, ayrıcalık süresinin otuzuncu yılını doldurmasından sonra, hatların beş yıl önceki süre içindeki gelirinin % 50’sine eşit miktarını -ayrıcalığın bitimine kadar yıllık kilometre başına en az 10.000 Frank ödeyerek bütün hatları satabilme yetkisine sahip olacak, şirket hattın her iki yanında 20’şer km. alanda maden araması yapabilecek ve bulacağı madenleri işletebilecek, çevredeki ormanlardan odun, kereste sağlayabilecek, gerekli yerlerde rıhtım, iskele, mağaza, depo ve benzeri tesisler kurabilecek, ancak bunları ayrıcalık süresi dolduktan sonra devlete bırakacak, bu tesislerin işletildiği süre içinde gelirlerinden şirket %75 devlet % 25 pay alacak, Ankara-Kayseri hattı için yıllık 775, Eskişehir-Konya hattı için de yıllık 604 Osmanlı Altın Lirası kilometre başına kar garantisi verilecek, demiryolunun geçtiği sancaklardan toplanacak olan öşürler, Düyun-u Umumiye yönetiminden biri tarafından satılarak elde edilen para bu kuruluşun sandıklarında saklanacaktır. Osmanlı Devleti 444 km’lik bu hat için toplamda 15.000 Frank km garantisi vermiştir. İmtiyaz süresi 99 yıl olan bu hattın garantisi için Trabzon ve Gümüşhane’nin öşürü karşılık gösterilmiştir. Hat 1896’da tamamlanmıştır. Ankara-Kayseri demiryolunun inşasına Rusya’nın karşı çıkması nedeniyle başlanamamıştır.

3. Rusya’nın Baskısı Nedeniyle Yapılamayan Demiryolları

19. ve 20. yüzyılda İngiltere, Fransa ve Almanya gibi Rusya’nın da Osmanlı Devleti’yle ilgili emperyalist planları vardır. Demiryolunun nasıl bir silah olduğunu çok iyi bilen Rusya demiryolunun Ankara’nın doğusuna geçmesinin ileride kendisine birçok bakımdan zarar vereceğini düşünerek buna karşı çıkmıştır. 1900 yıllarında Osmanlı Devleti ticaretinin yüzde dokuzunu Rusya ile yapmaktadır. İstanbul, bu yıllarda, Rusya’dan yılda 65 bin ton un almaktadır. Demiryolu Konya’ya vardığı anda Rusya bu ticarete son vermiştir. Rusya endişelenmekte haklıdır. Nitekim 1901’den itibaren Anadolu’dan, demiryolları ile getirilen buğday, İstanbul’daki tüketimin üçte ikisinden fazlasını karşılamıştır. Bu nedenle İstanbul, Rusya ve Bulgaristan’dan tahıl almamaya başlamıştır. Rusya askeri bakımdan da Osmanlı Devleti’nde demiryolunu doğu bölgelerine kadar uzatmasına karşı çıkmıştır. Ruslar, doğru demiryollarının kendi tarihi emellerine darbe vurmasından korkmuşlardır. Özellikle Bağdat hattının -birinci plana göre- Doğu Anadolu’ya çok yakın geçmesine bu nedenle karşı çıkmışlardır. Osmanlı’nın ulaşım olanaklarının yetersiz olması, askeri ve ticari bakımlardan Rusya’nın işine gelmektedir.

4. Almanlara Verilen Bağdat Demiryolu İmtiyazı:

II. Abdülhamit, 1899’da Konya’dan Bağdat ve Basra’ya dek uzanacak hattın yapım imtiyazını çok yüksek bir km. garantisi ile Alman Deutsche Bank’a vermiştir. 1902’de kesin imtiyaz anlaşmasının imzalanmasından sonra “Anadolu Demiryolu Şirketi” 99 yıl süreyle Konya’dan başlayan ve Karaman, Ereğli, Adana, Hamidiye, Kilis Tel Habeş, Nusaybin, Musul, Tikrit, Saciye, Bağdat, Kerbela, Mecet Zubeyr Basra üzerinden İran körfezine uzanan ana ve yan hatların işletme imtiyazlarıyla Diyarbakır, Harput, Maraş, Birecek ve Mardin’e uzan diğer bazı yan hatların imtiyazını almıştır. Şirket, 16.500 Frank km. garantisiyle işe başlamıştır. Ancak para yetmeyince iş yarım kalmıştır. Bunun üzerine 1903’te şirketle 1902 imtiyazına ek bir sözleşme imzalanmıştır. Bu anlaşmaya göre şirket hattın geçtiği yerlerdeki taş ve kum ocaklarını kullanabilecek ve arazi kamulaştırması yapabilecektir. Ayrıcalığın diğer şartlarına göre -1889’daki gibi- şirket hattın iki yanındaki 20’şer kilometrelik bir alan içindeki madenleri işletebilecek, ruhsat almadan arkeolojik kazı yapabilecek, devlet ormanlarından bedava yararlanabilecek, Osmanlı Devleti içinden ve dışından getireceği demiryolu araç-gereçleri, makine, lokomotif, vagon ve diğer malzemeler için ve kar garantisi 15.000 Frank’a çıkıncaya kadar, dışarıdan ithal edeceği kömür için, hiçbir gümrük ödemeyecektir. Ayrıca Osmanlı Hükümeti Şirkete, işletmeye açılacak her kilometre için yılda 4.500 Frank km garanti etmiştir. Gelirler bu rakamı bulmadığı zaman ise, hükümet aradaki açığı kapatmayı kabul etmiştir. Ayrıca Hükümet, Basra Körfezi’ne kadar Express seferleri yapabilmesi için, yapılacak yenileştirmelere harcanmak üzere, Şirkete otuz yıllık taksitlerle 350.000 Frank ödemeyi kabul etmiştir. Bu paranın ödenmesi demiryolunun Halep’e ulaşmasından sonra başlayacaktı. Şirkete bu ayrıcalıkların yanı sıra, hat boyunca tuğla ocakları açabilmek, demiryolu ve yan kuruluşları için gerekli olan elektrik enerjisini sağlayabilmek için elektrik santralleri kurabilmek, “Avrupa ile Asya arasında direkt yataklı vagonları sefere koyabilmek için İstanbul ile Haydarpaşa arasında feribotlar çalıştırabilmek”, Haydarpaşa ve Basra’da modem depolar yapabilmek gibi haklar tanınmıştır. Bütün bunlara ek olarak ayrıcalık sahiplerine Bağdat, Basra ve Basra Körfezi terminalinde limanlar ve diğer tesisler kurma hakkı verilmiştir. Şirket Dicle, Fırat Nehirleri ile Şattülarab’da gemi işletmek hakkını da elde etmiştir. Anlaşmaya göre Konya-İran körfezi hattında 200 km’lik ilk bölümü için 11.000 Frank olan garanti 15.500 Frank’a çıkarılmıştır. Osmanlı Devleti bu oldukça yüksek garantiye karşılık olarak Konya, Halep ve Urfa vilayetlerinin öşür gelirlerini göstermiştir.

