Esad’dan emperyalizmin tarihine notlar… Utku Çakırözer


Süriye Devlet Başkanı Esad’ın ve Suriye Halkının düşünceleri, Süriyedeki gerçek durum, AB, ABD ve BOP eş başkanlığınca engellenir ve asimetrik dezenformasyon ile gerçekler saptırılırken; Suriye Devlet Başkanı Esad, Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Utku Çakırözer’e konuştu.

Emperyalizmin “Ortadoğunun kaynaklarını işgal ve talan Projesi” olan BOP projesi’nin İran ve Türkiye’yi işgalden bir önceki aşaması varsayılan “Süriyenin Parçalanması girişimi”ne Devlet Başkanı Esad ne diyor?

Gazeteci Utku Çakırözer’in Esad’la birlikte “vahşi emperyalizmin tarihine düştüğü notlar”ı belge olarak topluca paylaşıyoruz.


Esad: Keşke düşürmeseydik

3 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet Ankara Büro- Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,silahsız Türk RF4 keşif uçağını Suriye ulusal hava sahasında uçaksavar bataryası ile düşürdüklerini açıkladı.
Düşürene kadar uçağın kime ait olduğunu bilmediklerini söyleyen Esad, “Uçak İsrail uçaklarının daha önce 3 kez kullandığı koridoru kullanıyordu. Radarlarımızda görmediğimiz ve bilgi de verilmediği için askerler düşürdü. Türkiye’ye ait olduğunu düşürdükten sonra öğrendik. Yüzde yüz ‘Keşke düşürmeseydik’diyorum” diye konuştu.

Uçağı Türkiye’nin iddia ettiği gibi uluslararası hava sahasında düşürmüş olsalar “özür dilemekten” çekinmeyeceklerini belirten Esad, “Türk hükümeti iki ordu arasındaki ilişkileri kesmemiş olsa konuyu yine askeri makamlar arasında ele alır, bu kadar büyümeden çözerdik. Ama son aylarda artık acil durumda arayacak bir Türk komutanın telefonu bile yok elimizde” dedi.

Çalışma ofisi olarak kullandığı Eşşaab Sarayı’nda iki buçuk saat süren röportajın ilk bölümünde iki ülke arasında yaşanan gerginlik ve son uçak düşürme hadisesini detaylı olarak ele aldık. Esad’ın sorularımıza yanıtlarışöyle:

‘Halklar savaşa izin vermez’

– İki ülke arasında ciddi gerginlik var. Bu sıcak bir çatışmaya, savaşa dönüşür mü?
Bölgede tüm haritanın değişeceği bir dönem yaşıyoruz. Yüz yıl önce Osmanlı’nın dağılma sürecine benziyor. O süreçten sonra Araplarla Türkler arasında gelinen noktayı biliyoruz. Biz Sayın Ahmet Necdet Sezer’in ilk defa Suriye’ye geldiği ziyarette, 100 yıl önceki olayın izlerinin giderilmesini hedeflemiştik. Yani anlaşmazlıkların yaşandığı dönemlerde çok şey öğrendik. Gereken dersleri çıkardık. Şimdi tekrar hem sizin hem de bizim kaybedeceğimiz döneme tekrar mı dönmek istiyoruz?

Suriye’de olayların başladığı 15 aydır birçok alanda bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Birincisi iç sorunu çözmek ve teröristlerle mücadele etmek. İkincisi Türkiye ile geliştirdiğimiz ve doruğa çıkardığımız ilişkileri korumayı hedefliyorduk. Ne yazık ki bu süreçte Türk hükümetinin attığı her adım bu yapıyı yok etmeye yönelik gelişti. Ve yaptığımız her şeyi yıkmayı başardılar. Ama bence ilişkinin temeli iki halk arasında duruyor.

Sorunuzun yanıtına gelince, bu temel ışığında, iki ülke arasında ikisinin de zarar göreceği bir sıcak çatışmaya dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü bu hem Suriye hem Türkiye’nin zararına olur. Bu eğilimin yalnız ve yalnız Türk hükümetinde olduğuna ve Türk halkının asla savaş istemediğine inanıyoruz.
‘Uluslararası sahada vursak özür dilerdik’

– Türk jetinin vurulması talimatını siz ya da yönetiminiz mi verdi? Uçak nasıl vuruldu?
Burada mantıklı sorular sorulması lazım. İki seçenek var. Ya iddia ettikleri gibi biz bilerek düşürdük. Ya da Suriye hava sahasının dışında yanlışlıkla düşürdük. Eğer dedikleri gibi Suriye dışında yanlışlıkla düşürüldüyse bunda bir sorun yok. Bunu söyler ve Türkiye’den resmi anlamda özür dilerdik. Türk halkı da bunu anlayışla karşılardı.

Yok eğer kasıtlı olarak vurmamız söz konusuysa, burada da şunun sorulması lazım. Suriye’nin bir Türk uçağını düşürmekten ne tür bir çıkarı olabilir? Biz Türkiye’yi ve Türk uçağını düşman algılasak net söylerdik. Geldi, düşürdük derdik, ama düşman kabul etmiyoruz. Türk halkından 10 yıl boyunca gördüğüm dostluğu başka kimseden görmedim ben. Şimdi niye onların nefretini kazanacak bir adım atayım ki?
Ya da ikinci şık olarak biz Türk ordusuna yönelik bir eylem için düşürdük bu uçağı? O da anlamlı değil. Çünkü Türk ordusu tüm bu kriz boyunca bize hiçbir şey yapmadı.

‘Radar göstermedi, uçaksavarla düşürdük’

Gerçek olan şudur: Bu uçak küçücük bir uçaksavar bataryası tarafından düşürüldü. Bu sistemler asla 2.5 km’den fazla uzaklıktaki bir hedefi vuramaz. Normalde uçak düşüremezler. Tek bir koşulu vardır. O da, çok alçaktan yaklaşıyorsa. Bu uçak çok alçakta uçuyordu ve sahile yaklaştığı anda düşürülmüştür.

Barış zamanında dost bir ülkeden gelirse onu düşürmeye gerek yoktur. Hele Türkiye’den geliyorsa düşürme mantığı hiç yoktur. Ancak herkesin bildiği bir gerçek var: Biz savaş durumundayız. Dolayısıyla kimliğini bilmediğim her uçak düşman uçağıdır. Bu durumda da asla merkezi bir kararla olmamıştır. Çünkü uçak çok alçak uçtuğu için ne bölge ne de merkez radarlar bunu görebildi.

‘Biz arayıp haber verdik’

Biz bu uçağın düştüğü haberini aldığımız anda Türkiye bir uçağının kaybolduğunu söyledi. Türkiye bu açıklamayı yaptıktan sonra yani uçağın kaybolduğu bilgisi geldikten sonra “Bu Türk uçağıdır” dedik. Hiçbir Türk yetkili bizi aramadı. Biz onları aradık. Türk hükümetinin kararıyla bir süredir Türk ordusu ile ilişkilerimiz kesik. Bu yüzden Dışişleri Bakanlığınızı aradık. Saatler sonra bize dönerek cevap verdiler. Arama kurtarma botlarının gönderildiğini söylediler. Bir kez daha belirteyim: Biz uçağı düşürürken kimliği konusunda en ufak bilgimiz yoktu.

‘İsrail’in vurduğu rotadan geldi’

Burada çok bilinmeyen önemli bir nokta var. O da şu: Türk uçağının geldiği güzergâh İsrail uçaklarının daha önce 3 kez hava sahamıza girmeye yeltendiği güzergâhtır. Dolayısıyla o taraftan gelen bir uçak, Suriye askeri açısından İsrail uçağı olarak algılanıyor. Düşman uçağı olarak kabul edildi ve hızlı biçimde tepki gösterildi, ateş edildi.

– Uçağın hiçbir ön uyarı yapılmadan vurulması, hangi uluslararası hukuk kuralıyla bağdaşır?
Merkezi radarda görünseydi uyarılırdı. Ancak uçaksavar bataryasında oturan askerin önünde radar yoktur. Kural olarak tersi talimat yoksa gördüğü uçağı düşürür mutlaka. Çünkü gördüğü ile vurduğu arasındaki süre üç beş saniyelik çok kısa bir süredir. Yetki de oradaki askerdedir.

– Silahsız bir keşif uçağıydı. Buna rağmen neden vurdunuz?
Böyle durumlarda askeri kurallar uçağın modeli, yapısı, görevi, silahlı olup olmadığıyla sınırlı değildir. Uçaksavar bataryasındaki askerin bu uçağın ne taşıdığını, füzesi olup olmadığını, keşif amacı olup olmadığını görmesine imkân yok. Bileceği tek şey var. O uçağın Suriye hava sahasına girdiği ve kendisine doğru yaklaştığı. Bunu görerek tepki göstermiştir. Eğer askeri makamlarımız arasında ilişki olsaydı, Türk tarafı bize uçacağını önceden bildirir ve biz de ona göre davranırdık. Türk tarafının açıklaması gereken temel gerçek, bu uçağın özellikle o bölgede ne yaptığıdır? Biz fazla sorgulamak istemiyoruz ve konuya gelip geçti gözüyle bakmak istiyoruz.

– Hava sahanıza girişi radarlarınızda nasıl göremezsiniz?
Yükseklerde bizim hava sahamız dışında görmüş olabilirler. Ancak girdiği andan itibaren görülmemiştir. Konuştuğumuz alan 20 km’lik bir uzaklık. Bu mesafe bir iki dakikalık bir süredir uçak için. Sonrasında görülmüyor çünkü çok alçaktan uçuyor. Nitekim 2007’de İsrail gelip o binayı vurduğunda ve aynı güzergâhtan çıkış yaptığında radarlarımız o uçakları görmemiştir. Son olarak o bölgede Suriye ulusal hava sahasının dışına erişebilecek füze sistemlerimiz yok. Dolayısıyla konuyla ilgili Türkiye tarafınca söylenenler gerçekleri yansıtmamaktadır.

– Türkiye elinde Suriyelilerin telsiz ve radar görüşmelerinin olduğunu ileri sürüyor? Diğer ülkelerden de bilgi istiyor…
Bölgedeki diğer ülkelere de çağrı yaptı ellerindeki radar ve telsiz bilgileri için. Tamam doğru. Herkes açıklasın elindekileri. Ama kimsenin açıklayacağı bir şeyi yok. Israrla bizi suçlayanlar şunu yanıtlamalı? Bizim bir Türk uçağını düşürmekten ne çıkarımız olabilir? Biz hâlâ iyi niyetle şunu düşünüyoruz: Bu uçağın hava sahamıza bilinçli ve kasıtlı gönderildiğini düşünmek bile istemiyoruz. Keşif amacıyla değil, pilotun yanlışlıkla girdiğini düşünmek istiyoruz. Ve Suriye olarak geçici bir olay olarak görüyor, büyütülmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

‘Sanki kardeşim öldü’

– Keşke olmasaydı diyor musunuz?
Kesinlikle. Düşman hariç hiçbir uçak için arzu etmem. Hele bir Türk uçağına yüzde yüz “keşke olmasaydı” diyorum. Böyle bir ortamda, böyle bir uçağın gelmesi doğal olarak düşman uçağı gibi algılanıyor. Askeri konulardan birazcık anlayan biri bunları bilir. Savaş halinde bir ülke dünyanın her yerinde böyle davranır. Bu kesinlikle siyasi bir karar değildir. Ancak ne yazık ki Erdoğan hükümeti bu olayı kullanarak dar hesaplar peşinde. 15 aydır Suriye politikası konusunda Türk halkının desteğini alamamıştı. Şimdi bu olayı fırsat bilerek hükümetler arasındaki düşmanlığı halklar arası düşmanlığa çevirmek istiyor. Bu çok tehlikelidir.

