Temmuz, 2012 için arşiv

Seni sevmekten ne zaman vazgeçtim biliyor musun?

Posted in Uncategorized on 25 Tem 2012 by buyukakin

Kötü günümde yanımda olmadığın zaman vazgeçtim.
Canın sıkıldığında benimle paylaşmadıgını,
kırılacak veya tedirgin olacak olsam bile
düşüncelerini açıkca söylemediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Bana yalan söylediğini anladığım zaman vazgeçtim.
Gözlerime baktığında kalbinle bakmadığını
ve bana hala söylemediğin şeyler oldugunu hissettiğimde vazgeçtim.
Her sabah benimle uyanmak istemedigini anladığımda ,
Ağrılarımı dindirecek sıcak sevgiyi bana vermediğinde vazgeçtim.
Sadece kendi mutluluğunu ve geleceğini düşünerek beni hiçe saydığın
icin vazgectim.
Tablolarımda artık kendimi mutlu çizemediğim
ve tek neden sen olduğun için vazgeçtim.
bencil oldupun için vaz geçtim!!
Bunlardan sadece bir tanesi senden vazgeçmem için yeterli değildi,
çünkü sevgim yüceydi.
Ama hepsini düşündüğümde senin benden çoktan vazgeçtiğini anladım.
BU YÜZDEN BEN DE SENDEN VAZGEÇTİM…

Frida KAHLO (*)

(*)http://en.wikipedia.org/wiki/Frida_Kahlo
http://www.artinternationalwholesale.com/Frida-Kahlo-reproduction-oil-paintings.html
http://tr.wikipedia.org/wiki/Frida_Kahlo

Reklamlar

Türkiye, Suriye ve Kürt sorunu _ Fatih Yaşlı

Posted in Uncategorized on 25 Tem 2012 by buyukakin


AKP’nin Suriye politikasının ne denli büyük bir fiyasko olduğu günden güne çok daha açık bir niteliğe kavuşuyor. Filozof dışişleri bakanının, ekibinin ve kanal kanal dolaşan “stratejistler”in öngöremedikleri bir fiili durum bu fiyaskoyu yaratan: Artık Suriye’de de bir “Kürdistan” var.

Türkiye dış politikasını yönlendirenlerin hesabı, Esad’ın Türkiye’ye karşı PKK’yı güçlendireceği, PKK’nın da Türkiye’ye karşı Esad’a yanaşacağıydı. Bu hesapla bir taşla iki kuş vurulacak, Esad rejimi ve PKK aynı anda hedef tahtasına oturtularak ABD’ye ve diğer Batı ülkelerine “ortak düşman”a karşı mücadele çağrısı yapılacaktı. İşler ilk başta tam da bu hesaba uygun olarak ilerliyordu, çünkü sahiden de PKK ile Esad arasında bir tür ittifak ortaya çıkmıştı, ancak son yaşanan gelişmeler bütün hesapları altüst etti.

Geçtiğimiz günlerde Erbil’de Barzani’nin girişimleriyle bir çatı örgütlenmesi oluşturan Suriye’deki Kürt muhalefeti, Esad’ın güçlerini Şam ve çevresindeki şehirlere çekmesinin ardından, herhangi bir çarpışma olmaksızın Kobani, Afrin ve Derik kentlerinin kontrolünü ele geçirdi, Kürtler açısından en önemli kent olan Kamışlı’nın kontrolü ise ele geçirilmek üzere. Dolayısıyla Esad-PKK ittifakının zemini şu an itibariyle ortadan kalktı.

Kürt muhalefetinin çatı örgütü niteliğini taşıyan ve içerisindeki en büyük gücün PKK’nın Suriye kolu olarak da adlandırabileceğimiz Demokratik Birlik Partisi (PYD) olduğu Batı Kürdistan Demokratik Toplum Hareketi (TEV-DEM) yaptığı açıklamada, kontrolünü sağladıkları kentlerde öz yönetim aygıtlarını ve güvenlik birimlerini kurmaya başladıklarını açıkladı. Açıklamada şöyle denildi:

“Batı Kürdistan halkı, 19 Temmuz’da Kobani’de, 20 Temmuz’da da Efrîn’de halk meclisi komiteleri öncülüğünde yönetime el koyarak tarihi bir adım daha atmıştır. Kürt halkının demokratik ulusal haklarını kabul etmeyen, Kürt halkını 20. yy’daki statü içinde tutmak isteyen çevrelerin karşıtlıklarına ve saptırmalarına rağmen, atılan bu adımlar Suriye’nin geleceğini belirleyecek temel bir gelişmedir.”

Peki bundan sonra ne olacak? Düşünüldüğünde ortaya sayısız ihtimal çıkıyor. Akla ilk gelenler ise şunlar:

İlk olarak, Esad rejimi silahlı muhalifleri bastırır ve çekildiği topraklara yeniden dönerek kontrolü ele geçirir, böylelikle eski statükoya belirsiz bir süreliğine yeniden dönülür. Bu olasılığın başka bir versiyonu, Esad rejiminin muhalifleri bastırdıktan sonra, ülkede istikrarı sağlamak adına Suriye Kürtlerinin ulusal statülerine ilişkin bir düzenleme yapması, örneğin bir tür özerklik üzerinde anlaşılmasıdır.

İkinci olarak, Esad rejimi yenilir, Müslüman Kardeşler ve El Kaide ittifakı kontrolü ele alır, Kürtlerin özyönetim ilan ettikleri topraklara yönelik bir saldırı düzenler ve ülke Nusayri ve Hıristiyanlardan sonra Kürtlerin de dâhil olacağı bir iç savaşa sürüklenir. Bu olasılığın başka bir versiyonu ise Esad yerine kurulacak yeni İslamcı rejimin Kürtlerin ulusal statülerini tanımaları ve bir anlaşma sağlanmasıdır.

Her iki olasılığın da ikinci versiyonunun gerçekleştiği, yani Esad rejimi varlığını devam ettirse de, İslami bir rejim kurulsa da, Suriye’de özerk bir Kürdistan’ın fiili olarak ortaya çıktığı bir durumda Türkiye dış politikasını belirleyenler ne yapar? Irak Kürdistan’ının yanına bir de Suriye Kürdistan’ı eklendiğinde, kendi Kürt sorununu çözememiş bir Türkiye’nin ne yapabileceğini kesin olarak bilemesek de şöyle olasılıklardan söz edebiliriz:

İlk olasılık, Türkiye’nin tampon bölge oluşturma gerekçesiyle sınırı geçip Kürt özyönetim bölgelerinin ilan edildiği toprakları işgal etmesidir. Bu işgal, Esad rejimi altında bir özerk bölge ortaya çıkarsa, daha zor; İslami rejim altında bir özerk bölge olursa, daha kolay olacaktır. Ancak her iki durumda da işgal, ABD’nin iznine bağlıdır. Bu, aynı zamanda ülke sınırları içerisinde Kürt hareketine karşı çok daha yoğun bir şiddet dalgasının devreye sokulması anlamına gelir.

İkinci olasılık, Türkiye’nin Irak’taki Kürdistan Özerk Yönetimi ve Suriye’deki Kürt özerk bölgesi ile bir tür gevşek federasyona gitmesi, federatif bir yapının oluşturulmasıdır. Türkiye’nin, Türkiye’deki Kürt hareketine karşı, ABD’yle birlikte Barzani Kürdistan’ını kendi elleriyle imar edişi akla getirildiğinde, böylesi bir yapı imkânsız değildir. Fakat Suriye Kürtleri Barzani’ye değil, Türkiye’deki Kürt hareketine yakın olduklarından, böylesi bir yapının kurulabilmesi için Türkiye’nin kendi içerisindeki Kürt sorununu çözmesi, yani Kürtlerin ulusal statülerine ilişkin bir düzenlemeye gitmesi gerekir.

Peki Türkiye’nin böyle bir düzenlemede bulunması mümkün müdür? Elbette ki böyle bir olasılık vardır ama bunun yaratacağı politik ve sosyal sonuçların göz önüne alınması gerekir. Kürt coğrafyasında ilan edilecek bir özerkliğin ülkenin batısında nasıl anlaşılacağı ve ülkenin batısında yaşayan Kürtlerin bu süreçten nasıl etkilenecekleri göz önüne alınması gereken konulardır. Sürecin batıdaki Kürtlerin özerk bölgeye bir tür tehciriyle ya da Türkler ve Kürtler arası bir iç savaşla sonuçlanmayacağının hiçbir şekilde garantisi yoktur.

Peki ya “özerklik” dışında başka bir yönelim ortaya çıkarsa ne olur? Yani Irak, Suriye ve Türkiye Kürtleri, özerklik talebinden vazgeçerek, sonrasında İran’daki parçayı da kapsayacak bağımsız ve birleşik bir Kürdistan hedefiyle ortaya çıkarlarsa ne olur?

Bu, savaş olasılığının en yüksek olduğu durumdur; hâlihazırda çoktan uluslararası bir mesele olma hüviyetine bürünmüş olan Kürt sorunu, ülkeler içi bir mesele olmaktan bütünüyle çıkar ve bölgesel bir savaşın tetikleyicisi olur, bu ise halklar açısından bir felaket anlamına gelir.

Tüm bu olasılık hesaplarını, televizyonlardaki uluslararası ilişkiler akademisyenlerine, dış politika analistlerine ve stratejistlerine nazire yapmak için yapmadım elbette. Derdim, Türkiye halklarının, Türk ve Kürt emekçilerinin bir arada yaşamaları zemininin ortadan kayboluş sürecinin giderek uluslararası bir niteliğe kavuştuğunu ve bu nedenle de hızlandığını göstermek.

Böylesi bir hızlanma sürecinde “biz” ne yapacağız? Esas soru elbette ki budur. Biz derken, Türk ve Kürt emekçilerinin eşit bir yurttaşlık temelinde bir arada yaşamalarını talep eden Türkiye solunu ve emek hareketini kastediyorum elbette. Biz, bu talebi gerçek kılabilmek adına ne yapacağız?

Yapılacak çok şey vardır şüphesiz ama ilk aklıma gelenleri şöyle sıralayabilirim: Öncelikle, Kürt hareketinin daha fazla Türkiyelileşmesi, Türkiyeli bir siyaset yapması için bütün kanallar zorlanmalıdır. Ateşkes, barış ve yurttaşlık hakları talebi daha güçlü dile getirilmeli, bu esnada Kürt hareketinin içerisindeki sol damarla daha sağlıklı, daha güçlü ilişkiler kurulmalı, emek eksenli bir ittifakın önü açılmalıdır.

İkinci olarak ise, cumhuriyetçi/kemalist kitlelere, yaklaşmakta olan felaket, yani yakın bir gelecekte bugünkü anlamıyla bir Türkiye’den bahsetmenin mümkün olmayacağı gösterilmeli, yeni bir cumhuriyetin kurulabilmesi için Kürtlere el uzatılması gerektiği, yeni bir cumhuriyetin ancak Türkler ve Kürtlerin eşit kurucu unsurlar olması halinde mümkün olduğu anlatılmalıdır.

Her iki çaba da aslında, bölgede Müslüman Kardeşler merkezli bir muhafazakâr ülkeler zinciri ortaya çıkarken ve Türkiye’de de muhafazakâr hegemonya güçlenirken, bu hegemonya dışında kalan siyasi öznelerin, emek, kamuculuk, bağımsızlık, aydınlanma, savaş karşıtlığı gibi sol değerler etrafında bir araya gelmeleri için uğraşmak anlamına gelmektedir.

Bu çaba, solun ve emek hareketinin bugünkü hali düşünüldüğünde imkânsız gibi görünmektedir kuşkusuz; ancak, denememek baştan yenilmek anlamına geleceğine göre, önce denememiz gerekir. Dener ve yeniliriz, sonra yine dener ve daha güzel yeniliriz, yenilgiden öğreniriz, tarih boyunca olduğu gibi, ta ki kazanana dek.

Salı, 24 Temmuz 2012 – 08:00 . soLHaber
http://haber.sol.org.tr/yazarlar/fatih-yasli/turkiye-suriye-ve-kurt-sorunu-57404

NATO Ortadoğu’da: “Petrol ve isyan nasıl çalınır”

Posted in Uncategorized on 22 Tem 2012 by buyukakin


“NATO sadece silahla mı müdahale eder? Süreçleri nasıl, hangi araçları kullanarak dönüştürür? Taktikleri nelerdir? “İşbirlikçiler” nasıl bulunur? Ülkelere nasıl sızar ve tarihi nasıl yönlendirir?” Güney Asyalı yazar Vijay Prashad, “Arap Baharı, Libya Kışı” adlı kitabında, bu soruları yanıtlıyor.

Malum olduğu üzere medya, NATO’nun hedefinde olan Suriye için akıl sınırını zorlayacak haberler yapmaktan bile çekinmiyor artık. İşi, son bombalama eyleminin ardından “saldırı emrinin Esad vermiş olabilir” demeye kadar getirdiler. Suriye, medyanın da dâhil olduğu bir NATO operasyonuyla karşı karşıya…

Peki, NATO sadece silahla mı müdahale eder? Süreçleri nasıl, hangi araçları kullanarak dönüştürür? Taktikleri nelerdir? “İşbirlikçiler” nasıl bulunur? Ülkelere nasıl sızar ve tarihi nasıl yönlendirir?

Güney Asyalı bilim insanı Vijay Prashad, Yordam yayınlarından çıkan son kitabı “Arap Baharı, Libya Kışı”nda bu soruların yanıtlarını veriyor.

Mısır ve Libya örneklerinin incelendiği kitapta, isyan dalgalarının başlamasıyla birlikte NATO güçlerinin, -ilk şaşkınlığın atılmasının hemen ardından- sürece hangi taktiklerle nasıl “müdahil olduklarını” ve bulunan işbirlikçilerle bu süreçlerin nasıl “dönüştürüldüğünü” ayrıntılarıyla analiz ediyor.

Kitap bize, emperyalizmin bölgedeki hedefleri ve karakteri hakkında eşsiz bir bakış açısı sunuyor. Petrol, enerji kaynakları ve dağıtım ağının denetimi, bölgesel işbirlikçiliğin tahkimi, hedefte olan İran, İsrail’in dokunulmazlığı, neoliberal politikalarla bölgenin uluslararası kapitalizme eklemlenmeye çalışılması gibi…

Seçimler “tatlı rüşvettir”…

Libya’da 7 Temmuz genel seçiminin resmi sonuçları geçtiğimiz günlerde açıklandı. Hepimizin bildiği gibi seçimin galibi, Mahmud Cibril liderliğindeki liberallerin oluşturduğu Ulusal Güçler İttifakıydı. Kaddafi sonrası yapılan ilk genel seçime katılım oranı yüzde 62 olarak açıklandı.
Mısır’da haziran ayında yapılan seçimlerden ise Müslüman Kardeşlerin Özgürlük ve Adalet Partisi ve lideri Mustafa Mursi galip çıkmıştı. Katılım oranı yüzde 50’ydi ve Mursi oyların yüzde 51’ni almıştı.

Prashad’a göre, “Mısır ve Libya’da seçimler, tatlı bir rüşvetti” ve seçim süreçlerinin arkasında NATO ve Merkez Bankaları, petrol şirketleri, uluslararası hisse senedi piyasaları ile IMF’ye sadakatini göstermiş teknokratlar vardı.

Her ne kadar Prashad, “bu bir öngörü kitabı değildir” dese de, Mısır ve Libya’da yaşananlar, yazarın tüm tahlil ve öngörülerini doğruluyor aslında.

Devrimci disiplin yoksa yenilgi kaçınılmazdır…

NATO güçlerinin süreçlere nasıl “müdahil” olduğunun ayrıntılarına geçmeden önce, önemli bulduğumuz için yazarın bu yenilgiler üzerine yaptığı tahlili aktararak başlayalım:

“Bir devrim, karşı devrime dayanacak örgütlenmeler yaratamamışsa, halkın isyanı devrimci gücün disiplini altına alınamamışsa, bu tip hareketler her zaman yenilgiye mahkûmdur.”

Yazara göre bu yenilgilerin ardında şu reel durumlar vardı:

“Önderlik yoksunluğu, örgütlülük eksikliği, ideolojik eksiklik, politik netlik bakımından gösterilen zaaflar …”

Ve ekliyor Prashad;

“Bu isyan duygusunun, kitlesel bir işçi sınıfı partisinin yaratılmasına dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyoruz. Bu ileride anlaşılacak. Ancak, bölgedeki neoliberalizm vahşetinin ve sosyal boğulmanın tek alternatifi budur.”

Bundan sonra anlatacaklarımız kitapta yer alan iki farklı deneyim Mısır ve Libya’da NATO taktiklerinin ayrıntılarıdır. Emperyalizmi anlamak açısından çok önemli bulduğumuz başlıkları özetleyerek aktarmaya başlıyoruz:

Önce Mısır isyanı “dönüştürülüyor”…

Bu bir Mısır devrimiydi ve önderliğini Kahire’nin Kuzeyindeki sanayi bölgesi olan Mahalle’deki işçiler, Süveyş Kanalı işçileri, köylüler ve Kahire üniversitelerinde okuyan öğrenciler yapıyordu. Tahrir’de toplananların isteği ulusal onur, iş ve adaletti… Müslüman Kardeşlerin Tahrir’e inişi çok sonradır ve küçük bir grupla temsil edilmiştir.