Ayrıcalık Anlaşması’na göre; daha sonra bir “Bağdat Demiryolu Şirket-i Şahane-i Osmaniyesi” kurulmasından söz ediliyorsa da, bu şirketin yalnızca adında “Osmanlı” sıfatı olmasından başka, hiçbir “Osmanlıcı” niteliği yoktur. II. Abdülhamit Alman demiryolu şirketine verdiği bu ayrıcalık ile Earle’nin ifadesiyle “imparatorluğunu ipotek etmiştir”. Bu demiryolu imtiyazlarıyla Alman emperyalizminin sömürgesi durumuna gelen Osmanlı’nın “şahaneliğinden” söz etmek ise tek kelimeyle trajik-komik bir durumdur.

EMPERYALİZMİN RAYI

1880’lerden itibaren önce İngiltere’nin ve Fransa’nın sonra ise Almanya’nın Osmanlı topraklarında inşa ettiği demiryolları borçlu ve ekonomik olarak çökmüş durumdaki Osmanlı Devleti’nin emperyalist sömürüsüne yol açmıştır. Orhan Kurmuş, “Emperyalizm’in Türkiye’ye Girişi” adlı kitabında İngiliz emperyalizminin; Murat Özyüksel ise, “Osmanlı-Alman İlişkilerinin Gelişim Sürecinde Anadolu ve Bağdat Demiryolları” adlı kitabında Alman emperyalizminin demiryollarıyla Osmanlı Devleti’ni nasıl sömürdüklerini bütün belge ve bilgileriyle gözler önüne sermişlerdir.

Özetlersek:

*1880’lere kadar yavaş giden Osmanlı demiryolu çalışmaları, Düyunu Umumiye İdaresi’nin kurulmasından sonra hızlanmıştır. Çünkü iflas eden Osmanlı’nın bütün yer altı yerüstü zenginliklerine el koyan emperyalist Avrupa, bu zenginlikleri demiryollarıyla bir an önce el geçirmek istemiştir. Düyunu Umumiye İdaresi demiryolu imtiyazları için teminat gösterilen vergilere el koyarak, bu gelirleri imtiyaz sahibi yabancı şirketlere aktarmıştır.

*Osmanlı demiryollarının tamamı -Hicaz demiryolu dışında- yabancılarca inşa edilmiştir.

*Osmanlı’da yabancı şirketler, 1890-1914 arasında en büyük yatırımı demiryollarına yapmıştır. Çünkü en çok demiryolları kazandırmıştır.

*Emperyalist Avrupa ülkeleri Osmanlı Devleti’nde demiryolu yaparak nüfuz bölgeleri oluşturmuştur. Osmanlı Devleti’nde inşa edilen ilk demiryolu hatları en verimli tarımsal sanayi ürünleri yetişen Ege, Mezopotamya, Büyük ve Küçük Menderes ile Çukurova’da yapılmıştır. Emperyalist ülkeler inşa ettikleri bu demiryolları ile bu bölgelerdeki ham maddeleri Avrupa sanayine hızlı ve yoğun bir şekilde aktarmak istemişlerdir.

*Osmanlı Devleti “kilometre garantisi” denilen sistemle demiryolu yapan yabancı şirketlerin karlarını garanti altına almıştır. Demiryolu şirketlerinin garanti edilen karın altında kar etmeleri halinde aradaki farkı devlet ödemiştir. Osmanlı, doğacak farkı ödemek için bir veya birkaç vilayetin öşür gelirlerini karşılık göstermiştir. Bu gelirler, Duyunu Umumiye idaresinin kontrolünde olmayan vergilerdir. Fakat yabancı şirketler Osmanlı Devleti’ne güvenmedikleri için garanti kapsamındaki vergileri Duyunu Umumiye İdaresi’ne toplatıp işletmişlerdir.

*Demiryolu imtiyazlarına göre hattın geçeceği devlet arazisi, demiryolunu yapacak şirkete bedelsiz devredilmiştir.Şirket hat boyundaki devlet ormanlarını ve taş ocaklarını bedelsiz kullanabilmiştir. Yine demiryolu yapımı, bakımı ve işletilmesi için gereken malzeme gümrüksüz olarak ithal edilmiştir. Demiryolunun kenarlarındaki bazen 40, bazen 45 kilometrelik şeritler içindeki petrol dahil bütün madenlerin işletme hakkı demiryolu yapan şirkete verilmiştir. Ayrıca imtiyaz sahibi şirketler, demiryolunun yapımı sırasında ruhsat almaksızın eski eser kazıları yapabilecek ve demiryolu boyunca telgraf haltan döşeyebilecektir.

*Osmanlı Hükümeti, Avrupa şirketlerine izin veren her imtiyaz sözleşmesi ile uyruklarının bir bölümünü daha yabancıların etki alanlarına bırakmıştır.

*Osmanlı Devleti’nde yapılacak demiryollarının, demiryollarını yapan emperyalist ülkelerin çıkarlarına aykırı olmamasına dikkat edilmiştir.

*Demiryolunun merkezden, yani İstanbul’dan başlayarak Anadolu’yu boydan boya geçmesi, Osmanlı Devleti’ni güçlendireceğinden bundan kaçınılmış, devletin paylaşılmasını kolaylaştıracak biçimde demiryolları Akdeniz kıyılarından başlatılmıştır.

*Osmanlı Hükümeti demiryolu yaptırmak için ya borç karşılığında bir imtiyaz vermiş ya da borç istediğinde yeni bir imtiyaz isteğiyle karşılaşmıştır. Örneğin, Bağdat Demiryolu imtiyazını almak isteyen Almanya, ön sözleşme imzalanmadan Osmanlı Devleti’ne % 7 faizle 200.000 Sterlin borç vermiştir. 1910 yılında Osmanlı Devleti’ne % 4 faizli 11 milyon altınlık borç veren Almanlar, bunun karşılığında Osmanlı Devleti’ni 11 Mart 1911’de Bağdat Demiryolu için ek bir sözleşme imzalamak zorunda bırakmışlardır.

*Osmanlı Devleti’nin demiryolları Müslüman Türklere değil, İngilizlere, Fransızlara, Almanlara, Ruslara yaramıştır.

*Emperyalist ülkelerin ve onların kapitalist şirketlerinin Osmanlı Devleti’nde inşa edip işlettikleri demiryolları, ilk bakışta bir uygarlık faaliyeti gibi görünüyorsa da, demiryollarının inşaat ve işletilmesi için gerekli malzemenin Avrupa’dan hiçbir gümrük ödenmeden ithal edilmesi, demiryolunu yapacak şirkete kilometre garantisi verilmesi ve demiryolu hatlarının geçeceği yerlerdeki yeraltı ve yerüstü zenginlik kaynaklarına sahip olma hakkı tanınması gibi ayrıcalıklarla Osmanlı demiryolları Avrupalılar için çok karlı bir yatırım aracı olmuş ve ülkenin sömürülmesine yol açmıştır. Öyle ki demiryolu yatırımlarının bu denli karlı ve sağlam güvencelere bağlanması, yabancı demiryolu şirketlerinin kimi zaman daha fazla kar sağlamak için hatları düzlük arazide bile dolambaçlı bir şekilde döşemelerine neden olmuştur.