– Uçakta biri astronot adayı iki başarılı pilot vardı. Bilerek düşürmedik dediğinize göre, onların ailelerine bir mesajınız olacak mı?
Erdoğan’ın politikaları Suriye halkına gözyaşı, kan ve yıkımdan başka bir şey getirmiyor, ama biz Türk halkı için yine de en iyisini düşünmeye devam ediyoruz. Tartışmasız gerçek, Türk halkının bizim kardeşimiz olduğudur. Dolayısıyla bir vatandaşınızın ölmesi benim kardeşimin ölmesi demektir. Ailelerine en içten ve en sıcak duygularla başsağlığı diliyorum. Pilotlardan birisinin babasının, “Benim oğlum öldü, ama ben savaş istemiyorum” sözlerinden çok etkilendim. Onun duygularını paylaşıyor, bu onurlu tavrının önünde saygıyla eğiliyorum.

‘Arayacak Türk komutan yok’

– Pilotların ailelerinden ve Türk halkından özür dilemeyi düşünmüyor musunuz?
Bu iki pilot bir askeri uçağın içindeydi. İki askeri kurum arasında ilişki olsaydı belki bunlar doğrudan konuşulabilirdi. Ancak ordular arasında her türlü ilişki Türkiye tarafından yasaklanmış durumda.

– Bu olay sırasında mı yasaklandı?
Hayır, bir süreden beri. Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı değişiminden bu yana hükümet Türk ordusunun bizimle her türlü ilişkisini kestirmiş durumda. Oysa komşu ülkeler arasında her zaman bu tür olaylar yaşanır ve bu nedenle de silahlı kuvvetler arasında diyalog olması gerekirdi. Ama ne yazık ki şu anda bizim Türk ordusundan acil bir durumda arayabileceğimiz tek bir komutan telefonu bile yok. Olağanüstü durumlarda konuşmamız gerektiğinde kimseye ulaşamayacağız. Nitekim bu olayda Türkiye’nin askeri ataşesine ulaşalım dedik. Ona gelen talimat gereği “Dışişleri Bakanlığı ile konuşun” şeklinde yanıt verdi. Bu konuyu kapatırken şunu da hatırlatayım. Türk tarafı olayın başlangıcında bizim, “Gelin komisyon kuralım” teklifimizi kabul etmiş olsaydı, belki de tüm bu sorunlar yaşanmamış olacaktı. Ama ne ilginçtir ki biz, “Gelin Lazkiye’de yani uçağın düşürüldüğü yerde toplanalım” deyince Türk hükümeti Ankara’da toplanması konusunda ısrar etti ve toplanamadı. O komisyon toplanabilse belki de bu kadar büyümeyecekti bu mesele.

‘Sınıra yığınak yapmayacağız’

– Türkiye askeri angajman kurallarını değiştirdi. Artık ülkenizi düşman olarak görüyor. Füzelerin yönü Suriye’ye çevrildi. Ne yapacaksınız?
Türkiye ile ilişkilerde iki çok kötü dönem yaşadık. Birincisi 50’lerin ortasında Bağdat Paktı döneminde yine Türkiye sınırımızda yığınak yapmış, mayınlar döşemişti. İkinci ise Öcalan krizi dönemiydi. Her iki olayda da Türkiye’ye düşman gibi bakmadık. Ne yığınak yaptık ne karşılık verdik. Şimdi de Erdoğan hükümeti ne yaparsa yapsın Türkiye sınırına yığınak yapmadık ve yapmayacağız. Türk halkı dostumuzdur ve bizi anlayacaktır. Türkiye hükümetinin Suriye’ye düşman olmasının bir önemi yok. Eğer Türk halkı düşmanlık beslemeye başlarsa işte o zaman sorun var demektir.

‘Kendi ülkemde beni vuramazsın’

– Yeni angajman kurallarına göre Türkiye sınırına yaklaşan askeri unsurlarınız vurulacak. Böyle bir hareketin karşılığı ne olur?
Hiçbir devlet kendi sınırlarına tecavüz olmadığı sürece başka bir devletin silahlı gücüne o ülkenin sınırları içinde ateş edemez.

– Ya ederse?
Bizim topraklarımızda bize yapılacak bir eylem Suriye’ye yönelik bir saldırı olarak algılanır. Öyle bir şey olduğunda değerlendiririz, ama öyle bir noktaya gelmesini hiç arzu etmem.

Cenevre kararları
‘İstediğim cümle metinde’

Esad ile görüşmemizden bir gün önce BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan başkanlığında Cenevre’de yapılan görüşmelerde ilk kez BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, Suriye’de bir “Geçiş Hükümeti” kurulması konsunda ortak bir metinde uzlaşı sağladı. Görüşmede Esad’a toplantıyı ve alınan karaları da sorma fırsatı bulduk. Şu yanıtları verdi:

– Cenevre’de Kofi Annan liderliğinde yapılan toplantıdan ‘Suriye’de geçiş hükümeti’ kararı çıktı. Varılan mutabakatı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Henüz ne Annan ne de Rusya tarafıyla konuştum. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile Annan’ın konuşmasında çok net ifadeler vardı. Birincisi her şeye Suriye halkı karar verecek. İkincisi, her tür şiddetin durması şart.

Silahlı grupların silahsızlandırılması isteniyor. Bu işin içinde kanlı eller var. Dışarıda da bazı güçler sorumlu diyor Annan. Biz de bunların hepsini savunuyoruz zaten. Dışarıda söylenen sözler ve alınan kararlar ilgilendirmez. Biz kendi halkımızın ne diyeceğine bakarız.

– Metinde sizi rahatsız eden unsurlar var mı?
Suriye’nin egemenliğinin korunduğu çatı altında her şeyi konuşuruz. Kimsenin egemenliğimize müdahalesine izin vermeyiz. İçişlerimize karışan herhangi bir davranışı kabul etmeyiz. Suriye halkının karar vereceğinin söylenmesi, beni memnun etti. Benim de söylemim bu zaten.

– Siz Lavrov’un açıklamalarından memnunsunuz, ama Clinton da “Esad gitmeli” diyor. Hangisini daha çok dinliyorsunuz?
Ben genel olarak Amerikan yöneticilerinin hiçbir sözünü ciddiye almam. Çünkü ABD başından beri bize düşman. Her söylemleri ve davranışlarında belli. Onlar teröristlerden yana.

– Cenevre belgesinde sizin gitmenizi ima eden bir madde var mı?
Beni ilgilendiren tek şey, o metinde yer alıyor. O cümle de şu: Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verecek. O cümle oldu mu, bize yeter. Dış müdahale mi istiyorsunuz? Yoksa Suriye halkının egemenlik haklarına saygı mı göstereceksiniz? Belge dış müdahaleden söz etmiyor. Suriye halkının kararına saygı vurgusu var. O da benim için yeterli.

– Geçici hükümetin Esad’la mı Esad’sız mı olacağı tartışması var. Siz bu tartışmaya nasıl bakıyorsunuz?
Uluslararası ve bölgesel söylemler beni ilgilendirmez. Yok Esad’lıymış, yok Esad’sızmış. Dışarıdan empoze edilen hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Her şeyi kendi iç dinamiklerimizle belirleriz. Ben kişisel olarak koltuğu düşünmüş olsaydım Amerikan telkin ve talimatlarını yerine getirirdim. Petro-dolarların peşinde koşardım ve kendi ilkelerim ve ulusal tutumumdan vazgeçerdim. Ama daha önemlisi ülkemde füze kalkanı kurmasına izin verirdim.

‘Ülkem kurtulacaksa bir gün bile durmam’

– Görevi hangi koşulda bırakırsınız? “Bu süreç yeter ki işlesin, gerekirse ben görevi bırakırım. Ben olmasam da olur” diyebiliyor musunuz?
Evet tabii ki. Benim kalmam ve gitmemle halkım ve ülkem kurtuluyorsa niye tutunayım ki. Bir gün bile kalmam. Tersi doğruysa yani halk beni istemiyorsa o zaman da zaten seçim var. Halk istiyorsa beni gönderir.

– Ölene kadar bu koltukta oturacak mısınız?
Asla koltuk merakım olmadı. Benim yaşam biçimim bir şeyler yapabilmek, üretmek üzerinedir. Kişisel olarak da bir odada insanlar benden rahatsız oluyorsa çeker giderim de. Ülkemde de milyonlarca insan beni istemediğinde tabii ki giderim. İstenmediğim yerde niye oturayım?

3 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=349316

Esad: Erdoğan’a vahiy mi indi?

Suriye lideri Beşşar Esad, Başbakan Erdoğan ile ilişkilerinin nasıl kötüleştiğini Cumhuriyet’e anlattı.

4 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Suriye lideri Beşşar Esad ile röportajımızın düşürülen Türk uçağından sonra ikinci ağırlıklı konusunu, yakın zamana kadar çok yakın olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilişkilerinin durumu oluşturdu. Arap Baharı’nın Suriye sınırına dayanmasından bu yana Erdoğan, Suriye liderine karşı mesafe koyarak ona çok ağır eleştiriler yöneltmekteydi. Esad, Cumhuriyet’e aralarındaki ilişkinin nasıl koptuğunu şöyle anlattı:

– Siz ve Başbakan Erdoğan ailelerinizle birlikte tatil yapacak kadar yakındınız. Ne oldu da bu hale geldiniz?
Esad – Bunu anlamak için sorulması gereken şudur: Kim değişti? Ben mi, o mu? Bölgemizde yaşanan değişime bakarak bazı sonuçlar çıkarabilirsiniz. Örneğin çevremizdeki ülkelere bir bakın. Suriye’nin İran, Irak ve Lübnan ile ilişkilerinde bu süreçte hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi bir de tersine bakın. Türkiye’nin İran, Irak, Lübnan ve Ürdün ile ilişkilerinin seyrine bakıp kendiniz bir sonuca varabilirsiniz. Tüm bu ülkelerle Ankara’nın arası kötüleşmiş durumda. Demek ki değişen Erdoğan.

‘İçişlerimize müdahale’

Ne olduya gelince: Erdoğan bizimle ilişkilerinde dostluk ve kardeşlik ilişkisinin ötesine geçerek içişlerimize karışma yönüne gitmiştir. Oysa biz egemen bir devletiz. Kendisine saygısı olan bir devletiz. Hiçbir şekilde dışarıdakilerin bizim işlerimize karışmasına izin vermeyiz. Başlangıçtaki bu içişlerimize karışma isteği, sonraki süreçte Türkiye’yi maalesef Suriye’deki tüm kanlı eylemlerde taraf haline getirmiştir. İnsanlarımızı öldüren teröristlere Türkiye tarafından her türlü lojistik destek verildi. Sonra da hem Türkiye hem de Suriye için tehlikeli maceralara girilmesiyle ilişkimiz farklı boyut almaya başladı. Bunlar siyasi ilişkilerimizde yaşananlardı.

‘Her türlü saygı sınırını aştı’

Tabii bir de Başbakan’ın kişisel özellikleriyle ilgili bir yanı da var aramızda olanların. Yaptığı açıklamalarda her türlü terbiye, saygı sınırlarını aşarak ileri gittiğini, iki siyasetçi ya da iki insan arasındaki sınırı çok çok aştığını söylemek zorundayım.

2004’te hiç reform demiyordu

– Başbakan son açıklamasında kendisine verdiğiniz sözleri tutmadığınızı söyledi. O ne istedi? Siz ne söz verdiniz?
– Bu sözleri bile içişlerimize karışmasının yeterince kanıtıdır. Eğer Başbakan, Suriye içi politikaların tarafı değilse, ben nasıl olur da ona söz veririm? O bana birtakım sorular soruyordu. Tavsiyelerde bulunuyordu. Ben de olaylara ilişkin kendi görüşlerimi anlatıyordum. Sohbet ediyorduk. Bize reform tavsiyesinde bulunuyordu. Ama ben zaten onunla konuştuklarımı halkıma da anlatıyor ve o yönde adımlar atıyordum. Suriye’de olayların başladığı 15 Mart’tan 6 gün sonra reform yönünde önemli adımlar atmaya başladık. Şimdi Erdoğan’a gidip sorsanız yine “reform” diyecektir. Oysa eğer samimi olmuş olsa bugün anlattıklarını 2004’teki görüşmelerimizde de anlatırdı. Şimdi bu kadar reformlardan bahsediyor. Ama 2004’te neden hiç reformu dillendirmiyordu? Burada bir çifte standart, ikiyüzlülük var.