Tahrir meydanındaki protesto görüntüleri ve kalabalık, Washigton’da sarsıntı yaratmıştı. ‘Devrimci bir durum görüntüsü vermeye başlayan bu süreci’ yönetmek için bir şey yapılmalıydı. Ve süratle süreci “dönüştürecek” bir çözüm aranmaya başlandı. Doğu Avrupa ya da Orta Asya’da bu gibi durumlar için “güdümlü demokrasi”ye izin verilebilirdi ama bu Ortadoğu için söz konusu olamazdı. Çünkü Batılılara göre Araplar; “demokrasi gibi aydınlanma yeniliklerini benimseyebilme yeteneğinden yoksun” bir halktı.

İmparatorluğun çantacısı…

İlk akla gelen, en klasik yöntem oldu. Amerika’nın karanlık görevler için yetiştirdiği “hayaletler”i vardı. Büyük incelik isteyen görevler için yetiştirilmişti bu isimler. “Hayalet” deniyordu, çünkü bunların herhangi bir resmi görevleri bulunmuyordu. Yaptıkları gizli göreve atfen “imparatorluğun çantacısı” olarak da adlandırılırlardı.

ABD çözüm için “çantacıların” en ünlüsü Frank Wisner’i görevlendirdi. Wisner güvenilirdi. Babası uzun yıllar CIA’de görev yapmış, İran’da Musaddık (1953) ve Guatemala’da Arbenz’in (1954) devrildiği iki darbede de aktif rol almıştı. Ayrıca, Mübarek’in yakın dostuydu ve bu önemli bir avantajdı.
Wisner, “yeni görevi gereği” elinde çantasıyla, kalkıp Mısır’a gitti. Yakın dostu Mübarek’e ilk önerisi, “halkının istekleri konusunda biraz ödün ver” oldu. Diğer önerisi ise, askerlerinin elinde sopalarla Tahrir’e gönderilmesiydi.

Fakat bu saldırı, isyanın sindirilmesine değil iyiden iyiye büyümesine sebep oldu.

Bu gelişme ve Wisner’ın Münih’te yapılan bir toplantıda söylediği “ulusal uzlaşma için anlaşılmalı, değişikliklere yön vermesi için Mübarek iktidarda kalmalı” sözleri, ABD’nin “hayaletli” seçeneği saf dışı bırakmasıyla sonuçlandı.

Çünkü ABD Mısır’da, hem “istikrardan” hem de “değişimden” yana görünmek istiyordu. “Mübarek’in iktidarda kalmasının” savunulacağı günler değildi.

Mübarek gönderilecek ama “Mübarek rejimi” kalacak…

Risk çok büyüktü ve iş şansa bırakılmazdı. Yapılacak en küçük bir hata, daha önce Güney Amerika’da olduğu gibi Ortadoğu’nun da kaybedilmesi anlamına gelebilirdi.

ABD’nin temel direğini oluşturan dört temel politika bir an önce sağlama alınmalıydı; petrolün güvenliği, terörle işbirliği, İsrail’e gelebilecek tehdidin önlenmesi ve “İran revizyonizmi” denen şeyin önünün kesilmesi…

Mübarek gönderilecekti ancak “Mübarek rejimi” kalmalıydı. Wisner görevden alındı. ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton yeni bir öneri sundu; Mübarek’in yardımcısı Ömer Süleyman denenebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Mübarek görevi bıraktı, yerine Ömer Süleyman geldi.

Ancak, Tahrir’deki göstericiler bununla yetinmiyordu. 8 Şubat’ta Tahrir bir kez daha dolup taştı. ABD, kısa zaman içinde Ömer Süleyman’la da bu işin olmayacağını kavradı. Süleyman “defedilmeliydi”… Ama nasıl?

Bunun için uzun yıllardır ABD tarafından finanse edilen ordunun bu işin içine çekilmesi gerekiyordu. ABD Dışişleri’nden Bill Burns ve Ulusal Güvenlik Konseyi Başkanı David Lipton aceleyle Kahire’ye gönderildi. Bu isimler Kahire’de Genelkurmay Başkanı Hüseyin Tantavi ile bir araya geldiler. Bu görüşmenin ardından, 9 Şubat’ta ordu yönetime el koydu ve Süleyman’ı görevden aldı.

ABD için, Müslüman Kardeşler (MK) seçeneği bir kenarda duruyordu hala. Ancak İsrail, MK’nın iktidara geldiği takdirde 1979’da İsrail ve Mısır arasında imzalanan Camp David antlaşmasını tanımayacağından korkuyordu. Bu endişesini ABD’ye de iletmişti.

Müslüman Kardeşlerden beklenen açıklama geldi; iktidara geldiklerinde söz konusu antlaşmaya karşı çıkmayacaklardı. Müslüman Kardeşlerin NATO ülkeleriyle yapacağı görüşmelere Katar Emirliğinin aracılık etmesine karar verildi. Ve görüşmeler başladı.

Mısır, şimdilik “halledilmişti”…

Petrolun lanetlediği Libya…

1960’larda Arap ülkelerinde Mısır Devlet Başkanı Nasır’ın önderlik ettiği anti -emperyalist “Arap Birliği” rüzgârı tüm hızıyla esiyordu. Bu rüzgârı arkasına alan Albay Kaddafi, 1969 yılında bir darbeyle iktidarı Kral İdris’ten aldı. Kral İdris, o sıralarda Türkiye’de tedavi görüyordu. Hiçbir direnişle karşılaşmayan Albay Kaddafi’nin arkasında Libya halkı vardı.

Kaddafi’nin iktidara gelir gelmez yaptığı ilk iş ülkedeki yabancı üsleri kapatmak oldu. Büyük petrol yataklarının keşfinden beri bu ülkede petrolün ihracatını Standart Oil adlı şirket yapıyordu. Kaddafi’nin ikinci hamlesi tüm petrol şirketlerinin millileştirilmesiydi. El konulan büyük topraklar ve araziler, yapılan reformlarla halka dağıtıldı. Gecekondu semtleri yıkıldı, yerlerine işçi mahalleleri yapıldı. Yaygın eğitim politikasıyla yüzde 20’lerde olan okuryazarlık oranı on yıl içinde yüzde 90’lara çıkartıldı.

Bu düzen, 1980’lerdeki Çad savaşına kadar devam etti. Savaşın kaybedilmesi ve ardından gelen Birleşmiş Milletler yaptırımları Libya’ya büyük parasal kayıplara mal oldu. Bu mali kayıp, Libya’da artık işlerin eskisi gibi olmayacağı anlamına geliyordu. Libya bu yaptırımlarla teslim alınmıştı…

Libya’nın piyasalara teslimi…

2000’lere gelindiğinde her ne kadar Kaddafi, önemli bir petrol tedarikçisi ve müttefik olarak Batı’ya teslim olmuş olsa da; O’nun karar süreçlerindeki değişken karakteri neoliberal geçişin önünde büyük bir engel olarak görülüyordu hala. Kaddafi fiyatları ve vergileri yükselterek ya da başka taleplerde bulunarak petrol şirketleri için hep sorun çıkarıyordu. Ve tabi, “hakaretleriyle” ünlü kişisel çıkışları… Bu çıkışlar bile başlı başına Basra Körfezindeki Arap Emirlerinin Kaddafi’den nefret etmesi için yeterli sebepti.

NATO güçleri, Suudilerle ve Basra Körfezindeki Arap devletleriyle bir anlaşma yaptılar. Anlaşmaya göre, bu ülkelerdeki huzursuzluğun bastırılmasına karşılık, onlar da BM ve Arap Birliği’nin ikna edilmesi koşuluyla NATO’nun Libya’ya müdahalesine karşı çıkmayacaklardı. Ve düğmeye basıldı.

Libya “isyanı”…

Libya’daki hareketliliğin birleşenlerini, sanayi tesislerinin bulunduğu Trablus’un kenar semtlerindeki işçiler ve doğu kesiminde yer alan İslamcıların huzursuzluğu oluşturuyordu.

NATO güçleri, bu hareketliliği Libya’nın “dönüştürülmesi” için fırsat olarak gördü. Burada durum Mısır’dan farklıydı. İşbirliği yapılacak güç baştan belliydi; ülkedeki neoliberaller…

Libya, Mısır ve Tunus’a benzemiyordu. Bu ülke“ayrıcalıklıydı”. Günlük petrol üretimi 1.6 milyon varildi, toplam rezervleri ise 46.2 milyar varil olarak hesaplanıyordu. Üstelik toprak altında 142 trilyon litre doğalgazı vardı.

Bu ayrıcalıklı ülke için daha ayrıcalıklı bir NATO “doktrinine” ihtiyaç vardı; o da kısa sürede bulundu zaten. Tıpkı Irak’ta olduğu gibi “insancıl müdahale” doktrini…

Başrollerde yine El Cezire…

Bingazi’deki isyan 15 Şubat 2011’de başladı. Ve bir anda büyüdü. Libya Hava Kuvvetleri birkaç gün sonra bu bölgeye saldırdı. Derne’de isyancıların buna yanıtı, polis karakollarını yakmak, Afrikalı paralı askerleri öldürmek oldu.

23 Şubat’a gelindiğinde BM, Kaddafi’nin Libya’da “tek taraflı bir saldırı ve soykırım başlattığını” duyurdu. Oysa durum tek taraflı değildi, ordu ikiye bölünmüştü ve taraflar çarpışıyordu.

Bu arada El Cezire, BBC ve ABD medyası “Libya’da soykırım” haberleriyle dolmaya başladı. Bu haberlere göre ölü sayısı 10 bini bulmuş, yaralı sayısı ise 50 bine dayanmıştı. Katledilecek insan sayısı olarak da 100 bin rakamı veriliyor, bu rakamın neye dayanılarak telaffuz edildiğini ise kimse bilmiyordu. Yayınladıkları, hastanelerin saldırıya uğradığına, kan bankalarının yıkıldığına, kadınlara tecavüz edildiğine ilişkin haberler ise daha sonra hiçbir kaynak tarafından doğrulanmadı.

BM ve NATO ülkeleri “soykırım iddialarını” gündeme getirirken bu yayın organlarındaki haberleri kaynak gösteriyorlardı. Ortada hiçbir resmi belge ya da rapor yoktu.

Oysa resmi kayıtlara göre Kaddafi, Ez Zaviye’yi geri aldığında can kaybı 8, Mısrata’yı bombaladığında ise 21 olmuştu. Resmi kayıtlarda, katliam yapıldığı söylenen diğer yerlerde de buna yakın rakamlardan bahsediliyordu…

Bu arada belirtelim, NATO müdahalesinin ardından Libya insan hakları örgütleri ne kadar uğraştılarsa da, yedi aylık saldırının ne kadar cana mal olduğuna ilişkin rakamlara ulaşamadılar.

14 Mart’ta Libya’da denetim tamamen isyancıların eline geçti. Kaddafi’nin en yakınlarından biri olan Libya’nın BM Temsilcisi Abdurrahman Şalgam’ın asiler katılması Libya için dönüm noktası oldu. Şalgam BM’den Libya’nın uçuşa yasak bölge ilan edilmesini istemişti.

19 Mart’ta BM Güvenlik Konseyi Libya üstünde uçuşa yasak bölge oluşturulmasını öneren kararı onayladı. Karar daha kâğıda geçirilmeden, Fransa savaş uçaklarına bombalama emri verdi, ABD de bu bombardımana füzeleriyle katıldı.

“Petrol şirketlerinin çıkarları korunacaktır”

NATO operasyonun başlamasıyla birlikte –bugün Libya’da iktidarda olan- asilerin oluşturduğu Ulusal Güvenlik Konseyi üç ana başlıktan oluşan gündemle toplandı; Kaddafi’nin durumu, Bingazi Merkez Bankası’nın Libya’nın para politikasında yetkili olacağının onaylanması, ülkenin petrol üretiminde ve petrol politikasında tek söz sahibi olacak olan Libya Petrol Şirketi’nin kurulması… Toplantıda “yabancı uyrukluların ve petrol şirketlerinin çıkarları ve hakları korunacaktır” ibaresi de kayıt altına alınmıştı.

Dünyadan, Libya halkının yukarıda sözü edilen talepler nedeniyle ayaklandığına inanılması isteniyordu.

NATO “ganimet” dağıtıyor…

Trablus düştüğü gün New York Times’ta yer alan makalenin başlığı şöyleydi: “Libya’nın petrol zenginliğine erişmek için itiş kakış mücadelesi başlıyor…”

Buradaki “itiş kakış” ifadesi rastgele kullanılmış bir ifade değildi. Bu tanım tarih kitaplarında, Almanya ve müttefiklerinin Afrika’yı harita üstünde bölüştükleri 1884 Berlin Konferansı sonrası dönemi anlatmak için kullanılan bir ifadeydi. Ve Libya için yeni dönemin adını tanımlıyordu.

Kaddafi’nin ölüm şekli de NATO doktrini ve savaşının özetidir aslında. Linç edilmesi bile “diğer söz dinlemeyecek olan liderlere” bir mesaj olarak kullanıldı.

ABD Dış İşleri Bakanı Hillary Clinton Kaddafi’nin ölümünün ardından yaptığı açıklamada “bu, tüm bölgedeki askeri diktatörlük ve tiranlara kendi halklarının seslerini duymazlıktan gelemeyeceği yönünde güçlü bir sinyaldir” dedi.

Libya’da da “başarılmıştı”… Libya’nın alınmasıyla NATO, Katar, Suudi Arabistan, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yayılan dinamiğin denetimini tamamen ele geçirmişti.

NATO Genel Sekreteri Anders Fog Rasmusen bu durumu daha sonra şöyle özeledi: “Afganistan’dan Kosova’ya, Somali sahilinden Libya’ya kadar NATO’ya duyulan ihtiyaç ve istekler zamankinden fazladır. Önceki durumdan daha da meşgulüz”…

Bu notları aktarmakla yetinelim ve ayrıntıları okuyucuya bırakalım.

Vijay Prashad kimdir?
Güney Asyalı Prof. Prashad, halen ABD Trinity Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı olarak çalışmaktadır. Marksist bir bilim adamı olarak bilinmektedir. Uzmanlık alanları AFRİCOM (ABD Afrika Savaş Komutanlığı) ve Afganistan Savaşıdır. Bilim adamının Arap Baharı, Libya Kışı dışında özellikle Ortadoğu konusunda yayınlanmış çok sayıda kitabı vardır.

Hatice İKİNCİ (soL)
kaynak : http://haber.sol.org.tr/dunyadan/nato-ortadoguda-petrol-ve-isyan-nasil-calinir-haberi-57342

Amerika Suriye’de NE YAPMAKTA ?

Posted in Uncategorized on 19 Tem 2012 by buyukakin

‘UW’ ve Yerli Ortakları
Ersin Yıldızoğlu-Cumhuriyet

ABD, Libya’dan sonra, Suriye’de de bir UW (Unconventional Warfare – konvansiyonel olmayan savaş) stratejisi uyguluyor.

UW’nin, 2010’da yayımlanmış (TC 18-01.), halen güncelleştirilmekte olan bir el kitabı da var (internetten ulaşabilirsiniz).

Bu el kitabını, Ortadoğu’nun geleceğine ilişkin projeleri yansıtan, bizim yıllar önce yayımladığımız haritayla, bu haritayı aktaran Albay Ralph Peters’in Pentagon Haberalma Ofisi Başkan Yardımcı olduğu sırada, ABD Harp Akademisi dergisi Parameters için 1997’de kaleme aldığı, yeni savaşlarda bilgi dağılımının, yönetiminin önemini tartışan “Constant Conflic” (sürekli çatışma) başlıklı denemesiyle birlikte okumak gerekiyor.

Kısaca anımsatırsam, harita “Büyük Ortadoğu” bölgesinin etnik, dini temellerde küçük homojen devletlere bölünmesi halinde oluşacak yeni durumu betimliyordu. Denemede de Peters, bugün yeni savaşları kazanmanın yolunun, savaşa ilişkin bilgilerin denetiminin, üretiminin, yayılmasının etkin biçimde yönetilmesinden (information warfare) geçtiğini savunuyordu.

UW’nin el kitabı (1)

Kısaca özetlersem: UW, ABD’nin politikalarını benimsemeyen yönetimleri, doğrudan konvansiyonel savaşlar (Irak, Afganistan) yerine, o ülke içindeki toplumsal (etnik, dini hatta ekonomik) çelişkilerden, hoşnutsuzluklardan yararlanarak devirmeye, kendine yakın bir yönetimi yerleştirmeye ilişkin. ABD, UW’yi gerektiğinde geniş çaplı askeri hareketlere açılan, bir işgal gücünün girişine zemin hazırlayan bir yöntem olarak görüyor (s. 8).

El kitabı ABD güçleri açısından UW sürecini (isyancıların gelişme sürecini değil) yedi aşamalı olarak düşünüyor: Hazırlık, ilk temas, sızma, örgütleme, inşa, konvansiyonel güçlerle birleşecek harekâtlar, ulusal denetimi ele geçirerek düzenli orduya geçerken var olanı dağıtmak.