*İflas eden, Duyun-u Umumiye İdaresi ile bütün yer altı ve yer üstü zenginliklerinin gelirlerine “alacak” olarak el konulan Osmanlı Devleti yaptırdığı demiryollarından kardan çok zarar etmiştir. Demiryollarıyla Osmanlı’da tarımsal gelirlerin ve ticaretin arttığı doğrudur, ancak elde edilen gelirler hep yabancı ülkelere gitmiştir. Ayrıca emperyalist amaçlarla inşa edilen demiryolları birbirinden bağımsız hatlardan oluştuğu için Osmanlı Devleti’nin askeri ihtiyaçlarına da yanıt vermekten uzaktır.

Sanırım şimdi Atatürk’ün Osmanlı’dan kalan demiryollarını neden satın alarak millileştirdiği ve onun “milli”, “bağımsız” demiryolu politikasının ne anlama geldiği çok daha iyi anlaşılmıştır.

Bilindiği gibi 1946’dan sonra ABD etkisinde ve kontrolündeki Karşı Devrim sürecinde Türkiye demiryolundan neredeyse tamamen vazgeçerek karayoluna yönelmiştir. Bir zamanlar demirağlara Osmanlı’yı sömüren emperyalizm daha sonra oto lastikleriyle Türkiye’yi sömürmeye karar vermiştir.

Ah Mustafa Kemal Ah!… Seni çok özlüyoruz…çok!..

Sinan MEYDAN

Not: Bu konunun ayrıntılarını Ekim 2012’de çıkacak olan “AKL-I KEMAL – Atatürk’ün Akıllı Projeleri”, 3. Cilt, adlı kitabımda bulabilirsiniz.

Kaynaklar:
1) Sinan Meydan, Cumhuriyet Tarihi Yalanları, 2. Kitap, İnkılap Kitabevi, İstanbul, 2010
2) İsmail Yıldırım, Cumhuriyet Döneminde Demiryolları, (1923-1950), Atatürk Araştırma Merkezi Yayını, Ankara, 2001; Demiryollarımız, TCDD Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları İşletmesi, Demiryol Dergisi Yayınlarından, Ankara, 1958.
3) Yıldırım, age, s. 195; Demiryollarımız, s. 96
4) http://www.tcdd.gov.tr/home/detail/?id=1706

Orijinal metin: http://sinanmeydan.com.tr/index.php?option=com_content&view=article&id=404%3Aatatuerkten-babakana-yanit-neyi-mi-oerduem-goestereyim&catid=62%3Ayazlar&Itemid=228

Kışkırtmaya gelme TC !

Posted in Uncategorized on 12 Ağu 2012 by buyukakin

PKK, ABD tarafından UW (1) Unconventional Warfare, çerçevesinde Kurulmuş bir terör örgütü, bir konvensiyonel olmayan savaş elementidir.

PKK(2)’nın eğitimi, finansal ve lojistik desteği ABD tarafından sağlanmaktadır. PKK zaman içerisinde insan, silah ve uyuşturucu kaçakçılığı ve Kürt-Türk sermayedarlarından aldığı haraçla ve TC gladyosu ile zaman zaman maddi işbirliği de yapmaktadır. Ancak asal varlığını ABD ve UW uygulamasına borçludur.

PKK nın kent örgütlenmesi KCK, Siyasi Örgütlenmesi ile BDP dir. Ne PKK, ne KCK ne de BDP nin yoksul Kürt yurttaşlarını temsil yeteneği yoktur . Kürt köylüsü ve yurttaşları terör örgütüne insan kaynağı olarak olarak görülmekte ve bu işlevi görmektedir. şiddet baskı ölüm korkusu ile devşirilen yoksul kürt gençleri PKK nın dağ terörist kadrosunun ölüme sürülen “ER”leridir. Bunlara komuta ve sevk edenler ise Suriye, Irak, Ermenistan kökenli seçilen ve terörist olarak ABD paralı askerleri ve ajanlarınca eğitilen seçkin paralı köpeklerdir. Ölen PKK teröristlerinin çoğunluğunun yaş ortalaması 17-19 olan YOKSUL KÜRT GENÇLERİ dir.

Aynı biçimde PKK teröristleri ile savaşmak durumundan kalan ve ölenler TC ordu mensuplarının yaş ortalaması da 19-22 olup tamamına yakını bu kez ve yine yoksulluk paydaşındaki “YOKSUL TÜRK-KÜRT GENÇLERİ”dir.

Bu kirli kanı AKP önleyemez. Çünki hemen her şeyi ile -iktisaden ve siyaseten- iktidarda kalmasına borçlu olduğu ABD’ye insiyatifi kaptırdığı gözlemlenmektedir. TC Ankara’dan değil, eyalet valisi ABD Ankara Büyükelçiliğinden yönlentirildiği izlenmektedir. Başbakan halk önündeki hiçbir konuşmasını önüne konan prompter(3) dan okumadan yapamaz,yapamamaktadır. Bu metinlerin kim tarafından hazırlandığı ve okunmak üzere prompter’e yuklendiğini zannetmektesiniz? Ulusal basın kaynaklarından aktarıldığı biçimde bir kısım AKP vekilleri kendi içlerindeki ihtilafların çözümü yönünde bile ABD Ankara büyükelçiliğine giderek sikayet bildiriminde, çözüm talebinde bulunmaktadır.

Bu gün başbakanlıkta onlarca ABD yurttaşı sivil ajan provokatör ve BOP uzmanı alenen kendilerine tahsis edilen odalarda çalışmaktadır. Yine bir dönem Genel kurmay başkanlığının basın bülteni ile açıkladığı gibi TC nin kuzeyinden Güneyine ve doğusuna Diyarbakır’dan Hatay’a, Trabzon’dan Ankara’ya hemen her stratejik kentle önemli sayıda CIA ajanı fink atmaktadır. Hem başbakanlıkta çalışan hem de TC’nin her bir yerinde fink atan elementlerle ilgili AKP hükümetinden hiçbir yalanlama gelmemiştir.

Mustafa Kemal’in ünlediği gibi “Türkiye Cumhuriyetini Kuran Türkiye Halkına Türk Milleti denir.”

Cumhuriyetin kurucu iradesi, ırk dil din mezhep paydaşından Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları arasında fark gözetmemiş, ümmet topluluğundan ulus devlete geçişi sağlamıştır. Şuraya kadar ki bir kısım etnik ve mezhep paydaşında Türkiye Cumhuriyetine kalkışma içinde bulunan aşiret/feodal öğelerin Emperyal güçlerin kışkırtması ile kalkışmalarını güç ve kanla baktırmaya dek. Dünya siyasi tarihinden, toplumsal, sınıfsal ve sosyolojik bilimsel verilerden bilindiği üzere her devrim, her rejim, kendisi yıkmak istenen her ne güç ve kimlikte bir saldırı ile karşılaşır ise bu saldırıyı en sert biçimde bastırmayı hak eder.

Bu kalkışmalar dışında yarım bırakılmış Kemalist devrimin bir sonucu olarak, 1938 den başlayarak ve giderek artan bir ivmede yoksul Türk köylüsü ve yoksul Kurt köylüsünün Türk ve Kürk FEODALITESİ ile ezildiği, sömürülüğü bir gerçektir. 1960 ihtilalı ile emek sınıf bilincinin oluşması ile kısmen duraksayan, Ecevit’in “su kullananın toprak işleyenindir” düsturu ile gerçek mecrasına girmek üzere olan “köylü üzerindeki Feodal yapının kırılması” çabası yine ABD tarafından satın alınan sivil asker elitler eli ile yerle bir edilmiş, rayında çıkan vahşi kapitalist yapı 12 Eylül darbesi ile eski yoluna sokulmuştur.