‘Vahiy mi indi?’

Önceden Suriye halkına duyarlı değildi de birdenbire mi kabardı bu duygular? Sonradan vahiy mi geldi kendisine? Suriye halkını benden daha mı çok seviyor? Burada bir ikiyüzlülük var. Erdoğan başkalarınınkine karışmak yerine, kendi içişlerine baksın. Bizi bıraksın da “komşularla sıfır sorun” politikasından geriye ne kaldıysa onu uygulamaya baksın.

‘Kendi özel ajandası vardı’

– Genel anlamda reform dediniz, ama spesifik olarak ne istiyordu Başbakan?
Onun ve ekibinin kafasındaki proje daha büyük bir proje. Suriye’den daha büyük. Hatta benim pozisyonumu da kapsayan bir proje. Kendi özel ajandası var. Teröristlerin Suriye’de özgür olmasını, onlara baskı yapılmamasını, tutuklanmamalarını, kendimizi onlara karşı savunmamızı istiyordu. Bunları yapsak çok da mutlu olacaktı.

‘Önceliği Müslüman Kardeşler’

– Kimden bahsediyorsunuz? İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi mi?
İhvan bunlardan bir bölümü. İlk görüşmelerimizden beri Suriye’deki Müslüman Kardeşler hareketi konusunda hep çok heyecanlıydı. Onlarla o kadar çok ilgiliydi ki, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine onların sorunlarına verdiği önemi göstermezdi. Müslüman Kardeşler’e yardım etme ve onları savunma içgüdüsü, Erdoğan’ın izlediği Suriye politikasının gerçek çıkış ve dayanak noktasını oluşturmuştur. Elbette biz bu konuda ne Erdoğan’a ne de başka birine izin verdik, vermeyeceğiz.

‘Köprüleri neredeyse attık’

-Erdoğan ile köprüleri attınız mı?
– Evet neredeyse öyle. Çünkü bu coğrafyada artık güvenilirliğini kaybetti. Bu kişisel bir sorun değil. Sadece Suriye değil diğer Arap halklarının gözünde de bu böyle.

– Türkiye ile Suriye arasında yaşanan krizin bir çıkış yolu var mı sizce?
Öncelikle Türk hükümeti hatalarından geri dönmelidir. Küçük olayları, büyük sorunlar yaratmak için kullanmamalı. Kişisel çıkarlar ve amaçlar yerine halklarımızın çıkarlarını gözetmelidirler. Türk halkı ve Suriye halkının bilinci bunu aşacaktır. Gerçekten çıkış yolu aramak isterse Erdoğan’ın yapması gereken, ölen pilotun savaşa karşı onurlu duruş sergileyen babasının sözlerini dinlemektir.

‘Gerçek yüzünü gösterdi’

– Söylediklerinizden Erdoğan değişti anlamı çıkıyor? Tam olarak neydi değişen?
Aslında Erdoğan’dan çok koşullar değişti. Ve bu yeni koşullar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Şu örneklerle anlatayım: İsrail, Gazze’ye saldırdığında Erdoğan’ın tavrını hepimiz biliyoruz. Ancak benzer bir saldırıyı aynı İsrail 2006 yılında Lübnan’a yaptığında Erdoğan aynı tonda tepki göstermedi. Oysa hem Gazze hem de Lübnan’dakiler tek düşman olan İsrail’e karşı savaşıyor. İsrail iki tarafta da neredeyse eşit sayıda, yaklaşık 1600 kişi öldürdü. Neden işin içinde Hamas olunca Gazze’ye sahip çıkıyor, bağırıp çağırıyor da, konu Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan’a gelince hiç sesi çıkmıyordu?

‘Mezhepçi dürtüsüyle hareket ediyor’

– Size göre neden?
Mezhepsel dürtülerle hareket ediyor da onun için. Bu çıkışlar hep zihninin arkasını yansıtıyor. Çünkü Hamas ile Hizbullah arasında mezhepsel farklılık var. Örneğin ikiyüzlü biçimde Suriye halkı için ağlıyor da neden Körfez ülkelerinde öldürülenler için ağlamıyor? O ülkelerin demokrasi sorunlarına neden karışmıyor?

– Hangi ülkelerden bahsediyorsunuz?
– Aralarında Katar’ın da olduğu bazı Körfez ülkeleri diyebilirsiniz.

‘Hem İsrail’e kafa tutuyor hem de koruyor’

– Mavi Marmara olayında mesela bağırıp çağırmak dışında neden bir adım dahi atmadı Türkiye? İsrail’e bu kadar kafa tutmasına rağmen neden onu koruyacak bir füze kalkanının topraklarında konuşlanmasına onay verdi? Bu radarı ABD kendisine yönelik bir tehdit için mi oraya koydu sanıyorsunuz? Bu kadar uzaktan hangi ülke risk oluşturabilir ki ABD’ye. Tabii ki değil. Yanıt İsrail’i korumak içindir. Bu olaylar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Erdoğan değişmedi. Bölgedeki insanların Erdoğan’a bakışı değişti. Erdoğan ve güvenilirliği artık Arap coğrafyasında tüm çıplaklığıyla tartışma konusudur.

4 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=349604

Esad: Bütün hesaplar şaştı

Esad, Suriye’de ‘Her gün onlarca masum insan, çocuk ölüyor’ anımsatmasına, muhalif gösterilerin silahla ve şiddet kullanılarak bastırılması konusunda kendi yönetiminin de hataları olabileceği yanıtını verdi.

Esad ‘Ama dış müdahalelerin verdiği zarar, bizim hatalarımızdan çok daha fazladır’ dedi. Evde üç çocuğuyla yaşananları konuşmak durumunda kaldığını belirten Esad,’O görüntüleri görünce şoke oluyorlar’ diye konuştu.

5 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet Ankara Büro – Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, ülkesinde yaşanan muhalif gösterilerin silahla ve şiddet kullanılarak bastırılması konusunda kendi yönetiminin hataları olabileceğini belirterek“Ama dış müdahalelerin verdiği zarar, bizim hatalarımızdan çok daha fazladır” dedi.

Muhaliflerini “terörist” olarak adlandıran Esad, ülkesindeki şiddeti Türkiye’nin terörle mücadelesine benzeterek “Siz kendinizi savunmuyor musunuz? Aynısı bizim için de geçerli”diye konuştu. Esad 15 aydır süren gösteri ve çatışmalara rağmen yönetimini korumasını da, “Arkamda halk olmasa ben de dayanamaz İran Şahı Pehlevi gibi devrilirdim. Herkes düşeceğimi sanıyordu. Tüm hesaplar şaştı” dedi.

‘Halk olmasa Şah gibi devirirlerdi’

Esad,ülkesinde yaşanan durumla ilgili sorularımıza da şu yanıtları verdi:

– Siz Türk hükümeti ile halkı ayırmaya çalışıyorsunuz, ama Türk halkı, yönetiminiz altında Suriye’de işlerin yanlış gittiğini düşünüyor. Bu ülkede onlarca masum insan, çocuk ölüyor her gün. Bu acı görüntüyü nasıl bitireceksiniz?
İran Şahı Pehlevi’yi hatırlar mısınız? Bölgenin en önemli ülkesinin başındaydı, güçlü ordusu vardı, tüm dünya tarafından destekleniyordu. Peki halkının önünde durabildi mi? Hayır. Ben de aynı durumda olsaydım yani arkamda halk olmasa ben de dayanamazdım. Devrilirdim. Ben nasıl duruyorum hâlâ? 15 aydır Suriye’de söylediğiniz şeyler yaşanıyor. Herkes benim kısa sürede düşeceğimin hesabını yapıyordu. Bütün hesaplar şaştı.

‘Beni sevmeyenler de destek’

Herkes şunu anladı ki bu Suriye içinde bir olay değil. Dışarıdan desteklenen bir oyun. Birçok Arap ülkesinden radikal İslamcı kişi Suriye içine sokularak terör eylemleri yaptırılıyor. Bu teröristlerin sınırlardan kaçırılan gelişmiş silahları var. Dışarıdan gelen çok da para var. Ülkemde belki birçok kişi yönetimimden mutlu değil. Ama bu dış destekli terör eylemlerini gördükçe devletlerine sahip çıkıyorlar.
Güneydoğu benzetmesi

Devrimden söz ediyorlar. Devrim asla silahlı çetelerle olmaz. Yapacaksa halk yapar. Hiçbir güç ne kadar güçlü olursa olsun gerçek halk devrimini yenemez. Ancak biz şu anda halkla değil, terörist gruplarla savaşıyoruz. Savaşacağız da. Çünkü kendimizi ve halkımızı korumamız gerekli.
Siz benzer durumda kendinizi savunmaz mıydınız? Terörist gruplara izin mi verirdiniz? Türkiye ülkesinin güneydoğusunda terörle mücadele adı altında silahla mücadele yaparken, biz niye yapmayalım? Biz de sizin için “Türkiye, halkını öldürüyor” mu diyeceğiz? Türkiye teröristlerle mücadele ediyor. Aynısı bizim için de geçerli. O yüzden de bize yönelik eleştirilerde çifte standart var. Bu da kabul edilemez.

‘Dış müdahaleler hatalarımdan daha zararlı’

– Geçen yıl ilk demokrasi protestolarını silahla bastırdığınız için pişman mısınız?
Tabii sonuçta biz de insanız. Hatalar yapabiliyoruz. Şu olmasaydı da şu olsaydı denebilir ve bu gayet normal. Ancak burada temel kriter içerideki hatalarla dış faktörlerin birbirine oranıdır. Dış müdahalelerin rolü bizim hatamızdan fazla ve daha zararlı. Suriye’de üç aşamalı bir plan uygulamaya konmuş durumda. Birincisi barışçı gösteriler ki bunlar para karşılığı yapılan gösterilerdir. Her göstericiye başta 10 dolar verilirdi, şimdi 50 dolara çıkardılar. Halkı Mısır ve Tunus’taki gibi kitleler halinde sokağa dökmek istediler. Ancak bunu başaramadılar.

İkinci aşama bazı bölgeleri silahlandırarak kurtarılmış bölge yapmak istediler. Libya’daki Bingazi modeli gibi. Ordumuz da buna izin vermedi. Şimdi yeni bir aşamadalar. Suikastlar, devlet kurumlarını bombalamalar, sivilleri hedef alan katliamlar ve insan kaçırmalar başladı.

‘BM raporlarını takmayız’

– BM İnsan Hakları Konseyi’nin son raporunda Suriye’de insanlığa karşı suçlar işlendiği, işkence yapıldığı tespitleri var. Bu konuda sorumluluğun büyük bölümünün de size bağlı birliklerde olabileceğini belirtiyorlar raporda.

– Siz de biliyorsunuz ki bu kurumların büyük bölümü Amerikan ve Batı yönetimlerinin etkisindedir. Bu raporlar uluslararası dengelerin sonucu yazılır. Amaç baskıları artırmaktır. İstediklerini söylesinler biz haklıyız ve boyun eğmeyiz.

5 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=34985



Esad: Sorun sizi de yakar

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, PKK’ye destek iddialarını yanıtladı.

6 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, PKK’nin son dönem saldırılarının ardında Suriye parmağı olduğu iddialarını konusunda“Benim kendi başım beladayken sizi koruyamam. Benim sorunum size yansıyacak” diye konuştu. Esad bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının başka devletler de kurulmasına tetikleyici etki yapacağını da ileri sürdü.