Bu saptamalardan sonra UW el kitabı, Mao’dan “Gerilla halk içinde suda balık gibidir” Sun Tzu’dan “Savaşta gizli hareketler esastır” alıntılarıyla, devam ediyor.

UW planının en önemli ilgi nesnesi “halkın psikolojisi”. UW el kitabı ya bunu kendi projesinden yana değiştirmeyi ya da göreli olarak sayısı küçük bir isyancı grubunun iktidara el koymasını kabul edebilecek bir tarafsızlığa çekmeyi hedefliyor. Bu nedenle, günümüzde sosyal medyayı, internet alanını, denetlemek ve kullanmak özellikle önem kazanıyor.

İkinci araç, rejime karşı savaşmaya niyetli, ABD ile işbirliğine açık, uygun bir ideolojiye, liderliğe sahip, sınırlı da olsa bir isyancı hareket bulmak ya da üretmek (bu konuda ilginç bir araştırma “The Syrian opposition: Who’s doing the talking?”, The Guardian 15/07/2012 – bir özeti için: http://www.haber.sol.org.tr/dunyadan/esad-muhalefetinin-emperyalizm-ile-yakin-iliskisi-dikkat-cekiyor-haberi-57061) eğitmek, örgütlemek, ülkenin ve dünyanın kamuoyuna tanıtmak. Hemen ardından da bir tür “cephe örgütleri” kurarak bunların halkın yeni ve meşru temsilcisi olduğunu, hükümetin meşruiyetini artık kaybettiğini, medya yoluyla yaymaya başlamak. Hedef ülkelerin son derece de baskıcı, halkı tarafından zaten sevilmeyen yönetimlerden oluşması da bu propagandaların etkisini arttırıyor.

Sonra sıra bu isyancıları, (“cephe örgütünü”, askerlerini) finansal, askeri olarak doğrudan ya da gerektiğinde sabotaj, suikast vb, yöntemlerle desteklemeye geliyor. UW bu adımların başarılı olabilmesi için ülkede yaygın bir çatışma havasının yaratılması gerektiğini söylüyor.

Medyadaki kanaat önderleri

Bu UW’nin başarılı olabilmesi için medyadaki kanaat önderlerine büyük görevler düşüyor.
Ne yazık ki Türkiye’de de kimi köşe yazarları, bu stratejinin en önemli bileşeni olan “yanlış bilgilendirme savaşına” doğrudan katılıyorlar.

Bu yazarlardan biri kendisiyle aynı noktada bulunmayanları, pazartesi günü “Suriye’de yaşananlara duyarsız kalmakla” (müdahaleden yana olmamakla) suçluyordu:
“Perşembe günü Suriye’de Hama yakınlarında Tiremse köyündeki korkunç katliam. Esad rejimine bağlı tanklar, ağır silahlar direnen köyü sardı, bombardıman başladı, insanlar camilere sığındı, aralarında çocuk ve kadınların da bulunduğu 200’ün üzerinde insan öldürüldü” diyor ve ekliyordu:
“Ne olup bittiğini bilgisayarda iki klikle öğrenebilirsiniz. Öğrenmediyseniz zaten ayıp.”

Ne olup bittiğini kolaylıkla öğrenmek olanaklı, ortada gerçekten bir ayıp var. Ne olup bittiğini öğrenmek için UW stratejisinin propagandalarından başka şeyler de okumak, olaylar karşısında eleştirel mesafeyi korumak gerekiyor.

Ayıp olan bunları yapmadan yazmak. Pazartesi günü New York Times, Tiremse’de yaşananların katliam değil, bir savaş olduğunu aktarıyor, ölü sayısını yüzde elli indirirken içlerinde kadınların, çocukların olmadığını vurguluyordu. Biz bunun böyle olduğunu hafta sonunda çoktan internetteki çeşitli kaynaklardan öğrenmiş bulunuyorduk.

“Sol.org” gibi sosyalist web siteleri bu bilgileri aktarmaya başlamışlardı. Evet ortada bir ayıp var, ama bu “Suriye projesine” katılanların ayıbı…

Cumhuriyet 18.07.2012 S.8

(1) Manual 2010 http://publicintelligence.net/u-s-army-special-forces-unconventional-warfare-training-manual-november-2010/

Google tercümesi : http://translate.google.com.tr/translate?sl=en&tl=tr&js=n&prev=_t&hl=tr&ie=UTF-8&layout=2&eotf=1&u=http%3A%2F%2Fpublicintelligence.net%2Fu-s-army-special-forces-unconventional-warfare-training-manual-november-2010%2F
TC-18-01
http://globalciviliansforpeace.files.wordpress.com/2012/02/special-forces-uw-tc-18-01.pdf

Esad’dan emperyalizmin tarihine notlar… Utku Çakırözer

Posted in Uncategorized on 08 Tem 2012 by buyukakin


Süriye Devlet Başkanı Esad’ın ve Suriye Halkının düşünceleri, Süriyedeki gerçek durum, AB, ABD ve BOP eş başkanlığınca engellenir ve asimetrik dezenformasyon ile gerçekler saptırılırken; Suriye Devlet Başkanı Esad, Cumhuriyet Gazetesi Ankara temsilcisi Utku Çakırözer’e konuştu.

Emperyalizmin “Ortadoğunun kaynaklarını işgal ve talan Projesi” olan BOP projesi’nin İran ve Türkiye’yi işgalden bir önceki aşaması varsayılan “Süriyenin Parçalanması girişimi”ne Devlet Başkanı Esad ne diyor?

Gazeteci Utku Çakırözer’in Esad’la birlikte “vahşi emperyalizmin tarihine düştüğü notlar”ı belge olarak topluca paylaşıyoruz.


Esad: Keşke düşürmeseydik

3 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet Ankara Büro- Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad,silahsız Türk RF4 keşif uçağını Suriye ulusal hava sahasında uçaksavar bataryası ile düşürdüklerini açıkladı.
Düşürene kadar uçağın kime ait olduğunu bilmediklerini söyleyen Esad, “Uçak İsrail uçaklarının daha önce 3 kez kullandığı koridoru kullanıyordu. Radarlarımızda görmediğimiz ve bilgi de verilmediği için askerler düşürdü. Türkiye’ye ait olduğunu düşürdükten sonra öğrendik. Yüzde yüz ‘Keşke düşürmeseydik’diyorum” diye konuştu.

Uçağı Türkiye’nin iddia ettiği gibi uluslararası hava sahasında düşürmüş olsalar “özür dilemekten” çekinmeyeceklerini belirten Esad, “Türk hükümeti iki ordu arasındaki ilişkileri kesmemiş olsa konuyu yine askeri makamlar arasında ele alır, bu kadar büyümeden çözerdik. Ama son aylarda artık acil durumda arayacak bir Türk komutanın telefonu bile yok elimizde” dedi.

Çalışma ofisi olarak kullandığı Eşşaab Sarayı’nda iki buçuk saat süren röportajın ilk bölümünde iki ülke arasında yaşanan gerginlik ve son uçak düşürme hadisesini detaylı olarak ele aldık. Esad’ın sorularımıza yanıtlarışöyle:

‘Halklar savaşa izin vermez’

– İki ülke arasında ciddi gerginlik var. Bu sıcak bir çatışmaya, savaşa dönüşür mü?
Bölgede tüm haritanın değişeceği bir dönem yaşıyoruz. Yüz yıl önce Osmanlı’nın dağılma sürecine benziyor. O süreçten sonra Araplarla Türkler arasında gelinen noktayı biliyoruz. Biz Sayın Ahmet Necdet Sezer’in ilk defa Suriye’ye geldiği ziyarette, 100 yıl önceki olayın izlerinin giderilmesini hedeflemiştik. Yani anlaşmazlıkların yaşandığı dönemlerde çok şey öğrendik. Gereken dersleri çıkardık. Şimdi tekrar hem sizin hem de bizim kaybedeceğimiz döneme tekrar mı dönmek istiyoruz?

Suriye’de olayların başladığı 15 aydır birçok alanda bir şeyler yapmaya çalışıyorduk. Birincisi iç sorunu çözmek ve teröristlerle mücadele etmek. İkincisi Türkiye ile geliştirdiğimiz ve doruğa çıkardığımız ilişkileri korumayı hedefliyorduk. Ne yazık ki bu süreçte Türk hükümetinin attığı her adım bu yapıyı yok etmeye yönelik gelişti. Ve yaptığımız her şeyi yıkmayı başardılar. Ama bence ilişkinin temeli iki halk arasında duruyor.

Sorunuzun yanıtına gelince, bu temel ışığında, iki ülke arasında ikisinin de zarar göreceği bir sıcak çatışmaya dönüşmesine izin vermeyeceğiz. Çünkü bu hem Suriye hem Türkiye’nin zararına olur. Bu eğilimin yalnız ve yalnız Türk hükümetinde olduğuna ve Türk halkının asla savaş istemediğine inanıyoruz.
‘Uluslararası sahada vursak özür dilerdik’

– Türk jetinin vurulması talimatını siz ya da yönetiminiz mi verdi? Uçak nasıl vuruldu?
Burada mantıklı sorular sorulması lazım. İki seçenek var. Ya iddia ettikleri gibi biz bilerek düşürdük. Ya da Suriye hava sahasının dışında yanlışlıkla düşürdük. Eğer dedikleri gibi Suriye dışında yanlışlıkla düşürüldüyse bunda bir sorun yok. Bunu söyler ve Türkiye’den resmi anlamda özür dilerdik. Türk halkı da bunu anlayışla karşılardı.

Yok eğer kasıtlı olarak vurmamız söz konusuysa, burada da şunun sorulması lazım. Suriye’nin bir Türk uçağını düşürmekten ne tür bir çıkarı olabilir? Biz Türkiye’yi ve Türk uçağını düşman algılasak net söylerdik. Geldi, düşürdük derdik, ama düşman kabul etmiyoruz. Türk halkından 10 yıl boyunca gördüğüm dostluğu başka kimseden görmedim ben. Şimdi niye onların nefretini kazanacak bir adım atayım ki?
Ya da ikinci şık olarak biz Türk ordusuna yönelik bir eylem için düşürdük bu uçağı? O da anlamlı değil. Çünkü Türk ordusu tüm bu kriz boyunca bize hiçbir şey yapmadı.

‘Radar göstermedi, uçaksavarla düşürdük’

Gerçek olan şudur: Bu uçak küçücük bir uçaksavar bataryası tarafından düşürüldü. Bu sistemler asla 2.5 km’den fazla uzaklıktaki bir hedefi vuramaz. Normalde uçak düşüremezler. Tek bir koşulu vardır. O da, çok alçaktan yaklaşıyorsa. Bu uçak çok alçakta uçuyordu ve sahile yaklaştığı anda düşürülmüştür.

Barış zamanında dost bir ülkeden gelirse onu düşürmeye gerek yoktur. Hele Türkiye’den geliyorsa düşürme mantığı hiç yoktur. Ancak herkesin bildiği bir gerçek var: Biz savaş durumundayız. Dolayısıyla kimliğini bilmediğim her uçak düşman uçağıdır. Bu durumda da asla merkezi bir kararla olmamıştır. Çünkü uçak çok alçak uçtuğu için ne bölge ne de merkez radarlar bunu görebildi.

‘Biz arayıp haber verdik’

Biz bu uçağın düştüğü haberini aldığımız anda Türkiye bir uçağının kaybolduğunu söyledi. Türkiye bu açıklamayı yaptıktan sonra yani uçağın kaybolduğu bilgisi geldikten sonra “Bu Türk uçağıdır” dedik. Hiçbir Türk yetkili bizi aramadı. Biz onları aradık. Türk hükümetinin kararıyla bir süredir Türk ordusu ile ilişkilerimiz kesik. Bu yüzden Dışişleri Bakanlığınızı aradık. Saatler sonra bize dönerek cevap verdiler. Arama kurtarma botlarının gönderildiğini söylediler. Bir kez daha belirteyim: Biz uçağı düşürürken kimliği konusunda en ufak bilgimiz yoktu.

‘İsrail’in vurduğu rotadan geldi’

Burada çok bilinmeyen önemli bir nokta var. O da şu: Türk uçağının geldiği güzergâh İsrail uçaklarının daha önce 3 kez hava sahamıza girmeye yeltendiği güzergâhtır. Dolayısıyla o taraftan gelen bir uçak, Suriye askeri açısından İsrail uçağı olarak algılanıyor. Düşman uçağı olarak kabul edildi ve hızlı biçimde tepki gösterildi, ateş edildi.

– Uçağın hiçbir ön uyarı yapılmadan vurulması, hangi uluslararası hukuk kuralıyla bağdaşır?
Merkezi radarda görünseydi uyarılırdı. Ancak uçaksavar bataryasında oturan askerin önünde radar yoktur. Kural olarak tersi talimat yoksa gördüğü uçağı düşürür mutlaka. Çünkü gördüğü ile vurduğu arasındaki süre üç beş saniyelik çok kısa bir süredir. Yetki de oradaki askerdedir.

– Silahsız bir keşif uçağıydı. Buna rağmen neden vurdunuz?
Böyle durumlarda askeri kurallar uçağın modeli, yapısı, görevi, silahlı olup olmadığıyla sınırlı değildir. Uçaksavar bataryasındaki askerin bu uçağın ne taşıdığını, füzesi olup olmadığını, keşif amacı olup olmadığını görmesine imkân yok. Bileceği tek şey var. O uçağın Suriye hava sahasına girdiği ve kendisine doğru yaklaştığı. Bunu görerek tepki göstermiştir. Eğer askeri makamlarımız arasında ilişki olsaydı, Türk tarafı bize uçacağını önceden bildirir ve biz de ona göre davranırdık. Türk tarafının açıklaması gereken temel gerçek, bu uçağın özellikle o bölgede ne yaptığıdır? Biz fazla sorgulamak istemiyoruz ve konuya gelip geçti gözüyle bakmak istiyoruz.

– Hava sahanıza girişi radarlarınızda nasıl göremezsiniz?
Yükseklerde bizim hava sahamız dışında görmüş olabilirler. Ancak girdiği andan itibaren görülmemiştir. Konuştuğumuz alan 20 km’lik bir uzaklık. Bu mesafe bir iki dakikalık bir süredir uçak için. Sonrasında görülmüyor çünkü çok alçaktan uçuyor. Nitekim 2007’de İsrail gelip o binayı vurduğunda ve aynı güzergâhtan çıkış yaptığında radarlarımız o uçakları görmemiştir. Son olarak o bölgede Suriye ulusal hava sahasının dışına erişebilecek füze sistemlerimiz yok. Dolayısıyla konuyla ilgili Türkiye tarafınca söylenenler gerçekleri yansıtmamaktadır.

– Türkiye elinde Suriyelilerin telsiz ve radar görüşmelerinin olduğunu ileri sürüyor? Diğer ülkelerden de bilgi istiyor…
Bölgedeki diğer ülkelere de çağrı yaptı ellerindeki radar ve telsiz bilgileri için. Tamam doğru. Herkes açıklasın elindekileri. Ama kimsenin açıklayacağı bir şeyi yok. Israrla bizi suçlayanlar şunu yanıtlamalı? Bizim bir Türk uçağını düşürmekten ne çıkarımız olabilir? Biz hâlâ iyi niyetle şunu düşünüyoruz: Bu uçağın hava sahamıza bilinçli ve kasıtlı gönderildiğini düşünmek bile istemiyoruz. Keşif amacıyla değil, pilotun yanlışlıkla girdiğini düşünmek istiyoruz. Ve Suriye olarak geçici bir olay olarak görüyor, büyütülmemesi gerektiğini düşünüyoruz.

‘Sanki kardeşim öldü’

– Keşke olmasaydı diyor musunuz?
Kesinlikle. Düşman hariç hiçbir uçak için arzu etmem. Hele bir Türk uçağına yüzde yüz “keşke olmasaydı” diyorum. Böyle bir ortamda, böyle bir uçağın gelmesi doğal olarak düşman uçağı gibi algılanıyor. Askeri konulardan birazcık anlayan biri bunları bilir. Savaş halinde bir ülke dünyanın her yerinde böyle davranır. Bu kesinlikle siyasi bir karar değildir. Ancak ne yazık ki Erdoğan hükümeti bu olayı kullanarak dar hesaplar peşinde. 15 aydır Suriye politikası konusunda Türk halkının desteğini alamamıştı. Şimdi bu olayı fırsat bilerek hükümetler arasındaki düşmanlığı halklar arası düşmanlığa çevirmek istiyor. Bu çok tehlikelidir.

– Uçakta biri astronot adayı iki başarılı pilot vardı. Bilerek düşürmedik dediğinize göre, onların ailelerine bir mesajınız olacak mı?
Erdoğan’ın politikaları Suriye halkına gözyaşı, kan ve yıkımdan başka bir şey getirmiyor, ama biz Türk halkı için yine de en iyisini düşünmeye devam ediyoruz. Tartışmasız gerçek, Türk halkının bizim kardeşimiz olduğudur. Dolayısıyla bir vatandaşınızın ölmesi benim kardeşimin ölmesi demektir. Ailelerine en içten ve en sıcak duygularla başsağlığı diliyorum. Pilotlardan birisinin babasının, “Benim oğlum öldü, ama ben savaş istemiyorum” sözlerinden çok etkilendim. Onun duygularını paylaşıyor, bu onurlu tavrının önünde saygıyla eğiliyorum.