Ez cümle;
Bu gün ki iktidar, PKK, KCK, BDP her birisi uluslararası basın kaynaklarından tarandığında açık bir biçinde görüldüğü üzere “ABD projesi”dir. Bu gün ki Meclis içi sözde Muhalefet 12 Eylül Anayasası Üründür. . Askerde er koğuşunda Kürt ve Türk yan yana yatmakta aynı karavanadan yemek yemekte birlikte savaşa gitmektedir. TC’nin ister sivil ister kamu sosyal katmanları içerinde bir sınıftan diğerine geçmede, varsıllaşmada, özgür bir biçimde yerleşke değiştirmede, ne Kürt ne Türk hiçbir ayrım yoktur.

75 milyonluk TC’de yaşayan 20 milyon Kürt kökenli TC yurttaşının % 90 nın yaşadığı ülke ve bayrağı ile direk sorunu yoktur. Kürt-Türk, Alevi-Suni çatışmasını yaratmak isteyenler ABD ürünü bu gün ki iktidar, PKK, KCK, BDP ve dolaylı yoldan bu çabaya bilerek yada bilmeyerek su taşıyan MHP ve YCHP içindeki bir kısım örtülü-açık işbirlikçilerdir.

Bu çatışmayı körükleyenler ve dezenformasyon ile toplum katmanları arasında kin ve nefret tohumları ekenler ise Sorospu STK’lar, satın alınmış önemli bir kısım TV gazete sahibi medya baronları, onların paralı dönek, satılmış bir kısım köşe yazarları ve bir kısım çakma akademisyenler, sözde toplum önderleridir.

Bu gün TC entelijensiya’sının ne yazık kı ki önemli bir bölümü, üniter toplumsal yapıyı bu emperyal talepler çerçevesinde yeniden şekillendirmek, öğrenmeyen, düşünmeyen, üretmeyen, bir lokma bir hırka dinsel yutturmacasında -kendileri ülke kaynaklarını hamudu ile yutarken- sadece verilenle yetinen ümmet topluluğu yaratmaya çaba göstermektedir.Eğitim, öğretim, yargı, yasama,yürütme yeniden yapılandırılmakta, ulus-üniter devlet ve yurttaşlık bilinci aşiret ummet siyasalına evrilmektedir..

Sade Kürt ve Türk yurttaşı kardeştir. Bu ülkenin kurucu yapı taşlardır.
Yılgınlığa, beğise kapılmaya gerek yoktur. Kurtuluş savaşı ile emperyalistlerin işgaline son veren bu ülkenin aydınlık yurttaşları, ABD ve yerli işbirlikçilerinin BOP projesi tezgahını da bozacaktır.

“İş, emek ve hürriyet” üçlemesinde sınıf bilincini oluşturmak, ABD işbirlikçisi Türk -Kürt feodalitesine ve hakim sermayeye karşı demokratik legal örgütlü mücadeleyi başlatmak ve bu düsturu TC’nin iliklerine kadar yılmadan, korkmadan, paylaşmak, ulusal ve ulsuslararası her platformda demokratik protesto hakkını kullanmak, Demokratik Laik Üniter TC’nin bekası, sınırlarının bütünlğü için tek çıkış yoludur.

buyukakin

(1) UW : http://www.scribd.com/doc/81682320/special-forces-uw-tc-18-01
(1) UW : https://buyukakin.wordpress.com/2012/07/19/amerika-suriyede-ne-yapmakta/
(2) http://www.msxlabs.org/forum/siyasal-bilimler/68722-pkk-gercegi.html
(3) Prompter: halka konuşma yaparken daha önce hazırlanmış bir metnin ekrandan kayarak okunmasına yarayan cihaz http://video.milliyet.com.tr/video-izle/Erdogan-in-prompter-i-bozulursa—-rvQhIu8OFFIn.html

Hangi Atatürk? Can YÜCEL

Posted in Uncategorized on 12 Ağu 2012 by buyukakin

Ölümünün 13. yılında Can YÜCEL’i (1926 – 12 Ağustos 1999)
saygı ile anıyoruz…

Hangi Atatürk?

Kimininki kalpaklı kiminki fraklı, kimi sert kimi güler yüzlü… Herkes kendine göre bir Atatürk portresi çiziyor. Peki bunların hangisi gerçek Atatürk?

Ben gözümle görmedim, anlattılar: Atatürk, Anadolu’nun direniş ruhunun nasıl örgütlendiğinden söz ederken ‘küçük kıvılcımlardan büyük yangınlar doğabileceğini’ söylemiş.
Sonra bu söz “Küçük kıvılcımlar, büyük yangınlar doğurur” diye pankart olup asılmış.
Nereye biliyor musunuz?
İtfaiyenin girişine…
Erbakan’dan Çelik’e kadar
Ne demek istediğimizi anlatmak için Atatürkçüler listesine şöyle bir göz atmak yeterli:
Adnan Hoca da Atatürkçü, Doğu Perinçek de…
Popçu Çelik de Atatürkçü, ‘ordu göreve’ pankartı açan gençler de…
Erbakan Başbakanken “En büyük Atatürkçü biziz” demişti; tabii onu hapseden Kenan Evren de…
Eski Genelkurmay Başkanı Doğan Güreş, partisinin başkanı Tansu Çiller’in yarımyüz fotoğrafını Atatürk’ünkiyle eşleştirecek kadar Atatürkçüydü…
Bu kadar farklı eğilimden insan, aynı liderden “Bizim önderimiz” diye söz ediyorsa bu işte bir yanlışlık olmalı.
O zaman da sormak gerekiyor:
Kaç farklı Atatürk var?
Ve hangisi gerçek Atatürk?

Bir liderden kaç farklı kimlik çıkar?
Devrimci Atatürk
Aslında ‘Kuvvacı Atatürk’ demek daha doğru…
Kuvvacılarınki, post bıyıklı, kalpaklı, antiemperyalist bir lider.
Daha 1960′larda Deniz Gezmiş, anti-Amerikan gençlik mücadelesine başlarken babasına şöyle yazıyordu:
“Sana müteşekkirim, çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni… Küçüklüğümden beri evde Kurtuluş savaşı anılarıyla büyüdüm. O zamandan beri yabancılardan nefret ettim. Biz Türkiye’nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız.” Bu antiemperyalist ve sivil direnişçi ruh, bugün de siyasal alanda pekçoklarına ilham veriyor.
“Ordu göreve” diyen Türk Solu dergisi, kalpaklı Mustafa Kemal kapağıyla çıkıyor.
Kemal Paşa’nın 1920′de bir komünist partisinin kurucusu olması, Lenin’e ‘ezilen milletleri emperyalizmin hegemonyasından kurtarmak için’ mektup yazması ‘Solcu Atatürk’çülerin dayanakları…
Onun Anadolu halkına hitaben yayınladığı bir beyanname elden ele geziyor:
“Müslüman kardeşlerim, komünist arkadaşlar…!
Büyük devletler yeni bir Müslüman kurbanını boğazlıyorlar. Onu yok etmek azmindedirler. Fakat biz, elde silahımız, anavatan topraklarını savunarak ve haklarımızı haykırarak ölmesini bilenlerdeniz. Köylülerimiz topraklarını, yurtlarını ve köylerini istilacıya karşı müdafaa ederken, şehit düşerken emin olabilirler ki, yakın bir zamanda bütün İslamiyet, komünizmle birlik olarak onların intikamını alacaktır.”