Cumhuriyet’in Esad ile Şam’da yaptığı mülakatın dördüncü bölümünde Suriye liderinin, PKK – Suriye bağlantısı iddialarına ilişkin görüşleri aktarılıyor. Suriye liderinin Cumhuriyet’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘Güvenlik boşluğu teröre yarar’

– PKK’nin ülkenizde başka bir isim altında örgütlendiği biliniyor. Türkiye’de bir süredir tırmanan terör eylemlerinin ardında da yönetiminizin parmağı olduğu iddiası var. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Bu iddialar doğru degil. Belki böyle düşünenler bizi gaddar göstermek istiyor. Biz gaddar değiliz. Bunu söyleyenlerin, dillendirenlerin kendi içindeki gaddarlığın dışa vuruşu bunlar. Çünkü aynı mantıkla düşünürsek biz de Suriye’de faaliyette bulunan El Kaide elemanlarını bir yerden birilerinin gönderdiğini düşünmemiz gerekir. Şunu demek istiyorum; sorun şu: Eğer sizin bir güvenlik meseleniz varsa o her zaman farklı yorumlara açıktır. Yani böyle bir ortamda eğer bir boşluk varsa, terörist grupların hareket etme kabiliyeti daha fazla olur.

Düşünün bir kere; Biz Suriye’de kendi içimizdeki olaylarla uğraşırken işimizi gücümüzü bırakacağız ve birilerini götürüp Türk halkına zarar vereceğiz. Bu ne kadar mantıklı ki? Türkiye’de bir güvenlik boşluğu var. Bu da AKP hükümetinin iç ve dış politikalarının sonucu. Sorununuzu dışarıya ihraç ederek başkalarını suçlamak kolay bir söylemdir. Benim yaşadığım bir sorun varsa bu sana da yansıyacaktır komşum olarak. Senin yaşadığın bir sorun varsa o da bana yansıyacaktır. Bu da gayet doğal.

‘Başım beladaysa sana saldırı artar’

Biz bu büyük sorunlarla uğraşırken kendi başımız beladayken çıkıp size bu konuda yardım edebilecek durumda değiliz.

– Yardım derken neyi kastediyorsunuz, biraz açar mısınız?
-Sizle birlikte PKK’ye karşı savaşmayı kestediyorum. Sizi PKK’den koruyabilmem için kendi kendimi koruyabilmem lazım önce. Kendimi korumazken nasıl yardımcı olacağım.

‘Kanıtı olan ortaya koysun’

– Birlikte mücadelenin ötesinde eylem yapan PKK’lilerin Suriye’den destek aldığı iddialarını sormak istemiştim.
– Kanıtı varsa ortaya konsun. Türkiye 30 yıldır savaşıyor PKK ile. Benim göndermeme gerek yok ki. Bizim Türkiye ile aramızın en iyi olduğu, Türk ordusu ile işbirliğimizin sürdüğü dönemde bile PKK eylem yapıyordu yine. Şimdi hele bizim başımızda bu bela varken bir boşluk ortaya çıkmışken Türkiye’ye yönelik faaliyetin artması çok daha kolay.

‘Etnik farklılıkları zenginlik görmeliyiz’

– Kürt meselesi nereye doğru gidiyor?
– İçinde bulunduğumuz bölgenin ne kadar iç içe ve karmaşık olduğunu biliyorsunuz. Her toplum, grup, kendi kültürel varlığını yaşamak ister. Bu da bir zenginlik ve sağlıklı bir yaklaşım aslında. Buradaki sorun şu: Birileri geldi ve bundan yararlanmak istedi. Ama bu kültürel farklılıklarımız ulusal çıkarlarımızla çatıştı. Ne olacak? Benim düşüncem şu: Bir ülkenin gücü içindeki etnik, mezhepsel ve kültürel toplumsal yapıların zenginliği ve birlikteliği ile sağlanır. Bunu, hiçbir devletin bunları, korku ve endişe kaynağı gibi görmemesi gerekir. Bunu bir zenginlik faktörü gibi algılamalı ve ona göre davranmalıdır. Ancak tabii ki bu davranış, ayrılıkçı düşünceler için söz konusu değildir.

Başka devletler de doğar’

– Orta ya da uzun vadede bölgemizde bağımsız bir Kürt devleti öngörüyor musunuz?
– Hiçbir ülkede bu tür bir ayrılık olacağını sanmam. Eğer öyle bir olasılık ortaya çıkarsa, bir değil birkaç devlet olacaktır zaten o zaman. Yani her etnik grup, her mezhepsel grup kendi devletini isteyecektir. Ben halklarımızın böyle bir yönelim içinde olduklarını, bundan çıkar umduklarını sanmıyorum. Binlerce yıldır beraber yaşıyoruz. Niye bunu son dönemde yaşıyoruz ona bakmak lazım. Çünkü sömürgeci ülkeler araya giriyor. Lawrence’dan bu yana yaşananları bilirsiniz. Biz karşılıklı saygıya dayalı biçimde birlikte yaşamak zorundayız. Tüm coğrafyamızda eşitlik ilkesi doğrultusunda hareket edersek bu kriz atlatılır. Emperyalistlerin çizdiği sınırları ortadan kaldırırız.

‘Artık ticaret değil terör geliyor’

– Son kriz iki ülke ticari ilişkilerini nasıl etkiledi?
Ne yazık ki bir zamanlar ticaretle zenginleşen sınır boylarımızda artık Türkiye tarafından bize gelen silahlı teröristler var. Oysa hükümet ile üzerinde konuştuğumuz büyük bir proje vardı. Sınır boyunun ikimiz için de kalkınma altyapısı oluşturacağı projeler planladık. Ancak maalesef kalkınma ile terör yan yana gelmiyor.

‘Sonuna kadar direneceğiz’

– Ülkenize karşı ekonomik ambargo sizi nasıl etkiliyor? Nereye kadar dayanabileceksiniz?
İstedikleri kadar ambargo uygulasınlar, herkes şunu bilmeli ki biz asla onurumuzu, ulusal egemenliğimizi ve kişiliğimizi bir ekmek parçası için satmayacağız. Sonuna kadar direniriz. Bunu herkes görecek. Üç-beş dolar için teslim olacak halimiz yok. İstedikleri kadar ambargo koysunlar asla sonuç alamayacaklar. Sokaktaki vatandaş bu işin bilincinde.

6 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=350108

Esad: Arap Baharı laikliği kazıyor

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk hareketlerini “;Arap Baharı bu bölgeye sadece gözyaşı, kan ve ölüm getiriyor. Beraberinde de ülkelerimizden laikliği götürüyor” diye nitelendirdi.

7 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Bölgede haritaların yeniden çizilmekte olduğunu belirten Esad, “Eskiden Arap dünyasında bir tane Lawrence vardı. Şimdi sayısız Lawrence’lar var” dedi. Esad, AKP hükümetinin de bölgede “İslamın siyasallaşması” rolüne soyunduğunu ileri sürdü.

‘Devrimi terörist değil halk yapar’

Esad Cumhuriyet’e verdiği röportajın son bölümünde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanmakta olan halk hareketlerini değerlendirdi. Son 1 yıldır kendi ülkesinin kapılarına dayanan “Arap Baharı” konusunda Esad sorularımızı şöyle yanıtladı:

– Arap Baharı’nı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Bahar” kelimesi iyi ve güzel şeyleri çağrıştırır. Oysa bölgemizde bahsi geçen “bahar” bizlere sevimsiz şeyler yaşattı ve yaşatıyor. Bu coğrafya hayata değil ölüme götürülüyor. Baharda ölüm, gözyaşı ve kan olmaz. Devrimlerden söz edeceksek bu devrimleri halklar yapar. Silahlı teröristler yapmaz. Devrimler halkları ve ülkeleri ileri götürmek için yapılır ve gerçekleşir. Toplumları çağdışı ve geriye götüren süreçler devrim olamaz. Devrimler siyasal, kültürel ve toplumsal bir programla gelir. Devrim eğer bir boşluk yaratıyorsa bu boşluk da toplumda kargaşa yaratıyorsa o devrim olamaz.

‘Sayısız Lawrence var’

Tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bölgemizde harita yeniden şekilleniyor. Eskiden bir tane Lawrence vardı. Şimdi sayısız Lawrence’lar çıktı. Ülkelerimizde ortaya çıkarılmaya çalışılan bu oluşumların Batı’nın hangi projelerine hizmet edeceğini bekleyip görmek gerek. Ama şu çok net ki dış güçler var olan devrimleri çıkarları doğrultusunda kullanacaktır. Bölgemizde iki tür ülke var. Bazıları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bazıları da gelen telkinler doğrultusunda.

‘Dini koruyan laikliktir’

– Tunus ve Mısır’da Arap Baharı’nın sonunda Müslüman Kardeşler’in iktidara gelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Biz Suriye’de dinden yanayız, ama dinin siyasallaşmasına karşıyız. Çünkü din politikanın üstündedir. İkisini asla yan yana getirmemek gerekir. Dini, politik amaçların için kullanırsan aslında o dini aşağılamış, küçümsemiş olursun. Dine de kötülük etmiş, dinine saygısı olan toplumunu zayıflatmış olursun. Sarsılan bu toplumu da mezhepsel çatışmaları körükleyerek parçalamak çok daha kolaydır. O nedenle biz laikliğin dine karşı olmadığını, laikliğin dini koruyan algı olduğunu savunuruz hep.
‘Hedefte ‘laiklik’ var’

İşte tüm bu bölgemizde olup bitenleri de şöyle yorumlayabiliriz: Bu coğrafyada şu anda yaşanan her şey, laik sistemleri kazımayı, ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Laiklik ortadan kaldırıldığında büyük devletler bu bölgede istedikleri her şeyi daha kolay yapacaklardır.

Biz bu sürece kuşkuyla bakmaktayız. Çünkü dinin politize edilmesinin nasıl tehlikeli olduğunu bilmekteyiz. İşte bu nedenle biz Suriye’de dinin politize edilmesini asla kabul etmeyiz. Bu söylemi dillendiren ve bu konuda adım atan herkese de kuşkuyla bakarız.

Türkiye’nin rolü: İslamın siyasallaşması

– Çizdiğiniz bu çerçevede Türkiye’nin yeri neresi?
– Burada hükümet ile halk arasında bir fark var. Ben Türk halkını çok iyi tanıdığımı düşünüyorum. Türk halkı çağdaş ve aydındır. Türk hükümeti ve içinde bazı yöneticiler ise daha bağnaz bir tutum sergiliyorlar. Tek ve dar bir bakış açısıyla hareket ediyorlar. Bu hükümet de anlattığım bu büyük oyunun içinde bölgede kendine bir rol kapma peşinde. Bu rolün adı da “İslamın siyasallaşması”dır.
Muhalefete Şam daveti

Ancak ben Türk halkının sağduyusuna ve dostluğuna güveniyorum. Hükümetin, kendisini düşmanca maceralara, savaşlara sürüklemesine izin vermeyeceğini düşünüyorum. Türk hükümeti benimle ilgili ne düşünürse düşünsün, ben ve halkım Türk halkına saygı duyuyoruz. Uçağın düşürülmesi hadisesi Suriye’ye, halkımıza yönelik duyguları etkilemiş olabilir. Benim Türk halkından dileğim bu ilişkileri tüm imkânlarıyla korumalarıdır. Çünkü biz aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bu arada Türkiye’deki tüm muhalefet partilerini de Suriye’ye gelerek durumu kendi gözleriyle görmeye davet ediyorum.

7 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=350402

soL Haber – Utku Çakırözer ile Esad röportajı üzerine konuştuk
8 Temmuz 2012

Esad’la görüşen Çakırözer’le, Başbakanlık tarafından Suriye’ye gönderilmediği söylenen gazetecileri ve Suriye izlenimlerini konuştuk.

*…”Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak ‘gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir’ dendiği yönünde. Bu iddia ne Başbakan tarafından ne de bahse konu kişiler tarafından doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da.”

* …“Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zamanlar. İktidarın elinde Suriye konusunda tabanı tarafından, desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var. Eğer durum böyleyse ‘böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek’ diye mi düşünüyorlar acaba?”

* …”Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Yorumcuların pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.“

* …”Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor.”