‘Arayacak Türk komutan yok’

– Pilotların ailelerinden ve Türk halkından özür dilemeyi düşünmüyor musunuz?
Bu iki pilot bir askeri uçağın içindeydi. İki askeri kurum arasında ilişki olsaydı belki bunlar doğrudan konuşulabilirdi. Ancak ordular arasında her türlü ilişki Türkiye tarafından yasaklanmış durumda.

– Bu olay sırasında mı yasaklandı?
Hayır, bir süreden beri. Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı değişiminden bu yana hükümet Türk ordusunun bizimle her türlü ilişkisini kestirmiş durumda. Oysa komşu ülkeler arasında her zaman bu tür olaylar yaşanır ve bu nedenle de silahlı kuvvetler arasında diyalog olması gerekirdi. Ama ne yazık ki şu anda bizim Türk ordusundan acil bir durumda arayabileceğimiz tek bir komutan telefonu bile yok. Olağanüstü durumlarda konuşmamız gerektiğinde kimseye ulaşamayacağız. Nitekim bu olayda Türkiye’nin askeri ataşesine ulaşalım dedik. Ona gelen talimat gereği “Dışişleri Bakanlığı ile konuşun” şeklinde yanıt verdi. Bu konuyu kapatırken şunu da hatırlatayım. Türk tarafı olayın başlangıcında bizim, “Gelin komisyon kuralım” teklifimizi kabul etmiş olsaydı, belki de tüm bu sorunlar yaşanmamış olacaktı. Ama ne ilginçtir ki biz, “Gelin Lazkiye’de yani uçağın düşürüldüğü yerde toplanalım” deyince Türk hükümeti Ankara’da toplanması konusunda ısrar etti ve toplanamadı. O komisyon toplanabilse belki de bu kadar büyümeyecekti bu mesele.

‘Sınıra yığınak yapmayacağız’

– Türkiye askeri angajman kurallarını değiştirdi. Artık ülkenizi düşman olarak görüyor. Füzelerin yönü Suriye’ye çevrildi. Ne yapacaksınız?
Türkiye ile ilişkilerde iki çok kötü dönem yaşadık. Birincisi 50’lerin ortasında Bağdat Paktı döneminde yine Türkiye sınırımızda yığınak yapmış, mayınlar döşemişti. İkinci ise Öcalan krizi dönemiydi. Her iki olayda da Türkiye’ye düşman gibi bakmadık. Ne yığınak yaptık ne karşılık verdik. Şimdi de Erdoğan hükümeti ne yaparsa yapsın Türkiye sınırına yığınak yapmadık ve yapmayacağız. Türk halkı dostumuzdur ve bizi anlayacaktır. Türkiye hükümetinin Suriye’ye düşman olmasının bir önemi yok. Eğer Türk halkı düşmanlık beslemeye başlarsa işte o zaman sorun var demektir.

‘Kendi ülkemde beni vuramazsın’

– Yeni angajman kurallarına göre Türkiye sınırına yaklaşan askeri unsurlarınız vurulacak. Böyle bir hareketin karşılığı ne olur?
Hiçbir devlet kendi sınırlarına tecavüz olmadığı sürece başka bir devletin silahlı gücüne o ülkenin sınırları içinde ateş edemez.

– Ya ederse?
Bizim topraklarımızda bize yapılacak bir eylem Suriye’ye yönelik bir saldırı olarak algılanır. Öyle bir şey olduğunda değerlendiririz, ama öyle bir noktaya gelmesini hiç arzu etmem.

Cenevre kararları
‘İstediğim cümle metinde’

Esad ile görüşmemizden bir gün önce BM’nin Suriye Özel Temsilcisi Kofi Annan başkanlığında Cenevre’de yapılan görüşmelerde ilk kez BM Güvenlik Konseyi’nin beş daimi üyesi, Suriye’de bir “Geçiş Hükümeti” kurulması konsunda ortak bir metinde uzlaşı sağladı. Görüşmede Esad’a toplantıyı ve alınan karaları da sorma fırsatı bulduk. Şu yanıtları verdi:

– Cenevre’de Kofi Annan liderliğinde yapılan toplantıdan ‘Suriye’de geçiş hükümeti’ kararı çıktı. Varılan mutabakatı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Henüz ne Annan ne de Rusya tarafıyla konuştum. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov ile Annan’ın konuşmasında çok net ifadeler vardı. Birincisi her şeye Suriye halkı karar verecek. İkincisi, her tür şiddetin durması şart.

Silahlı grupların silahsızlandırılması isteniyor. Bu işin içinde kanlı eller var. Dışarıda da bazı güçler sorumlu diyor Annan. Biz de bunların hepsini savunuyoruz zaten. Dışarıda söylenen sözler ve alınan kararlar ilgilendirmez. Biz kendi halkımızın ne diyeceğine bakarız.

– Metinde sizi rahatsız eden unsurlar var mı?
Suriye’nin egemenliğinin korunduğu çatı altında her şeyi konuşuruz. Kimsenin egemenliğimize müdahalesine izin vermeyiz. İçişlerimize karışan herhangi bir davranışı kabul etmeyiz. Suriye halkının karar vereceğinin söylenmesi, beni memnun etti. Benim de söylemim bu zaten.

– Siz Lavrov’un açıklamalarından memnunsunuz, ama Clinton da “Esad gitmeli” diyor. Hangisini daha çok dinliyorsunuz?
Ben genel olarak Amerikan yöneticilerinin hiçbir sözünü ciddiye almam. Çünkü ABD başından beri bize düşman. Her söylemleri ve davranışlarında belli. Onlar teröristlerden yana.

– Cenevre belgesinde sizin gitmenizi ima eden bir madde var mı?
Beni ilgilendiren tek şey, o metinde yer alıyor. O cümle de şu: Suriye’nin geleceğine Suriye halkı karar verecek. O cümle oldu mu, bize yeter. Dış müdahale mi istiyorsunuz? Yoksa Suriye halkının egemenlik haklarına saygı mı göstereceksiniz? Belge dış müdahaleden söz etmiyor. Suriye halkının kararına saygı vurgusu var. O da benim için yeterli.

– Geçici hükümetin Esad’la mı Esad’sız mı olacağı tartışması var. Siz bu tartışmaya nasıl bakıyorsunuz?
Uluslararası ve bölgesel söylemler beni ilgilendirmez. Yok Esad’lıymış, yok Esad’sızmış. Dışarıdan empoze edilen hiçbir şeyi kabul etmeyiz. Her şeyi kendi iç dinamiklerimizle belirleriz. Ben kişisel olarak koltuğu düşünmüş olsaydım Amerikan telkin ve talimatlarını yerine getirirdim. Petro-dolarların peşinde koşardım ve kendi ilkelerim ve ulusal tutumumdan vazgeçerdim. Ama daha önemlisi ülkemde füze kalkanı kurmasına izin verirdim.

‘Ülkem kurtulacaksa bir gün bile durmam’

– Görevi hangi koşulda bırakırsınız? “Bu süreç yeter ki işlesin, gerekirse ben görevi bırakırım. Ben olmasam da olur” diyebiliyor musunuz?
Evet tabii ki. Benim kalmam ve gitmemle halkım ve ülkem kurtuluyorsa niye tutunayım ki. Bir gün bile kalmam. Tersi doğruysa yani halk beni istemiyorsa o zaman da zaten seçim var. Halk istiyorsa beni gönderir.

– Ölene kadar bu koltukta oturacak mısınız?
Asla koltuk merakım olmadı. Benim yaşam biçimim bir şeyler yapabilmek, üretmek üzerinedir. Kişisel olarak da bir odada insanlar benden rahatsız oluyorsa çeker giderim de. Ülkemde de milyonlarca insan beni istemediğinde tabii ki giderim. İstenmediğim yerde niye oturayım?

3 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=349316

Esad: Erdoğan’a vahiy mi indi?

Suriye lideri Beşşar Esad, Başbakan Erdoğan ile ilişkilerinin nasıl kötüleştiğini Cumhuriyet’e anlattı.

4 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Suriye lideri Beşşar Esad ile röportajımızın düşürülen Türk uçağından sonra ikinci ağırlıklı konusunu, yakın zamana kadar çok yakın olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan ile ilişkilerinin durumu oluşturdu. Arap Baharı’nın Suriye sınırına dayanmasından bu yana Erdoğan, Suriye liderine karşı mesafe koyarak ona çok ağır eleştiriler yöneltmekteydi. Esad, Cumhuriyet’e aralarındaki ilişkinin nasıl koptuğunu şöyle anlattı:

– Siz ve Başbakan Erdoğan ailelerinizle birlikte tatil yapacak kadar yakındınız. Ne oldu da bu hale geldiniz?
Esad – Bunu anlamak için sorulması gereken şudur: Kim değişti? Ben mi, o mu? Bölgemizde yaşanan değişime bakarak bazı sonuçlar çıkarabilirsiniz. Örneğin çevremizdeki ülkelere bir bakın. Suriye’nin İran, Irak ve Lübnan ile ilişkilerinde bu süreçte hiçbir değişiklik olmadı. Şimdi bir de tersine bakın. Türkiye’nin İran, Irak, Lübnan ve Ürdün ile ilişkilerinin seyrine bakıp kendiniz bir sonuca varabilirsiniz. Tüm bu ülkelerle Ankara’nın arası kötüleşmiş durumda. Demek ki değişen Erdoğan.

‘İçişlerimize müdahale’

Ne olduya gelince: Erdoğan bizimle ilişkilerinde dostluk ve kardeşlik ilişkisinin ötesine geçerek içişlerimize karışma yönüne gitmiştir. Oysa biz egemen bir devletiz. Kendisine saygısı olan bir devletiz. Hiçbir şekilde dışarıdakilerin bizim işlerimize karışmasına izin vermeyiz. Başlangıçtaki bu içişlerimize karışma isteği, sonraki süreçte Türkiye’yi maalesef Suriye’deki tüm kanlı eylemlerde taraf haline getirmiştir. İnsanlarımızı öldüren teröristlere Türkiye tarafından her türlü lojistik destek verildi. Sonra da hem Türkiye hem de Suriye için tehlikeli maceralara girilmesiyle ilişkimiz farklı boyut almaya başladı. Bunlar siyasi ilişkilerimizde yaşananlardı.

‘Her türlü saygı sınırını aştı’

Tabii bir de Başbakan’ın kişisel özellikleriyle ilgili bir yanı da var aramızda olanların. Yaptığı açıklamalarda her türlü terbiye, saygı sınırlarını aşarak ileri gittiğini, iki siyasetçi ya da iki insan arasındaki sınırı çok çok aştığını söylemek zorundayım.

2004’te hiç reform demiyordu

– Başbakan son açıklamasında kendisine verdiğiniz sözleri tutmadığınızı söyledi. O ne istedi? Siz ne söz verdiniz?
– Bu sözleri bile içişlerimize karışmasının yeterince kanıtıdır. Eğer Başbakan, Suriye içi politikaların tarafı değilse, ben nasıl olur da ona söz veririm? O bana birtakım sorular soruyordu. Tavsiyelerde bulunuyordu. Ben de olaylara ilişkin kendi görüşlerimi anlatıyordum. Sohbet ediyorduk. Bize reform tavsiyesinde bulunuyordu. Ama ben zaten onunla konuştuklarımı halkıma da anlatıyor ve o yönde adımlar atıyordum. Suriye’de olayların başladığı 15 Mart’tan 6 gün sonra reform yönünde önemli adımlar atmaya başladık. Şimdi Erdoğan’a gidip sorsanız yine “reform” diyecektir. Oysa eğer samimi olmuş olsa bugün anlattıklarını 2004’teki görüşmelerimizde de anlatırdı. Şimdi bu kadar reformlardan bahsediyor. Ama 2004’te neden hiç reformu dillendirmiyordu? Burada bir çifte standart, ikiyüzlülük var.

‘Vahiy mi indi?’

Önceden Suriye halkına duyarlı değildi de birdenbire mi kabardı bu duygular? Sonradan vahiy mi geldi kendisine? Suriye halkını benden daha mı çok seviyor? Burada bir ikiyüzlülük var. Erdoğan başkalarınınkine karışmak yerine, kendi içişlerine baksın. Bizi bıraksın da “komşularla sıfır sorun” politikasından geriye ne kaldıysa onu uygulamaya baksın.

‘Kendi özel ajandası vardı’

– Genel anlamda reform dediniz, ama spesifik olarak ne istiyordu Başbakan?
Onun ve ekibinin kafasındaki proje daha büyük bir proje. Suriye’den daha büyük. Hatta benim pozisyonumu da kapsayan bir proje. Kendi özel ajandası var. Teröristlerin Suriye’de özgür olmasını, onlara baskı yapılmamasını, tutuklanmamalarını, kendimizi onlara karşı savunmamızı istiyordu. Bunları yapsak çok da mutlu olacaktı.

‘Önceliği Müslüman Kardeşler’

– Kimden bahsediyorsunuz? İhvan (Müslüman Kardeşler) hareketi mi?
İhvan bunlardan bir bölümü. İlk görüşmelerimizden beri Suriye’deki Müslüman Kardeşler hareketi konusunda hep çok heyecanlıydı. Onlarla o kadar çok ilgiliydi ki, Türkiye-Suriye ilişkilerinin gelişmesine onların sorunlarına verdiği önemi göstermezdi. Müslüman Kardeşler’e yardım etme ve onları savunma içgüdüsü, Erdoğan’ın izlediği Suriye politikasının gerçek çıkış ve dayanak noktasını oluşturmuştur. Elbette biz bu konuda ne Erdoğan’a ne de başka birine izin verdik, vermeyeceğiz.

‘Köprüleri neredeyse attık’

-Erdoğan ile köprüleri attınız mı?
– Evet neredeyse öyle. Çünkü bu coğrafyada artık güvenilirliğini kaybetti. Bu kişisel bir sorun değil. Sadece Suriye değil diğer Arap halklarının gözünde de bu böyle.

– Türkiye ile Suriye arasında yaşanan krizin bir çıkış yolu var mı sizce?
Öncelikle Türk hükümeti hatalarından geri dönmelidir. Küçük olayları, büyük sorunlar yaratmak için kullanmamalı. Kişisel çıkarlar ve amaçlar yerine halklarımızın çıkarlarını gözetmelidirler. Türk halkı ve Suriye halkının bilinci bunu aşacaktır. Gerçekten çıkış yolu aramak isterse Erdoğan’ın yapması gereken, ölen pilotun savaşa karşı onurlu duruş sergileyen babasının sözlerini dinlemektir.

‘Gerçek yüzünü gösterdi’

– Söylediklerinizden Erdoğan değişti anlamı çıkıyor? Tam olarak neydi değişen?
Aslında Erdoğan’dan çok koşullar değişti. Ve bu yeni koşullar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Şu örneklerle anlatayım: İsrail, Gazze’ye saldırdığında Erdoğan’ın tavrını hepimiz biliyoruz. Ancak benzer bir saldırıyı aynı İsrail 2006 yılında Lübnan’a yaptığında Erdoğan aynı tonda tepki göstermedi. Oysa hem Gazze hem de Lübnan’dakiler tek düşman olan İsrail’e karşı savaşıyor. İsrail iki tarafta da neredeyse eşit sayıda, yaklaşık 1600 kişi öldürdü. Neden işin içinde Hamas olunca Gazze’ye sahip çıkıyor, bağırıp çağırıyor da, konu Hizbullah’ın bulunduğu Lübnan’a gelince hiç sesi çıkmıyordu?

‘Mezhepçi dürtüsüyle hareket ediyor’

– Size göre neden?
Mezhepsel dürtülerle hareket ediyor da onun için. Bu çıkışlar hep zihninin arkasını yansıtıyor. Çünkü Hamas ile Hizbullah arasında mezhepsel farklılık var. Örneğin ikiyüzlü biçimde Suriye halkı için ağlıyor da neden Körfez ülkelerinde öldürülenler için ağlamıyor? O ülkelerin demokrasi sorunlarına neden karışmıyor?

– Hangi ülkelerden bahsediyorsunuz?
– Aralarında Katar’ın da olduğu bazı Körfez ülkeleri diyebilirsiniz.

‘Hem İsrail’e kafa tutuyor hem de koruyor’

– Mavi Marmara olayında mesela bağırıp çağırmak dışında neden bir adım dahi atmadı Türkiye? İsrail’e bu kadar kafa tutmasına rağmen neden onu koruyacak bir füze kalkanının topraklarında konuşlanmasına onay verdi? Bu radarı ABD kendisine yönelik bir tehdit için mi oraya koydu sanıyorsunuz? Bu kadar uzaktan hangi ülke risk oluşturabilir ki ABD’ye. Tabii ki değil. Yanıt İsrail’i korumak içindir. Bu olaylar Erdoğan’ın gerçek yüzünü ortaya çıkardı. Erdoğan değişmedi. Bölgedeki insanların Erdoğan’a bakışı değişti. Erdoğan ve güvenilirliği artık Arap coğrafyasında tüm çıplaklığıyla tartışma konusudur.