Ülkücü Atatürk
Ata’nın sağlığında yazılan tek biyografisinde H. C. Amstrong, ona ‘Bozkurt Atatürk’ ismini takmıştı.
Nazım Hikmet’in tabiriyle ‘sarışın bir kurda’ benziyordu.
MHP Kongresi’nde asılan bir afişte o Atatürk’ü, bıyıkları fırça darbeleriyle sarkıtılmış, sert bakışlı bir asker olarak tanımıştık.
Ülkücülerinki, “Komünizm gördüğü yerde ezilmelidir” dediği önesürülen, daha 1933′te Sovyetler’in ilerde dağılabileceğini görüp “Oralardaki dili bir, inancı bir, özü bir kardeşlerimize sahip çıkmalıyız” diyen bir ‘başbuğ’…
Atatürk, 1927′de piyasaya çıkarılan 5 ve 10 liralık banknotların üzerine bozkurt resmi koydurmuştu.
1930′da tarihçilere ‘Türk tarihinin ana hatları’nı yazdırmaya başladığında, İslam’ın Türk tarihinin sadece bir bölümünü oluşturduğunu, oysa ondan önce de Türklere ait şanlı bir mazi bulunduğunu anlatmıştı. Alfabede, giyside, müzikte Osmanlı’yı çağrıştıran ne varsa silmeye çalışıyordu.
Yıllar önce Celal Bayar’ın damadı Ahmet İhsan Gürsoy’dan dinlediğim bir anıyı burada nakletmekte yarar var. Gürsoy’un anlattığına göre Atatürk, 30′lu yıllarda Türk bayrağını da değiştirmeyi düşünmüş. Çünkü ayyıldız simgesinin Osmanlı’yı ve Arap dünyasını çağrıştırdığına inanıyormuş. Türklere yeni bir ulusal kimlik kazandırmaya çalışırken, ona İslamiyet öncesi köklerini hatırlatan bir bayrağın yakışacağını hesaplamış ve Göktürk’lerin bayrağını düşünmüş.
O proje gerçek olsaydı, bugün Türk bayrağında ne olacaktı biliyor musunuz:
Mavi fon üzerinde yeşil bir kurt profili…

Kürtlerin Atatürk’ü
Mustafa Kemal, Anadolu’ya geçtikten sonra Amasya’dan Kâzım (Karabekir) Paşa’ya çektiği telgrafta şöyle diyordu:
“Ben Kürtleri ve hatta bir özkardeş olarak tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek ve bunu cihana göstermek karar ve azmindeyim.”
Bu kararla, Amasya protokolünde ‘Türklerin ve Kürtlerin oturdukları yerler’ diye adlandırılan ülke için milli mücadele başladı ve BMM kuruldu.
Meclis’teki ilk tartışmalardan biri Kastamonu Mebusu Yusuf Kemal Bey’in, “Türklerin sağlığı korunmalıdır” demesiyle patlamış, Sivas Mebusu Emir Paşa, bu vatanda sadece Türklerin yaşamadığını hatırlatmıştı. O aşamada, Mustafa Kemal Paşa devreye girmiş ve ‘Meclis’in sadece Türklerden değil, Çerkezlerden, Kürtlerden, Lazlardan oluştuğunu ve bunların çıkarlarının ortak olduğunu’ vurgulamıştı.
Kurtuluş Savaşı başlarken Kemal Paşa, Kürtlere özerklik verilmesinden bile söz etmişti.
Kürt sorunu yeniden gündeme geldiğinde, şahinler, Dersim isyanını sertlikle bastıran Atatürk’ü örnek alırken, güvercinler Mustafa Kemal’in 1920′lerdeki sözlerini arşivden çıkardılar.

Dindar Atatürk
Bitmek bilmez bir tartışma da Atatürk ve din meselesidir.
Timur Selçuk, Yaşar Nuri Öztürk gibi Atatürkçü müminler Kur’an’la Nutuk’u bir arada saklar kütüphanelerinde… Başuçlarında Ata’nın Meclis açılışında ellerini kaldırmış dua ettiği fotoğrafı asılıdır. Fotoğrafın altında da Ocak 1923′teki konuşması vardır.
“Bizim dinimiz en makul ve en tabii dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki, son din olmuştur. Bir dinin tabii olması için akla, fenne, ilme ve mantığa tetabuk etmesi lazımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen mutabıktır.”
Onlara göre ‘Atatürk dinin özüne değil, din olarak kabul edilen geleneğe ve eskimiş kurumlara karşı tavır almış’tır ve vahiy ile akıl arasında uzlaşmazlık görmemiştir.
Ateistler, buna bir başka Atatürk metniyle karşı çıkar.
Onların elindeki metin, 1 Kasım 1937 tarihli Meclis açış konuşmasıdır: “Dünyaca bilinmektedir ki, bizim devlet idaresindeki ana programımız, Cumhuriyet Halk Partisi programıdır. Bunun kapsadığı siyasetler, idarede ve siyasette bizi aydınlatıcı ana hatlardır. Fakat bu prensipler gökten indirildiği sanılan kitapların dogmalarıyla asla bir tutulmamalıdır. Biz, ilhamlarımızı gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz.”

Demokrat Atatürk
Ve nihayet liberal-demokrat Atatürk…
Özellikle Cumhuriyet’le yaşıt İktisat Kongresi’nde uygulamaya konan ekonomi politikası ve Celal Bayar’ın Başbakanlığı döneminde hayata geçirilen uygulamalar, Atatürk’ü, İş Bankası’nın kuruluşuna imza atmış bir ‘liberal devlet adamı’ yönüyle öne çıkarır.
Hele İsmet Paşa’nın Başbakanlığında iki kez direkten dönen çok partili rejim arayışları onu ‘demokrat’ sıfatıyla bir arada değerlendirenlerin en inandırıcı kanıtıdır.
Her ne kadar Cumhuriyet tarihi boyunca demokrasiyi askıya alan tüm askeri müdahaleler, Atatürkçülük adına yapılsa da, Cumhuriyet’in asıl hedefinin demokrasi olduğuna inananlar, ‘muhtaç oldukları kanıt’ı, onun Afet İnan’a verdiği el yazısı notlarında bulabilirler:
“Artık bugün demokrasi fikri daima yükselen bir denizi andırmaktadır. Yirminci asır, birçok müstebit hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir.”