Geçtiğimiz günlerde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la bir röportaj yapmak üzere bu ülkeye gidecek olan bazı gazetecilere iktidardan “vize” çıkmadığı konuşuldu. İddiaya göre, Mehmet Ali Birand, Ertuğrul Özkök ve Amberin Zaman, çıkmayan vize üzerine Esad’la olan randevularını iptal ettirmişlerdi.

Aynı gazetecilerle birlikte Esad’dan randevu almış olan Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer ise, bu ülkeye gitmekten vazgeçmedi. Ve tüm dünyanın gündemine oturan, çok başarılı bir Esad röportajına imza attı.

soL Haber olarak Çakırözer’le bu iddiaların ayrıntılarını ve Suriye izlenimlerini konuştuk.

– Bu süreç nasıl gelişti?
– Kriz başladıktan sonra birçok kez Suriye makamlarına röportaj için başvurmuştum aslında. Suriye büyükelçisi gitmeden önce, O’nun aracılığıyla başvurdum. Sonra biliyorsunuz, büyükelçi gitti. Akşam gazetesi yazarı Hüsnü Mahalli Suriyeli olduğu için, bu ülkedeki karar vericilerle arası iyidir. Daha önce Türkiye basınında ses getiren röportajlarda da, Esad’la olanlar da dahil olmak üzere, Mahalli’nin yardımı vardır hep. Suriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim ile görüşmemizi, -ki daha kalabalık bir gruptuk o zaman – yine Mahalli sağlamıştı. Ben de Mahalli’den yardım istedim. Uçağımızı düşürdükten sonra, anladığım kadarıyla Esad da mesaj verme ihtiyacı duydu ki, bu başvurularımızı yanıtladı. Bana, “sizi kabul ediyorlar” diye bir yanıt geldi, diğerlerini bilmiyorum.

– Gazeteciler Birand , Özkök ve Zaman’ın da davet aldığı ancak, iktidar tarafından bu görüşmeye izin verilmediği söylendi… Sizin bilginiz var mı bu konuda?
– Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Bu gazeteciler kendileri mi istedi, davet mi geldi? Bunu bilmiyorum. Sonra internette bir haber çıktı; “dört kişi gidecekti, üçü çeşitli gerekçelerle iptal ettiler görüşmeyi” diye. Altını bir daha çizeyim ben kendim başvurdum. Ama başvurmayan kurumlara da bu yönde “gelmek ister misiniz” diye bir davet gittiğini tahmin ediyorum. Sadece ana akım ya da muhalif basın değil, iktidara daha yakın olan basın kuruluşlarına “gelmek ister misiniz, Esad röportaj verecek” dendiğini biliyorum.

Ama yanıtları hakkında bir fikrim yok. Herkesin konuştuğu bu haberde dört kişiden bahsediliyor. Bunu teyit etti mi bu gazeteciler bilmiyorum. Mehmet Ali Birand’ın özel sorunlarını gerekçe gösterdiğini biliyoruz sadece. Amberin Zaman ve Ertuğrul Özkök bir şey demedi galiba bu konuda.

Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak “gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir” dendiği yönünde. Bu iddia Başbakan tarafından da bahse konu kişiler tarafından da doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da. Amberin Zaman’ın kendi açıklaması var, yöneticisi Fatih Altaylı’nın ”yapılsa da basmazdım gazeteme” dediği yönünde. Amberin aynı zamanda The Ekonomist’in de Türkiye temsilcisidir. Orası için yapmak istedi röportajı ama bunu da Suriye tarafı kabul etmedi. Türkiyeli gazetecilerle görüşmek istiyorlardı çünkü.

– Başbakanlık’tan size bir telefon ya da telkin geldi mi, gitmemeniz yönünde?
– Hayır, böyle bir şey olmadı. Umut ederim ki böyle bir şey yukarıdaki gazeteciler için de olmamıştır. Ne böyle bir telkin, ne de öyle bir istek olmamıştır diye, umut etmek istiyorum.

– Siz ne düşünüyorsunuz iptal gerekçeleri hakkında?
– En azından Amberin’i biliyorum. The Ekonomist adına olsa da gelmek istedi. Ama Esad kabul etmedi bunu. Özkök’ün de Birand’ın da geçmişte Esad’la yapılmış iyi röportajları vardır. Ben eminim onlar da bu röportaja gelmek isterlerdi. Geçmişte yaptıkları büyük işlere bakınca, herhalde gelmek isterlerdi, diye düşünüyorum.

– Bir sebepten dolayı çekindiler yani? Siz tedirgin oldunuz mu döndüğünüzde iktidardan gelecek herhangi bir tepkiden?
– Hayır, böyle bir şeyden tedirgin olsaydım gitmezdim zaten. Ben sadece, diğerleri randevuyu iptal edince, beni de kabul etmezler herhalde diye düşündüm. Esad daha kalabalık bir gruba mesaj vermek isterken, bir kişi geliyor. İptal eder diye düşünmüştüm, ama öyle olmadı, etmedi.

– Esad röportajınızı,”O’nun adına yapılmış propaganda” olarak değerlendirenler oldu. Bu sizi rahatsız etti mi?
– Diyelim ki Esad propaganda yapıyor. Bunun ne önemi var. Esad’ın görüşünü bilmek zorundasınız. Ben, olabildiğince röportajın tek taraflı olmamasına çalıştım. Türkiye’deki kamuoyunun bilgi eksiğini gidermeye gayret ettim. Suriye ile ilgili herkes bir şeyler söylüyor. Bakın yani, eğer diyelim Esad’ı alaşağı mı etmek istiyorsunuz ya da Esad’dan sonra daha demokratik bir ülke mi olacağını düşünüyorsunuz. Her ne düşünüyorsanız düşünün, O’nun ne dediğini bilmek zorundasınız. İşte, örneğin ülkesinde yaşananları sordum. “Böyle diyorsunuz ama BM raporları var” dedim. “Bunlar Batı’nın uydurduğu şeyler, takmıyorum” dedi. Bunu bilmeden, BM’li çözümler öneremezsiniz. Suriye ile ilgili bir şeyler söylemek için Esad’ın ne dediğini bilmek zorundasınız.

Esad da kendini anlatmaya çalışıyor. Ben iddiaları soruyorum, O yanıtlıyor ve ortaya bir portre çıkıyor. Nitekim O da “hatalarım olabilir benim” dedi. Ancak “dış müdahalelerin vereceği zararın, kendi iktidarından çok daha yıkıcı” olacağına inanıyor.

Esad’ı inandırıcı bulmadıklarını söylüyor insanlar. Hangi lider röportajında yüzde yüz inandırıcıdır. Bizim Başbakan, yabancı gazeteciye demeç verirken bire bir doğruları mı söylüyor? Türkiye’nin o konudaki resmi görüşü neyse onu söylüyorlar doğal olarak.

Önemli olan verilen mesajı almaktır…

Gazetecinin işi kamuya yararlı bilgi sağlamaktır. Ortaya bilgiyi koyarsın, ne kadar çok bilgi olursa kamu da bakar ona göre verir kararını. Ne kadar çok bilgi olursa o kadar doğru karar verilebilir. Bunun yanı sıra Esad’ın kendi ülkesinde olan biteni nasıl gördüğü ve yorumladığı da önemli. “Esad halkını öldürüyor, kan, vahşetin sorumlusu” deniyor. O da diyor ki “bunlar dışarıdan yönlendiriliyor, Suriye’ye dışarıdan silah sokuluyor. Ben bunlarla mücadele etmeye devam edeceğim”. Bu sözlerden Suriye’yi önümüzdeki süreçte pembe, günlük güneşlik değil, daha karanlık bir sürecin beklediği söylenebilir. Önemli olan verilmek istenen mesajı almaktır.

Dünyanın savaşın ucuna gelmesine neden olan bir ülke ve onun başındaki insanın neler dediğini merak ediyor insanlar.

Ben genel anlamda kamunun bilgilenmesini sağlayacak bir iş yaptığımı düşünüyorum. Eğer propaganda ise bile onun arasında önemli bilgi kırıntıları olduğunu düşünüyorum. Yazdım da “saray karanlıktı, ışıklar yanmıyordu, cep telefonu ışığıyla yol buluyorduk” diye. Suriye’yi anlamak, Esad’ı anlamak isteyen birisi için bu bile çok önemli bir bilgidir.

Daha önce de görüşüldü ama propaganda tartışmaları yaşanmadı…

– Daha önce de değişik ülkelerle krizler yaşandı ve gazeteciler bu ülkelerin devlet başkanlarıyla gidip, görüştüler. O zamanlar “propaganda” tartışmaları yapılmamış, böyle bir şey gündeme bile gelmemişti. Neye bağlıyorsunuz bunu?
– Gerçekten de öyle. Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zaman.

Bu konuda şöyle düşünüyorum; Hükümet, Suriye konusunda tabanı tarafından desteklendiğinden o kadar emin değil. Hatta desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var ellerinde. Erdoğan bundan korkuyor olabilir. Eğer durum böyleyse “böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek” diye mi düşünüyorlar acaba, bilmiyorum.

– Medyanın Suriye krizine yaklaşımını ve savaşı destekler nitelikte yayın yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Bir grubun başında zaten Başbakan’ın akrabaları bulunuyor. Aydın Doğan’ın vergi meseleleriyle cezalandırılması ve bazı televizyon ve gazeteleri elden çıkarma süreci var. Televizyonu Star ve gazeteleri Milliyet, Vatan gibi. … Arkasında desteği olan, güçlü bir iktidar söz konusu olan. Aynı zamanda eleştiriye çok hoşgörülü olmayan bir iktidar. Böyle olunca, bu yapı doğal olarak kendisini medyada da gösteriyor. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Ülkedeki özgürlükler olsun yargı olsun, yaşananlar ortada. Basının başka türlü olması mümkün mü? Birçok gazeteci çalıştıkları yerlerden ayrılmak zorunda kaldılar. Hala bazı gazetelerde sınırlı da olsa özgürce yazabilen meslektaşlarımız var. Daha çok yorumcu olan bu gazetecilerin işlerine pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.

– Görüşmeniz sırasında Esad’la ilgili izlenimleriniz nasıldı?
– Öyle çok büyük bir panik havası yoktu, çok sakindi. Her soruyu sordum, hani hiç fren yapmadan da yanıtladı.

– Cevaplamak istemediği soru oldu mu?
– Hiç olmadı, hepsini cevapladı.

– İktidarının kalıcılığına güveniyor mu? Nasıl bir izlenim edindiniz?

– Kendisi buna güveniyor. Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor.

Esad’dan sonrası kaos…

– Daha önce de gittiniz Suriye’ye, halkı gerçekten Esad’ın yanında mı?
– Büyük kentlerde evet, Şam’da, bildiğim kadarıyla Halep’teki orta sınıf Esad’ın yanında. Görebildiğim kadarıyla, Hristiyanlar da yanında. Esad, halkı tarafından yüzde yüz sevilen, herkesin taptığı birisi değil tabi. Benim kanaatim, Esad sonrasından korkuyorlar. Örneğin Hıristiyanlar baya önemli bir azınlık orada. Onlar, Tunus ve Libya’da yaşananlardan korkuyorlar. Halk, “islamcılar gelecek” diyor, bundan korkuyor. Şu anda en azından bu konularda rahat yaşıyorlar. Bir hak ihlali vesaire yaşanmıyor. İkinci olarak Sünni büyük bir orta sınıf var. Onlar da önemli oranda sınıfsal çıkarlara sahip bu ülkede. Tüm bu insanlar Esad devrilip de kartlar yeniden dağıtılacağında bu ayrıcalıklarını yitirmekten korkuyorlar. Bir de Kürtler var tabi, önemli bir grup onlar da. Aslında Esad döneminde çok rahat oldukları söylenemez, ama buna rağmen onlar da Esad karşıtı harekete dahil olmuyorlar. Sonrasından, ağır bir darbe yemekten korkuyorlar. Kimse sonucunu göremediği bir oyuna girmek istemiyor.

Esad giderse kim gelecek? Belki de bir kaos olacak, belki de parçalanma olacak. Böyle teoriler de var tartışılan biliyorsunuz. Bunlar Suriye halkını korkutuyor.

“Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük”

– Erdoğan ailesiyle Esad ailesinin geçmişteki dostlukları malum. Esad nasıl yorumluyor Erdoğan’daki bu değişikliği?
– O’na da sordum bunu. Şöyle düşünüyor; “Ben değişmedim, Erdoğan da değişmedi. Sadece koşullar değişince biz Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük”. “İkimizin de, İran’la, Irak’la Lübnan’la ilişkilerine bakın” diyor. Gerçekten de Türkiye’nin bu ülkelerle ilgili durumu değişti ve gerginleşti. Suriye tüm yaşananlara rağmen bu ülkelerle arasındaki ilişkiyi koruyor. Erdoğan’ı mezhepçi bulduğunu, Sünni İslam’ın kendilerine dayatıldığını düşünüyor. Müslüman Kardeşler orada yasaklı biliyorsunuz, buna rağmen Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri desteklemesinden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor.

– Gördüğünüz kadarıyla Müslüman Kardeşler’in Suriye’deki gücü nedir? Nasıl bir halk desteği var arkalarında?
– Bunu ölçme şansı yok. Ancak, anladığım kadarıyla Mısır ve Tunus’taki kadar güçlü değiller Suriye’de. Oralarda seçimleri silip süpürdüler. “Burada da öyle olur mu” diye sorarsanız, bundan o kadar emin olmadığımı söylerim. Buradaki İslami doku biraz daha farklı. Ve ayrışmalar Libya ve Tunus’taki kadar net değil. Bu yüzden Suriye’deki güçlerini kestirmek güç.

– Muhaliflere Türkiye üzerinden giden silahlar meselesi… Bu konuda herhangi bir istihbarat bilgisi ya da belge paylaştılar mı sizinle?
– İstihbarat bilgisi paylaşmadılar ama söylüyorlar zaten silahların Türkiye sınırından girdiğini. Türk uçağının düşürülmesiyle ilgili telsiz, radar kayıtlarını istedim ama vermediler.

– Suriye’den bakılınca savaş olasılığı oradan nasıl görünüyor?
– Ben kendi duygumu söyleyeyim. Esad’ın Türk halkına mesaj verme arayışını, isteğini, gazetecilerle konuşma ve benimle konuşurken hep “hükümetle halkı ayırıyorum, Türk halkına mesajım şu” demesinden şunu anlıyorum; Türkiye’nin özellikle uçak düşürülmesi meselesinden sonra bu işi tırmandıracağını düşünüyorlar. Bunun olabileceğini öngörerek alttan alıyorlar. Esad’ın kafasında “bunlar bir şey yapacak” düşüncesi var.

Benim kişisel görüşüm de Türkiye’nin krizin tırmandıracağı yönünde. Hükümet, Türk uçağının düşürülmesi konusunda halk nezdinde mahçup hissediyor kendini. Türk halkının “her gelen bir şey yapıyor. Türkiye, yapılan hiçbir şeyin karşılığını veremiyor” diye düşündüğüne inanıyor iktidar. Bu yüzden krizi tırmandıracak bir adım atacaklardır mutlaka.

soL Haber 08.07.2012
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/utku-cakirozer-ile-esad-roportaji-uzerine-konustuk-haberi-56755

Reklamlar

2 Yanıt to “Esad’dan emperyalizmin tarihine notlar… Utku Çakırözer”

  1. S. Aktas Says:

    İslamcı ırkçı tarikat ve mezheplerin çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa stratejisi çöküyor.

     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan bu Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, geri kalmış yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde modern geçinen bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     
     
    Erdoğan ve kadınlar!

    Kadınları, kendisine İslamcı asker yetiştiren bir çeşit yumurtlama makinesinden farksız gören R. T. Erdoğan onları aşağılamaya devam ediyor: AKP iktidarı 12 yılına girerken kadın cinayetleri ve şiddet, taciz,tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar dikkat çekici oranda arttı! İşte rakamlar ve oranlar: 2002-2013 yılları arasında kadın cinayetleri oranında % 4100 artış olduğu belirtildi. Bakanlık, 2002-2013 yılları arasında fuhuş suçlarının % 620, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçlarının %925 arttığını belirtti. her gün en az 325 kadın şidette uğruyor. TÜİK verilerine göre 2002 yılında kadın cinayet sayısı 66 iken 2013 yılında bu sayı 3550 ye çıkmış kısaca 2005 – 2013 yılları arasında kadın cinayetleri sayısı 7.190 olmuş. aynı yıllar arasında 5074 kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca; fiziksel ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların % 188’inin bunu gizlediği belirlenmiştir.
    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 134 ülke arasında sondan 4. sıradadır ve AKP iktidarında devamlı bir gerileme göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 90 artış yaşandı. 2002-2013 yılları arasında, 300 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. 2013 yılının ilk 6 ayında 600 kadın, 69 çocuk ve 5 bebek öldürüldü. 338 kadına tecavüz edildi, 375 kadına ve 35 bebeğe şiddet uygulandı ve 671 kadına taciz uygulandı.

    Türkiye’nin temel sorunu olan bu Kadın istismarı ve kadına karşı şiddet aşırı bir artışı devam ederken, baş sorumlunun kadınlar üzerinden siyaset yapması, onlardan daha fazla çocuk doğurtmak için kışkırtmalara devam etmesi bunu İslamcılık için bir mücadele metodu olarak ele alması esef vericidir.

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüzkarası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor.
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşmanı olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.
    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.
    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.
    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.
    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.
    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
     
    AVRUPA’YA GİRİŞ SORUNU!

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.
    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.
    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!
    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!
    AKP’yi kuran tarikat vecemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.
    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
    Şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.
    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.
    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!
    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver
     

  2. S. Aktas Says:

    İslamcı ırkçı tarikat ve mezheplerin çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa stratejisi çöküyor.

     
    Taksim gezi eylemleri ile açılan yeni süreç, Avrupa’da faaliyet gösteren onlarca tarikat ve cemaati zor duruma düşürdü. Çaktırmadan her tarafa sızan, her yıl milyarlarca kara parayı Türkiye’de aklayan ve AKP rejiminin bel kemikleri olan Avrupa düşmanı politik islamcılar, Erdoğan ve diğer sertlik yanlılarının yaptıkları hatalar ve verdikleri açıklar yüzünden problemli bir döneme girdiklerini sezdiler. Avrupa’ da şimdiye kadar uyuttukları salon sosyalistlerinin, sözde Hiristiyan demokratların, bunak yöneticilerin bu yüzden uyandıklarını, kendilerinden şüphelenmeye başladıklarını ve zaman içerisinde verdikleri destekleri bırakacaklarını anlamaya başladılar. Avrupalıları kandırmak için, sözde ılımlı geçinen, bazı bürokratları maskeleme olarak kullanan politik İslamcılar, yıllarca, aşırı sağcı politikaları, solcu kılığına girerek, aşırı dinci politikaları, kardeşlik ve dostluk yalanları ile gizleyerek güçlendiler. Sadece Almanya’ya, 35 yıllık bir zaman dilimi içerisinde 9 000′ den fazla cami veya mescit kurdular. Her taraf kuran kursu ile dolup taştı… Bütün Avrupa şehirleri, bebeklerden başlayarak beyin yıkama faaliyetleri yürüten binlerce organizasyon tarafından adeta parsellendi. Avrupa ülkelerini din, Allah hizmetleri vs.. yalanları ile kandırarak milyonlarca sübvansiyon alan ve örgütledikleri insanlardan aldıkları haraçlarla büyüyen bu tarikat ve cemaatler çetevari yatırımları da yaparak devleştiler…
    Avrupalılar bu türden beklenmedik yapılar karşısında adeta aciz kalmışlardı. Her istediklerini koparıp alan, 100 000 lerce insanı kontrol altında tutan politik islam’a karşı bir alternatifleri olmayan zavallı politikacı ve dini liderleri en sonunda yine onların kanı ile beslenen AKP uyandırdı. Avrupa Parlamentosu’nun açıklamasını ‘Avrupa’yı tanımıyorum’ diye reddeden Erdoğan, sürece yeni bir yön verdi, artık işler eskisi gibi yürümeyecektir. Bu işin Viyana’sı da buraya kadar!
     
    3 000 civarında Türk’ün yaşadığı bir İsviçre kasabasına 7 tarikat ve 6 politik organizasyonla toplumsal piskoloji kuran, Türk islam sentezi adı altında Irk Din mafiası oluşturarak milyonlarca inanı haraca bağlayan tarikat ve cemaatler, her ağacın kurdu kendisinden olur misali, hiç beklemedikleri yerden ilk darbelerini aldılar.
     

    TÜRBAN BİR ÜNİFORMADIR.

    Türban bizim üniformamızdır ( N. Erbakan)
    Türban bir “tekgiyim”dir (üniformadir). Onu giyen kişi, sizin yüzünüze bagırarak: “ben islamcıyım!” der…
    Erdoğan’ın malları mülkleri olan Kadınların esareti yeni aşamaya giriyor: Türban, çarşaf üretimi son 7 yılda %800 artış gösterdi.
    Kadınları, İslamcı asker yetiştiren bir çeşit yumurtlama makinesinden farksız gören R. T. Erdoğan onları aşağılamaya devam ediyor. Erdoğan, İslamcı gericiliği cesaretlendirerek büyük şehirlerde dahil olmak üzere, Türkiye’deki siyasal ve toplumsal manzarasını değiştirmeye hız verdi. Bazı hükümet daireleri çalışma programlarını namaz saatlerine göre düzenliyor ve tamamen gerici bir önlem olarak liselerde erkek ve kızlar ayrılıyor. Müslümanlar için Ramazan ayında lokantalar alkol servisini durdurmaya devam ediyorlar ve polis alkol ve sigara içtikleri için insanları vahşice avlamaya hız verdi. Yakın Doğu’da yükselen siyasî İslam’ın etkileri peçe ve başörtüsünün giderek yaygınlaştığı İstanbul’da bellidir. Bugün, herhangi bir tür örtü, Türk kadınlarının yüzde 70’ından fazlası tarafından takınılmaktadır.
    İnsanların yatak odalarına girip yapılacak çocuk sayısını belirleyerek, henüz doğmamış çocuklara dahi musallat olmaya çalışan AKPliler, ” ne kadar fazlası olursa, AKP o kadar uzun yaşar” felsefesi ile, “zorla evlendirilen,görücülük vs..usulleri ile evlenme veya çok eşlilik” şeklinde devam eden islami doyumsuzluğun çeşitli şeklillerini kuvvetlendirerek kadınları bütün tahakküm araçlarının karşısında yapayalnız ve savunmasız bırakmaktadır.

    Bu örtülerin arkasında daha büyük bir drama yaşanıyor! AKP iktidarı 12 yılına girerken kadın cinayetleri ve şiddet, taciz,tecavüz, çocuklara yönelik cinsel istismar dikkat çekici oranda arttı! İşte rakamlar ve oranlar: 2002-2013 yılları arasında kadın cinayetleri oranında % 4100 artış olduğu belirtildi. Bakanlık, 2002-2013 yılları arasında fuhuş suçlarının % 620, ırza geçme ve çocuklara cinsel taciz suçlarının %925 arttığını belirtti. her gün en az 325 kadın şidette uğruyor. TÜİK verilerine göre 2002 yılında kadın cinayet sayısı 66 iken 2013 yılında bu sayı 3550 ye çıkmış kısaca 2005 – 2013 yılları arasında kadın cinayetleri sayısı 7.190 olmuş. aynı yıllar arasında 5074 kadın tecavüze uğramıştır. Ayrıca; fiziksel ya da cinsel saldırıya uğrayan kadınların % 188’inin bunu gizlediği belirlenmiştir.
    Dünya Ekonomik Forumu’nun 2013 Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre Türkiye 134 ülke arasında sondan 4. sıradadır ve AKP iktidarında devamlı bir gerileme göstermiştir. Türkiye İstatistik Kurumu’nun rakamlarına göre tecavüz ve taciz gibi cinsel saldırı suçlarında son beş yılda yüzde 90 artış yaşandı. 2002-2013 yılları arasında, 300 binin üzerinde kadın cinsel saldırıdan mağdur oldu. 2013 yılının ilk 6 ayında 600 kadın, 69 çocuk ve 5 bebek öldürüldü. 338 kadına tecavüz edildi, 375 kadına ve 35 bebeğe şiddet uygulandı ve 671 kadına taciz uygulandı.. Şimdi AKP rejiminde Başı kapalı kadınların sergilediği görüntünün ardında korkunç işsizlik ve yoksulluğun damgasını vurduğu, barbar, yüzyıllarca süren kadın karşıtı uygulamaların içine kilitlenmiş geniş bir ülke bulunmaktadır. Siyasî İslam’ın güçleri, Türkiye’nin yazgısını kimin şekillendirip, kazançlara el koyacağı hesabını yaparken kadınları da birer savaş malzemesi olarak kullanmak istiyorlar.