4 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=349604

Esad: Bütün hesaplar şaştı

Esad, Suriye’de ‘Her gün onlarca masum insan, çocuk ölüyor’ anımsatmasına, muhalif gösterilerin silahla ve şiddet kullanılarak bastırılması konusunda kendi yönetiminin de hataları olabileceği yanıtını verdi.

Esad ‘Ama dış müdahalelerin verdiği zarar, bizim hatalarımızdan çok daha fazladır’ dedi. Evde üç çocuğuyla yaşananları konuşmak durumunda kaldığını belirten Esad,’O görüntüleri görünce şoke oluyorlar’ diye konuştu.

5 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet Ankara Büro – Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, ülkesinde yaşanan muhalif gösterilerin silahla ve şiddet kullanılarak bastırılması konusunda kendi yönetiminin hataları olabileceğini belirterek“Ama dış müdahalelerin verdiği zarar, bizim hatalarımızdan çok daha fazladır” dedi.

Muhaliflerini “terörist” olarak adlandıran Esad, ülkesindeki şiddeti Türkiye’nin terörle mücadelesine benzeterek “Siz kendinizi savunmuyor musunuz? Aynısı bizim için de geçerli”diye konuştu. Esad 15 aydır süren gösteri ve çatışmalara rağmen yönetimini korumasını da, “Arkamda halk olmasa ben de dayanamaz İran Şahı Pehlevi gibi devrilirdim. Herkes düşeceğimi sanıyordu. Tüm hesaplar şaştı” dedi.

‘Halk olmasa Şah gibi devirirlerdi’

Esad,ülkesinde yaşanan durumla ilgili sorularımıza da şu yanıtları verdi:

– Siz Türk hükümeti ile halkı ayırmaya çalışıyorsunuz, ama Türk halkı, yönetiminiz altında Suriye’de işlerin yanlış gittiğini düşünüyor. Bu ülkede onlarca masum insan, çocuk ölüyor her gün. Bu acı görüntüyü nasıl bitireceksiniz?
İran Şahı Pehlevi’yi hatırlar mısınız? Bölgenin en önemli ülkesinin başındaydı, güçlü ordusu vardı, tüm dünya tarafından destekleniyordu. Peki halkının önünde durabildi mi? Hayır. Ben de aynı durumda olsaydım yani arkamda halk olmasa ben de dayanamazdım. Devrilirdim. Ben nasıl duruyorum hâlâ? 15 aydır Suriye’de söylediğiniz şeyler yaşanıyor. Herkes benim kısa sürede düşeceğimin hesabını yapıyordu. Bütün hesaplar şaştı.

‘Beni sevmeyenler de destek’

Herkes şunu anladı ki bu Suriye içinde bir olay değil. Dışarıdan desteklenen bir oyun. Birçok Arap ülkesinden radikal İslamcı kişi Suriye içine sokularak terör eylemleri yaptırılıyor. Bu teröristlerin sınırlardan kaçırılan gelişmiş silahları var. Dışarıdan gelen çok da para var. Ülkemde belki birçok kişi yönetimimden mutlu değil. Ama bu dış destekli terör eylemlerini gördükçe devletlerine sahip çıkıyorlar.
Güneydoğu benzetmesi

Devrimden söz ediyorlar. Devrim asla silahlı çetelerle olmaz. Yapacaksa halk yapar. Hiçbir güç ne kadar güçlü olursa olsun gerçek halk devrimini yenemez. Ancak biz şu anda halkla değil, terörist gruplarla savaşıyoruz. Savaşacağız da. Çünkü kendimizi ve halkımızı korumamız gerekli.
Siz benzer durumda kendinizi savunmaz mıydınız? Terörist gruplara izin mi verirdiniz? Türkiye ülkesinin güneydoğusunda terörle mücadele adı altında silahla mücadele yaparken, biz niye yapmayalım? Biz de sizin için “Türkiye, halkını öldürüyor” mu diyeceğiz? Türkiye teröristlerle mücadele ediyor. Aynısı bizim için de geçerli. O yüzden de bize yönelik eleştirilerde çifte standart var. Bu da kabul edilemez.

‘Dış müdahaleler hatalarımdan daha zararlı’

– Geçen yıl ilk demokrasi protestolarını silahla bastırdığınız için pişman mısınız?
Tabii sonuçta biz de insanız. Hatalar yapabiliyoruz. Şu olmasaydı da şu olsaydı denebilir ve bu gayet normal. Ancak burada temel kriter içerideki hatalarla dış faktörlerin birbirine oranıdır. Dış müdahalelerin rolü bizim hatamızdan fazla ve daha zararlı. Suriye’de üç aşamalı bir plan uygulamaya konmuş durumda. Birincisi barışçı gösteriler ki bunlar para karşılığı yapılan gösterilerdir. Her göstericiye başta 10 dolar verilirdi, şimdi 50 dolara çıkardılar. Halkı Mısır ve Tunus’taki gibi kitleler halinde sokağa dökmek istediler. Ancak bunu başaramadılar.

İkinci aşama bazı bölgeleri silahlandırarak kurtarılmış bölge yapmak istediler. Libya’daki Bingazi modeli gibi. Ordumuz da buna izin vermedi. Şimdi yeni bir aşamadalar. Suikastlar, devlet kurumlarını bombalamalar, sivilleri hedef alan katliamlar ve insan kaçırmalar başladı.

‘BM raporlarını takmayız’

– BM İnsan Hakları Konseyi’nin son raporunda Suriye’de insanlığa karşı suçlar işlendiği, işkence yapıldığı tespitleri var. Bu konuda sorumluluğun büyük bölümünün de size bağlı birliklerde olabileceğini belirtiyorlar raporda.

– Siz de biliyorsunuz ki bu kurumların büyük bölümü Amerikan ve Batı yönetimlerinin etkisindedir. Bu raporlar uluslararası dengelerin sonucu yazılır. Amaç baskıları artırmaktır. İstediklerini söylesinler biz haklıyız ve boyun eğmeyiz.

5 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=34985



Esad: Sorun sizi de yakar

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, PKK’ye destek iddialarını yanıtladı.

6 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, PKK’nin son dönem saldırılarının ardında Suriye parmağı olduğu iddialarını konusunda“Benim kendi başım beladayken sizi koruyamam. Benim sorunum size yansıyacak” diye konuştu. Esad bölgede bağımsız bir Kürt devleti kurulmasının başka devletler de kurulmasına tetikleyici etki yapacağını da ileri sürdü.

Cumhuriyet’in Esad ile Şam’da yaptığı mülakatın dördüncü bölümünde Suriye liderinin, PKK – Suriye bağlantısı iddialarına ilişkin görüşleri aktarılıyor. Suriye liderinin Cumhuriyet’in sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

‘Güvenlik boşluğu teröre yarar’

– PKK’nin ülkenizde başka bir isim altında örgütlendiği biliniyor. Türkiye’de bir süredir tırmanan terör eylemlerinin ardında da yönetiminizin parmağı olduğu iddiası var. Bu gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Bu iddialar doğru degil. Belki böyle düşünenler bizi gaddar göstermek istiyor. Biz gaddar değiliz. Bunu söyleyenlerin, dillendirenlerin kendi içindeki gaddarlığın dışa vuruşu bunlar. Çünkü aynı mantıkla düşünürsek biz de Suriye’de faaliyette bulunan El Kaide elemanlarını bir yerden birilerinin gönderdiğini düşünmemiz gerekir. Şunu demek istiyorum; sorun şu: Eğer sizin bir güvenlik meseleniz varsa o her zaman farklı yorumlara açıktır. Yani böyle bir ortamda eğer bir boşluk varsa, terörist grupların hareket etme kabiliyeti daha fazla olur.

Düşünün bir kere; Biz Suriye’de kendi içimizdeki olaylarla uğraşırken işimizi gücümüzü bırakacağız ve birilerini götürüp Türk halkına zarar vereceğiz. Bu ne kadar mantıklı ki? Türkiye’de bir güvenlik boşluğu var. Bu da AKP hükümetinin iç ve dış politikalarının sonucu. Sorununuzu dışarıya ihraç ederek başkalarını suçlamak kolay bir söylemdir. Benim yaşadığım bir sorun varsa bu sana da yansıyacaktır komşum olarak. Senin yaşadığın bir sorun varsa o da bana yansıyacaktır. Bu da gayet doğal.

‘Başım beladaysa sana saldırı artar’

Biz bu büyük sorunlarla uğraşırken kendi başımız beladayken çıkıp size bu konuda yardım edebilecek durumda değiliz.

– Yardım derken neyi kastediyorsunuz, biraz açar mısınız?
-Sizle birlikte PKK’ye karşı savaşmayı kestediyorum. Sizi PKK’den koruyabilmem için kendi kendimi koruyabilmem lazım önce. Kendimi korumazken nasıl yardımcı olacağım.

‘Kanıtı olan ortaya koysun’

– Birlikte mücadelenin ötesinde eylem yapan PKK’lilerin Suriye’den destek aldığı iddialarını sormak istemiştim.
– Kanıtı varsa ortaya konsun. Türkiye 30 yıldır savaşıyor PKK ile. Benim göndermeme gerek yok ki. Bizim Türkiye ile aramızın en iyi olduğu, Türk ordusu ile işbirliğimizin sürdüğü dönemde bile PKK eylem yapıyordu yine. Şimdi hele bizim başımızda bu bela varken bir boşluk ortaya çıkmışken Türkiye’ye yönelik faaliyetin artması çok daha kolay.

‘Etnik farklılıkları zenginlik görmeliyiz’

– Kürt meselesi nereye doğru gidiyor?
– İçinde bulunduğumuz bölgenin ne kadar iç içe ve karmaşık olduğunu biliyorsunuz. Her toplum, grup, kendi kültürel varlığını yaşamak ister. Bu da bir zenginlik ve sağlıklı bir yaklaşım aslında. Buradaki sorun şu: Birileri geldi ve bundan yararlanmak istedi. Ama bu kültürel farklılıklarımız ulusal çıkarlarımızla çatıştı. Ne olacak? Benim düşüncem şu: Bir ülkenin gücü içindeki etnik, mezhepsel ve kültürel toplumsal yapıların zenginliği ve birlikteliği ile sağlanır. Bunu, hiçbir devletin bunları, korku ve endişe kaynağı gibi görmemesi gerekir. Bunu bir zenginlik faktörü gibi algılamalı ve ona göre davranmalıdır. Ancak tabii ki bu davranış, ayrılıkçı düşünceler için söz konusu değildir.

Başka devletler de doğar’

– Orta ya da uzun vadede bölgemizde bağımsız bir Kürt devleti öngörüyor musunuz?
– Hiçbir ülkede bu tür bir ayrılık olacağını sanmam. Eğer öyle bir olasılık ortaya çıkarsa, bir değil birkaç devlet olacaktır zaten o zaman. Yani her etnik grup, her mezhepsel grup kendi devletini isteyecektir. Ben halklarımızın böyle bir yönelim içinde olduklarını, bundan çıkar umduklarını sanmıyorum. Binlerce yıldır beraber yaşıyoruz. Niye bunu son dönemde yaşıyoruz ona bakmak lazım. Çünkü sömürgeci ülkeler araya giriyor. Lawrence’dan bu yana yaşananları bilirsiniz. Biz karşılıklı saygıya dayalı biçimde birlikte yaşamak zorundayız. Tüm coğrafyamızda eşitlik ilkesi doğrultusunda hareket edersek bu kriz atlatılır. Emperyalistlerin çizdiği sınırları ortadan kaldırırız.

‘Artık ticaret değil terör geliyor’

– Son kriz iki ülke ticari ilişkilerini nasıl etkiledi?
Ne yazık ki bir zamanlar ticaretle zenginleşen sınır boylarımızda artık Türkiye tarafından bize gelen silahlı teröristler var. Oysa hükümet ile üzerinde konuştuğumuz büyük bir proje vardı. Sınır boyunun ikimiz için de kalkınma altyapısı oluşturacağı projeler planladık. Ancak maalesef kalkınma ile terör yan yana gelmiyor.

‘Sonuna kadar direneceğiz’

– Ülkenize karşı ekonomik ambargo sizi nasıl etkiliyor? Nereye kadar dayanabileceksiniz?
İstedikleri kadar ambargo uygulasınlar, herkes şunu bilmeli ki biz asla onurumuzu, ulusal egemenliğimizi ve kişiliğimizi bir ekmek parçası için satmayacağız. Sonuna kadar direniriz. Bunu herkes görecek. Üç-beş dolar için teslim olacak halimiz yok. İstedikleri kadar ambargo koysunlar asla sonuç alamayacaklar. Sokaktaki vatandaş bu işin bilincinde.

6 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=350108

Esad: Arap Baharı laikliği kazıyor

Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki halk hareketlerini “;Arap Baharı bu bölgeye sadece gözyaşı, kan ve ölüm getiriyor. Beraberinde de ülkelerimizden laikliği götürüyor” diye nitelendirdi.

7 Temmuz 2012
Utku Çakırözer

Cumhuriyet/Şam- Bölgede haritaların yeniden çizilmekte olduğunu belirten Esad, “Eskiden Arap dünyasında bir tane Lawrence vardı. Şimdi sayısız Lawrence’lar var” dedi. Esad, AKP hükümetinin de bölgede “İslamın siyasallaşması” rolüne soyunduğunu ileri sürdü.

‘Devrimi terörist değil halk yapar’

Esad Cumhuriyet’e verdiği röportajın son bölümünde Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da yaşanmakta olan halk hareketlerini değerlendirdi. Son 1 yıldır kendi ülkesinin kapılarına dayanan “Arap Baharı” konusunda Esad sorularımızı şöyle yanıtladı:

– Arap Baharı’nı siz nasıl değerlendiriyorsunuz?
“Bahar” kelimesi iyi ve güzel şeyleri çağrıştırır. Oysa bölgemizde bahsi geçen “bahar” bizlere sevimsiz şeyler yaşattı ve yaşatıyor. Bu coğrafya hayata değil ölüme götürülüyor. Baharda ölüm, gözyaşı ve kan olmaz. Devrimlerden söz edeceksek bu devrimleri halklar yapar. Silahlı teröristler yapmaz. Devrimler halkları ve ülkeleri ileri götürmek için yapılır ve gerçekleşir. Toplumları çağdışı ve geriye götüren süreçler devrim olamaz. Devrimler siyasal, kültürel ve toplumsal bir programla gelir. Devrim eğer bir boşluk yaratıyorsa bu boşluk da toplumda kargaşa yaratıyorsa o devrim olamaz.

‘Sayısız Lawrence var’

Tarihsel bir süreçten geçiyoruz. Bölgemizde harita yeniden şekilleniyor. Eskiden bir tane Lawrence vardı. Şimdi sayısız Lawrence’lar çıktı. Ülkelerimizde ortaya çıkarılmaya çalışılan bu oluşumların Batı’nın hangi projelerine hizmet edeceğini bekleyip görmek gerek. Ama şu çok net ki dış güçler var olan devrimleri çıkarları doğrultusunda kullanacaktır. Bölgemizde iki tür ülke var. Bazıları kendi ulusal çıkarları doğrultusunda hareket ediyor. Bazıları da gelen telkinler doğrultusunda.

‘Dini koruyan laikliktir’

– Tunus ve Mısır’da Arap Baharı’nın sonunda Müslüman Kardeşler’in iktidara gelişini nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Biz Suriye’de dinden yanayız, ama dinin siyasallaşmasına karşıyız. Çünkü din politikanın üstündedir. İkisini asla yan yana getirmemek gerekir. Dini, politik amaçların için kullanırsan aslında o dini aşağılamış, küçümsemiş olursun. Dine de kötülük etmiş, dinine saygısı olan toplumunu zayıflatmış olursun. Sarsılan bu toplumu da mezhepsel çatışmaları körükleyerek parçalamak çok daha kolaydır. O nedenle biz laikliğin dine karşı olmadığını, laikliğin dini koruyan algı olduğunu savunuruz hep.
‘Hedefte ‘laiklik’ var’

İşte tüm bu bölgemizde olup bitenleri de şöyle yorumlayabiliriz: Bu coğrafyada şu anda yaşanan her şey, laik sistemleri kazımayı, ortadan kaldırmayı hedeflemektedir. Laiklik ortadan kaldırıldığında büyük devletler bu bölgede istedikleri her şeyi daha kolay yapacaklardır.

Biz bu sürece kuşkuyla bakmaktayız. Çünkü dinin politize edilmesinin nasıl tehlikeli olduğunu bilmekteyiz. İşte bu nedenle biz Suriye’de dinin politize edilmesini asla kabul etmeyiz. Bu söylemi dillendiren ve bu konuda adım atan herkese de kuşkuyla bakarız.