Neden bu kargaşa?
Baştaki soruya dönelim: Hangisi doğru bunların? Her biri gerçek belgelere, tanıklıklara, konuşmalara dayandırılan bu politik kimliklerin hangisi gerçek Atatürk?
Bir insan aynı anda hem devrimci hem ülkücü, hem ‘Kürtler’in özerkliğinden yana’, hem Türkçü, hem dindar hem pozitivist, hem otoriter hem demokrat olamayacağına göre bu iddia sahiplerinden biri yalan söylüyor olmalı…
Hangisi?
Sanıyorum, bu zor sorunun yanıtını bulabilmek için 1920′lerin koşullarını ve Kurtuluş Savaşı ile Cumhuriyet’in hangi şartlar altında gerçekleştirildiğini iyi bilmek gerek.
Kurtuluş Savaşı verilirken, Anadolu ahalisinin kahir çoğunluğu, nihai amacın Saltanat ve Hilafet’i korumak olduğunu düşünüyordu.
Kürtler’in bazısı özerklik peşindeydi.
Komünistler, Sovyet devrimine özeniyordu.
Bütün bu farklı eğilimlerden, ortak bir mücadele azmi yaratabilmenin yolu, hepsine yönelik sıcak mesajlar vermekten geçiyordu.
O yüzdendir ki, Meclis’in açılışında eller açıldı, dualar edildi, Kürtler’e özerklik vaat edildi, muvazaalı bir resmi komünist parti kurulup Sovyet etkisindeki komünist hareket yok edildi.
Ulus olma sürecinde din yerine tutkal olarak Türklük ruhu gerekiyordu; bozkurtlu bayrak düşünüldü.
Ancak bunlar 1920′lere özgü geçici tedbirlerdi; hiçbiri bugün Atatürkçülük adına savunulamayacak kimliklerdi.
O yüzden zaman zaman birbiriyle çelişen bu sözler, tavırlar, tutumlar kargaşasını, Atatürk’ün olgunluk dönemine ait notlarının, konuşmalarının, eylemlerinin süzgecinden geçirmek şart…
Bu yapılmayıp da 1920′lerin kargaşasından rastgele bir fotoğraf çekince Atatürk, herkesin kullanımına açık “Binbir surat”lı bir lidere dönüşüyor ve ‘bunca yalancı’ içinde kimin doğruyu söylediğini bulmak, hepten güçleşiyor.
Bugün gerçek dindarlar Atatürk’e sevgi besliyor, niye?
İşgal altında olmayan bir ülkede, kıldıkları namazın geçerli olmasını ona borçlular…

Milliyetçiler ona sevgi besliyor, niye?
Türk ulusunu var etti. Esir, onursuz bir ulus olmaktan kurtardı…

Solcular ona sevgi besliyor, niye?
Emperyalizme karşı başarılı ilk Kurtuluş Savaşı’nı verdi…

Aklı başında Kürtler ona sevgi besliyor, niye?
Irkçılık yapmadı, Türk ulusu adı altında Türkleri de, Kürtleri de, diğer etnik kökenlileri de eşit vatandaş yaptı…

Demokratlar ona sevgi besliyor, niye?
Sanırım yanıt vermeye gerek yok, Cumhuriyet’e bakmanız yeterli…

Atatürk, bir siyasi görüşün, bir zümrenin, bir ırkın, tek bir dine mensupların Atatürk’ü değil, hepimizin, Türk Ulusu’nun ATA’sı…

Şu yaşadıklarımıza bakınca bugün değerini daha iyi anlıyoruz…
Sn. tarihe meraklı; Atatürk sapasağlam burada, görüşleri ile, düşünceleri ile ve hedefleri ile… O kadar büyük ki, o saydığınız zavallı isimler onun gölgesine sığınmak gereği duyuyorlar. Bazı meraklılar da da kuyruk acısı ve hasedinden bunu anlamamazlığa geliyor, O’nu birilerinin Atatürk’ü yapmaya çalışıyor. Bunlar Atatürk’ü alçaltmaz, aksine gönlümüzdeki değerini kat be kat artırır.

Can YÜCEL
http://www.canyucel.org/hangi-ataturk.html

iyi ki vardın can baba
iyi ki söyledin, yazdın ..
tümcelerin hiddetin sevgin dostluğun ve yurtseverliğinle her dem bizlesin
buyukakin
12.08.2012

Can Yücel’in Biyografisi

Can Yücel (1926 – 12 Ağustos 1999), dünyaca tanınan modern Türk şairdir. Kullandığı kaba ama samimi dil ile Türk şiirinde farklı bir tarz yaratmıştır.

HAYATI

Can Yücel, 1926′da İstanbul’da doğdu.Hasan Ali Yücel’in oğludur.
Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu. Çeşitli elçiliklerde çevirmenlik, Londra’da BBC’nin Türkçe bölümünde spikerlik yaptı.
Askerliğini Kore’de yaptı. 1958’de Türkiye’ye döndükten sonra bir süre Bodrum’da turist rehberi olarak çalıştı. Ardından bağımsız çevirmen ve şair olarak yaşamını İstanbul’da sürdürdü. 1956 yılında Güler Yücel ile evlendi. Bu evlilikten iki kızı (Güzel ve Su) ve bir oğlu (Hasan) oldu.

Son yıllarında Datça’ya yerleşti ve her hafta Leman, her ay Öküz dergilerinde yazıları ve şiirleri yayımlandı. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel`e hakaretten yargılanan Yücel, 18 Nisan seçimlerinde ÖDP`nin İzmir 1. sıra milletvekili adayı oldu. 12 Ağustos 1999 gecesi ölen şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya gömüldü.

YAZARLIĞI

Can Yücel, 1945-1965 yılları arasında Yenilikler, Beraber, Seçilmiş Hikayeler, Dost, Sosyal Adalet, Şiir Sanatı, Dönem, Ant, İmece ve Papirüs adlı dergilerde yazdı. Daha sonraları Yeni Dergi, Birikim, Sanat Emeği, Yazko Edebiyat ve Yeni Düşün dergilerinde yayımladığı şiir, yazı ve çeviri şiirleri ile tanınan Yücel, 1965`ten sonra siyasal konularda da ürün verdi. 12 Mart 1971 döneminde Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapse mahkum oldu. 1974’de çıkarılan genel afla dışarı çıktı. Dışarı çıkışının ardından hapiste yazdığı Bir Siyasinin Şiirleri adlı kitabını yayımladı. 12 Eylül 1980 sonrasında müstehcen olduğu iddiasıyla “Rengahenk” adlı kitabı toplatıldı.
1962′de İngiltere’deyken, 1709 yılından kalma, Latin harfleriyle taş baskısı olarak basılmış bir Türkçe dilbilgisi kitabı bulması geniş yankı uyandırdı.

Şiirlerinde argo ve müstehcen sözlere çok sık yer veren, bu nedenle zaman zaman dikkatleri üzerine çekip koğuşturmaya uğrayan Yücel, ilk şiirlerini 1950 yılında `Yazma` adlı kitapta toplamıştır.

Can Yücel, taşlama ve toplumsal duyarlılığın ağır bastığı şiirlerinde, yalın dili ve buluşları ile dikkati çekti. Can Yücel’in ilham kaynakları ve şiirlerinin konuları; doğa, insanlar, olaylar, kavramlar, heyecanlar, duyumlar ve duygulardır. Şiirlerinin çoğunda sevdiği insanlar vardır. ‘Maaile’ şairin kitaplarından birine koyduğu bir ad. Can Yücel için ailesi çok önemlidir: eşi, çocukları torunları, babası.. Bu insanlarla olan sevgi dolu yaşamı şiirlerine yansımıştır. ‘Küçük Kızım Su’ya’, ‘Güzel’e’, ‘Yeni Hasan’a Yolluk’, ‘Hayatta Ben En çok Babamı Sevdim’ bu sevgi şiirlerinden bazılarıdır.

Can Yücel ayrıca Lorca, Shakespeare, Brecht gibi ünlü yazarların oyunlarından çeviriler yaptı. Shakespeare çevirileri (Hamlet, Fırtına, Bir Yaz Gecesi Rüyası) aslına tam olarak bağlı kalmasa da son derece başarılıdır. Shakespeare’in ünlü ‘to be or not to be’ sözünü ‘bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin’ şeklinde Türkçeleştirmiştir. 1959′da ilk baskısı yayımlanan ‘Her Boydan’ adlı kitabında dünya şairlerinin şiirlerini serbest ama çok başarılı bir biçimde Türkçeye çevirmiştir.

http://www.canyucel.org/can-yucelin-biyografisi.html/comment-page-1#comment-2302

Süriyede ABD ve İsrail için hesap şaştı.

Posted in Uncategorized on 04 Ağu 2012 by buyukakin

Asal amaç suriyenin kuzeyinde kürt özerk bölgesi ve bunun önce kuzey kurdistan sonra güney TC ile birleştirilerek İran’a karşı İsraili koruyacak ve “tak emredince şak yapacak” bir element olarak bir Kürt Feodal Kalkanı oluşturmaktı.

Esad kuzey Suriye de kontrolu bilinçli geri çekince uzey Suriyeye hiç hesapta olmayan bir biçimde “el kaide + taliban + müslüman kardeşler“ çökmeye başladı.

İran tarafından desteklenen bu eli kanlı örgütler İsrail için bölgede Esad yönetimindeki Suriyeden daha tehlikeli..

Dış muemalat elementi “Davudun oğlu” kıçı yanmış enik gibi Kuzey Irakda bir oyana bir bu yana koşturmakta.

Evangelistlerin kontrolundeki Amerikan genelkurmayı ve hakim medyası Libya’da kullanıp Suriye’de de servise verdikleri UW (Unconventional Warfare – konvansiyonel olmayan savaş) stratejisinde hesabın şaştığını görerek bu kez Irak benzeri Suriyede de konvensyonel kanlı sıcak savaşa hazırlanmakta.

ABD, İsrail ve BOP eşbaşkanı için yandı keten helva…

04.08.2012 bykakn

Marks ve din – Anindya Bhattacharyya

Posted in Uncategorized on 04 Ağu 2012 by buyukakin


İngiltere’de yayınlanan Sosyalist İşçi (Socialist Worker) gazetesi (1) yazarlarından Anindya Bhattacharyya’ya göre, Karl Marks, dine büyük bir küçümsemeyle saldıran liberalleri eleştiriyordu…

Melih Mol – marksist.org

Karl Marks‘ın din hakkında en çok bilinen sözü nedir? Çoğu insan, Marks’ın dini ‘kitlelerin afyonu’ olarak tanımladığını bilir. Ama çok daha az kişi, bu sözün tamamını bilir:

“Dini ıstırap, bir ve aynı zamanda, hem gerçek ıstırabın ifadesi hem de gerçek ıstıraba karşı bir protestodur. Din, ezilen yaratığın iç çekişi, kalpsiz bir dünyanın kalbi, ruhsuz koşulların ruhudur. Kitlelerin afyonudur.”

Konu üzerine yazıları dikkatli bir şekilde incelenirse, Marks’ın bir yandan dini açıkça eleştirdiği görülürken, aynı zamanda dinin eleştirisini bütün diğer politik kaygılarının önünde tutup yücelten liberalleri de sertçe eleştirdiği anlaşılır.

Marks’ın çoğu eserinde olduğu gibi, onun din konusundaki analizlerini de anlamak için, hayatı boyunca içinde olduğu siyasi mücadeleleri yakından incelememiz gerekiyor.

Marks, 1818’de sınırları bugünkü Almanya’nın içinde yer alan Prusya’da doğdu. Kariyerinin başlarındaki belirleyici politik mücadelelerden biri din etrafında şekillenmiştir. Prusya’da Yahudiler, nerede yaşayacaklarına ve hangi meslekleri edinebileceklerine kadar belirleyici olan kanunlar yoluyla, sistematik bir ayrımcılığa maruz kalmaktaydı.

1840’larda Yahudilerin kurtuluşu hakkında, bugün İslam ve Müslümanlar üzerinden yaşanan bazı tartışmalara koşut, öfkeli tartışmalar yaşanıyordu. Bu süre zarfında Marks, liberal yayınlarda çalışan radikal bir gazeteci olarak ismini duyurmaya başlamıştı. Marks’ın zamanının çoğu, Genç Hegelciler olarak bilinen bir grup liberal yazar ve düşünürle tartışmayla geçiyordu. Bunlar arasında en önemlilerden biri de Marks’ın üniversitede hocası olmuş Bruno Bauer’di.

Bauer akademik kariyerine sağda başlamış, fakat daha sonra Hıristiyanlık karşısında giderek daha eleştirel bir tutum takınmış, politik olarak da sola yaklaşmıştı. 1842’de radikal görüşleri sebebiyle Berlin’deki üniversiteden atılmıştır.

Genç Hegelciler’in ve Bauer’in, Hıristiyanlığı ve genel anlamda dini eleştirmek için haklı sebepleri vardı. Prusya o zaman feodal çağlardan kalma, kilisenin baskın ideolojisine dayanan kısıtlayıcı kanunların var olduğu katı bir monarşiydi. Prusya’daki liberaller, 1789 Fransız Devrimi ile birlikte ortaya çıkanlara benzer reformların özlemini çekiyorlardı. Ne var ki, bu liberaller gerçek anlamda bir devrim yapmak gibi karmaşık konuları tartışmak konusunda çok daha az gönüllüydüler. Sonuç olarak, parçalanmakta olan Prusya hükümetinden, başta parlamenter seçimler ve kilise ile devletin ayrılması gibi konular olmak üzere, çeşitli reformlar talep etme üzerine yoğunlaşmışlardı.

Yahudilerin özgürleşme talebi de, bu daha geniş çaptaki mücadelenin bir parçasıydı. Aslında Yahudi olan babası baskıdan kaçmak için Hristiyan olmuş olan Marks, Yahudilere karşı var olan ayrımcı kanunların kaldırılması yönündeki kampanyayı destekledi.

Liberal ateistler

Ancak bütün liberaller bu davaya ortak olmadılar. Bauer, Marks’la keskin bir zıtlık içinde Yahudilerin özgürleşmesine karşı çıkıp, görünüşte solda yer alan fikirlerle görüşünü savunuyordu. Bauer’in çoğu düşüncesi, bugün pek çok kişinin İslamofobi karşısında takındığı, önemsemeyen, göz yuman ya da yok sayan tutumun öncülü gibidir.

Bruno Bauer

Bruno Bauer’e göre asıl düşman dindi, dolayısıyla Yahudiler olarak özgürlük isteyen Yahudilere destek vermek dine teslim olmak ve dini bir azınlığın taleplerine taviz vermek anlamına gelecekti. Bauer ısrarla, Yahudilerin önce dinlerinden vazgeçmeleri gerektiğini ve ancak o zaman liberal ateistlerin desteğini kazanabileceğini vurguladı.

Bauer, bu sorun üzerine bir makalesinde şöyle yazar:

“(Bir kişi) Yahudi kaldığı sürece, onu Yahudi yapan kısıtlanmış doğa, kendisinin diğer insanlarla birlikte hareket etmesini sağlayacak olan insan doğası karşısında doğal olarak galip gelecek ve onu Yahudi olmayanlardan ayıracaktır.”

Bu sav yüzeyde bütün dinleri “aynı derecede kötü” olarak niteliyor gibi görünse de, konu üzerine ortaya konmuş bir başka sav tarafından desteklendiğinde, asıl tehlikeli olanın ne olduğunu açıkça ortaya koyduğu görülüyor. Yahudi özgürleşmesine saldıran ikinci makalesinde, Bauer bütün dinlerin eşit derecede kötü olduğunu söylerken, bazı dinlerin diğerlerinden daha “eşit” olduğunu vurguluyordu.

Bauer artık, Hıristiyanlığın Musevilikten üstün olduğunu savunmaya başlamıştı:

“Hıristiyan birinin dinin üstesinden gelmesi için aşması gereken yalnızca bir engel vardır, o da dinidir. Öte taraftan bir Yahudi, sadece kendi Yahudi doğasını değil, aynı zamanda kendisine yabancı kalmış olan dinini mükemmelleştirme atılımını da aşmalıdır.”

Bu noktada, bugün İslam üzerine dönen tartışmalara olan benzerlik şaşırtıcı boyutlarda. Liberal laikler sık sık, kendilerinin bütün dinlere karşı olduklarını ve İslam’la özellikle bir dertlerinin olmadığını söylerler. Ancak onları özellikle en fazla harekete geçiren, terörizmden homofobiye pek çok toplumsal sorunun birinci dereceden sorumlusu tuttukları din, değişmez bir biçimde hep İslam oluveriyor.

Bu sırada Genç Hegelciler’le olan ilişkisini hâlihazırda yeniden gözden geçirmeye başlamış olan Marks, 1844’te yayınlanan “Yahudi Sorunu Üzerine” başlıklı polemik makalesinde eski hocasına sert bir şekilde cevap verdi. “Yahudi gericiliğine” karşı saldırılarla ya da güya “hoşgörü” talep eden ikiyüzlü fikirlerle bir araya gelmek yerine, silahını doğrudan Bauer’in çökmekte olan liberal politikalarına yöneltti.

Marks ilk olarak, Bauer tarafından ortaya atılan kısıtlı “politik kurtuluş”, yani laik bir devletin kurulması fikrine karşı çıktı. Çünkü ona göre bu hiçbir yerde mümkün değildi. Hatta bu, Bauer’in asıl amacı olan dinin ortadan kaldırılmasını dahi sağlayamazdı. Marks, Birleşik Devletler anayasasın açık bir şekilde laik olduğunu, ancak bu ülkenin “dinselliğin en önde gelen ülkesi” olduğunu, kendi mallarını pazarlar gibi çalışan mezhep ve tarikatlarla dolu olduğunu vurguluyordu.

Toplumsal mücadele

Marks, temelde, dini inancın asıl olarak daha genel anlamdaki bir baskının -nedeni değil- sonucu olarak ortaya çıktığını söylüyordu. Sadece din sorunu üzerine yoğunlaşmak, büyük resmi görmeyi engelliyor ve bütün enerjinin, gerçek toplumsal mücadeleler yerine steril teolojik tartışmalara ayrılmasına sebep oluyordu.

Karl Marks

Yine Marks, liberallerin insan toplumunu kamusal olan “politik hayat” ve özel olan “sivil toplum” şeklinde kalıplaşmış bir biçimde ayırdığını söylüyordu. Liberallere göre, politik reformlar birincisi ile sınırlandırılmalı, “sivil toplum” kategorisine dâhil olan özel mülkiyet ve ücretli emek gibi ekonomik düzenlemelere müdahale edilmemeliydi. Marks bu yapay ayrımı ortadan kaldırmak için mücadele etti. Genç Hegelciler’in görünüşte ateist olan taleplerinin, gerçekte kendilerinin yarı-dini varsayımlarını gizlemeye yaradığını ortaya koydu.

Liberaller, özel olarak kişisel çıkarları tarafından güdülenen ve mülkiyet sahibi atomize özel bireylerden oluşan bir toplum vizyonuna sahiplerdi. Bu elbette, toplumun aslında nasıl işlediğine dair hiçbir fikir ortaya koymayan, zamanından önce görülen bir tür Thatcherizm’di:

“İnsan hakları denen şey, sivil topluma mensup birinin haklarından başka bir şey değildir; bunlar, bencil insanın, kendini başka insanlardan ve topluluktan ayıran insanın haklarıdır.”

Marks’ın da değindiği gibi, buradaki ironi ise, Bauer’in Yahudileri açıkça ‘bencillik’le, bilerek ve isteyerek kendilerini toplumdan soyutlamakla ve para kazanmayı ve ticareti saplantı hâline getirmekle suçlamasıdır. Bauer’in kendisi Yahudilere yüklediği suçu işlemiş oluyor, Musevilik de onun kendi politik yetersizlikleri karşısında uygun bir günah keçisi olarak ortaya çıkıyor.

Liberallerin aksine, Marks, sadece devletin doğasında bir kısım iyileştirmelere, düzeltmelere gitmek yerine “politik kurtuluş” denen olguyu, bütün ekonomik ilişkileri ve toplumu kökten değiştirecek olan “insanlığın kurutuluşu” olarak radikal bir şekilde genellemeyi savunuyordu.

Bu sosyalist siyasi proje, yalnızca ateistçe değil, tutarlı materyalist bir dünya analizine dayanacaktı. Marks’ın “Yahudi Sorunu Üzerine” adlı makalesi, Genç Helgeciler’in politik korkaklıklarına ve tutarsızlıklarına yönelik yaptığı ağır eleştirilerin oluşturduğu bir dizi yazıdan bir tanesiydi. Kısa bir süre sonra Marks, bugün de hatırlandığı şekliyle işçi sınıfının devrimci bir savunucusu olacaktı.

Bunun tersine, Bauer hızla sağa savrulup, daha sonra da Almanya’da 1870’lerde ortaya çıkan ve nihayetinde Naziler’in gaz odalarına kadar varacak olan aşağılık bir anti-semit ideolojinin amigolarından biri hâline geldi.

Biz soldakiler, bugün, Marks’ın anlayışını tekrar keşfetmek durumundayız. Savaş yanlısı laik liberallerin iddialarına karşı Marks, serbest piyasaya inanmanın ya da özel mülkiyete tapınmanın, dini düşünceden herhangi bir yönden üstün olmadığını savundu.

Şu da açıkça görülebilir ki, Marks’ın, din karşıtlıklarını dinsel azınlıkları günah keçisi ilan etmeyi meşrulaştırmak için kullanıp, eş zamanlı olarak fakirliğe, ırkçılığa ve savaşlara yol açan bu kapitalist sisteme övgüler düzenlerle ilgilenecek fazlaca zamanı yoktu.

Çeviri : Melih Mol
http://marksist.org/teori/diger/2859-marks-ve-din
(1)Socialist Worker, a revolutionary, anti-capitalist socialist newspaper
http://www.socialistworker.co.uk/art.php?id=8373
http://www.socialistworker.co.uk/