    Erdoğan ve İslamcı kadın gruplarının iddialarının tersine, örtü “dinî özgürlüğün” uygulanmasının bir örneği veya bir tanrıya adanmışlığın göstergesi değildir. Hristiyanların haçı veya Yahudilerin takkesi gibi sadece dine üyeliğin gerici bir simgesi de değildir. Örtü, kadınların erkeklere boyun eğmelerinin fiziksel simgesidir; onların ast konumlarının sürekli, dayatılmış teyididir. Gerici şeriat yasalarının (İslamcı hukukun) kadınlara dayattığı tecrit edilmenin (inzivanın) evin dışına uzantısını temsil etmektedir.Kadının bedenini örtmesini ilginç bir kültürel özellik veya sadece bir giyisi “seçimi” olarak göstermek saçmalıktır. Başörtüsü, bedene hapishane olup altındaki giyeni boğan çarşaftan veya peçeden daha az eziyetli olabilir, fakat bunların hepsi kadının tam olarak insan olmayıp mülk olduğu görüşünü yansıtıyor. Örtü (ve peçe), İran, Suudi Arabistan ve bunların ötesinde faaliyet gösteren gerici İslamcı güçlerin toplumsal programının çarpıcı göstergesidir ve kadınlar için tam kulluktan aşağı bir anlama gelmemektedir.

    Baskıcı ülke yönetimlerinin simgeler ve sembollerle sürekli olarak yapılacak propagandaya büyük ihtiyaç duydukları gerçektir. ”yavaş, yavaş” ninileri ile ilerleyen AKP’de bir kaç göstermelik vekil dışında, basında ve diğer yerlerde AKP için çalışan bütün kadınların türbanlı olmaları, Erdoğan’ın Askeri şura toplantısında masalarda ki suyu kaldırtması, generallerden buna karşı çıt çıkmaması, İslamizmin restorasyonunda gelinen süreç hakkında bir indikasyon vermektedir.

    Camileri dama taşı, minareleri süngü, imam hatipleri de arka bahçesi olarak gören bir zihniyetin bütün okullara girebilmek için kullandığı siyasi bir işaret olan türban, iddia edildiği gibi masum bir başörtüsü değil. Bu yeni üniformadır. Siyasi bir üniforma olarak kullanılan türban, tek tip bağlama şekliyle takan herkesin aynı görünmesini sağlar ve bir yere aidiyet belirtir.

    Türkiye’nin temel sorunu olan bu Kadın istismarı ve kadına karşı şiddet aşırı bir artışı devam ederken, baş sorumlunun kadınlar üzerinden siyaset yapması, onlardan daha fazla çocuk doğurtmak için kışkırtmalara devam etmesi bunu İslamcılık için bir mücadele metodu olarak ele alması esef vericidir.

    Nüfus patlamaları yoluyla hegemonya kurmak, başka toplumlar üzerinde baskı, onların yaşam alanlarına, sayısal güç, yapmacık çoğunluklar yaratarak müdahale etmek, bilindiği gibi ilkel çağlara tekabül eden ve Osmanlı’ların da başarı ile uyguladıkları bir politikadır. Bütün Anadolu toprakları, bu strateji ile yaratılan yapay çoğunluklar sayesinde etnik temizliğe uğramıştır. Anadolu’nun bütün yerlileri yokedilerek, ucube, dejenere yeni bir millet yaratılmıştır.
    İslamcı güçler ele geçirecekleri yerlere, önce fakir fukara adı altında göçmenler sokar, arkasından da yağma ve talan için seferlere başvururlardı. Araplar’ın bir kaç kabile ile başlattıkları bu yayılmacılık taktiği günümüzde biçim değiştirerek devam ediyor. Sonradan İslam dinini yayma adı altında yağma ve talancılığın öncülüğünü üstlenen Osmanlılar, ekarte ettikleri milletlerin çocukları da ellerinden alarak, devşirme sistemince onları Türk Müslüman yaptılar.
    R.T. Erdoğan, bu devşirme silahına sahip olmadığı için belki de yanıp tutuşuyor ama o ortalığı kuru kalabalıklarla doldurmak için, hayranı olduğu padişahlardan daha fazla olanaklara sahip..! Erdoğan, doğum başına vereceği yardımı çoğaltmaya hazırlanıyor: ”…en az 3 çocuk yapın, doğurun, doğurun, daha fazla doğurun, bu yolda her şey mubahtır, ne duruyorsunuz, biz bunu boşa mı söylüyoruz”, diyen Erdoğan’ın, sanki damızlık bir millet yönetiyormuş gibi, başka ülkelere kaçmak için çırpınan, karnını zor doyuran milyonların yapacağı çocukları ne yapacağı, bunları nerelerde kullanacağı bir bilmeceye dönüştü! 1965 lerden itibaren en az 16 milyona yakın türk kendi topraklarını terkederek başta Avrupa olmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerine yerleşti. Bu sayıyla Türkiye insan ihracatı listesinin başında durmaya devam ediyor. kendi insanını hangi nedenden olursa olsun, başka ülkelere göçe zorlayan bir sistem, din, ve kültürü terketmemek, kaçanları elde tutmak için gerekli önlemleri almak yerine, daha fazla kaçacak insan yaratmak için zorlayıcı veya teşvik edici tetbirlere başvurmak, daha çok insanın kafasını karıştırmaya başladı. tabii olmayan bir yolla, yapay metotlarla üretilen bu kalabalıkların geleceği ne olacak ki? Ya askere gidip mayına basacak, ya kahvede akşama kadar okey atacak, ya da başka ülkelere kaçacaklardır…
     
    Türkiye, yüz karası insan ihracatında dünyada 1. sırayı tutmaya devam ediyor!. Ekonomi gelişiyorsa Migrasyonun durması gerekmez mi?
     
    Avrupa’ ya milyonlarca cahil cuhul insan ihraç edilmiş, bunlar yarli halklara düşman olarak örgütlenmiş, kadınlarına Türban veya benzeri üniformalar giydirilerek, mevcut toplumla kaynaşmaları yasaklanarak, karşıt bir güç olarak ortaya çıkarılmışlardır. Bu rezalet duruyorken AKP yöneticileri daha çok çocuk yapın demeye devam ediyorlar! Erdoğan, bu çocuk doğurtma savaşını, sidik yarışına dönüştürdü. Erdoğan’dan önce bu konuyu en ciddi şekilde devlet stratejisi yapan Alman Nazi lideri Hitler olmuştur.

    Esasen bugün Erdoğan’ın Türkiye’de uyguladığı ”çocuk parası, yardımı”, ilk defa Hitler tarafından, ”üstün ırk” diye tanımlanan Alman ırkının üstünlüğünü sayısal anlamda korumak ve dünyayı ele geçirmek için uygulanmıştır.

    Aynı şekilde, Erdoğan’ın sık sık bağırarak tekrarladığı, ”tek millet, tek devlet, tek bayrak, tek vatan…” sloganı da, Alman Nazi’lerinin ana sloganlarından bir tanesidir.
    Bu noktadan da anlaşılacağı gibi, Erdoğan’ın temsil ettiği Milli Görüş ideolojisi, Arap Milliyetçiliği olan İslamcılık ile Alman Irkçı nazı ideoljisinin bir karmasıdr.

    Farklı ideolojiler, nüfusa da farklı biçimde bakar. Mesela İslamcı milliyetçilerin kafası, “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” şeklinde çalışır.

    Ne var ki bu, Birinci Dünya Savaşı’ndan kalma bir fikirdir. Orduların kafa kafaya geldiği, sayısı fazla olanın genellikle savaşı kazandığı bir dönemdi o… İleri teknoloji ve nükleer silahlar bu bağlantıyı çoktan kopardı. Gökyüzüne hâkim misin, uzaya hâkim misin, Biz 76 milyonla yakar yıkar demekle bir yere gidilemez.

    TSK’nin, “Güçlü Ordu = Güçlü Türkiye” denklemi nasıl yanlışsa, Irkçı islamcı milliyetçiliğin “Büyük Nüfus = Güçlü Türkiye” denklemi de yanlış…
     
    AVRUPA’YA GİRİŞ SORUNU!

    Asker doğan savaşçı fertler, non-stop savaş ideolojisi ve piskolojisinden kurtulamayan bir kültür yapılanmasıyla sivil bir topluma entegre olmak doğal olarak zordur. Avrupa’ya düşmanlık edilerek oraya girilemez, kültürünü, yaşam biçimini beğenmediğin, sana tamamıyla ters düşen bir sisteme bağlanman tabiata aykırıdır. Çin, İslam birliğine üyelik müracaatında bulunmuyor, Kendisine has bir kültürü olan Japonya AB ülkelerine, üyelik için yalvarmıyor!, Suudi Arabistan, sosyalist bir pakt için can atmıyor. Peki dinci Sunnici AKP’nin, kendi idolojisine zıt bir sisteme yamanmak için çırpınması ne ile açıklanabilir?
    AKP’nin kurmaya çalıştığı, başkanlık sistemini de esas alan yeni islam rejimi, diktacı yetkilerle donatılmış bir tek adam rejimi olacaktır. Bu tek adamın, yani Erdoğan’ın siyasal olarak Türkiye’yi düzenlemesine imkân sağlayan bütün temel direklerinin kurulması sürecinin, yalan ve palavralarla, Avrupa’ ya ”demokratikleşmek süreci” diye tanıtılması, bir taktiktir.
    Dünyada bir sürü paktlar var ve yenileri de sürekli oluşma halindedir. Avrupa kültürüne zıt bir kültürü Türkiye’de hakim kılmaya çalışan AKP rejiminin, o pakta girmek için çırpınmalaraı iki yüzlülüktür. Avrupa Birliği oluşumu sadece bir kaç tefecinin, kap kaçtının, çalıp çırpmalarını düzenleyen bir sistem değil, ondan daha önemlisi ortak bir mentalite birliğine gidiş projesidir.

    Buraya üyelik için baş vuran veya girmek için çalışma yapan ülkeler, iki yüzlüce, hem tam tersine gidip, hemde ”almıyorsun beni işte…’ diye ortalığı velveleye vermiyorlar.
    Türkiye’de Avrupa’i olan ne varsa onu kökten silme açılımı yapan AKP’nin bu üyelik çığırtkanlığı şaibelidir.

    Avrupa ülkeleri şimdilik bu tarikat ve cemaatlere, milyonlarca kandırılmış cahil insana müsamaha gösteriyor diye, oraya istila için girme heveslerine kapılmak büyük bir tuzak olabilir.
    Demokrasiye sahip ülkelerin kalbi olan metropollerine binlerce Cami, mescit kurulmasına, on binlerce dinci militanın kitlelerin beyinlerini yıkayarak örgütlemesine izin veriliyor, her tarafa kuran kursları açılıyor, ezanlar yüksek sesle okunmaya başlanıyor diye, Avrupa’yı Sunni İslam’la ele geçirme hayallerine kapılmak için zamanın henüz erken olması gerek…!