Türkiye’nin rolü: İslamın siyasallaşması

– Çizdiğiniz bu çerçevede Türkiye’nin yeri neresi?
– Burada hükümet ile halk arasında bir fark var. Ben Türk halkını çok iyi tanıdığımı düşünüyorum. Türk halkı çağdaş ve aydındır. Türk hükümeti ve içinde bazı yöneticiler ise daha bağnaz bir tutum sergiliyorlar. Tek ve dar bir bakış açısıyla hareket ediyorlar. Bu hükümet de anlattığım bu büyük oyunun içinde bölgede kendine bir rol kapma peşinde. Bu rolün adı da “İslamın siyasallaşması”dır.
Muhalefete Şam daveti

Ancak ben Türk halkının sağduyusuna ve dostluğuna güveniyorum. Hükümetin, kendisini düşmanca maceralara, savaşlara sürüklemesine izin vermeyeceğini düşünüyorum. Türk hükümeti benimle ilgili ne düşünürse düşünsün, ben ve halkım Türk halkına saygı duyuyoruz. Uçağın düşürülmesi hadisesi Suriye’ye, halkımıza yönelik duyguları etkilemiş olabilir. Benim Türk halkından dileğim bu ilişkileri tüm imkânlarıyla korumalarıdır. Çünkü biz aynı şeyi yapmaya çalışıyoruz. Bu arada Türkiye’deki tüm muhalefet partilerini de Suriye’ye gelerek durumu kendi gözleriyle görmeye davet ediyorum.

7 Temmuz 2012
http://www.cumhuriyet.com.tr/?hn=350402

soL Haber – Utku Çakırözer ile Esad röportajı üzerine konuştuk
8 Temmuz 2012

Esad’la görüşen Çakırözer’le, Başbakanlık tarafından Suriye’ye gönderilmediği söylenen gazetecileri ve Suriye izlenimlerini konuştuk.

*…”Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak ‘gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir’ dendiği yönünde. Bu iddia ne Başbakan tarafından ne de bahse konu kişiler tarafından doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da.”

* …“Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zamanlar. İktidarın elinde Suriye konusunda tabanı tarafından, desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var. Eğer durum böyleyse ‘böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek’ diye mi düşünüyorlar acaba?”

* …”Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Yorumcuların pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.“

* …”Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor.”

Geçtiğimiz günlerde Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’la bir röportaj yapmak üzere bu ülkeye gidecek olan bazı gazetecilere iktidardan “vize” çıkmadığı konuşuldu. İddiaya göre, Mehmet Ali Birand, Ertuğrul Özkök ve Amberin Zaman, çıkmayan vize üzerine Esad’la olan randevularını iptal ettirmişlerdi.

Aynı gazetecilerle birlikte Esad’dan randevu almış olan Cumhuriyet gazetesinden Utku Çakırözer ise, bu ülkeye gitmekten vazgeçmedi. Ve tüm dünyanın gündemine oturan, çok başarılı bir Esad röportajına imza attı.

soL Haber olarak Çakırözer’le bu iddiaların ayrıntılarını ve Suriye izlenimlerini konuştuk.

– Bu süreç nasıl gelişti?
– Kriz başladıktan sonra birçok kez Suriye makamlarına röportaj için başvurmuştum aslında. Suriye büyükelçisi gitmeden önce, O’nun aracılığıyla başvurdum. Sonra biliyorsunuz, büyükelçi gitti. Akşam gazetesi yazarı Hüsnü Mahalli Suriyeli olduğu için, bu ülkedeki karar vericilerle arası iyidir. Daha önce Türkiye basınında ses getiren röportajlarda da, Esad’la olanlar da dahil olmak üzere, Mahalli’nin yardımı vardır hep. Suriye Dışişleri Bakanı Velid el Muallim ile görüşmemizi, -ki daha kalabalık bir gruptuk o zaman – yine Mahalli sağlamıştı. Ben de Mahalli’den yardım istedim. Uçağımızı düşürdükten sonra, anladığım kadarıyla Esad da mesaj verme ihtiyacı duydu ki, bu başvurularımızı yanıtladı. Bana, “sizi kabul ediyorlar” diye bir yanıt geldi, diğerlerini bilmiyorum.

– Gazeteciler Birand , Özkök ve Zaman’ın da davet aldığı ancak, iktidar tarafından bu görüşmeye izin verilmediği söylendi… Sizin bilginiz var mı bu konuda?
– Bana söylenen daha kalabalık bir grubun gideceğiydi. Bu gazeteciler kendileri mi istedi, davet mi geldi? Bunu bilmiyorum. Sonra internette bir haber çıktı; “dört kişi gidecekti, üçü çeşitli gerekçelerle iptal ettiler görüşmeyi” diye. Altını bir daha çizeyim ben kendim başvurdum. Ama başvurmayan kurumlara da bu yönde “gelmek ister misiniz” diye bir davet gittiğini tahmin ediyorum. Sadece ana akım ya da muhalif basın değil, iktidara daha yakın olan basın kuruluşlarına “gelmek ister misiniz, Esad röportaj verecek” dendiğini biliyorum.

Ama yanıtları hakkında bir fikrim yok. Herkesin konuştuğu bu haberde dört kişiden bahsediliyor. Bunu teyit etti mi bu gazeteciler bilmiyorum. Mehmet Ali Birand’ın özel sorunlarını gerekçe gösterdiğini biliyoruz sadece. Amberin Zaman ve Ertuğrul Özkök bir şey demedi galiba bu konuda.

Biliyorsunuz iddia, Başbakan’a yakın bir yetkilinin bu isimleri arayarak “gitmeseniz iyi olur, bu röportaj Esad propagandası haline gelir” dendiği yönünde. Bu iddia Başbakan tarafından da bahse konu kişiler tarafından da doğrulanmadı. Ama yalanlanmadı da. Amberin Zaman’ın kendi açıklaması var, yöneticisi Fatih Altaylı’nın ”yapılsa da basmazdım gazeteme” dediği yönünde. Amberin aynı zamanda The Ekonomist’in de Türkiye temsilcisidir. Orası için yapmak istedi röportajı ama bunu da Suriye tarafı kabul etmedi. Türkiyeli gazetecilerle görüşmek istiyorlardı çünkü.

– Başbakanlık’tan size bir telefon ya da telkin geldi mi, gitmemeniz yönünde?
– Hayır, böyle bir şey olmadı. Umut ederim ki böyle bir şey yukarıdaki gazeteciler için de olmamıştır. Ne böyle bir telkin, ne de öyle bir istek olmamıştır diye, umut etmek istiyorum.

– Siz ne düşünüyorsunuz iptal gerekçeleri hakkında?
– En azından Amberin’i biliyorum. The Ekonomist adına olsa da gelmek istedi. Ama Esad kabul etmedi bunu. Özkök’ün de Birand’ın da geçmişte Esad’la yapılmış iyi röportajları vardır. Ben eminim onlar da bu röportaja gelmek isterlerdi. Geçmişte yaptıkları büyük işlere bakınca, herhalde gelmek isterlerdi, diye düşünüyorum.

– Bir sebepten dolayı çekindiler yani? Siz tedirgin oldunuz mu döndüğünüzde iktidardan gelecek herhangi bir tepkiden?
– Hayır, böyle bir şeyden tedirgin olsaydım gitmezdim zaten. Ben sadece, diğerleri randevuyu iptal edince, beni de kabul etmezler herhalde diye düşündüm. Esad daha kalabalık bir gruba mesaj vermek isterken, bir kişi geliyor. İptal eder diye düşünmüştüm, ama öyle olmadı, etmedi.

– Esad röportajınızı,”O’nun adına yapılmış propaganda” olarak değerlendirenler oldu. Bu sizi rahatsız etti mi?
– Diyelim ki Esad propaganda yapıyor. Bunun ne önemi var. Esad’ın görüşünü bilmek zorundasınız. Ben, olabildiğince röportajın tek taraflı olmamasına çalıştım. Türkiye’deki kamuoyunun bilgi eksiğini gidermeye gayret ettim. Suriye ile ilgili herkes bir şeyler söylüyor. Bakın yani, eğer diyelim Esad’ı alaşağı mı etmek istiyorsunuz ya da Esad’dan sonra daha demokratik bir ülke mi olacağını düşünüyorsunuz. Her ne düşünüyorsanız düşünün, O’nun ne dediğini bilmek zorundasınız. İşte, örneğin ülkesinde yaşananları sordum. “Böyle diyorsunuz ama BM raporları var” dedim. “Bunlar Batı’nın uydurduğu şeyler, takmıyorum” dedi. Bunu bilmeden, BM’li çözümler öneremezsiniz. Suriye ile ilgili bir şeyler söylemek için Esad’ın ne dediğini bilmek zorundasınız.

Esad da kendini anlatmaya çalışıyor. Ben iddiaları soruyorum, O yanıtlıyor ve ortaya bir portre çıkıyor. Nitekim O da “hatalarım olabilir benim” dedi. Ancak “dış müdahalelerin vereceği zararın, kendi iktidarından çok daha yıkıcı” olacağına inanıyor.

Esad’ı inandırıcı bulmadıklarını söylüyor insanlar. Hangi lider röportajında yüzde yüz inandırıcıdır. Bizim Başbakan, yabancı gazeteciye demeç verirken bire bir doğruları mı söylüyor? Türkiye’nin o konudaki resmi görüşü neyse onu söylüyorlar doğal olarak.

Önemli olan verilen mesajı almaktır…

Gazetecinin işi kamuya yararlı bilgi sağlamaktır. Ortaya bilgiyi koyarsın, ne kadar çok bilgi olursa kamu da bakar ona göre verir kararını. Ne kadar çok bilgi olursa o kadar doğru karar verilebilir. Bunun yanı sıra Esad’ın kendi ülkesinde olan biteni nasıl gördüğü ve yorumladığı da önemli. “Esad halkını öldürüyor, kan, vahşetin sorumlusu” deniyor. O da diyor ki “bunlar dışarıdan yönlendiriliyor, Suriye’ye dışarıdan silah sokuluyor. Ben bunlarla mücadele etmeye devam edeceğim”. Bu sözlerden Suriye’yi önümüzdeki süreçte pembe, günlük güneşlik değil, daha karanlık bir sürecin beklediği söylenebilir. Önemli olan verilmek istenen mesajı almaktır.

Dünyanın savaşın ucuna gelmesine neden olan bir ülke ve onun başındaki insanın neler dediğini merak ediyor insanlar.

Ben genel anlamda kamunun bilgilenmesini sağlayacak bir iş yaptığımı düşünüyorum. Eğer propaganda ise bile onun arasında önemli bilgi kırıntıları olduğunu düşünüyorum. Yazdım da “saray karanlıktı, ışıklar yanmıyordu, cep telefonu ışığıyla yol buluyorduk” diye. Suriye’yi anlamak, Esad’ı anlamak isteyen birisi için bu bile çok önemli bir bilgidir.

Daha önce de görüşüldü ama propaganda tartışmaları yaşanmadı…

– Daha önce de değişik ülkelerle krizler yaşandı ve gazeteciler bu ülkelerin devlet başkanlarıyla gidip, görüştüler. O zamanlar “propaganda” tartışmaları yapılmamış, böyle bir şey gündeme bile gelmemişti. Neye bağlıyorsunuz bunu?
– Gerçekten de öyle. Daha önce de kriz çıktı birçok kez Suriye’yle. O zamanlar Birand’ın da Özkök’ün de dahil olduğu birçok gazeteci gidip görüştü Esad’la. Keza Kaddafi görüşmelerini hatırlayın. Kimsenin aklına propaganda diye bir şey gelmiyordu o zaman.

Bu konuda şöyle düşünüyorum; Hükümet, Suriye konusunda tabanı tarafından desteklendiğinden o kadar emin değil. Hatta desteklemediklerini ortaya koyan bazı rakamlar var ellerinde. Erdoğan bundan korkuyor olabilir. Eğer durum böyleyse “böyle bir röportaj, üzerine tuz biber ekecek” diye mi düşünüyorlar acaba, bilmiyorum.

– Medyanın Suriye krizine yaklaşımını ve savaşı destekler nitelikte yayın yapmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
– Medya, bu konuda iktidarın politikalarının parçası gibi, böyle görüyorum. Zaten büyük oranda iktidarın denetimindeler. Bir grubun başında zaten Başbakan’ın akrabaları bulunuyor. Aydın Doğan’ın vergi meseleleriyle cezalandırılması ve bazı televizyon ve gazeteleri elden çıkarma süreci var. Televizyonu Star ve gazeteleri Milliyet, Vatan gibi. … Arkasında desteği olan, güçlü bir iktidar söz konusu olan. Aynı zamanda eleştiriye çok hoşgörülü olmayan bir iktidar. Böyle olunca, bu yapı doğal olarak kendisini medyada da gösteriyor. Maalesef eskiden de vardı, iktidarlarla içli dışlı olmuş basın. Ama bu kadarı söz konusu olmamıştı. Ülkedeki özgürlükler olsun yargı olsun, yaşananlar ortada. Basının başka türlü olması mümkün mü? Birçok gazeteci çalıştıkları yerlerden ayrılmak zorunda kaldılar. Hala bazı gazetelerde sınırlı da olsa özgürce yazabilen meslektaşlarımız var. Daha çok yorumcu olan bu gazetecilerin işlerine pek karışılmıyormuş gibi görünebilir. Ama haber kısmında büyük bir otokontrol ve otosansür var. Bir muhabir , “ya, bu haber benim yöneticimi ürkütür, benim başıma iş açar, patronumun başına iş açar” diyerek koymuyor haberi.

– Görüşmeniz sırasında Esad’la ilgili izlenimleriniz nasıldı?
– Öyle çok büyük bir panik havası yoktu, çok sakindi. Her soruyu sordum, hani hiç fren yapmadan da yanıtladı.

– Cevaplamak istemediği soru oldu mu?
– Hiç olmadı, hepsini cevapladı.

– İktidarının kalıcılığına güveniyor mu? Nasıl bir izlenim edindiniz?

– Kendisi buna güveniyor. Halkının arkasında olduğuna inanıyor. Rahat konuşuyor. “Benim durumuma bakın, Amerika yanımda değil, bölge ülkeleri yanımda değil, ambargolar var” diyor ve “söylendiği gibi Suriye halkı bana karşıysa o zaman nasıl durabilirim ben hala ayakta” diye soruyor.

Esad’dan sonrası kaos…

– Daha önce de gittiniz Suriye’ye, halkı gerçekten Esad’ın yanında mı?
– Büyük kentlerde evet, Şam’da, bildiğim kadarıyla Halep’teki orta sınıf Esad’ın yanında. Görebildiğim kadarıyla, Hristiyanlar da yanında. Esad, halkı tarafından yüzde yüz sevilen, herkesin taptığı birisi değil tabi. Benim kanaatim, Esad sonrasından korkuyorlar. Örneğin Hıristiyanlar baya önemli bir azınlık orada. Onlar, Tunus ve Libya’da yaşananlardan korkuyorlar. Halk, “islamcılar gelecek” diyor, bundan korkuyor. Şu anda en azından bu konularda rahat yaşıyorlar. Bir hak ihlali vesaire yaşanmıyor. İkinci olarak Sünni büyük bir orta sınıf var. Onlar da önemli oranda sınıfsal çıkarlara sahip bu ülkede. Tüm bu insanlar Esad devrilip de kartlar yeniden dağıtılacağında bu ayrıcalıklarını yitirmekten korkuyorlar. Bir de Kürtler var tabi, önemli bir grup onlar da. Aslında Esad döneminde çok rahat oldukları söylenemez, ama buna rağmen onlar da Esad karşıtı harekete dahil olmuyorlar. Sonrasından, ağır bir darbe yemekten korkuyorlar. Kimse sonucunu göremediği bir oyuna girmek istemiyor.

Esad giderse kim gelecek? Belki de bir kaos olacak, belki de parçalanma olacak. Böyle teoriler de var tartışılan biliyorsunuz. Bunlar Suriye halkını korkutuyor.

“Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük”

– Erdoğan ailesiyle Esad ailesinin geçmişteki dostlukları malum. Esad nasıl yorumluyor Erdoğan’daki bu değişikliği?
– O’na da sordum bunu. Şöyle düşünüyor; “Ben değişmedim, Erdoğan da değişmedi. Sadece koşullar değişince biz Erdoğan’ın gerçek yüzünü gördük”. “İkimizin de, İran’la, Irak’la Lübnan’la ilişkilerine bakın” diyor. Gerçekten de Türkiye’nin bu ülkelerle ilgili durumu değişti ve gerginleşti. Suriye tüm yaşananlara rağmen bu ülkelerle arasındaki ilişkiyi koruyor. Erdoğan’ı mezhepçi bulduğunu, Sünni İslam’ın kendilerine dayatıldığını düşünüyor. Müslüman Kardeşler orada yasaklı biliyorsunuz, buna rağmen Türkiye’nin Müslüman Kardeşleri desteklemesinden duyduğu rahatsızlığı anlatıyor.

– Gördüğünüz kadarıyla Müslüman Kardeşler’in Suriye’deki gücü nedir? Nasıl bir halk desteği var arkalarında?
– Bunu ölçme şansı yok. Ancak, anladığım kadarıyla Mısır ve Tunus’taki kadar güçlü değiller Suriye’de. Oralarda seçimleri silip süpürdüler. “Burada da öyle olur mu” diye sorarsanız, bundan o kadar emin olmadığımı söylerim. Buradaki İslami doku biraz daha farklı. Ve ayrışmalar Libya ve Tunus’taki kadar net değil. Bu yüzden Suriye’deki güçlerini kestirmek güç.

– Muhaliflere Türkiye üzerinden giden silahlar meselesi… Bu konuda herhangi bir istihbarat bilgisi ya da belge paylaştılar mı sizinle?
– İstihbarat bilgisi paylaşmadılar ama söylüyorlar zaten silahların Türkiye sınırından girdiğini. Türk uçağının düşürülmesiyle ilgili telsiz, radar kayıtlarını istedim ama vermediler.

– Suriye’den bakılınca savaş olasılığı oradan nasıl görünüyor?
– Ben kendi duygumu söyleyeyim. Esad’ın Türk halkına mesaj verme arayışını, isteğini, gazetecilerle konuşma ve benimle konuşurken hep “hükümetle halkı ayırıyorum, Türk halkına mesajım şu” demesinden şunu anlıyorum; Türkiye’nin özellikle uçak düşürülmesi meselesinden sonra bu işi tırmandıracağını düşünüyorlar. Bunun olabileceğini öngörerek alttan alıyorlar. Esad’ın kafasında “bunlar bir şey yapacak” düşüncesi var.

Benim kişisel görüşüm de Türkiye’nin krizin tırmandıracağı yönünde. Hükümet, Türk uçağının düşürülmesi konusunda halk nezdinde mahçup hissediyor kendini. Türk halkının “her gelen bir şey yapıyor. Türkiye, yapılan hiçbir şeyin karşılığını veremiyor” diye düşündüğüne inanıyor iktidar. Bu yüzden krizi tırmandıracak bir adım atacaklardır mutlaka.

soL Haber 08.07.2012
http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/utku-cakirozer-ile-esad-roportaji-uzerine-konustuk-haberi-56755

Birlik, “Birleşik Merkez”, Direnmek, “Üçüncü fırsat”…. Ergin Yıldızoğlu

Posted in Uncategorized on 05 Tem 2012 by buyukakin

Ergin Yıldızoğlu – ‘SolHaber’

Geçen ay ÖDP, TKP ve Halkevleri kongreleri, içinde bulunduğumuz ülke ve dünya koşullarını kapsayan zengin tartışmalara sahne olarak başarıyla gerçekleşti. Türkiye Komünist hareketinin geleneğinin Mao Zedung düşüncesinden etkilenmiş olanların dışında kalan kesimine damgasını vuran vurmaya da devam eden bu akımların konferansları öncesinde ve sonrasında, yayımlanan, birlik, birlikte mücadele, direnmenin, yeni bir “kendiliğinden kabarma dönemine” hazırlanmanın önemi üzerine yorumlar, gündemin en can alıcı konusunda ortak bir duyarlılığa işaret ediyordu. Pazartesi günü Kartal’da yapılan miting bu duyarlılığın pratikteki ifadesi oldu. Bunlar bence, geleceğe ilişkin önemli, umut verici gelişmeler.

Diğer taraftan bu süreci izlerken bende, birlik, birlikte davranma, direniş sorununa ilişkin, üç yapının temsilcilerinin konuşmalarında, yazılarında öne çıkan vurgular arasında ilginç bir farklılaşma çekti dikkatimi. İlginç, çünkü bu farklı vurguların birbirini dışlamadığını aksine, tamamladığını, bu farklılıkları ortak bir “paradigma” altında birleştirmenin olanaklı olduğunu düşündüm. Bu ortak “paradigma” bence “karşıt hegemonya-tarihsel blok” oluşturma paradigmasıdır.

Birbirini tamamlayan yaklaşımlar,

ÖDP 7. Kongresi’nde konuşan Genel Başkan Alper Taş, “Türkiye’yi yeniden kurmak için birleşik bir mücadele, devrimci merkez ve devrimci bir harekete ihtiyaç var” diyor. Taş’a göre “En geniş kesimleri antiemperyalist, antikapitalist bir eksende kapsayabilecek bir politik tutuma, birleşik mücadeleye ihtiyacımız vardır. Birleşik bir merkez, birleşik bir hareket yaratmaya ihtiyacımız vardır. Bu hareket mevcut devrimci özneler kadar, değişik toplumsal inisiyatifleri ve işte 1 Mayıs’larda açığa çıkan gidişattan rahatsız herhangi bir devrimci özneye kendisini ait hissetmeyen bir yığın örgütsüz insanı da kapsamalı”.

Metin Çulhaoğlu konuyla ilgili yorumunda, TKP’yi yaygınlaştırma ve yerelleştirme hedeflerine ek olarak “Helvayı birlikte karmak yakın diyalog, dayanışma, kimi kritik dönemeçlerde ortak davranma, güç birliği ve ortak eylem ise, elbette…” saptamasını yapıyordu.

Ferda Koç, “Bugünden yarına bir ‘birleşme’ gündemimiz olmadığına göre, bunu sonra da yapabiliriz. Ama solun tüm kesimlerinin üzerinde durduğu ‘ortak bir hareket merkezi oluşturarak birlikte hareket etme’ konusu üzerinde durmakta yarar var.” Dedikten sonra “Birlik arayışlarını ‘hareketin birleştirici baskısı’ndan çok, ‘düşmanın birleştirici baskısı’nın harekete geçirdiğine” dikkat çekti. Ferda Koç, “AKP’ye karşı ‘direnilebileceğinin’ görülmesi ve gösterilmesi muhalefetin genel kitlesi için özel bir anlam taşıyor” saptamasından hareketle, birlik tartışmasını direnme sürecindeki başarılara bağlıyordu.

Aynı gün yayımlanan yorumunda Çulhaoğlu, Korkut Hoca’nın bir çözümlemesinden hareketle, “Şimdi, önümüzdeki soru şu: Türkiye’de sosyalist hareketin daha ileri hedeflere odaklanması açısından elverişli ortam ve koşulları sağlayacak, bu kez sola doğru bir ‘eksen kayması’ beklenebilir mi?” diye sorduktan sonra evet: “Beklenebilir değil, beklenmelidir” cevabını veriyordu.

Ardında Çulhaoğlu çok önemli bir noktaya dikkat çekiyordu: “Ne var ki, bugün Türkiye’de mevcut sol-sosyalist öznelerin kendi çabaları ne kadar vazgeçilmez, saygın ve değerli olursa olsun kendi başına yeterli olmayacaktır. Bu çabaların, şöyle veya böyle, öznel çabalarla ilişkisi doğrudan veya dolaylı bir kitlesel muhalefetle ve sınıf hareketlenmesiyle eşleşmesi gerekmektedir. Evet, doğrudur; bugün ‘kendiliğinden’ hareketlenmeler bile öznel etmenle önceki dönemlere göre daha fazla ilişki ve etkileşim içinde olacaktır. Ancak, bu olgunun tespiti ve gereğinin yapılması bile ‘eksen kaydırmak’ için gerekli ortamı kendi başına yaratamayacaktır. Uzun sözün kısası, Türkiye siyasetinde eksenin sola kayması, yeni bir kitlesel-sınıfsal hareketlenmeyi gerektirmektedir.”

Bu “farklı” yaklaşımları bir araya koyduğumuzda, kısaca şu sonuçları kapsayan bir bütünlüğe ulaşmak olanaklı: Sosyalist mücadelenin örgütlü güçlerini birleştirerek etkisini arttırmak gerekiyor. Bu etkinin dönüştürücü sonuçlar yaratabilmesi için olmazsa olmaz koşul, “kendiliğinden kitle hareketinin”, kabardığında, sol müdahaleye olanak verecek bir “olay alanı” yaratmasına yol açacak koşulları “zorlamak”tır. Bu kendiliğinden hareketin oluşma sürecinde, bunu geciktiren, engelleyen, hegemonyaya karşı gündelik direnişi, bir anlamda “mevzi savaşını” duraksamadan, kararlılıkla sürdürmek gerekir.

Bir başka deyişle var olan yapılar kendi örgütlenmelerini, teorik hazırlıklarını derinleştirirken bir taraftan AKP’de ifadesini bulan hegemonyaya karşı direnmek, güçlerini bu direnme zemininde somut hareketlerde birleştirmenin yollarını aramak durumundadırlar.

Ancak dikkatle bakıldığında bu betimlemenin direnişe (ki önemli, değerlidir, olmazsa olmaz koşuldur), dolayısıyla da çoğu kez tepkiye ilişkin bir dinamiğe işaret ettiği görülecektir. Halbuki, gelen saldırıya karşı grupları birleştirmeye çalışmanın ötesinde, emekçi sınıfların farklı kesimlerindeki tepkileri, huzursuzlukları, sınıfın bölünmüşlüğünü derinleştiren uygulamalara karşın birleştirecek mücadele eksenleri kurmak, geniş tabanlı kampanyalar oluşturmak, bir anlamda salt tepkisel değil, kendi taleplerini dayatmaya çalışan bir mücadele eksenini düşünmeye çalışmakta önemlidir.

Bu hem direnen hem de kendi özgün talepleriyle ortaya çıkan siyasi mücadele, “gruplar arasında” birlik sorununu bir üst ve çözülmesi olanaklı düzeye, emekçi sınıflar arası yakınlaşma, kapitalist sınıf hegemonyasına karşı, ahlaki ve toplumsal bir söylem oluşturma zeminine çıkarabilecektir.

Bu, bir “karşıt hegemonya” inşa etmeye çabalarken aynı anda bunun maddesini oluşturacak “tarihsel blok”u kurmak için birlikte davranmaya çalışmak anlamına geliyor. Burada birincil sorun, grupların yapılarını birleştirmek değil, grupların çalışmalarını “tarihsel blok”, “karşıt hegemonya” kuracak biçimde birleştirmeye çalışmaktır. “Tarihsel Blok”’un ve onu kurma sürecinin önemi, esas olarak direnmenin ötesinde, iktidarı hedefliyor olmasıdır.

“Tarihsel blok” süreci, birçok örgüt ve grubu, bunların aralarındaki tartışmaları, blokun oluşması için gerekli kültürel liderliği sunma çabalarını da içerir. Bu nedenle “blok”u oluşturmak için çabalayanların, birbirlerine karşı, rencide edici, suçlayıcı sıfat ve tanımlamalarla yaklaşmaktan özellikle kaçınmaları, birleştirici, kapsayıcı ve birbirini destekleyici söylemleri seçmeleri son derecede önemlidir. ÖDP, Halkevleri ve TKP arasındaki ilişkilerin bu kurallara kolaylıkla uyabiliyor olması gerçekten umut vericidir.

“Karşıt hegemonya” ve “tarihsel blok”

“Karşıt hegemonya” olasılığı üzerinde düşünürken, öncelikle “hegemonya”nın kimi özelliklerini anımsamakta yarar.

Hegemonyanın en önemli özelliği, kabule ve liderliğe dayanması, dolayısıyla hegemonyacı açısından kimi özverileri, uzlaşmaları gerektirmesidir. Hegemonyacı kendi çıkarları ile toplumun bir kesiminin çıkarları arasında ortaklıklar kurar, bunu yapabilmek için de kendi taleplerinin bazılarından, bir süre için vaz geçer[1].

Her hegemonya, mutlaka kalıcı bir “tarihsel blok”a dayanmak durumundadır. Bu blok sürdüğü müddetçe devletin temel özelliği, “biçimi” sabit kalmak koşuluyla rejimler, hükümetler, yönetici kadrolar değişebilir. “Blok” evrimci bir biçimde yavaş yavaş değişebilir, bu süreçte hegemonyacı da ya fedakarlığının alanını genişletir, ya da daraltarak kendi çıkarlarını daha başat hale getirebilir.[2]

Bu bağlamda, yükselmekte olan bir “kendiliğinden hareket”, toplumsal muhalefet dalgası, üzerinde kurulmaya başlayan bir tarihsel blok ve karşıt-hegemonya ilişkisi içinde, hegemonik konumda olacak proletarya sınıfının, ya da küçük burjuvazinin, “yeni orta sınıf proletaryanın” vb… kimi özverileri, uzlaşmaları kabul edecek olması doğaldır.

Komünist hareket (gruplarıyla birlikte) bu fedakarlıkların sınırlarının, proletaryanın sınıf çıkarlarına göre ve iktidara yakınlaşmayı kolaylaştıracak biçimde oluşmasını sağlamaya çalışacaktır.

Burjuva toplumda siyasi iktidarın yeri yalnızca devlet (toplumsal ilişki olarak) düzeyi değildir. Kapitalist sınıfı iktidarda tutan hegemonyanın, “tarihsel blok”un kökleri öncelikle devletle aile arasında kalan “sivil toplum” olarak da nitelenen alanda, Gramsci’nin deyimiyle “ideolojinin maddi yapıntılarında” (medya, edebiyat, müzeler, tiyatrolar, sanat galerileri, okullar, mimari tarz ve alanlar, hatta sokak isimleri, dayanışma kurumları, spor kulüpleri, dini mekanlar- bunlara reklam endüstrisinin ürettiği imajları da ekleyebiliriz) tutunur. Hegemonya ve “tarihsel blok” kalıcılığını bu mekanlardaki köklerinin gücünden alır.

Bu anımsamalardan ben, gelen saldırılara karşı direnmenin ötesinde, bu “ideolojinin maddi yapıntılarının” egemen olduğu alanda, “karşıt-hegemonyanın” köklerini salabileceği, noktalar, mekanlar, estetik değerler, sanat kültür akımları, dayanışma kurumları, çeşitli medya kaynakları oluşturmak gerektiği sonucunu çıkarıyorum.

Kimi arkadaşlar AKP hegemonyasını abartmamak gerekir derken, onun temsil ettiği “tarihsel blok”un ve siyasal İslam hareketinin, bugünkü konumuna, nasıl köklerini “ideolojinin maddi yapıntıları” içinde adım adım inşa ederek gelmiş, ideolojisini maddi bir güce dönüştürmüş olduğunu unutuyorlar, ya da bunu göremiyorlar.

Bu nedenle, “birlikten, direnişin öneminden, yeni bir fırsatı yakalamak” tan söz ederken, sosyalist grupların, bu amaçları doğrultusunda ilerlemek istiyorlarsa, “sivil toplum” içinde, “ideolojinin maddi yapıntıları” üzerinde, kendi yaratacakları biçimleri de devreye sokarak adeta bir mevzi/siper savaşı vermekten kaçınmalarının olanağı yoktur. Egemen sınıfların “tarihsel blokuna” karşı, bir “tarihsel blok” oluşturmanın, “karşıt-hegemonya” inşa etmenin de yolu sanırım buradan geçmektedir.

“Düğüm noktaları”

“İdeolojinin maddi yapıntıları” çok çeşitli, katmanlı ve karmaşık bir alan oluşturuyorlar. Direnişe konu olacak saldırılar, hemen her alanda ara vermeksizin geliyor. “Sivil toplum” çok farklı mekanları ve ideolojileri, ekonomik, cinsel iktidar ilişkilerini de kapsıyor. Böyle şekillenmiş bir alanların bütününde, “karşıt hegemonya” ve “tarihsel-blok” projesi bağlamında çabalarken “güçleri nerede toplamak, çalışmayı nereye odaklandırmak gerekir?” sorusu, etkili olmakla, iğneyle kuyu kazmak arasındaki farka işaret ediyor.

Bu soruya cevap verirken belki ideolojik alanın, egemen ideolojinin şekillenmesinin dinamiklerinden, analoji yoluyla yararlanabiliriz.

Şöyle: ideolojik alan neredeyse sonsuz sayıda, imajdan ve göstergeden oluşuyor. Bunlar adeta havada, günlük yaşamı bir balon köpüğü gibi saran simgesel evrenin içinde, rüzgara kapılmış yapraklar gibi uçuşurlarken, bir noktada aralarından bir gösterge diğerlerini disiplin altına almaya, onları anlamlı bir bütün izlenimi verecek biçimde bir araya koymaya başlıyor, böylece bir ideolojik “yapıntı” şekilleniyor. Bu disiplin getiren, simgesel karmaşaya anlam veren gösterge, bu anlamlar sistemini sabitleyen bir “düğüm noktası” oluşturuyor.

Türkiye’ye baktığımızda, bir sürü, adeta sonsuz sayıda, mücadele ve müdahale konusu ile karşı karşıya kalıyoruz. Bunları, gelen saldırıların hedefleri olarak da düşünebiliriz. Yukardaki paragrafı bir analoji kaynağı olarak kullanırsak, bu sonsuz sayıda mücadele alanı içinde, sürmekte olan mücadelelere bugünlerde bütünsel bir anlam kazandırabilecek iki düğüm noktası görebiliriz diye düşünüyorum. Bunlardan biri “kadın hakları” diğeri de “Kürt sorunu”.

Kürt sorunu kendi siyasi temsilcileri, yerleşik mücadele ve çalışma tarzı biçimleri olan bir alana işaret ediyor. Devlet, bu alandaki saldırısını, KESK olayında görüldüğü gibi işçi hareketine yönelik bir saldırıyla dolaylı olarak birleştirmeye çalışıyor.

Buna karşılık “kadın hakları” cepheden bir saldırı altında. Bu saldırı, “Kriz, Kadın ve AKP dönemi” (sendika.org) yazımda işaret ettiğim gibi aslında işçi sınıfına yönelik saldırının birçok alanını birleştiren, bu alanları toplumun kentli orta sınıflarının, “yaşam tarzı özgürlüğü” alanlarına bağlayan bir düğüm noktası oluşturuyor.

Bu iki saptamadan hareketle “tarihsel blok” kurma süreci bağlamında, ben, Kürt sorununda, uygun tutumun, taktik, çalışma tarzı ve örgütleriyle zaten uzun bir süredir var ve sürmekte olan bir mücadeleyle, Türk ve Kürt halk sınıflarının kesişen çıkarlarına öncelik verecek biçimde ilişkilenmek olduğunu düşünüyorum. Buna karşılık, “kadın haklarına” yönelik saldırının, acilen göğüslenmesi, bunun ötesinde yaygın, toplumsal tabanı geniş ve çeşitli bir karşıt harekete, dönüştürülmesi gerektiği sonucuna ulaşıyorum.

Bu iki “düğüm noktası” dışında hızla öne çıkmaya başlayan bir savaş olasılığını göz önüne almak gerekiyor. Olası bir savaş, ülke içindeki zaten hıza daralmakta olan haklar ve özgürlükler alanını daha da daraltacak, kadınların, proletaryanın ve Kürt hareketinin üzerine ek ve çok büyük bir basınç getirecektir. Ama aynı zamanda “savaş karşıtı” bir tepki “birlikte davranma”, safları sıklaştırma, önceki paragrafta vurguladığım iki “düğüm noktası”na ilişkin tutumları güçlendirmek açısından yeni olasılıkları da beraberinde getirecektir.

[1] Bu bağlamda Lenin’in “Proletaryanın toplumdaki tüm diğer ezilen sınıf ve kesimlerin çıkarlarını savunması gerektiğine” ilişkin saptamasını anımsayabiliriz.

[2] Lenin’in Rus devrimi sürecini anlatırken, “önce bütün köylülükle birlikte Çarlığa karşı, sonra yoksul köylülükle birlikte burjuvaziye karşı” betimlemesi de kurulmuş olan “tarihsel blok” un evrimine ilişkin bir örnek olarak okunabilir. AKP’nin liberal entelijensiyayı, kent orta sınıf duyarlılıklarını dışlamaya başlaması da…

kaynak : http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ergin-yildizoglu/birlik-birlesik-merkez-direnmek-ucuncu-firsat-56629

Korkunun dili ve sosyalistler. Prf.Dr.Mehmet Türkay

Posted in Uncategorized on 03 Tem 2012 by buyukakin

Korku telaffuz edilmeye görsün, kendini üretmeye başlar. ‘Sıradan olan’ herhangi bir insanın herhangi bir korkusu anlaşılır. Sorun, bir şey yaptığını düşünüp ya da sanıp korkmaya başlayanlardadır. Faşizm sıradan insanların üstüne basar, bu yükselmesinin ilk ve önemli adımıdır ama sadece adım atmıştır, onu kurumsallaştıracak olanlar da sıradan olmadığı sanılan profesyonellerdir.

Korku ve bağlı olarak dağılma halini, kurgulanan hegemonyanın kanaat önderleri profesyonelce ve profesyonelleri kullandıkları bir saldırıya dönüştürdüler. Korkanlara niye korkuyorsunuz derken, korkmayanları yapıştırmaya çalıştıkları yaftalarla korkutmaya çalışırlar. Korku yerinde durmaktadır. Bu durumda, bir uzlaşıya, dikkat çekmek gerekmektedir. Liberal muhafazakârlık ya da muhafazakâr liberallik olarak da tanımlayabileceğimiz hâkim hegemonya, liberalizmin ‘bireyciliği’ ile muhafazakârlığın ‘mutlakçılığının’ mayaladığı bir faşizmi biçimlendirmektedir.

Bugün ‘profesyonel’ olduğu sanılan, düşünülen ya da öyle gösterilen, televizyonlarda sıkça rastladığımız, korkacak bir şeyi olmayıp korkutmakla görevlendirilmiş, kapitalizmin laik olanından islamcısına liberal organik aydınlarıdır. Ve bu sürecin biçimlenmesinde, liberaller ve muhafazakârlar kadar kendini hala solda tanımlayan tırnak içi sosyalistler de yer almaktadırlar.

Sonuncular, kendi korkularını yeniden kurguladıkları kendilerini temize çıkartacak bir hafıza üzerinden her fırsatta Türkiyeli sosyalistlere saldırarak varlıklarını ‘yeni’ cumhuriyete adeta adamakta, korkularını bu yolla gidermektedirler. Böylelikle faşizmi susarak değil, kendi var oluşlarını korumaya dönük konuşarak onaylamaktadırlar. Ne yazık ki bunu da ‘sosyalist’ geçmişlerini kullanarak yapmaktadırlar. Karakter aşınması bu değilse nedir?

Liberalizmi tarihsel bir perspektifle ele aldığımızda liberalizmin 18.yy daki özgürlükçü söylemi o tarihe aittir, süreç içinde Liberalizm muhafazakar yanını da yedeklemiş ve gelinen aşamada kendine liberal diyen herkesin içinde bir yerlerde saklı bir tür faşizmle yüzleşmesi gerekmektedir. Bu elbette bir beklenti değildir ve elbette insanların kendi faşizmleri ile yüzleşmesi tarif edilecek bir durum değildir. Ancak, sürekli anlatılan ve ‘özgürlükleri’ çağrıştıran liberalizmin bu özgürlük çağrışımı kendi tarihselliğinden bizzat kapitalizmin organik aydınları başlığı altında toplayabileceğimiz liberaller tarafından koparılmıştır.

Bu kısmen bilinçlidir, bu sürece farklı saiklerle katılanlar kendilerinin de anlayamadıkları nedenlerle bir anlamda ortada ama taraflı kalmışlardır. Liberalizmin özgürlükçü yanının tıkandığı, kendini farklı biçimde var eden bir faşizme döndüğü günümüzde korkunun ifade bulduğu bu durum, yaşananlar karşısında susmak kadar, kendini korumaya dönük konuşmaktır ki, bu durum faşizmi besleyen en önemli zemindir; korkutana biat, korkuyu normalleştirme sonun başlangıcına işaret eder.

İnsanlık tarihinde güçlü olana ‘biat’ etme ve bu durumu ‘normalleştirme’ her zaman mevcuttur elbette. Ancak, bu tür durumlarda özgün olanın altını çizmek ayrı bir öneme sahip görünmektedir. Zira daha sonra yaşanacakların ilk elden referansı durumunda olacaklardır. Böyle bir perspektiften hareketle Türkiye’de yaşadığımız gündelik hayat, yaşanan ve büyük oranda korku tarafından biçimlendirilen, gerçekliği anlamamızı zorlaştıran bir hıza sahip hale gelmiştir. Yaşanan hız, anlamayı zorlaştırdığı ölçüde insanların korkularını normalleştirmelerini de mümkün kılmaktadır.

Bu anlamda yaşananların anlaşılmasındaki zorluk, daha önce vurgulanan ‘korku’nun hayatın bütün alanlarına sızması ile doğrudan bağlantılıdır. Burada bir başka insan tipolojisiyle, ancak tek tip olmayan farklı sınıf ya da toplumsal pozisyonlardan bir var oluşla karşı karşıya gelinmektedir. Korkunun ve cesaretin toplumsal ve bireysel yanları elbette her durumda farklı ağırlıklarda olacaktır, ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, toplumsal olan ile bireysel olanın her zaman bir karşılıklı etkileşim içinde olduklarını akılda tutmaktır ve bu yaşanan süreci anlamak açısından temel bir öneme sahiptir. Toplumsal nedenlerle karşı çıkılamayarak biat edilir, ya da bireysel nedenlerle karşı çıkamayarak biat edilir. Elbette bu tespit, toplumsal olanla bireysel olanın çakıştığı durumun iyi bir durum olduğu anlamına gelmez.

Tam da hayatın ‘diyalektiği’ burada vardır ve dolayısı ile çelişki ve çatışmaları kendi tarihselliğinde görmek gerekir. Çakışma halleri verili kapitalist toplumsallığın çelişkileri ile vardır ve böyle anlam kazanır. Çünkü korku, verili toplumsallığın ürettiği bir eksiklik hissinden, tutunacak bir dal kalmadığı hissinden türer ve birey bu eksikliği içselleştirdiği oranda daha fazla korkmaya başlayacaktır.

Korkunun hayatın her alanına sirayet etmesinin kanalları söz konusu verili olan kapitalist çelişki ve çatışmalar olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu durumdan elbette sosyalistler de azade değildir. Bu çerçevede sosyalistler dışarı karşı kısmen beraber hareket etmeye dair bir görüntü çıkarıyorlar. Ancak, gerçekten bunun hayata geçmediği de bir vaka olarak karşımızda durmaktadır. Böyle bir okuma, gündelik hayatın sohbetlerinde yer bulur ya da entelektüel bir tartışmanın ‘konusu’ olur, hiç fark etmez. Fakat gündelik hayat, her biçimiyle mahalledeki bakkalın süpermarket karşısında var oluşunda, çalışılan kurumun hiyerarşik işleyişinde, insanların birbirlerine tahammülsüzlüğünde, gelecek korkusunda vb bir çok sorunda toplumsal bir var oluş olarak radikalleşmiştir.

Aziz Nesin’in deyişiyle ‘yaşamın gerçeği, mizahın kurmacasını da aştı’. Aziz Nesin’in vurgusundan hareketle mizahın kurmacası da bir gerçekliğe sahip olduğu için elbette gerçekliğin bu haliyle ikiye katlanmış halini, gündelik, bireysel süreçlerde yaşanan şiddet üzerinden izlemek de mümkün olmaktadır. Radikalizm bu yanıyla lümpenleşmiş, seviyesizleşmiştir.

Her biçimiyle korku, toplumsallaşan bir duruma işaret etmektedir. Bu durumda olanlara uyum sağlayanların refleksi anlaşılabilir, ancak kabul edilmesi gerekmez. Elbette burada kabul etmemeyi akılda tutarak, ‘korkunun’ adı konmamış ama toplumsal niteliği, kendiliğinden, kapitalist bir toplumsallıkta yaşanan ‘yabancılaşma’nın radikallikten sinikliğe uzanan geniş bir yelpazede değerlendirilmesini gerektirir.

Korkunun etkisi nasıl kırılır? Bu, sosyalistlerin önünde üzerinde düşünülmesi gereken acil bir durum olarak durmaktadır. Elbette böyle bir mücadelede başarılı olmak, hatta mücadeleye başlamak bile önce tüm muhalif kesimlerin, karşılığı olan bir zeminde kendilerine güvenmenin bir yolunu bulmalarıyla ve kendilerine ortak bir alan açmalarıyla mümkün olacaktır.

Böyle bir alanın şimdiye kadar açılamamış olması Türkiye’de en genel haliyle sosyalist hareketin baş edemediği temel sorunlardan olan kullandığı dil ile ilgilidir. Sosyalistlerin gittikçe marjinalleşmesinin arkasında yatan temel sorunlardan birisidir bu ‘doğru’ dili tutturamamak. Elbette burada ‘doğru’ olana kim, nasıl karar verecek sorusu önem kazanmaktadır. Bu soruyu gerektiği gibi cevaplayabilmemiz için bir hatırlatma yapmak gerekir ki; o da sosyalistlerin yaşananlara ya da yaşanmış olanlara tarihsel bakma zorunluluğudur.

Tarihsellik doğru olanın kendisini değil, farklı açığa çıkma biçimlerini görmemizi, fark etmemizi sağlayan asli bir perspektiftir. Böyle bir perspektiften dil sorununa yaklaştığımızda sosyalistlerin dinamik, hızla uyum sağlayabilen bir dil kurgusuna ihtiyacı olduğu görünür hale gelir. Çünkü kullanılan dil pratiğe yansıyacaktır ve gündelik pratiğin arkasına düşen bir dil boşluğa konuşmak olacaktır ki bu bir çok durumda Türkiye’de sosyalistlerin içinde bulunduğu duruma işaret eder. Bu kadar gönül vermişlik, mücadele, farklı bir karşılık görme hissini de beraberinde getirir. Durum buysa ve bu durumun karşılığı ortaya çıkmıyorsa bir yerde sorun vardır. Sorun teşhis edilemediği zaman, korkuya yer açılmaya başlanır. Bu daha önce vurgulandığı haliyle ‘dil’ sorununa bir başkasının da eklenmesini önümüze getirir ki bu da söylenenin değil eylenenin dilidir, yaşanan pratiğin kendisinin dilidir. Yaşandığı haliyle kısmi bir hareketlilik yaşanmaktadır.

Bu olumsuz tabloya rağmen sosyalistlerin siyaset yapma alanlarını genişletmeye dönük girişimler, yaşanan sürece müdahil olmanın farklı olanaklarını da beraberinde getirmektedir. Kürt siyasi hareketiyle sosyalist hareket ve partilerin çoğunluğunun destek verdiği HDK süreci tüm tarafların etkileşim içinde olduğu, konjonktürel ve bu anlamda pragmatik bir girişim olarak devam etmektedir.

Bir diğer gelişme ise sosyalizm ile İslam dinini kapitalizm karşıtlığı temelinde ilişkilendirmeye dönük ‘antikapitalist müslüman gençler’ hareketidir. Türkiye sosyalist hareketinde yakın tarihte Müslümanlara dönük bilinen tek örnek Dr.Hikmet Kıvılcımlı’nın 1957 yılında Eyüp’de Vatan Partisi mitinginde yaptığı konuşmadır. Kıvılcımlı ayetlerden verdiği örneklerle Müslümanları Vatan Partisine katılmaya çağırır bu konuşmasında. Orjinalitesi saklı kalmak kaydıyla söz konusu dönemin tarihsel özellikleri, soğuk savaş, anti komünizm, böyle bir çağrıya anlamlı bir cevap verilmemesini açıklar niteliktedir.

Bugün antikapitalist müslüman gençliğin Müslüman tarafta açmaya çalıştığı alan, sosyalistlerce desteklenmelidir. Onların açacağı alanda sosyalistlerin söyleyeceği pek çok söz olduğu açıktır. Dillerindeki dikkate değer antikapitalist radikallik, görmezden gelmeyi engelleyecek niteliktedir. Elbette bu ilişki, daha önce vurgulandığı gibi konjonktürel ve pragmatik bir niteliğe sahiptir. Bu anlamda kendi tarihselliğinde değerlendirilmelidir.

Söz konusu tarihselliği Türkiye özelinde tanımlayan kritik özellik ise kapitalizmin meşruiyetinin hiç olmadığı kadar din üzerinden yeniden üretiliyor olmasıdır. Bu noktada daha önce vurgulanan dil sorunu kendini gösterecektir. Sosyalistlerin kendilerini mümkün en geniş kitleye anlatabilmesinin koşulu, mayası muhafazakarlık olan bu kitlenin diline en azından aşina olmasından geçmektedir. Bu, elbette yaşanılan koşullarda sosyalistlerin tek başına altından kalkabilecekleri bir durum değildir. Bu anlamda konjonktürel ve pragmatik bir ilişki olarak yeni gelişmelere, en geniş kitlenin gündelik hayatının sorunlarına cevap üretmek için bir mutabakat yeni bir hareketlenmenin oluşmasına da yardım edecektir. Mevcut tarihsel koşullar, böyle bir gelişme için gerekli ve olumlu bir atmosfere sahip görünmektedir. Burada bütün sosyalist hareketlerin gündeminde olan ancak hak ettiği yeri hala bulmak için mücadele eden feminist hareketlerle de olan ilişkisini pozitif ayrımcılık temelinde kurmaya çaba göstermek olacaktır.

Yaşanan süreçteki ve en kritik olan ise genel olarak sosyalist hareket ve partilerin gizli ya da açık beraber davranmalarını engelleyen, kendi içindeki ’iktidarını’ kaybetmeye dair bilinçaltı korkularıdır. Kaybetmeyi göze almak korkuyu yenip yenememekle doğrudan ilgilidir. Böyle bir karar vermek bir dizi farklı dinamiği de harekete geçirecektir. Örneğin, Türkiye’de böyle bir iradenin oluşması mümkün en geniş sosyalist çevrenin kendi varlığını feda etmeden, Kürt hareketiyle beraber davranabilme kabiliyetini gösterebilmesini mümkün kılacak bir zemin hazırlanmasını mümkün kılacaktır ve bu durum tarihsel bir gereklilik olarak mümkün en geniş sosyalist muhalefetin önünde durmaktadır. Bu konjonktürde söz konusu gerekliliğe uygun davranıldığında sosyalist bir cephe için de bir zemin hazırlanabilecektir.

Her gerçeklik öncelikle asli anlamını kendi tarihselliğinde bulur. Zaman ve mekâna göre biçimlenen her bir tarihsellikten biri, bugün karşımızda daha önce tartışılmaya çalışılan dil ve beraber davranma kültürünün hayata geçirilmesinin koşullarının yaratılmasının gerekliliğini bir görev olarak önümüze koymaktadır.

Mehmet Türkay
Prof.Dr., Marmara Üniversitesi,
İktisat Fakültesi
28 Haziran 2012
http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=46032&fb_source=message#.T_H-9H7DqUs.facebook