    Bu da AKP’ nin 5.kol olarak doğan Müslüman askerlerinin taktiği olsa gerek!
    AKP, Milli Görüş örgütü temelinde esasen hem teorik hem de pratik anlamda Avrupa kültür ve tarihinin, değer ve yargılarının, onun en temel yaşam şekillerinin karşısındadır, tek bir ortak noktaları bile yoktur: kiliseleri Camilere çevirmek istiyorlar, Avrupalıların kıyafetlerinden tutun, yiyeceklerine, kadın-erkek ilişkisinden, muzik ve sanata, normal Avrupalı’nın en basit yaşam şekline karşılar. Bu haliyle 180 derece tezatla, hangi birliktelikten bahsedilebilinir!

    AKP’yi kuran tarikat ve cemaatler Avrupa’ya düşmanlıklarına devam ediyorlar. Milli Görüş tarafından Avrupa toprakları üzerinde örgütlenen kitleler, Avrupa halkına kin ve nefret kusuyorlar! Erdoğan’ın ”daha fazla çocuk, daha fazla doğurun..” kışkırtmasıyla iyice çoğalan ilkel kitleler tatamıyla İslamcı ırkçı tarikat ve sözde sivil örgütlerin denetminde getto adacıklarına dönüşüp, Hünkar’ın şanlı girişini beklemekten başka bir hareket yapamıyan robotlara dönüşmüşlerdir. Bu haliyle İslamcı akımların çatı örgütü olan AKP’nin Avrupa topluluğuna düşman olarak girme düşüncesi söz konusudur. Cahil, şartlanmış Müslüman kitle iç güdüsel olarak bir yerlere doğru gidilmesi gerektiğinin farkında, ama bunu Erbakan gibi dürüstlükle söyleyemiyorlar. Erbakan, Avrupa’yı resmen tehdit ederek, ” biz Roma’yı içerden fethetmek için geliyoruz..” demişti. Avrupa’da doğup büyüyen 3. 4. kuşakları ”askerli parası” diye adlandırılan haracı ikiye katlayarak ipotek altına alan AKP, eski militaristleri geride bıraktığı gibi, Avrupa’ya aslında neden girmek istediğini saklamaya devam ediyor!.

    Hem yaygınlaşan İslamcılık tehlikesini alevlendirecek, hem de beni bir an önce al diyeceksiniz!
    Şiddet yanlısı İslam’cı politik örgütler, Avrupa ülkelerinde, özellikle İngiltere, Almanya ve Fransa’da resmen birer tehlike haline geldiler; Örneğin çoğunluğu Protestan olan İsveç’te Müslümanlar’ın sayısı Katolikler’den üç kat fazladır. Şu an Avrupa topluluğu içinde 58 milyona yakın insan uluslararası politik İslam’ın avucunda, gece gündüz devam eden beyin yıkamayla Avrupalıları ürkütücü bir tehlike olarak hızla büyümeye devam ediyor.
     
    İşte hızla çoğalan bu kara cahil kitleler, Avrupa ülkelerinde görülen nüfus azalmasına paralel olarak, daha fazla alan kazanıp, yaşadıkları topluma cepheden tavır alarak onun birer düşmanı olup çıktılar. Örgütlenmeler ilk etapta cami dernekleriyle başladı ve genişleyerek devlet kurumlarını da sardı. 1960’lı yılların başında Almanya’da sadece üç cami varken şimdi cami sayısı AKP’ nin de kışkırtması ile 9 bini geçti. Arap ülkeleri, pakistan, Türkiye, Ortadoğu ve Afrika’dan akın akın Avrupaya yığılan Müslümanlar, uygarlığın verdikleri nimmetleri kötüye kullanarak hızla örgütleniyor, sözde terk ettikleri ülkelerin kültürüne daha sıkı sarılarak, kendilerini buralara süren hükümetlerinin desteğinde tahribatlarına devam ediyorlar.

    Şimdi bu durumda, tehlike olarak görülen bu ortamın en büyük mimarlarından biri olan AKP rejiminin truva atı gibi, bütün hatları yarıp, Avrupa’yı, geride hazır bekleyen 100 milyonlarca İslamcı’ya yemlik olarak sunması stratejisi kendisini ele veriyor…
     
    Erbakan’ın oğlu tekrar ediyor: ”..Mücahit Erbakan tezarühatlarıyla kürsüye gelen Fatih Erbakan, bir saati aşkın salona hitap etti.Necip Fazıl’ın ” surda bir gedik açtık; mukaddes mi mukaddes!Ey kahpe rüzgar, ne yandan esersen es” dizelerini hatırlatarak, “şuurlu, samimi ve sadık bir toplantı olan bu toplantı, ikinci 40 yılın şahlanışıdır” dedi.Erbakan, şöyle konuştu:”Milli Görüş’ün misyonu, sadece oruç tutarak sadece namaz kılarak, bir hayır kurumu gibi çalışmak değildir.Avrupa’da bir çalışma olacağı zaman bunun Almanya’dan başlaması çok doğal çünkü insanlarımız burada neredeyse bir Belçika Hollanda kadar nüfus yoğunluğuna ulaşmış durumdalar. Almanya bizim olacaktır…” Görüldüğü gibi AKP’nin politik ideolojik motoru olan bu Milli Görüş, mazlum fakir işçi, iş arayan saf göçmenler, dinine sadık iyi vatandaşlar adı altında resmen 5.kol olarak örgütleniyor… Erdoğan’ın non-stop çocuk yapma taktiği esasen bu hedefe yöneliktir. Türkiye’de milyonlarca işsiz varken, çocuk istemeyen kadınları aşağılayan Erdoğan, ”.. siz merak etmeyin, Allah için en az 3 olsun,.., AKP olarak ekonomik mucizeler yaratıyoruz.”, diyerek Milli Görüş ideolojisine biraz diplomasi katıp 2071 parolası altında eski Osmanlı hedefinden vaz geçmediklerini vurguladı.

    Avrupa’ya sokulan Milyonlarca kara cahil kitle ise ”giriş, çıkıştan”: ”…Bundan sonra Türkiye’de ve Dünyada Muhammed Ali Fatih Selim Erdoğan rüzgarı esecek inşaallah. En yakın zamanda Erdoğan’ı Avrupa Birliğinin başında görmek istiyoruz. Allah’ın rızkıdır…” ”, diyerekten, sabah Camilerine girecek, akşam ise çıkacaklardır. Kafirin malı yemekle bitmez!

    Zavallı Avrupa halklarının bu yiyicilerden çekecekleri var: Berlin, Paris, Brüksel, Viyana, Londra vs.. artık uygarlık yerleri değil, İslamcı tarikat ve cemaatlerin üniformalarını taşıyan, rütbeleri, yıldızları, Türbanlarının bağlanışı ile simgelenen yağma ve talancıların korkunç yıkım sürecine sokulan, uygar insanların boşalttıkları alanlara dönüşen birer kenttirler artık…
     
    Sevgi ve Saygılarla
    Entegrasyon Komitesi İsviçre- Vevey

    ———————————————————————-
    Esin Duran,
    Selda Suner,
    N. Gök,
    Ferdi koçkar
    Yeliz seren
    S. Aktaş
    Pelin Moda,
    Bedri Engin,
    Nazmi Dogan,
    Sevda Suner
    Sezer Aşkın,
    H. Datvan,
    Salih Demir,
    Nizamettin Duran
    A. Demir
    Melahat Baykara,
    ismail çekmez.
    Aydin Nizam
    Uğur Demir
    Ismail B. Cenk,
    Tekin Balkic
    Selma Altuntaş,
    Murat Koç
    Filiz Serin,
    Nedim Serin,
    Vedat Koçak,
    Salih Birdal,
    Erdal Cömert
    Ismail Bulak
    Ahmet Meriç
    Mustafa Gur,
    Hasan Zafer
    Bahar Ünsal
    Osman B.
    Ayse bahar
    Metin Maslak
    H. Maslak
    Dilek Solak
    zeynep içkaya
    Sevda maslak
    Sercan Gezmiş
    Aynur Balkaya
    İpek Doğan
    Nazım Doğan
    Murat Doğan
    esin erkan
    Beyhan erdem
    n. erdem
    İsmail Deniz
    Ayten BARAK
    Ugur Birdal
    Ahmet Tan
    Yıldırım Kongar
    Selma Kongar
    Birol Aytekin
    Hatice Gül
    Ibrahim Erkin
    Kemal erdem
    Rıza Akdemir
    Mehmet Coskun
    Hüseyin demir
    fethi killi
    Yeliz Ender
    Mustafa Ender
    Ugur Basak
    Kemal Dektaş
    Ayten Ilkdal
    Nuri Aktanır
    Metin Koc
    Sevgi Ender
    Burhan Kulakçı
    Oğuz Duran
    Burcu Kanter
    Aysel kanter
    Erol kanter
    Layla SOLGUN
    M. Oktay
    Kemal Aktas
    Yelda tekinoglu
    Orkun Keskin
    T. Vural
    Oğuz şen
    Nur Şen
    Ismail çaykara
    Burhan Orkal
    D. Kahan
    Seher Yıldız
    Esra akkaya
    Mehmet Uzan
    Yeliz IŞIK
    Seyhan İlknur
    Osman Çekiç
    esma yıldız
    Murat Çetindal
    Ali OkyarMusa Tekin
    Aslı Birdal
    Nazmi Doğan
    İnci Gür
    L. Okar
    Mustafa Karkaya
    Omer Aytac
    Mürsel Bozkır
    Zeynep Şengül
    Gülcan Iğsız
    Murat Nidar
    şemsi Kaya
    Ayten Ekşi,
    Eda leman
    nermin ışıl
    D. Polat
    Kadir Erdem
    Serdar OKTAY
    Mehmet Özdemir
    Mustafa Erkan
    Nuri AKTAS
    Emine AKTAS
    O. Kadir Ergun
    Metin Kurca
    Sedat Isiklar
    Filiz Bag
    Kadir Baskale
    Sevim Varlik
    Hasan Mesut Akkaya
    Necmi Guler
    Erhan Isguz
    Meral Okur
    Bilge Okyaz.
    Kemal Koç
    L. Mirakoğlu
    Oktay Kızılcık
    Mehmet Yavuzgil
    Erdal Polat
    Hüsnü oktay
    k. Sankay
    Ahmet tekin.
    Semra Kaya
    Mustafa Çiçek
    Kayhan Göçkaya
    Erdal Solgun
    Mehmet Solgun
    Esra Solgun
    N. Altik
    Oguz Karakış
    Leyla Mert
    Işık mert
    D. Öksüz
    Erdem Yılmaz
    Ayse Eltan
    S. Guner
    M. Deniz Ok
    Mehmet İnce
    Huseyin Cinar
    Meltem Cinar
    Berk Cinar
    L. Demirkaya
    Huseyin Çilek
    Ayten Irmak
    D. Okdere
    Ali Uskan
    Berdan Temiz.
    H. Baskale
    Murat Gülay
    Esra Gülay
    Mustafa Akyol
    A. jale Kol
    M. Kol
    Tamer Oktay
    Aslan Burukoglu
    I. Demir
    Nurettin Akdal
    Uzan Kara
    ismail Igdır
    Ali Serin, Gül Akın, esra Serin
    Nuri Şen
    Hasan.Y. Balci
    Mehmet Yucel
    İsmet C. Koray
    salih Söğütlü
    Nuri Akçay, Gül Akçay, Esra Akçay
    Ali Dem. Sarahoğlu
    ***********************************************************************
     
    TAKSİM’E VE ÇAMLICA’YA CAMİ İSTEMİYORUZ. YENİ SULTANLARA HAYIR!
     
    İMZA KAMPANYASINA KATILALIM… 
    http://www.change.org/petitions/başbakan-yuksek-bina-yapmayın-demis-peki-ya-camlica
     
    Çamlıca ve Taksim’e kazma vurmanıza rızamız yok, bu sizi ilgilendirmiyor mu? #Camlica – Kampanyaya İmza Ver!
    Kampanyaya İmza Ver

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: