Haziran, 2012 için arşiv

SURİYE ile Emperyal SAVAŞA HAYIR !

Posted in Uncategorized on 24 Haz 2012 by buyukakin

SURİYE ile Emperyal SAVAŞA HAYIR !
Irakı, Yugoslavyayı, Afganistanı, Koreyi, Mısırı, Libyayı TALAN ETTİKLERİ GİBİ
şimdi SURİYE’yi talan edecekler…

Ardından TC, IRAN, AZERBAYCAN da sıra…
SURİYE ile Emperyal SAVAŞA HAYIR !

SAVAŞA HAYIR!!!
Paylaşalım, Haykıralım !
bize BAYRAK birilerine KAPAK OLSUN….

26.06.12

Artık ‘Malik-ül-Mülk’! Türkçesi : Artık tüm ülke, Recep T’nin !

Posted in Uncategorized on 24 Haz 2012 by buyukakin

Ahmet Tan

Tanrı’nın bir sıfatı da “Malik-ül-Mülk”!
Kuran, şöyle diyor:
“De ki: ‘Mülkün Mâliki olan Allahım, mülkü dilediğine verirsin, dilediğinden de mülkü çekip alırsın. Dilediğini azîz edersin, dilediğini zelil edersin. Hayır senin elindedir. Kesinlikle sen her şeye Kadîr’sin.’…” (Ali İmran- 26)

Padişahların bir adı da “Zillullah-ı Zemin”!
Yani “Tanrı’nın Yeryüzündeki Gölgesi”.
Tanrı adına ülkenin, mülkün ve her şeyin sahibi “gölge”dir!
“- Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder, kimse o’na karışamaz, etkileyemez, hesap soramaz!.. Yani, dilediğini dilediği amaca uygun olarak, dilediği görevle yaratır!”

Yaradan’ı severiz yaradılandan ötürü!
İnsan yaratılmışların şereflisi (eşref-i mahlûkat) ise..
Onların en, en şereflisi de elbette padişahtır!
Ne yazık ki şimdilik resmi bir padişah yok…
Mevcut “gölge” ile idare etmek zorundayız!

İslamiyet, kâinatın düzeninin Kuranıkerim’e göre işlediğini bildiriyor.
Hukuk ise Türkiye’deki düzenin Resmi Gazete mevzuatıyla sağlanacağını öngörüyor!

16 Haziran 2012 Cumartesi günkü, Resmi Gazete’de Başbakan R. Tayyip Erdoğan imzasıyla…
“Türkiye’nin tüm taşınmaz mal varlıklarının…
satılması, kiralanması, tahsis ve takas edilmesi dahil
her türlü taşınmaz” Başbakan’ın emri ve izni altına alındı!

2012/15 sayılı Genelge’nin tam metni şöyle:
“Kamu kurum ve kuruluşları (belediyeler ve il özel idareleri hariç) ile sermayesinin yüzde 50’den fazlası kamu kurum ve kuruluşlarına ait şirketlerin, kendi mülkiyetleri veya tasarruflarındaki taşınmazlarıyla ilgili olarak; kamu kurum ve kuruluşları, vakıf, dernek veya bunların şirketlerine, gerçek veya tüzel kişilere; satış, kira, irtifak, takas, tahsis, devir vb. her türlü tasarrufa yönelik işlemleri için Başbakanlık’tan izin alınacaktır!”

Okyanus ötesine zeytin dalı uzatan Sayın Başbakan…
Bu kez de..
Tüm devlet, Maliye ve Hazine bürokrasisine bir başka şey uzatıyor:
Emlakçileri,
Milli emlakçileri,
Kamudaki kiracıları,
Kamu ortağı şirketleri,
Vakıflar ve dernekleri…
Anayasa yazan milletvekilleri,
Başkanlık sistemi tartışanları..
Hak hukuk diyenleri…
Herkesi bu yaz sıcağında büyük zahmetlerden kurtarıyor…
Tek cümlelik bir tatil günü genelgesi ile tüm ülkeyi kendisine bağlıyor…
Tek hamleyle, ülkedeki cümle devlet mülkünün ev sahibi, mal sahibi oluyor!
Medyamızdan, muhalefetimizden ise çıt çıkmıyor.

Dua edelim …
“Tanrı’nın yeryüzündeki gölgesi” cennet mekân padişahlarımız…
Kıskançlıktan türbelerinde terlemekte olmasınlar..
Ve dileyelim her ihtimale karşı da..
Devlet Malzeme Ofisi, türbelerine birer klima taktırsın!

Kaynak : Cumhuriyet 19.06.2012

Hala anlamayanlara konuyu daha açarsak;

Bu genelge ile örneğin ;
CYDD’den TUİSAD’a, BİLKENT Doğramacı Vakfı ve Bilkent Holding Vakıf Şirklerine; BAŞKENT Üniversitesi Haberal Vakfından kendi Vakıf Şirketlerine; Mülkiyeliler Birliği (Derneği)nden ÖDTÜ MD ye, Türk Silahlı Kuvvetlerini Güçlendirme Vakfından, HES karşıtı Çayeli Senoz Derneğin’e, Fenerbahçe Spor Kulubu Derneğinden bir semt derneği-Kavakliderem Derneği’ne kadar aklınıza gelebilecek ne kadar kamusal marjinal fayda sağlayan dernek ve vakıfların; Ve özellikle iktidara muhalif ya da uzak olan dernek ve vakıfların; Taşınır taşınmaz mal varlıklarının ve bu dernek ve vakıfların varsa “gelir getirmek üzere kurdukları şirketleri”nin;
Mal varlıklarının tasarrufunda -devir/satım vs- tek yetkili karar vericisi Recep T. olmuştur..

Muhtemelen bu yasanın ardından Sendikalar ve Meslek Odalarının varlıklarının tasarrufuna el koyma genelgeleri ve gecelik torba yasaları servise verilecektir.

TC Başbakanlık koridiorlarında alenen çalışan ABD’li toplum mühendislerin yol haritası ile isitisnasız tüm sosyal sınıflar, ekonomik, ticari,sosyal, hukusal ve tinsel her anlamda asimetrik gündem bombardınına karıştırılarak yeniden şekillendirilmektedir.

“Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın” diyen liberallere, yetmez ama evetçi döneklere, seçkinci TC entelijensiyasına öyle bir yılan kapanı gelmektedir ki gıklarını bile çıkaramadan derileri yüzülüp ABD sermayesine cüzdan ve çanta olmalarına çeyrek kalmıştır.

UYAN TC UYAN..
buyukakin
24.06.12

Özelleştirmelere itiraz YARGI DIŞINA NASIL TAŞINIR?

Posted in Uncategorized on 23 Haz 2012 by buyukakin


Yanıt: KARARNAME İLE !!!
Aşağıdaki Kararname özlleştirme yuttrumacası ile talan edeilen satılan kamu varlıklarının özelleştirmelerinden ötürü olabilecektüm yasal itirazları engellemek üzere işin erbabınca (!) kaleme alınmış.. Meslek Odaları ve Muhalefet bu hukuk dışına itilme karşısında ne yapacak?

Tarihe Belge aşağıda :

12 Haziran 2012 SALI BAKANLAR KURULU KARARI

Karar Sayısı : 2012/3240 Özelleştirme uygulamaları sonucunda nihai devir sözleşmesi imzalanarak devir ve teslim işlemleri tamamlanmış olan bazı özelleştirme işlemleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasına yönelik olarak tesis edilecek iş ve işlemlere ilişkin ekli Kararın yürürlüğe konulması; Maliye Bakanlığı (Özelleştirme İdaresi Başkanlığı)’nın 21/5/2012 tarihli ve 3526 sayılı yazısı üzerine, 4046 sayılı Özelleştirme Uygulamaları Hakkında Kanunun ek 5 inci maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca 11/6/2012 tarihinde kararlaştırılmıştır.

Abdullah GÜL
CUMHURBAŞKANI

Recep Tayyip ERDOĞAN
Başbakan

B. ARINÇ Başbakan Yard./ A. BABACAN Başbakan Yard. / B. ATALAY Başbakan Yard./ B. BOZDAĞ Başbakan Yardımcısı / S. ERGİN Adalet Bakanı /F. ŞAHİN A. ve Sos. Pol. Bk./ E. BAĞIŞ Avrupa Bir. Bak. /N. ERGÜN Bil. San. Tek. Bk/ H. YAZICIÇal. Sos. Güv. B./ E. BAYRAKTAR Çev. Şeh. Bak. / A. DAVUTOĞLU Dışişl. Bak./ M.Z.ÇAĞLAYAN Ekonomi Bakanı /T. YILDIZ En. T. Kay. Bak. / S. KILIÇM.Gen. Sp. Bak. / M. EKER G.T. Hay. Bak. / H. YAZICI Gümrük ve Tic. Bak. / N. ŞAHİN İçişleri Bakanı / C. YILMAZ Kalkınma Bak. / E. GÜNAY Kült. ve Tur. Bak. / M. ŞİMŞEK Maliye Bakanı Ö.DİNÇER Mil Eğ Bak. / V. EROĞLU Mil. Sav. Bk V./ R.AKDAĞ Sağlık Bak / B.YILDIRIM Ulaştırma /Denizcilik ve Haberleşme Bak

11/6/2012 TARİHLİ VE 2012/3240 SAYILIKARARNAMENİN EKİ

KARAR

MADDE 1 – (1) Özelleştirme uygulamaları sonucunda nihai devir sözleşmesi imzalanarak devir ve teslim işlemleri tamamlanmış olan özelleştirme işlemleri hakkında verilen yargı kararlarının uygulanmasında ORTAYA ÇIKAN FİİLİ İMKANSIZLIK NEDENİYLE

a) Eti Alüminyum A.Ş.’nin %100 oranındaki hissesinin satış yöntemiyle özelleştirilmesi,
b) Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.’ye ait Kuşadası Limanının işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi,
c) Türkiye Denizcilik İşletmeleri A.Ş.’ye ait Çeşme Limanının işletme hakkı verilmesi yöntemiyle özelleştirilmesi,
ç) SEKA-Türkiye Selüloz ve Kağıt Fabrikaları A.Ş.’ye ait Balıkesir İşletmesinin varlık satışı yöntemiyle özelleştirilmesi,
d) Türkiye Petrol Rafinerileri A.Ş.’nin %14,76 oranındaki hissesinin İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Toptan Satışlar Pazarında satılması, İŞLEMLERİNİ İPTAL EDEN YARGI KARARLARIYLA İLGİLİ OLARAK GERİYE VE İLERİYE YÖNELİK HERHANGİ BİR İŞLEM TESİS EDİLMEMESİ ve Özelleştirme İdaresi Başkanlığınca bu yönde yapılmış olan iş ve işlemlerin devam ettirilerek sonuçlandırılması kararlaştırılmıştır.

MADDE 2 – (1) Bu Karar yayımı tarihinde yürürlüğe girer.
MADDE 3 – (1) Bu Karar hükümlerini Özelleştirme İdaresi Başkanlığının bağlı olduğu Bakan yürütür.

Rusya Federasyonu nereye gidiyor?

Posted in Uncategorized on 22 Haz 2012 by buyukakin

Din’e Diyalektik Bakış – Alan Woods

Posted in Uncategorized on 09 Haz 2012 by buyukakin

Marksistlerin amacı toplumun sosyalist dönüşümü için ulusal ve uluslararası ölçekte mücadele vermektir. Bizler, kapitalizmin uzun zaman önce tarihsel olarak ömrünü tükettiğine ve korkunç derecede baskıcı, adaletsiz ve insanlık dışı bir sisteme dönüştüğüne inanıyoruz.

Sömürünün sona ermesi ve akılcı ve demokratik bir üretim planına dayanan uyumlu bir sosyalist dünya düzeninin yaratılması, kadın ve erkeklerin birbirleriyle insani ilişkiler kuracakları yeni ve daha yüksek bir toplum biçiminin yaratılmasında ilk adım olacaktır.

Bizler, dünyadaki milyonlarca insan için tarifsiz bir sefalet, hastalık, zulüm ve ölüm anlamına gelen böyle bir sisteme karşı mücadeleyi desteklemenin, insancıl olan herkesin görevi olduğuna inanıyoruz. Milliyetine, derisinin rengine ya da dinsel inançlarına bakmaksızın her ilerici insanın mücadeleye katılmasını içtenlikle kabul ederiz. Marksistlerle Hıristiyanlar, Müslümanlar ve diğer gruplar arasında bir diyalog fırsatını da memnuniyetle karşılarız.
Fakat etkin bir şekilde mücadele etmek için, başarıyı garantileyecek ciddi bir program, politika ve perspektifin oluşturulması zorunludur. Bizler sadece Marksizmin (bilimsel sosyalizmin) böyle bir perspektif sunacağına inanıyoruz.
Din sorunu karmaşık bir sorundur ve birçok farklı noktadan yaklaşılabilir: tarihi, felsefi, politik vs. Marksizm bir felsefe olarak başladı: diyalektik materyalizm. Bu felsefenin çok güzel bir açıklaması, Engels’in Anti-Dühring ve Ludwig Feuerbach gibi eserlerinde bulunabilir. Aklın İsyanı – Marksist Felsefe ve Modern Bilim, aynı fikirlerin kapsamlı bir modern açıklamasını sunmaktadır. Bu, Marksizmin din konusundaki felsefi tutumunun izahı için bir başlangıç noktasıdır.

Felsefi materyalizm ve bilim

Marksistler, herhangi bir doğaüstü varlığın veya doğa dışında ya da “üstünde” herhangi bir şeyin mevcudiyetini reddeden felsefi materyalizme dayanırlar. Aslında yaşam ve evren için bu türden bir açıklamaya gerek yoktur, özellikle de günümüzde. Doğa kendi açıklamalarını sağlıyor, hem de büyük bir bollukla.
Bilim, insanın –tıpkı diğer türler gibi– milyonlarca yılda geliştiğini ve yaşamın kendisinin inorganik maddelerden evrildiğini ispatlamış durumda. Merkezi sinir sistemi olmadan beyin olamaz ve maddi vücut, kan, kemik, kaslar vb. olmadan merkezi sinir sistemi olamaz. Vücut da maddi çevreden elde edilen yiyeceklerle ayakta kalmak zorundadır. İnsan genom projesindeki en son genetik keşifler, materyalist bakış açısı için çürütülemez deliller sağlamıştır.
Bunca zaman gizli kalmış olan genomun uzun ve karmaşık tarihinin ortaya çıkması, insan doğası ve yaratılış süreci konusunda tartışmalara yol açtı. Amerikalı öğrencilere Tanrının dünyayı altı günde yarattığını, erkeğin topraktan yaratıldığını ve ilk kadının erkeğin kaburga kemiklerinden yapıldığını öğretmek isteyen ABD’deki Yaratılışçı hareket, yirmi birinci yüzyılın ilk on yılında, Darvin’in görüşlerine akıl almaz biçimde meydan okuyor.

En son keşifler, nihayetinde Yaratılışçılık zırvasının asılsızlığını göstererek, her türün ayrı ayrı yaratıldığı ve ebedi ruhuyla İnsanın Tanrıya övgüler düzmek için özellikle yaratıldığı görüşünü etraflı biçimde yıktı. İnsanların hiç de biricik yaratıklar olmadığı şimdi açıkça ispatlanmış durumda. İnsan genom projesinin sonuçları, genlerimizin diğer türlerle ortak olduğunu, eski genlerin kimliğimizin oluşumuna yardımcı olduğunu kesin biçimde gösterdi. İnsanlar sisli zamanlara dek uzanan diğer türlerle aynı genleri paylaşıyorlar. Aslında, bu ortak genetik mirasın küçük bir parçasının izi, bakteri gibi ilkel organizmalara dek sürülebilir. Birçok durumda insanlar, farelerle, sıçanlarla, kedilerle, köpeklerle ve hatta meyve sinekleriyle tamamen aynı genlere sahipler. Gerçekten de bilim adamları şu anda insanların bakterilerle paylaştıkları 200 geni bulmuş durumdalar. Böylece, evrimin nihai kanıtı da esaslı bir biçimde saptanmış oldu. Hiçbir ilahi müdahale gerekmiyor.

Ölümden sonra yaşam?

Öyleyse, tüm bu bilimsel gelişmelere rağmen, niye hâlâ din milyonlarca insanın zihnini pençesinde tutuyor? Din, insanlara ölümden sonra bir yaşam avuntusu sunar. Felsefi materyalizm böyle bir şeyin olabilirliğini reddeder. Akıl, fikirler, ruh; tüm bunlar belli bir tarzda örgütlenmiş maddenin ürünüdür. Organik yaşam belli bir aşamada inorganik yaşamdan çıkmıştır, tıpkı basit yaşam formlarının –bakteri, tek hücreli organizmalar vb.– omurga, merkezi sinir sistemi ve beyin içeren daha karmaşık yaşam formlarına evrilmesi gibi.
Sonsuza kadar yaşama arzusu en azından uygarlık kadar eskidir, belki daha da eski. Varlığımızda, “ben” bir gün yok olacağım fikrine direnen bir şeyler var. Ve şüphesiz, bu harika dünyanın güneşini ve çiçeklerini, yüzümde hissettiğim rüzgârı, suyun sesini, sevdiklerimi sonsuza dek terk etme –sonu olmayan bir hiçlik alemine girme– fikrine katlanmak, hatta bunu anlamak çok zordur. Bu yüzden eskiden beri insanlar, içinde bir parçamızın yaşamaya devam edeceğine inanılan maddi olmayan bir ruhani dünya ile hayali bir yakınlık arayışı içinde olmuşlardır. Bu gerçekten Hıristiyanlığın en güçlü ve kalıcı mesajlarından biriydi: “Ölümden sonra da yaşayabilirim.”

Sorun şudur: günümüz toplumunda birçok kadın ve erkeğin sürdürdüğü hayat öylesine zor, öylesine katlanılmaz ve en azından öylesine anlamsızdır ki, ölümden sonra yaşam fikri bu hayata bir anlam katmanın tek yolu gibi görünmektedir. Bu çok önemli soruna sonra tekrar geleceğiz. Ama bu arada, ölümden sonra yaşam fikrinin kesin anlamını analiz edelim. Bu fikir ciddi bir analize tâbi tutulduğu anda küllere karışacaktır.

Sorun uzun süre önce anlaşılmıştı. Neo-Platonist Yunan Filozoflarından Plotinus, ölümsüzlük hakkında şöyle diyordu: “o konuşulmazdır, zira eğer ondan herhangi bir şekilde söz ederseniz onu tekilleştirirsiniz.” Aynı fikir ruha ilişkin Hint yazılarında da bulunur: “Özbenliğin, No, No (neti, neti) ile tarif edilmesi gerekir. O anlaşılmazdır, zira O anlaşılamaz.” (Bakınız A.C.Bouquet, Comparative Religion [Karşılaştırmalı Din], s.162). Bu nedenle, filozoflar ve ilahiyatçılar için ruh, Hegel’in söyleyebileceği gibi, “tüm ineklerin siyah göründüğü bir gece”den ibarettir. Fakat günlük yaşamda eğitimsiz insanlar yine de ruh ve ölümden sonra yaşam konusunda kendilerinden emin konuşurlar. Onlar bunu sanki uykudan uyanmak, uzun süredir ayrı kaldıkları sevdikleriyle mutlu bir şekilde kavuşmak ve sonra da sonsuza kadar mutlu yaşamak gibi hayal ederler.

Ruhun maddi olmadığı farz edilir. Peki maddenin olmadığı yaşam nedir? Fiziksel vücudun yok olması, bireyin hayatının sona ermesi anlamına gelir. Doğrudur, vücudumuzu meydana getiren tek tek trilyonlarca atom ortadan kaybolmaz, farklı kombinasyonlarda tekrar ortaya çıkar. Bu anlamda hepimiz ölümsüzüz, çünkü madde ne yaratılabilir ne de yok edilebilir. Bilindiği gibi, hiçbir fiziksel varlık olmamasına rağmen insan sesleri duyduklarını savunan ruhçular var. Bunun cevabı çok basit: eğer insan sesi varsa mutlaka ses telleri de olmalı, aksi takdirde insan sesinin ne olduğunu bilmeyiz! İstediğiniz şekilde deneyin, insani yaşam etkinliğimizin belirtilerinden bir tekini bile maddi bedenden ayıramazsınız.
“Ölümden sonra yaşam” yaygın fikri, aşağı yukarı yeryüzünde sürdüğümüz yaşamın bir devamıdır (çünkü başka türlüsünü bilmemiz mümkün değil). Ruh bedenden ayrıldıktan sonra, görünüşe göre, mucizevi biçimde sevdiklerimizle bir araya geldiğimiz güzel bir yerde, hastalık ve yaşlanmanın olmadığı, ebedi neşeyle dolu bir hayata “uyanır”. Bunun imkânsız olduğunu görmek için soruyu somut sormak yeterlidir. Eğer hayatı yaşamaya değer kılan tüm şeyleri, iyi yemekler yemeyi, iyi şaraplar (veya İngilizler için güzel demli bir bardak çay) içmeyi, şarkı söylemeyi, dans etmeyi, kucaklaşmayı, sevişmeyi vb. düşünürsek, tüm bu aktivitelerin ayrılmaz biçimde vücutla ve onun fiziksel özellikleriyle bağlantılı olduğu derhal aşikâr olacaktır. Konuşmak, okumak, yazmak ve düşünmek gibi daha beyinsel uğraşlar da, aynı şekilde vücut organlarımıza bağlıdır. Aynı şey nefes almak için ya da diğer herhangi bir faaliyet için de doğrudur, ki biz bunların toplamına hayatdiyoruz.

Aslında, hiçbir acı ve ıstırabın bulunmadığı bir var oluş, insanoğlu için çekilmez olurdu. Her şeyin beyaz olduğu bir dünya, her şeyin siyah olduğu bir dünya ile gerçekte aynıdır. Salt tıbbi açıdan bakıldığında, acı önemli bir işleve sahiptir. Acı yalnızca kötü bir şey değildir, aslında vücudun işlerin iyi gitmediğine dair bir uyarısıdır. Acı insanlık durumunun bir parçasıdır. Yalnızca bu da değil: Acı ve zevk diyalektik olarak birbiriyle ilişkilidir. Acı yoksa zevk de olamaz. Don Kişot, Sanço Panza’ya en iyi sosun açlık olduğunu anlatıyordu. Keza yorucu bir çalışma döneminden sonra çok daha iyi dinleniriz.
Aynı şekilde, ölüm hayatın ayrılmaz bir parçasıdır. Yaşam, ölüm olmadan kavranamaz. Doğduğumuz anda ölmeye başlarız, aslında hayatı ve insan gelişimini oluşturan şey trilyonlarca hücrenin ölmesi ve trilyonlarca yeni hücre ile yer değiştirmesidir. Ölüm olmasaydı hayat olmazdı, büyüme olmazdı, değişim olmazdı, gelişme olmazdı. Bu yüzden yaşamdan ölümü def etme girişimi –eğer bu iki şey birbirinden ayrılabilseydi– mutlak bir sabitlik, değişmezlik, statik denge durumuna ulaşmaktır. Fakat bu yalnızca ölümün bir başka adıdır. Değişim ve hareket olmadan yaşam olamaz.

Peki başka bir yaşama inanmanın ne zararı olabilir? Pek bir zararı yok gibi görünebilir. Ama insanları yanlış eğitmek ve onları, hayatlarını bir yanılsama etrafında inşa etmeleri için teşvik etmek, arzu edilir bir şey midir? Dünyayı ve kendimizi değiştirmek için gerekli bilgiyi, tüm yanılsamaları ardımızda bıraktığımız ve dünyayı ve kendimizi gerçekte olduğumuz gibi gördüğümüz ölçüde elde edebiliriz.

Bireyler olarak bizim ne olduğumuz, maddi bedenlerimiz ile yakından alâkalıdır ve bunlardan ayrı ve bunların dışında bir varlığa sahip değildir. Bizler doğarız, yaşarız ve ölürüz, tıpkı evrendeki diğer tüm canlı organizmalar gibi. Her nesil kendi yaşamını sürmek ve sonra bizim yerimizi alması mukadder olan yeni nesillere yolu açmak zorundadır. Ölümsüzlük özlemi, sonsuza kadar yaşama hakkı tasavvuru, temelinde bencilce ve gerçekdışıdır. Varolmayan “öteki dünya” için zamanını boşa harcamaktansa, bu dünyayı yaşanacak bir yer haline getirmek için çaba harcamak gerekir. Çünkü bu dünyaya doğmuş insanların büyük çoğunluğu için, sorun ölümden sonra yaşamın olup olmadığı değil, aksine ölümden önce yaşamın olup olmadığıdır.

Bu yaşamın hızla uçup gittiğini ve bizim ve sevdiklerimizin daima burada olmayacağımızı bilmek, bir umutsuzluk nedeni olmaktan çok, bizlere tutkulu bir yaşam sevgisi ve her şeyi daha iyi yapma arzusu aşılamalıdır. Her çiçeğin solmak için doğduğunu ve bir anlamda açmanın geçiciliğinin ona trajik bir güzellik verdiğini bilmekteyiz. Fakat doğanın her ilkbaharda yeniden canlandığını, yaşayan her şeyin özü olan doğum ve ölüm sonsuz döngüsünün yaşama acı-tatlı tadını veren şey olduğunu, komedi ve trajedinin, kahkaha ve gözyaşlarının yaşamı insani duyguların zengin mozaiği haline getirdiğini de biliyoruz. Bu bizim insan olarak kaçamayacağımız kaderimiz. Çünkü bizler tanrı değil insanız ve insanlık durumumuzu kabul etmeliyiz. Tanrılar karşısında dezavantajlarımız var, bizler ölümlüyüz. Ama onlar karşısında avantajlarımız da var; onlar sadece bedensiz hayal ürünleriyken, bizler etimizle kanımızla gerçekten varız.

Karamsar sonuç?

Felsefe olarak materyalizm uzun ve onurlu bir geçmişe sahiptir. Eski Yunan İyon filozofları tümüyle materyalistti. Platon’a göre bu filozofların en dikkate değeri ve Peracles’in hocası Anaksagoras ateistlikle suçlandı. Protagoras (M.Ö. 415) bir sofistin alışılmış ironisiyle şunu söyler: “Tanrılar konusunda, onların varlığı, yokluğu veya ne biçimde oldukları bilgisine erişemedim; zira pek çok şey bu bilgiye erişmeyi engelliyor, hem konunun karanlık olması hem de insan yaşamının kısalığı.” (aktaran: A.C. Bouquet,Comparative Religion, s.105-6).

Çağdaşı Diagoras biraz daha ileri gitti. Birisi onun dikkatini bir gemi kazasından kurtulanların minnettarlık için diktikleri adak tabletlerine çektiğinde, şu şekilde cevap verdi: “Boğulanlar tablet dikmedi.”
Materyalist anlayış, hayata karamsar veya nihilist bir bakış anlamına mı geliyor? Aksine. Yeryüzünde tam ve tatminkâr bir yaşamın ilk koşulu, şeylerin aslına uygun bir bakış açısını benimsemektir. Şimdiye kadar ortaya konmuş yaşama dair en yüce ve en insancıl görüşlerden biri, antik dönemin dahisi Epiküros’un felsefesidir. Epiküros, Demokritos ve Leukippus ile beraber dünyanın atomlardan oluştuğunu keşfetmişti. Kilise tarafından hatırasına yüzyıllarca kara çalınan Epiküros (M.Ö. 341-270), insanlığın korku belâsından, özellikle de ölüm korkusundan kurtulmasını diledi. Neşeli ve iyimser bir hayat görüşü vardı. Öldüğü gün dikkate değer bir laf etti: “Ölmek için güzel bir gün.”

Herkesin içinde yer alacağı büyük bir milletler topluluğu tarzında bir evrensel kardeşlik vaazı veren Stoacılar, evren yok edilemez olduğu için, bireyler olarak değil ama tüm insanların ruhlarının ölümden kurtulacağına inanıyorlardı. Fakat, doğanın akışı ve yapısından gelen şeyler dışında bize bir şey olamayacağı için ölümden korkulmasına gerek yoktur. İlk olarak “tüm insanlar özgürdür” diyen, bir Stoacıdır. Epektetus ve Marcus Aurelius’un yazıları sayesinde, Stoacılığın Hıristiyanlık üzerinde büyük etkileri olmuştur. Yine de Stoacılar tanrıya hiçbir şekilde gerçekten inanmadılar (theos kelimesini kullanıyorlardı, ama Hıristiyanlığın Tanrısından tümüyle farklı bir anlamda) ve bilge adamın Zeus’a denk olduğunu iddia ediyorlardı. Onların düşüncesi cennete gitmek değil, güzel bir yaşam sürmekti. Bu yaşamı, duygusuzluk değil duyguların kontrolü anlamına gelen apatheia ile özdeşleştiriyorlardı.
Aslında antik halkların çoğu, ölümden sonra kendilerine ne olacağı sorusuna çok kayıtsız gibi görünürler. Yunanlılar için ölümden sonra “yaşam”, anlaşılmaz bir şekilde konuşan ruhların kasvetli dünyasından ibaret, çekici olmayan, gri bir yerdi. Mısırlılar, yiyecek ve şarabın, müziğin, çıplak dans eden kızların ve insanın her ihtiyacına hizmet edecek bir köleler ordusunun olduğu daha çekici bir öteki dünya anlayışına sahiptiler. Fakat Mısırlılar için öteki dünya, egemen sınıfın tekelindeydi. Bunların anıtsal mezarları, canlıyken sefasını sürdükleri gösterişli zenginliği ve lüksü sergiliyordu. Aslında, Çin’de ve diğer tüm erken sınıflı toplumlarda, ölümden sonra yaşam beklentisi, aristokrasiye, şefe, krala ve savaşçıya tahsis edilmişti. Bu, egemen elitin yararlandığı başka bir ayrıcalıktı, ya da daha doğrusu hayatları boyunca sefasını sürdükleri ayrıcalıkların –kitlelerin özenle dışında tutulduğu ayrıcalıklar– ölümden sonra da devam etmesiydi.

Hıristiyanlıkla beraber cennet nihayet demokratikleşti –herkese açıldı– ama bir bedel karşılığında. Bu bedel, daha iyi şeylerin geleceği beklentisiyle kişinin bu dünyadaki hayatını az çok feda etmesidir. Günahları dolayısıyla bu dünyanın zenginlerinin korkunç cezalarla tehdit edilmekte oldukları doğrudur. Bu bazılarını kaygılandırmış olmalı. Fakat genelde egemen sınıf, geleceği pek tasa etmezken, kendini servetinin ve hayatın güzelliklerinin huzur verici zevkine adamayı tercih eder ve gelecekteki cehennem ateşi ihtimaline şaşırtıcı bir sükûnetle bakar. Ama yoksullar için, mezarın ötesinde geleceği vadedilen mutluluğun bedeli, bu gözyaşı vadisindeki acı ve ıstırap dolu dünyayı pasif kabulleniştir. Bu vaat, bitmez tükenmez bir didinmeyle ve fiziksel ve zihinsel kederle dolu bir yaşamda kendilerini tüketen milyonlarca insanı kayıtsızlığa itmektedir.

Bazı insanlara bu adilmiş gibi görünebilir. Fakat bize daha çok düpedüz hırsızlık ve düzenbazlık olarak görünüyor. “Bu umudu sıradan insanlardan aldığında geriye ne kalır?” Besili sofistin argümanı böyledir. Cevap: onlar hakikati bulurlar ve İncil bize hakikatin bizi özgür kılacağını söyler. İnsanların gözleri cennete doğru dikildikçe, dikkatlerini onlara azap çektiren gerçek sorunlara ve gerçek düşmanlarına yoğunlaştıramayacaklardır. Gerçek mutluluk beklentisinin yerini, tüm insani potansiyellerin, var olmayan bir ölümden sonra yaşam beklentisi için kullanılması alacaktır. Yani insan olarak kendilerini kurban edeceklerdir, tıpkı uzak geçmişin kana susamış eski dinlerinin kurbanları gibi. Gerçek yaşamlar bir yanılsama uğruna mahvedilmektedir.

Felsefi materyalizmin gerçek simgesi olan yaşam sevgisinin, yaşadığımız dünyayı değiştirmek ve insanların yaşamlarını iyileştirmek için tutkulu bir arzuya yol açması gerekir. Din bizlere gözlerimizi göklere dikmemizi öğretirken, Marksizm yeryüzünde daha iyi bir yaşam için mücadele etmemizi söyler. Marksizm, kadınların ve erkeklerin kendi yaşamlarını dönüştürmek ve insanlığı kendi gerçek itibarına ulaştıracak gerçek bir insan toplumunu yaratmak için mücadele etmeleri gerektiğine inanır. Bizler, insanların sadece bir hayatı olduğuna ve kendilerini bu hayatı güzel ve tatmin edici kılmaya adamaları gerektiğine inanıyoruz. Şöyle de diyebiliriz, bizler bu hayattaki bir cennet için savaşıyoruz, çünkü başka bir cennetin olmadığını biliyoruz. Yaşanabilir bir dünya için yaşadığımız ve savaştığımız ölçüde, çocuklarımız ve torunlarımız için daha iyi bir gelecek hazırlıyoruz. Her ne kadar her bireyin belli bir ömrü varsa da, insan türü devam ediyor ve insanlık davasına bireysel katkımız bizler yok olduktan sonra da yaşamaya devam edecektir. Ölümsüzlüğe, doğanın kanunlarını reddetmeden ulaşabiliriz, ama gelecek nesillerin hafızasında. Ölümlülerin peşinden koşma hakkına sahip oldukları tek ölümsüzlük budur.
Bu yüzden Marksizmle tüm dinler arasında derin bir felsefi ayrılık vardır. Bu, daha güzel bir dünya için birlikte çalışmayı ve mücadele etmeyi kabul edemeyeceğimiz anlamına mı gelir? Hiç de değil. “Ruhu teslim ettikten” sonra bizleri bekleyen kadere ilişkin olarak, herkesin istediği görüşü savunma hakkı vardır. Fakat bu fikirsel ayrılık –aslında felsefi açıdan önemlidir– hiçbir şekilde bizi dünyadaki baskı ve adaletsizlik karşısındaki mücadelede birleşmekten alıkoymamalıdır. Bu yalnızca, toplumun sosyalist dönüşümünün temel programında ve bu programı pratiğe geçirebilecek araçlarda fikir birliğine varma sorunudur. Diğer konuları tartışmak için yeterince vaktimiz olacaktır!
Dinin dünyası mistik bir dünyadır, gerçeğin bozulmuş bir görüntüsüdür. Fakat tüm fikirler gibi bu fikirlerin de kaynağı gerçek dünyadadır. Üstelik bunlar sınıflı toplumun çelişkilerinin bir ifadesidir. Bu olgu, en eski dinlerde çok nettir.

Babil tanrısı Marduk, insanı tanrılara hizmet etmesi maksadıyla yarattığını ilân etmiştir; bunu “onların özgürleşmesi”, yani tapınak ayinleriyle ilgili bayağı işleri yerine getirmeleri ve tanrılara yiyecek sağlamaları için yapmıştır. Burada, insanlığın iki sınıfa bölündüğü sınıflı toplum gerçekliğinin dindeki yansımasını buluruz; yükseklerdeki dokunulmaz tanrılar (egemen sınıf) ve “odun kesiciler ile su taşıyıcılar” (emekçi sınıflar). Dinin amacı çoğunluğun azınlığa köle yapılmasının ideolojik (dinsel) haklılığını sağlamaktı. Ve bu tüm antik (ve modern) toplumlarda yaşamın çıplak gerçeğiydi: rahip kastı çalışma gerekliliğinden kurtuldu ve aslında tanrının yeryüzündeki fiziksel temsilcileri olarak gayet gerçek ayrıcalıklara sahip oldu.
Babil yaratılış mitleri (Tekvin kitabı bunlardan kaynaklanmıştır) üzerine yazan S.H. Hooke şu gözlemi yapıyor: “Lahar ve Ashnan mitinin insanın tanrılara hizmet etmek için yaratılması ile noktalandığını zaten görmüştük. Bir diğer mit […] insanın nasıl yaratıldığını tasvir eder. Sümer miti Babil Yaratılış Destanında verilen anlatımdan epeyce farklı olsa da, her iki yorum da, insanın yaratılış amacında hem fikirdir, yani tanrılara hizmet etmek, toprağı sürmek ve tanrıları yaşamak için çalışma zorunluluğundan kurtarmak.” (S.H. Hooke, Middle Eastern Mythology [Ortadoğu Mitolojisi], s.29)

Bu yüzden din gerçek anlamda (eski sınıfsız toplumlardaki büyünün, totemciliğin ve animizminin aksine) toplumun uzlaşmaz sınıflara bölünmesinden doğar ve bundan kaynaklanan çözülmez çelişkilerin bir ifadesidir. Herkesin eşit olduğu daha erken dönemlerin belirsiz hatırası başlangıçta canlı kaldı. Bu, mitolojide, “altın çağ” fikrinde su yüzüne çıkar ve İncil’de Cennet Bahçesi şeklinde görünür. Bu fikirler, bir kaybetme duygusunu ve kayıp bir mutluluk dünyasının ardından duyulan özlemi ifade eder. Din bu çelişkinin üstesinden gelmeye, onun sızısını azaltmaya, sömürülme ve ıstırap çekme gerçeğini Tanrının isteği olarak ya da insanın Tanrıya itaat etmemesinin sonucu olarak –veya her ikisi birden– göstererek, insanları buna razı etmeye çalışır. Boyun eğ! İtaat et! Fedakârlık et! O zaman her şey iyi olacak. Aslında insanlığın kendisinden acımasızca koparılışının, insan soyunun bu yabancılaşmasının üstesinden, ancak sınıflı toplumun ortadan kaldırılması ve insanlar arasında gerçek insani ilişkilerin yeniden kurulması ile gelinebilir.

İnsanoğlu ile kendisi için yarattığı ilahlar arasındaki bu psikolojik ilişki, bize insanlığın gerçek durumu hakkında çok şeyler söylüyor. Verili bir toplumun ilahlarının, yalnızca toplumun, onun üretim tarzının, sosyal ilişkilerin, ahlâkın ve önyargıların bir yansıması olduğu hiç de sır değildir. Aklın İsyanı’nda dikkat çektiğimiz gibi: “Kendi suretinde insanı yaratan tanrı değildir, aksine tanrıları kendi suret ve benzeyişlerinde yaratan insanlardır. Ludwig Feuerbach, kuşların bir dini olsaydı tanrılarının kanatlı olacağını söylüyordu. «Din, kendi anlayış ve duygularımızın bize bağımsız ve dışımızda varlıklar olarak göründüğü bir rüyadır. Dinsel akıl özne ve nesne arasında ayrım yapmaz, şüpheden muaftır; başka şeyleri kendisinden ayırt etme yetisinden yoksundur, ama kendi tahayyüllerini kendi dışında ayrı varlıklar olarak görme yetisine sahiptir.» Kolophon’lu Ksenophanes (M.Ö. 565-470) de bunu anlamıştı: «Homeros ve Hesidos, insanlar arasındaki bütün utanç verici ve onursuz işleri tanrılara atfetmiştir: çalıp çırpma, zina ve birbirini kandırma… Etiyopyalılar kendi tanrılarını siyah ve kalkık burunlu yaparlar, ve Trakyalılar da gri gözlü, kızıl saçlı… Eğer hayvanlar da insanlar gibi resim veya başka şeyler yapabilselerdi, atlar ve öküzler de kendi tanrılarını kendi suretlerinde yaparlardı.»”

Fakat bu tanrılar gerçekliğin karbon kopyaları değildir, gerçeklik din gözlüğünden geçerek görülür; yabancılaşmış, mistik, her şeyin baş aşağı durduğu, tepetaklak bir dünya. Onlar insanın olmak istediği ama olamadığı her şeydirler. Onlar insanın sahip olmak istediği, arzuladığı, fakat kaçınılmaz olarak erişemediği tüm özelliklere sahiptirler. Bu anlamda din, erişilemez şeyler için duyulan bir özlemi temsil eder. Fakat bu dinsel duygular, başka bir unsuru da içerir: daha iyi bir yaşam ve daha iyi bir dünya için duyulan derin bir özlem. Ezilmiş ve aç köylü tanrısına yakarırken, adalet için, yani bu dünyanın merhametsizliğine, zalimliğine ve adaletsizliğine karşı yakarır.
Bu eşitlik ve inananların kardeşliği inancı, sıklıkla ilkel komünizm biçiminde ifade edilir, tıpkı sözünü ettiğimiz ilk Hıristiyanlar gibi. İslamiyet ve
Hıristiyanlığın erken dönemlerinde bu inançların doğurduğu kitle hareketleri dünyayı sarstı. Fakat üretim araçlarının gerektiği ölçüde gelişmemiş olması, insanlığı sınıf köleliği altında iki bin yıl daha didinmeye ve ıstırap çekmeye zorladı. Eşitlik ve kardeşlik hayali paramparça oldu. Toprak beyinin –ve daha sonra kapitalistin– arkasında sadece askerleri, polisleri ve gardiyanları ile birlikte dünyevi monark değil, ruhani polisler ve gardiyanlar da duruyordu. Statükoya direnmek, sadece ateş ve kılıçla değil, aforoz ve ruhsal işkencelerle de cezalandırılıyordu. Erkeklerin gerçek dünyasında adaleti elde etmenin olabilirliğinden umudu kesen erkek, adaletin mezarın öte tarafında bulunabileceği düşüncesine teslim oluyordu.

Burada erkekten bahsediyoruz, çünkü yazılı tarihin büyük bir kısmında, topluma erkekler egemen olmuş, kadınlarsa kölelerin köleleri rolüne indirgenmiştir. Bu yüzden erkek, lordunun, kralının ve tanrısının uşağı olmak, kadınsa kocasının –onun lordu ve efendisi– uşağı olmak zorundadır. Birçok kadın için din avuntusu, kendi köleliğinden kaynaklanan yoğun ıstıraptan kurtulmanın tek yoludur. Bu, pek çok toplumda kadınların dine niye böylesine bağlandığını açıklıyor. Din olmadan hayatları büsbütün çekilmez olurdu. Din, duyuları uyuşturan ve onları acıya karşı dayanıklı kılan bir uyuşturucu gibidir. Fakat acının nedenini ortadan kaldırmaz veya kadınların kaderini değiştirmez. Aksine. İlk başlarda Hıristiyanlık kadına yeni umutlar sunup, Hıristiyanlığa düşman Romalılar tarafından aşağılanarak “kölelerin ve kadınların dini” olarak tanımlansa da, pratikte yoğun bir kadın düşmanlığıyla damgalanmıştı. Erkeğin ilk günahını işlemesine, bir kadının, Havva’nın neden olduğu söyleniyordu.

Kadın ve erkek arasındaki en doğal ilişkiler ölümcül günah diye bastırıldı ve lanetlendi. Aziz Augustine cinsel ilişkiyi “cehennem ayini” olarak tanımlıyordu. Kederli Bakire’nin [Meryem] canlı bir örneğini sergilediği gibi, kadının gerçek yeri erkeğin hizmetinde acı çekmektir. Bu dünyada hiçbir mutluluk beklenmemelidir.

Dini nesiller, kadınların mutsuz kaderine damgasını vurmuştur. Hıristiyanlık için geçerli olan şey diğer dinler için de geçerlidir. Eski bir Yahudi duası vardır: “Tanrım, beni kadın olarak yaratmadığın için sana şükürler olsun.” Bazı Müslüman ülkelerde kadına uygulanan baskı aşırı ölçülere ulaşmıştır; İran’da ya da daha da kötüsü Afganistan’da olduğu gibi. Hindistan’da yüzlerce yıllık bir Hindu geleneği, dul kadınları, kendilerini kocalarının cenaze ateşinde yakarak kurban etmeye mahkûm eder. Kadının çağlar boyu süren köleliğinden kurtuluşu bu nedenle dinle doğrudan çelişmektedir.

Dünyadaki büyük dinlerin çoğunda, Hıristiyanlıkta, İslamda, Budizmde, Sih dininde –en azından başlangıçlarında–, zengin ya da yoksulun, ezen ya da ezilenin olmadığı, tüm kadın ve erkeklerin kardeş olacakları daha iyi bir dünya hayaliyle birlikte, dünyayı ve dünya işlerini eleştiren bir unsur vardır. Hem Hıristiyanlığın kiliselerinde hem İslamın camilerinde, tüm inananların “kardeşliği”, “Allah katında herkesin eşit olduğu” türünden söylemlerle yanılsama sürdürülür. Ama ertesi gün, zengin Hıristiyan ya da Müslüman patron, tıpkı eskiden olduğu gibi, kendi inanan işçi dostlarını sömürmeye, soymaya, aşağılamaya ve aldatmaya devam eder. Dinin teorisi ve pratiği arasındaki bu göze batan çelişkiye dikkat çekildiğinde ise, üzgünce başlarını sallayacaklar ve bu günahkâr dünyada insanoğlunun mükemmel olmadığı gevelemelerini mırıldanacaklardır. Bu gevelemeler işçiler için çok küçük bir tesellidir.

Hıristiyanlığın kökenleri

Dinin toplumdaki rolü, yüzyıllar ve binyıllar boyunca pek çok kez değişikliğe uğramıştır. Büyük dinlerin kökenini ve tarihi evrimini anlamamız önemlidir. Aslında hem Hıristiyanlık hem de İslam, ezilenlerin ve yoksulların devrimci hareketleriydi. Hıristiyanlığı ele alalım. Yaklaşık 2000 yıl önce, ilk Hıristiyanlar, toplumun en yoksul ve en ezilmiş kesimlerinin dahil olduğu bir kitle hareketi örgütlediler. Romalıların, Hıristiyanlığı “kölelerin ve kadınların hareketi” olarak suçlamaları rastlantı değildir. Engels bu konuda şöyle yazmıştır: “İlk Hıristiyanlık tarihinin modern işçi sınıfı hareketiyle dikkate değer benzerlik noktaları vardır. Her ikisine de baskı uygulanmış ve zulmedilmiş, taraftarları hor görülmüş ve birinciler insanlık düşmanı olarak, sonuncular ise devlet düşmanı, dinin, ailenin, toplumsal düzenin düşmanı olarak özel yasalara tâbi tutulmuştur. Ve tüm bu baskılara karşın, hatta bunların teşvik etmesiyle, onlar muzaffer bir şekilde ağır ağır ilerlerler.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “İlkel Hıristiyanlığın Tarihine Katkı”.)
İlk Hıristiyanların aynı zamanda komünist oldukları, Resullerin İşleri okunduğunda derhal anlaşılır. İsa’nın kendisi yoksulların ve mülksüzleşti-rilenlerin arasında hareket etti ve sık sık zenginlere saldırdı. Kudüs’e girdiğinde ilk işinin tefecileri tapınaktan atması bir tesadüf değildir. Ayrıca, bir devenin iğne deliğinden geçmesinin zengin birinin Tanrı Alemine girmesinden daha kolay olduğunu söylemiştir (Luka, 18:24). İlk Hıristiyanlar yoksulların yanındaydılar ve zenginlere ve iktidardakilere karşıydılar.

Yakub’un mektubunda şunları okuruz: “Gelin şimdi, ey zenginler, gelecek olan sefaletlerinize feryat ederek ağlayın. Mallarınız çürümüş ve esvabınızı güveler yemiştir. Altınınız ve gümüşünüz pas tutmuştur; ve onların pası aleyhinize şahitlik edecek ve etinizi ateş gibi yiyecektir. Son günlerde servet edindiniz. Tarlalarınızı biçen işçilerin hileyle alıkoyduğunuz ücretleri, işte bağırıyor ve orakçıların feryadı ordular Rabbinin kulaklarına ermiştir. Dünyada zevkle yaşadınız ve eğlendiniz; kıtal gününde yüreklerinizi beslediniz. Din buyruklarına uyanı mahkûm ettiniz, öldürdünüz; o size karşı koymaz. O yüzden, ey kardeşler, Rabbin gelişine kadar sabredin.” (Yakub’un Mektubu, 5:1) Bu sınıf mücadelesinin ikircimsiz sesidir. İncil’de buna benzer pek çok ifade vardır.
İlk Hıristiyanların komünizmi, topluluklarındaki tüm zenginliğin ortak olması gerçeğinden de görülebilir. Topluluğa katılmak isteyen kişi, önce dünyevi mallarından vazgeçmeliydi. Resullerin İşleri’nde şunları okuyoruz: “Ve onlar Resullerin öğretisine ve kardeşliğe [“koinonia”, yani komünizm] ve ekmeği bölmeye ve dualara sadık bir şekilde devam ettiler…. Ve tüm inananlar bir aradaydılar, ve her şeyi ortaklaştırdılar; ve kendi mülkiyetlerini ve mallarını sattılar ve onları tüm insanlara her kişinin ihtiyacını karşılayacak şekilde bölüştürdüler.” (İşler, 2:42)

Ve yine: “İnananların cemaati tek yürek ve tek ruhtu: hiçbiri kendisinin olan şeyler için benimdir demiyordu; fakat her şey onlar için müşterekti…. Aralarında yoksul kimse yoktu: zira tarlaları ya da evleri olanlar bunları sattılar ve bedellerini resullerin ayakları önüne koydular, ve herkese ihtiyacına göre bölüşüm yapıldı.” (İşler, 4:32)

Elbette, bu komünizmin saf ve ilkel bir karakteri vardı. Bu, devasa köleci Roma devletine karşı mücadelede hayatlarını feda etmekten çekinmeyen o çok cesur kadın ve erkeklere yönelik bir ayıplama değildir. Fakat gerçek anlamda komünizme (yani sınıfsız bir topluma) ulaşmak o dönemde imkânsızdı, çünkü bunun maddi koşulları yoktu. İlk kez Marx ve Engels komünizme bilimsel bir karakter kazandırdılar. Onlar kitlelerin gerçek kurtuluşunun, üretici güçlerin (sanayi, tarım, bilim ve teknoloji) gelişme düzeyine bağlı olduğunu açıkladılar. Bu, insanların düşünce tarzını ve birbirlerine karşı davranışlarını dönüştürmenin tek yolu olarak, işgününde genel bir indirim ve herkesin kültüre erişimi için gerekli koşulları yaratacaktı.

Hıristiyanlığın ilk dönemlerinde, maddi koşullar böyle bir gelişmeye izin verecek yeterlilikte gelişmemişti ve bu yüzden ilk Hıristiyanların komünizmi ilkel bir düzeyde, tüketim düzeyinde (yiyeceklerin, giyeceklerin vs. paylaşılması) kaldı ve üretim araçlarının ortak sahipliği temelindeki gerçek komünizme ulaşamadı. Toplumun gelişimine ilişkin bilimsel anlayıştan mahrum oldukları için ilk Hıristiyanlar, muazzam devrimci ruhları ve kahramanlıklarına rağmen ideallerini gerçekleştiremezlerdi. Onların komünizminin ütopik bir niteliği vardı ve başarısızlığa mahkûmdu.

Hıristiyanlık ve Komünizm

Kilisenin ilk yıllarında, onun temsilcileri, hareketin başlangıçtaki komünist görüşlerini aksettirmeye devam ettiler. Aziz Clement şöyle yazıyordu: “Bu dünyada bulunan tüm şeylerin kullanımı tüm insanlar için ortak olmalıdır. En büyük kötülük, bir insanın diğerlerine «bu benim, şu senin» demesidir ve bu insanlar arasındaki kavganın kökenini oluşturur.”

Bu doğru bir gözlemdir ve açıkça şunu demektedir: sınıf mücadelesinin (“insanlar arasındaki kavganın”) kaynağı özel mülkiyetin varlığıdır. İnsanlar arasındaki kavganın ortadan kaldırılması, bu nedenle özel mülkiyetin kaldırılmasını gerektirir. Benzer bir düşünce Büyük Aziz Basil tarafından da ifade edilmişti: “Hangi şeyleri «benim» olarak adlandırıyorsun? Hangi şeye benim diyebiliyorsun? Kimden aldın onları? Sen, bir vesileyle tiyatroya erkenden gidip hiçbir engelle karşılaşmaksızın halkın geri kalanı için ayrılmış koltukları ele geçiren, onların zamanında gelmediklerini iddia eden ve oturmalarını engelleyen, gerçekte ortak kullanıma ayrılmış mülklerin sadece kendi kullanımında olduğunu savunan biri gibi konuşuyor ve davranıyorsun. Ve zenginler tam da böyle davranır.”

Aynı şekilde, Aziz Gregory’nin sözleri: “Öyleyse, eğer biri kendini her tür servetin sahibi yapmak, mülk edinmek ve üçüncü ya da dördüncü kısım (nesil) kardeşlerini dahi bunun dışında bırakmak isterse, böyle bir alçak artık kardeşimiz değildir, aksine insanlık dışı bir tiran, acımasız bir barbar, ya da daha doğrusu, diğer arkadaşlarının yiyeceklerini silip süpürmek için ağzı daima açık duran vahşi bir hayvandır.”

Ve Aziz Ambrose: “Doğa, zenginliğini tüm insanların ortak kullanımına sunmuştur. Tanrı her şeyi cömertçe yarattı ki, tüm yaşayanlar bunlardan ortak bir şekilde zevk alsın ve dünya hepsinin ortak mülkiyeti olsun. Özel mülkiyet hakkını yaratan sadece adaletsiz gaspken, topluluk hakkını doğuran bizzat Doğadır.”

Ve Büyük Aziz Gregory: “Dünya, üzerine doğmuş herkesin ortak malıdır, ve bu yüzden dünyanın tüm ürünleri hiçbir ayrım olmaksızın herkese aittir.” Buna Aziz Chrysostom şunu ekler: “Zengin adam hırsızdır.”

Bu satırlar Hıristiyanlığın ilk dönemlerindeki devrimci köklerini örneklerle açıklamak için yeterlidir. İlk Hıristiyanlar, inançlarını savunma yolunda en korkunç işkencelere katlanmaya hazırdılar, bu uğurda devlete ve egemen sınıfa karşı koydular ve arenada can verdiler. Bu gaddar eziyetin nedeni, yoksul ve ezilenlerin bu hareketinin var olan düzene tehdit oluşturmasıydı. Ama bu yöntemlerin hiçbiri, şehitlerinin kanından her daim güç alan bu hareketi ezmeyi başaramadı.

Fakat, sınıfsız bir toplum için maddi temellerin olmaması nedeniyle her şey giderek tersine dönüştü. O koşullar altında, fiilen hazine sorumluları olan piskoposlardan başlayarak Kilisenin önderliği, devletin ve egemen sınıfın baskısı altında kaldı ve yavaş yavaş hareketin başlangıçtaki komünist inançlarından uzaklaştı. Hıristiyanları baskı ile yenilgiye uğratmanın olanaksız olduğunun farkına varan egemen sınıf taktiklerini değiştirdi. Kilisenin üst katmanlarının İmparator Constantine tarafından yozlaştırılma tarzı, ilk dönem Kilise tarihçilerinden Eusebius’dan alınan ve bizzat imparatorun başkanlık ettiği M.S. 325’teki İznik Konsilini “Tanrının bir habercisi gibi” diye tarif eden şu pasajda görülebilir.

Eusebius’un sözleri şöyle: “Ziyafet ortamı tarif edilemez muhteşemlikteydi. Muhafız birlikleri ve diğer askerler kılıçlarını çekerek sarayın girişini kuşatmışlardı ve Tanrının adamları bunların arasından geçerek korkusuzca imparatorluk dairelerinin içlerine doğru ilerliyorlardı. Bazıları imparatorun masadaki dostlarıydı, diğerleri ise her iki taraftaki sedirlerde boylu boyunca uzanıyorlardı. Bunun İsa’nın krallığının bir manzarası olduğu ve gerçeklikten çok bir rüya olduğu düşüncesi akla gelmiş olmalı.” (T. Ware, The Orthodox Church [Ortodoks Kilisesi], s.27)

Bugün bu yöntemler sosyalistler ve sendikacılar için çok tanıdıktır. Sendikaların ve işçi hareketinin önderlerini burjuva fikirlerin etkisi altına alan, yozlaştıran ve sistemin içine emen yöntemler tümüyle aynı yöntemlerdir. Hareketin tepesindekiler, zenginler ve ünlülerle yan yana oturdukları pahalı yemeklere ve partilere davet edilir. İznik Konsilinden bu yana, Kilise, zenginliğin, ayrıcalıkların ve baskının en sıkı destekçisi olmuştur.
Bu ihanetin imparatorluğa getirileri apaçık ortadaydı. İlk Hıristiyanlar devleti tanımayı ve orduya girmeyi reddetmişlerdi. Artık bu tersine dönüyordu. Kilise devletin temel direklerinden biri haline gelmişti ve devletin yeni öğretilerine itiraz edenlere gaddarca zulmediyordu. İskenderiyeli Arius, İznik’e itaat etmeyi reddettiğinde, taraftarları (Aryanlar) kılıçtan geçirildi. 3000’den fazla Hıristiyan, kendi din kardeşleri tarafından öldürüldü. Bu sayı, üç yüzyıllık Roma baskısı döneminden daha fazlaydı. Bu tür yöntemlerle, ezilenlerin ve yoksulların Kilisesi, onları kölelik altına almanın temel aracı haline getirildi.

Günahlar nasıl affedilir… ve nasıl para kazanılır

Bir süre sonra Hıristiyan Kilisesi –üst katmanları aracılığıyla– devletin içine emildi. Sonraki tüm tarihi boyunca Kilise, insan aklını köleleştirmek için ölüm korkusunu ve insani zaafları kullandı ve bu süreçte, adına konuştuğunu iddia ettiği Galileli yoksul asinin öğretileriyle yaman bir çelişki içinde, muazzam bir güç ve zenginlik elde etti. Yoksulların ve ezilenlerin devrimci hareketi olmaktan çıkan Kilise, gericiliğin koruyucusu ve zenginlik ve iktidarın sözcüsü haline geldi. Bu durum şu anda da devam etmektedir.

Kilisenin tarihi, kendi ilk fikirlerinin, inançlarının ve geleneklerinin tam ve mutlak bir inkârıdır. Ortaçağ ve Rönesans Papalık tarihi –emsalsiz bir rezillik ve suç tarihi– üzerine sayısız ciltler yazılmıştır. Burada, gerçek durumu özetleyen ve bununla ikiyüzlü mitler arasındaki uçurumu gösteren bir örnekle yetineceğiz. 1517 yılında, Papa X. Leo, kişinin ruhunu makul bir para karşılığında kurtarabilmesi için Taxa Camerae’yi başlattı. Bu basit tedbirle, ne kadar kötü olursa olsun bağışlanamayacak suç yoktu. 35 madde arasından şunları okuyoruz:

1. İster rahibelerle, ister kendi kuzenleriyle, yeğenleriyle ya da kızlarıyla (aynen böyle!), yani bir şekilde herhangi bir kadınla cinsel günah işleyen bir rahip, 67 pound 12 şilin ödemesi karşılığında bağışlanacaktır.
2. Eğer rahip, zina günahıyla birlikte doğaya ya da hayvanlara karşı işlenmiş günahlarının da bağışlanmasını istiyorsa, 219 pound 15 şilin ödemek zorundadır. Fakat kadınlarla değil de sadece oğlanlarla ve hayvanlarla doğal olmayan günahlar işlemişse, 131 pound 15 şilin ödemelidir.
3. Bir bakirenin kızlığını bozan rahip, 2 pound 8 şilin ödemelidir
4. İster kaldığı manastırda ister dışarıda, aynı anda veya art arda bir ya da birden çok erkeğe kendini veren rahibe, baş rahibenin saygısını kazanmak istiyorsa 131 pound 15 şilin ödemelidir.
7. Tüm davalardan azade tutulmak ve yasak ilişkilerini sürdürmek için geniş bir muafiyet elde etmek isteyen zinacı bir kadın, Papaya 87 pound 3 şilin ödeyecektir. Aynı şekilde, koca da aynı miktarı ödeyecektir, eğer koca kendi çocuklarıyla ensest ilişkiye girmişse, ek olarak 6 poundluk bir vicdani ödeme yapacaktır.
8. Tecavüz, soygun veya kundakçılık suçları için eziyet yapılmaması ve bağışlanması, suçluya 131 pound 7 şiline mal olur.
9. Ruhban kesime ait olmayan birinin şahsında gerçekleşen adi cinayetin bağışlanma bedeli 15 pound 3 penstir.
10. Eğer katil aynı gün iki veya daha fazla kişinin ölmesine neden olmuşsa, bir kişiyi öldürmüş gibi ödeme yapar.
11. Karısına kötü davranan koca, kilise kasasına 3 pound 4 şilin öder; eğer karısını öldürmüşse 17 pound 15 şilin, eğer karısını başka biri ile evlenmek için öldürmüşse ekstra olarak 32 pound 9 şilin öder. Kocaya suç işlerken yardım edenler adam başı 2 poundla bağışlanır.
12. Çocuğunu boğarak öldüren baba 17 pound 15 şilin ödemelidir [yani bir yabancıyı öldürmekten 2 pound daha fazla], baba bunu annenin izni ile yapmışsa bağışlanması için 27 pound 1 şilin ödemelidir.
Kürtaj da kolayca bağışlanabilmekteydi:
13. Kendi çocuğunu rahminden çıkararak yok eden annenin ve suça katkıda bulunan kocanın, her ikisi birden 17 pound 15 şilin ödemelidir. Kendisinin olmayan bir çocuğun kürtajını kolaylaştıranlar 1 pound eksik öderler.
14. Kardeş, kız kardeş, anne ya da babasını öldüren 17 pound 5 şilin ödemelidir.

Bununla birlikte, hiyerarşinin yüksek kademelerindeki piskopos veya baş keşiş öldürülürse, ödenecek miktar çok ağır biçimde artıyordu; ilk saldırı için 131 pound 14 şilin, geri kalanlar için yarı miktarı. (15). Üstelik katil “çeşitli zamanlarda birçok rahibi öldürürse, ilk cinayet için 137 pound 6 şilin ve geri kalanlar için de bunun yarısını ödemek zorundaydı.” (16)

Fakat cinayet, tecavüz veya çocuk öldürmekten çok daha ağırı, menfur dinsel sapkınlık suçuydu; yani resmi Kilisenin fikirlerinden farklı fikirlere sahip olmak. Kadın ya da erkek bir sapkın, fikirlerinden dönmüş olsa bile toplam 269 pound ödemek zorundayken, “yakılmış, asılmış ya da herhangi bir şekilde idam edilmiş bir sapkının oğlunun itibarı 218 pound 16 şilin 9 penslik ödeme yapmadığı sürece iade edilemez”di. (19)

Liste, sahtekârlık, kaçakçılık, borçların ödenmemesi, kutsal günlerde et yeme, papazlık rütbesi almak isteyen rahiplerin gayri meşru çocukları ve hatta rahip olmak isteyen hadımlarla (33. maddeye göre en az 310 pound 16 şilin ödemeliydiler) devam ediyor.

Bu çıkarcı rezillik listesine rağmen, Papa X. Leo, Katolik tarihçiler tarafından “Kilise tarihinde papalık makamının en parlak ve belki de en tehlikeli döneminin” baş kişisi olarak tanımlanır. (Bakınız: P. Rodríguez, (1997). Mentiras fundamentales de la Iglesia católica. Barcelona: Ediciones B., Anexo, s.397-400.)

Din ve devrim

Yüzyıllar boyunca her ülkede Kilise ezilenlere karşı ezenlerin yanında olmuştur. İngiliz toprak sahipleri, Resmi (Protestan) Kilisenin vaizleriyle sıkı işbirliği içinde hareket ettiler. Fransa’da, İspanya’da ve İtalya’da rahipler önce toprak sahiplerinin sonra da kapitalistlerin aşağılık uşakları oldular. Fakat toplumdaki sınıfsal çelişkiler, sıklıkla dinsel bir kisve altında ifadesini bulmuştur, bu da materyalist tarih anlayışını kabul eden biri için sürpriz değildir.

Bu konuda Troçki şunları yazıyor: “Dinsel fikirler, gerçekte diğer tüm fikirler gibi, hayatın maddi koşullarının toprağında ve hepsinden öte sınıfsal çelişkilerin toprağında doğarlar ve ancak yavaş yavaş kaybolurlar. Tutuculuğun gücüyle, onları doğuran ihtiyaçlardan daha uzun yaşarlar ve ancak ciddi sosyal şokların ve krizlerin etkisiyle tamamen yok olurlar.” (Trotsky, “Brailsford and Marxism”, On Britain, cilt 2, s.167)

Farklı dönemlerde, farklı dinler, kiliseler ve mezhepler, son tahlilde farklı hatta uzlaşmaz sınıfsal çıkarları yansıtan farklı roller oynamışlardır. Feodalizme karşı ilk büyük isyanın başlangıçları, Roma Katolik Kilisesinin gücüne ve otoritesine meydan okumalardı ve kitleler arasında kolayca yansımasını bulmuştu. Bir Katolik tarihçi buna şöyle dikkat çekiyor: “Kiliseye ve ruhban sınıfa karşı duyulan kinin devrimci ruhu, Almanya’nın çeşitli bölgelerindeki kitleleri sardı.… Uzunca bir süre gizlice fısıldanan «rahiplere ölüm!» çığlığı artık günün parolasıydı.” (W. Manchester, A World Lit only by Flame, s.161)

İngiltere’deki Lollardların ve Almanya’daki Husçuların ilk patlamaları, Luther’in Reformasyonuna zemin hazırladı. Tüm bu hareketlerde, Kilisenin ilk geleneklerinden söz eden komünist bir eğilim vardı ve her seferinde vahşice bastırıldılar. 1381 İngiliz Köylü Ayaklanması esnasında, vakanüvis Froissart, muhalif bir “düşkün rahipler” hareketinin eylemlerinin John Ball tarafından yönetildiğini ve bu kişinin İncil kisvesi altında şu ünlü sloganla komünist fikirler ileri sürdüğünü naklediyordu:

“Adem toprağı beller, Havva ip eğirirken, soylu diye biri mi vardı?”
Burjuvazinin yükseliş döneminde, Protestan dini, yeni gelişen burjuvazinin çürüyen feodalizme karşı başkaldırışını yansıtıyordu. Bunda da şüphesiz ilerici bir rol oynuyordu. Protestanlık on altıncı yüzyılda doğarken bölündü. Bu çalkantılı dönemlerin karışıklığında, farklı sınıf ve alt sınıfların fikirlerini ve emellerini temsil eden bir dizi yeni mezhep ortaya çıktı: Anabaptistler, Mennocular, Bohemyanlar, Kongregasyoncular, Presbiteryenler, Unitarianlar. Almanya’da Thomas Münzer ve Anabaptistlerle birlikte sol kanat, açıkça komünist bir eğilimi temsil ediyordu. Eski bir Lutherci olan Münzer, Luther’den ayrılıp köylüleri ayaklandırmaya yönelmişti. Faaliyetinin devrimci önemine rağmen Luther, kendi öğretilerinin eyleme teşvik ettiği Alman köylülerinin devrimci hareketine keskin bir şekilde düşmandı. En keskin dille, aristokrasiyi hareketi ezmeye zorladı ve bu yapıldı. Hıristiyan prensler yaklaşık 100 bin köylüyü katletti. Sadece Saksonya’da beş bin kişi kılıçtan geçirildi. Yaklaşık 300 tanesi, karılarının, isyanı kışkırtmakla suçlanan iki rahibin beyinlerini ezmeyi kabul etmesinin ardından affedildi. Sonra bizzat Münzer’e ölene kadar işkence edildi ve kafası kesildi.

Kutsal Engizisyonun –Karşı-Reformasyonun[1] Gestaposu– eylemleri hakkında söylenebilecek çok söz vardır. İspanya işgalindeki Hollanda’da, evde İncil bulundurmanın ağır suç olduğu ilân edilmişti. Hükümlü sapkınlar canlı canlı yakılıyordu, fakat itiraf edip tövbe ettiklerinde Engizisyon merhametini gösteriyordu: erkeklerin kafası kesiliyor, kadınlar diri diri gömülüyordu. Protestanların muhalefeti bastırma yönündeki eylemleri ise daha az bilinir. Cenevre’de teokratik bir diktatörlüğün başında olan Calvin, kan dolaşımını keşfetme noktasına gelmiş Michael Servetus’u diri diri yaktırdı. Servetus merhamet diledi; ama hayatı için değil kafasının kesilmesi için. İsteği reddedildi ve yarım saat ateşte kavruldu.

İngiliz ve Fransız Devrimleri

17. yüzyılda İngiliz Devriminde toplumun alt kesimlerinin, zanaatkârların, emekçilerin, yani yeni gelişen proletaryanın özlemlerini yansıtan en devrimci kanat, dinsel biçimde ifadesini buldu. Hareketin sol kanadı; Beşinci Monarşi yanlıları, Ranterlar ve Anabaptistler gibi bir dizi radikal ve demokratik Protestan mezhebinde örgütlendi.

Tarihsel bağlamı içinde bu hareketler ilerici ve devrimci bir karaktere sahiptiler. Henüz tam olarak şekillenmemiş bir sınıfın bilincindeki ilk bulanık kıpırdanışları yansıtıyorlardı. Restorasyondan [1660’ta monarşinin yeniden kurulması] sonra bu radikal plebyen eğilimler, dinsel muhalifler olarak sessiz bir biçimde tekrar ortaya çıktı. Resmi (Anglikan) Kilisenin coşkulu desteğini alan Monarşinin zulmü nedeniyle pek çok insan, devrimci enerjilerini yeni bir kıtanın açılması görevine kanalize ettikleri Amerika’ya göçtüler. Geçen yıllarla birlikte devrimci ve radikal kökenleri tümüyle kayboldu. Bunların bazıları, örneğin Quakerlar, son derece sulandırılmış bir şekilde de olsa, ticari çıkarlarıyla çatışmayan eski fikirlerin bazı solmuş unsurlarını hâlâ muhafaza ediyorlar. Fakat bunlar çoğunlukla gericiliğin siperine ve sağ fikirlerin ateşli bir savunusuna dönüşmüşlerdir. Roma Katolik Kilisesi Latin Amerika’da bir ölçüde, en azından tabanı itibariyle yoksul ve ezilenlerin davasına eğilim gösterirken, kaderin ilginç bir cilvesi olarak, evangelist mezhepler gericiliğin vurucu timleri ve askeri diktatörlüğün savunucuları haline gelmiştir.

Yüz yıl sonra, Fransız Devrimi döneminde kitlelerin bilinci öyle bir noktaya gelmişti ki, din onların düşüncelerinde kesinlikle hiçbir rol oynamıyordu. Kilise ile mutlakıyetçi devletin yakın ilişkisi herkes için aşikârdı. Bastille’in zapt edilmesine giden dönemde, Diderot ve Holbach gibi materyalist filozoflar dinin ruhani Bastille’ini yok etme işini yaptılar. Fransız Devrimi Kilisenin kökünü ve dallarını söktü attı. Jakoben devlet resmi olarak ateistti, her ne kadar Robespierre bu gerçeği “Yüce Varlık”ın incir yaprağıyla örtmeye çalıştıysa da, muhtemelen Robespierre dışında kimse buna inanmadı. Fakat Fransız halkı ateşli Katolik sanılmasına rağmen, Devrimin ardından Fransa’da din fiilen yok oldu (Vendée gibi en geri ve gerici bölgeler hariç). Aslında halkın çoğu papazlardan nefret ediyor ve onları doğru bir şekilde egemen sınıfın ajanı olarak görüyordu. Ancak Fransız burjuvazisinin şiddetli bir sarsıntı geçirdiği 19. yüzyılın sonlarına doğru, özellikle Paris Komününden sonra, burjuvazi, Lourdes’deki düzmece “mucizeler” gibi numaralara kasıtlı biçimde başvurarak, gerici bir dinsel canlanmayı teşvik etme yönünde adımlar attı.

Rus devriminde işler daha netti. Rus işçi sınıfı, ilkin 1905 Ocağında tarih sahnesine bir papaz önderliğinde dinsel ikonalar taşıyarak çıksa da, tüm bunlar 9 Ocak katliamının ardından hızla bir kenara atıldı. Pek Hıristiyan olan çar, Kazaklarına, kendisine dilekçe vermeye gelen silahsız halkın üzerine ateş açmalarını emretmişti. Bundan sonra, Marksistler tarafından örgütlenen ve önderlik edilen harekette din rol oynamadı. Ekim Devriminin zaferinin ardından Kilisenin etkisinin çökmesi Fransa’dakinden daha hızlı ve tam oldu.
“Ortodoks Kilisesi” diyor Troçki, “ilkel köylü mitolojisinin üstesinden gelemeyip, zamanla Çarlığın aygıtı haline geldi. Rahipler polisle el ele yürüdü ve gelişen her mezhepsel muhalefet baskıyla karşılaştı. İşte bu nedenle Ortodoks Kilisesinin köklerinin halkın bilincinde ve özellikle sanayi merkezlerinde çok zayıf olduğu ortaya çıktı. Rus işçisinin ezici çoğunluğu bürokratik ruhani aygıttan kurtulurken, onunla birlikte köylü sütçü kız da dinsel düşünceden kurtuldu.” (age, s.166)

SSCB’nin çöküşünün hemen ardından tüm eski pisliğin (milliyetçilik, Yahudi düşmanlığı, faşizm, monarşizm, ve Çarlığın tüm bu harikalarına eşlik eden din ve batıl itikatların) yeniden canlanmış olması, Stalinizmin toplumun bilincini ne kadar gerilettiğine dair tahripkâr bir eleştiridir. Ortaçağ barbarlığının bu kalıntıları, tüm dünyaya “piyasa”nın gerçek doğasını ve burjuvazinin ekonomik, sosyal ve kültürel çöküşten başka hiçbir şey sunmadığını göstererek, bir veba gibi Rusya’nın hasta ve parçalanmış bedenine yayıldı.

Kilise ve sosyalizm

19. yüzyılın son on yılında ve Birinci Dünya Savaşı öncesi dönemde modern işçi hareketinin yükselişi, egemen dinsel yapıya bir meydan okuma anlamına geliyordu. Kilise, hiçbir istisna olmasızın, sosyalizm ve işçi hareketinin karşısında ve sömürücülerin yanında yer aldı. İşçi sınıfı içinde sosyalist fikirlerin yayılmasını engellemek için Katolik Kilisesi, ayrı Katolik sendikalar, kadın ve gençlik örgütleri kurarak, işçi hareketini bölmeye ve Sosyal Demokrasiyle rekabet etmeye çalıştı. Aslında Kilise örgütlenme yöntemlerini Sosyal Demokrasiden kopya etmişti.

Daima zengin ve güçlünün yanında hazır ve nazır olan Kilise hiyerarşisi, sosyalizme ve işçi hareketine gizlenmeyen bir kuşku ve husumetle baktı. Papa XIII. Leo, tüm kiliselere gönderdiği emek konulu genelgesinde, Vatikan’ın sosyalizme düşmanlığının altını çizmiştir:

“Fakirlerin zenginlere imrenmesini istismara uğraşan sosyalistler, özel mülkiyeti yok etmeye çalışıyorlar ve kişisel mülkiyetin herkesin ortak mülkiyeti olması gerektiğini savunuyorlar. Onlar kesinlikle adaletsizdirler, çünkü yasal mülk sahiplerini soyacaklardır… Eğer biri diğerine gücünü ya da çabasını kiralarsa, bunu karşılığında geçim araçları almak için yapar, ama bunu sadece kendi ücreti için değil, aynı zamanda özgürce tasarruf edeceği gerçek bir hak elde etmek niyetiyle yapar. Bu ücreti toprağa yatırırsa, bu sadece o ücretin başka bir biçim almasıdır…

“İster toprak ister başka bir mülk olsun, sahiplik tam da bu tasarruf gücünden oluşur. Sosyalistler … her ücretlinin özgürlüğüne saldırmaktadırlar, zira onlar onu, ücretini tasarruf etme özgürlüğünden yoksun bırakmaktadırlar. Her insan, Doğanın yasası gereği, mülk edinme hakkına sahiptir…

“Kendi eşyalarına sahip olma hakkı, sadece anlık kullanım için değil, sadece kullanırken yok olan şeyler için değil, faydası kalıcı ve sürekli olan şeyler için de olmalıdır.

“… İnsan devletten önce gelir ve doğal haklarını her türlü Devlet hakkının önünde tutar… İnsan, aklının ve vücudunun gücünü Doğanın nimetlerini kazanmak için harcadığında, sürdüğü doğaya ait toprak parçasını, kendi kişiliğinin damgasını vurduğu bu yeri, kendinin yapar. O yerin onun olması ve dış tecavüzlerden bağışık olması gereğinden daha doğal bir şey olamaz…”

Papa XIII. Leo şunları da yazıyordu: “Hıristiyan demokrasisi, tam da Hıristiyan olduğu için, kitlelerin durumunu düzeltme çabalarında kendisini İlahi İnancın ilkelerine dayandırmalıdır. Dolayısıyla, Hıristiyan demokrasisi için adalet kutsaldır. Mülk edinme ve sahip olma hakkının reddedilemezliğini savunmalı ve her düzen sahibi ulus topluluğu içinde kaçınılmaz olarak var olan çeşitli ayrım ve dereceleri korumalıdır. Bu nedenle açıktır ki, Sosyal Demokrasiyle Hıristiyan demokrasisi arasında hiçbir ortaklık yoktur. Bunlar birbirlerinden Sosyalizm mezhebinin İsa’nın Kilisesinden ayrı olduğu kadar ayrıdır.”

Katolik Kilisesiyle yürüttüğü polemikler sosyalizmin klasik ifadeleri olarak kalan İrlandalı büyük Marksist ve devrimci şehit James Connolly şöyle diyordu: “Devlet okullarındaki çocuklardan biri bundan daha mantıklı düşünemeseydi, okul hayatı boyunca ahmaklar sırasında kalırdı. Düşünün ki, Peder Kane ve Papa gibi toprakbeyliğini savunan bir rahip, «Kış ve bahar boyunca tarlayı süren bir adamın, kazandığı ürüne sahip olma hakkı vardır» diyor ve sosyalizme karşı bir argüman ileri sürdüğünü sanıyor. Sosyalistler hiçbir insanın «kazandığına sahip olma» hakkına müdahale edilmesini ileri sürmezler, aksine ister köylü olsun ister işçi, bu adamın «kazandığının» büyük bir kısmını ya da bir kısmını, üyeleri «ne çalışıp didinen ne de ip eğiren», ancak milletin mülkünü kaba güçle, yağmayla ve dolandırıcılıkla gasp eden aylak bir sınıfa vermek zorunda kalmaması gerektiğini ısrarla savunurlar.” (J. Connolly, Selected Writings, s.78-79)

21 Eylül 1958’de Papa XII. Pius şöyle yazıyordu: “Sınıfların çokluğu Yaratıcının tasarımına tümüyle uymaktadır.” Yani Kilise, sınıflı toplumun değişmez, ebedi olduğunu veilahi bir kaynağı olduğunu düşünmektedir. Aziz Clement’in (yukarıda alıntıladığımız) ifadesiyle karşılaştırın: “Bu dünyada bulunan tüm şeylerin kullanımı tüm insanlar için ortak olmalıdır. En büyük kötülük, bir insanın diğerlerine «bu benim, şu senin» demesidir ve bu insanlar arasındaki kavganın kökenini oluşturur.”

Papa XII. Pius’un pozisyonu, eski Anglikan ilahisi All Things Bright and Beautiful’un [Her Şey Işıl Işıl ve Güzel] ünlü satırlarıyla aynıdır:
“Zengin adam şatosunda, fakir adam onun kapısında: O (Tanrı) yukarıdakilerle aşağıdakileri yarattı ve onları zümrelerine göre dizdi”.

Kilisenin yüzyıllardır sürdürdüğü tipik tutum kesinlikle budur: statükonun ve toplumun sınıflara bölünmesinin açık savunusu.

İlerleyen süreçte, işçi hareketinin ve sosyalizm yönündeki karşı konulmaz hareketin büyümesinin bir sonucu olarak, Katolik Kilisesi tutumunda değişiklik yapmak zorunda kaldı. Papa XXIII. John –20. yüzyıldaki tüm Papaların en zekisi– daha ilerici bir tutum takındı. Fakat mevcut Papa yönetiminde bu keskin bir biçimde tersine dönmüştür.

Günümüzde Kilise

“Günlük hayatınızın her dakikası teorinizi yalanlamıyor mu? Aldatıldığınızda mahkemeye başvurmayı yanlış mı buluyorsunuz? Ama havari bunun yanlış olduğunu yazıyor. Sol yanağınıza tokat atıldığında sağ yanağınızı mı uzatıyorsunuz, saldırı girişimlerinde mi bulunuyorsunuz? Ama İncil bunu yasaklıyor […] Açtığınız davaların ve medeni yasaların büyük bölümü mülkle ilgili değil mi? Ama size hazinenizin bu dünyaya ait olmadığı söylendi.” (Marx ve Engels, Din Üzerine, “Kölnische Zeitung’un 179. Sayısının Başyazısı”.)

Modern toplumda Kilisenin etkinlikleri, Marx’ın yukarıdaki alıntıda işaret ettiği gibi, çarpıcı çelişkilere ve ikiyüzlülüğe dayanır. İlk Hıristiyanlığın devrimci geleneklerinin şu anki durumla kesinlikle ilgisi yoktur. M.S. 4. yüzyılda Hıristiyanlık hareketi devlet tarafından gasp edildiğinden ve ezenlerin bir aracına dönüştürüldüğünden beri, Hıristiyan Kilisesi yoksulların karşısında zenginlerin ve güçlülerin tarafında yer almıştır. Bugün belli başlı kiliseler, hem Müslüman hem de Hıristiyan ülkelerde, büyük sermayeye sıkıca bağlı, devletten muazzam paralar alan zengin kurumlardır.

İspanya’da devlet, son zamanlara kadar, Katolik Kilisesine, toprak, emlâk ve banka hesaplarından oluşan muazzam servetine ek olarak, dindar olsun ya da olmasın tüm vatandaşların ödediği vergilerden düzenli bir şekilde para yardımı yapıyordu ve İspanyol halkına bu vergi hakkında hiçbir açıklama yapılmıyordu. Bu durum Kilisenin devletle olan ilişkisinde ayrıcalıklı ve kazançlı bir konum elde ettiği diğer ülkeler için de geçerlidir. Kişi din hakkında ne düşünürse düşünsün, bu durum demokrasinin açıkça kabul edilemez bir ihlalidir. Artık her ne kadar İspanyol vergi mükelleflerine Kiliseye bağış yapıp yapmama konusunda seçme hakkı verilse de, Kiliseye halen kamu fonlarını kullanmada ayrıcalıklı bir konum verilmektedir.

Ortaçağda, Katolik Kilisesi tefeciliğin (faizle borç para vermek) ölümcül bir günah olduğunu açıklarken, şimdi Vatikan’ın büyük bir bankası bulunuyor ve muazzam bir servete ve güce sahip. İngiliz Kilisesi, sayısız ticari çıkarları bir yana, Britanya’daki en büyük emlâk sahiplerinden biridir. Aynı durumun her yerde var olduğunu göstermek çok kolaydır. Bu olgu sadece Hıristiyan diniyle de sınırlı değildir. Kuran da tefeciliği yasaklar, ama tüm sözde İslami ülkelerde büyük bankaların sahipleri Müslümanlardır. Bu gerçeği saklamak için her türlü numaraya başvurdukları doğrudur, ama hâlâ insanlardan aynı şekilde faiz sızdırılmaktadır.

Kiliseler politik olarak gericiliği sistematik biçimde desteklemişlerdir. 1930’larda Katolik piskoposlar, İspanyol işçileri ve köylüleri ezme seferberliğinde Franco’nun ordularını kutsamıştı. Faşist İspanyol basını, sık sık faşist selamı veren baş keşişlerin resimlerini basıyordu. Papa XII. Pius, Hitler’i ve Mussolini’yi destekledi. Papa, milyonlarca insanın Nazi ölüm kamplarında yok edilmesi karşısında sessiz kalmış ve, resmi olarak Vatikan’ın İkinci Dünya Savaşında tarafsız kaldığı varsayılsa da, gerçekte Nazi yanlılığı açıkça belgelenmiştir. G. Lewy şöyle yazıyor:

“Hitler egemenliğinin başından sonuna kadar, piskoposlar, inananlara, Hitler hükümetini itaat edilmesi gereken meşru bir otorite olarak kabul etmeyi öğütlemekten asla bıkmadılar […] 8 Kasım 1939’da, Münih’te Hitler’e düzenlenen başarısız suikasttan sonra, Kardinal Bertram Alman piskoposluğu adına ve Kardinal Faulhaber Bavyera piskoposları adına Hitler’e kutlama telgrafları göndermişlerdi. Almanya’daki tüm Katolik basın,Reichspresskammer’den gelen talimat doğrultusunda, bunun Führer’i koruyan mucizevi bir ilahi takdir olduğundan bahsediyordu.” (G. Lewy, The Catholic Church and Nazi Germany, NY, 1965, s.310-11)

“Alman dokümanları iki önemli noktada birbirini etkileyici bir şekilde tutmaktadır”, diyor Saul Freidhandler ve ekliyor, “Birincisi, görünüşe göre Bağımsız Papalık, Nazi rejiminin niteliği nedeniyle azalmış görünmeyen ve 1944’e kadar da yalanlanmamış bir biçimde Almanya’dan yana bir tercih yaptı; ikincisi, XII. Pius hiçbir şeyden korkmadığı kadar Avrupa’nın Bolşevikleşmesinden korkuyordu ve göründüğü kadarıyla, sonunda Batılı Müttefiklerle uzlaşsaydı Hitler Almanya’sının Sovyetler Birliği’nin Batıya doğru ilerlemesinin önünde başlıca duvar olacağını umuyordu.” (Saul Friedhandler, Pius XII and the Third Reich, A Documentation, NY, 1958, s.236, vurgu benim, AW.)

Düşünce tarihinde, Kilise daima en gerici türden bir rol üstlenmiştir. Galileo Galilei Kutsal Engizisyonun işkence tehdidi altında fikirlerinden dönmeye zorlandı. Giordano Bruno kazıkta yakıldı. Charles Darvin, Tanrının dünyayı altı günde yarattığı şeklindeki yerleşik görüşe meydan okuma cesaretinden dolayı İngiltere’deki kurulu dinsel düzen tarafından acımasızca sıkıştırıldı.
O günden bugüne evrim teorisi, Amerikan okullarında onun yerine Tekvin kitabını okutmak isteyen Amerikan sağının saldırısı altındadır. ABD’de dinci sağ, gerici fikirleri vaaz eden büyük parasal destek sahibi bir harekettir. Birkaç yıl önce, Teksaslı petrol kralı Nelson Bunker Hunt, “İsa Uğruna Kampüs Haçlı Seferi için 1 milyar dolar kampanyasına” 10 milyon dolardan fazla bağış yapma sözü verdi. Bir “eğitim lobisi” olan Hıristiyan Özgürlük Vakfı, Sun Oil Company’nin kurucusu J. Howard Pew ve “serbest girişim sistemini destekleyen diğer işadamları” tarafından parasal olarak desteklenmektedir. Dinci sağ ile büyük sermayenin yakın ilişkisini gösteren bir sürü başka örnek var. Bu zengin iş adamları, böylesine büyük meblağları boşuna yatırmaz. Din burada açıkça gericiliğin bir silahı olarak kullanılmaktadır.

ABD’deki Yaratılışçı hareket içinde milyonlarca insan bulunuyor ve, inanılması güç ama, bunun başını bazı genetikçilerin de dahil olduğu bilim adamları çekiyor. Bu, kapitalizmin çöküşünün entelektüel sonuçlarının çarpıcı bir ifadesidir. İnsan bilincinin geriden gelişinin diyalektik çelişkisinin son derece çarpıcı bir örneğidir. Dünyanın teknolojik olarak en ileri ülkesinde, milyonlarca kadın ve erkeğin zihni barbarlığa saplanıp kalmış durumda. Bunların bilinç düzeyi, insanların savaş esirlerini tanrılara kurban ettiği, oyma putların önünde secdeye kapandığı ve kazıkta cadı yaktığı dönemdekinden çok yüksek değil. Eğer bu hareket başarılı olursa bir bilim adamının geçenlerde söylediği gibi Karanlık Çağlara geri dönebiliriz.

Toplumsal yasama alanında ve özellikle kadın haklarında, Roma Katolik Kilisesi daima gerici bir rol oynamıştır. Hâlâ boşanma, gebelikten korunma ve kürtaj hakkını yasaklayarak kadınların kendi vücutları üzerinde söz sahibi olma hakkını reddetmektedir. Mevcut Papa Karol Wojtyla bu konuda açık sözlü biri. Yapay yollarla gebelikten korunmaya Kilisenin gösterdiği ısrarlı muhalefetin sonuçları, özellikle AIDS bakımından feci olmuştur. Oysa Amerikan Katolikleri arasında yapılan 1999 tarihli Gallop anketi, ruhban sınıftan olmayan kesimin %80’inin ve papazların da %50’sinin yapay yollarla gebelikten korunmayı onayladığını ortaya koymuştur. Maryland Üniversitesinin yaptığı bir anket ise, Katoliklerin üçte ikisinin, vicdanlarının papa ile uyuşmadığı yerde kendi vicdanlarını dinleyecekleri konusunda hem fikir olduklarını göstermiştir. Benzer rakamlar diğer gelişmiş ülkeler için de aktarılabilir.

Politika alanında, şu anki Papa, sözünü sakınmayan bir gericidir ve Marksizmin ve sosyalizmin düşmanıdır. Onun iktidara gelmesine yardım eden, İtalya, İspanya ve diğer ülkelerdeki politik yaşamın her köşesinde kolları olan ünlü Katolik Mafya Opus Dei idi.

Din üzerine Lenin

Fransa’da İç Savaş’a önsözünde Engels şuna dikkat çekmişti: “devlete ilişkin olarak, din bütünüyle kişisel bir sorundur.” Bunu yorumlayan Lenin 1905’de şöyle yazıyordu: “Devlet dinle ilgilenmemelidir; dinsel kurumlar devlete bağlı olmamalıdır. Herkes istediği dini savunmakta ya da dinsiz, yani genelde her sosyalist gibi ateist olduğunu açıklamakta özgür olmalıdır.” (Lenin, Din Üzerine, “Sosyalizm ve Din”)

Bununla birlikte Lenin de, partiye ilişkin olarak, Engels’in devrimci partinin dine karşı mücadele yürütmesi gerektiği yönündeki öğüdüne dikkat çekiyordu: “Proletaryanın partisi, devletin dinin kişisel bir sorun olduğunu ilan etmesini ister, ama halkın afyonuna karşı mücadeleyi, dinsel hurafelere vb. karşı mücadeleyi kişisel bir sorun olarak görmez. Oportünistler sorunu, Sosyal Demokrat Parti dini kişisel bir sorun olarak görüyormuş gibi çarpıtıyorlar.” (age, “İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu”)

Ve şunu ekliyordu: “Modern dinin köklerinin gömülü olduğu yer, çalışan kitlelere uygulanan toplumsal baskı ve onların kapitalizmin kör güçleri karşısındaki aşikâr çaresizliğidir. […] kitleler dinin kaynak bulduğu toplumsal olgulara karşı birleşik, disiplinli, planlı ve bilinçli bir tarzda mücadele etmeyi öğrenene kadar, kapitalist egemenliğin tüm biçimlerine karşı mücadele etmeyi öğrenene kadar, hiçbir eğitsel kitap yığınların bilincinden dini söküp atamaz.” (age, “İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu”)

Fakat Marksistler, dindar olanlar da dahil tüm işçileri kapitalizme karşı mücadeleye katmak için her şeyi yapmalılar. Bizler bu işçilerle aramıza engeller dikmemeli, aksine sınıf mücadelesine etkin bir şekilde katılmaları için onları teşvik etmeliyiz.

Daha önce de söylediğimiz gibi, Rus işçi sınıfı tarih sahnesine 1905’de, başlarında bir papaz, ellerinde dinsel ikonalar ve çara –küçük Babamız– seslenen bir dilekçe taşıyarak girdi. Devrimcilere güvenmiyorlar hatta bazen onları dövüyorlardı. Fakat tüm bunlar dokuz Ocak katliamından sonra 24 saat içinde değişti. Aynı işçiler, dokuzu akşamı, silah istemek için devrimcilere geldiler. İşte bu, bilincin olayların sıcağında ne kadar hızla değişebileceğini göstermektedir!

Bu arada dilekçeyi ve barışçı gösteriyi örgütlemiş olan ve Çarlık polisi için çalışan Papaz Gapon, Kanlı Pazardan sonra ani bir değişim geçirdi. Çarın devrimci yıkılışı çağrısında bulundu ve belirli bir aşamada Bolşeviklere yakınlaştı. Gapon dindar olarak kalsa da, Lenin onu bir kenara itmedi, tersine kazanmaya çalıştı.

Lenin’in esnek tavrı, grevler karşısındaki tutumunda da görülüyordu. Grevlere katılan ama dindar olan işçilere karşı sekter bir tutum takınanları uyarmıştı. “Böyle bir zamanda [yani bir grev sırasında] ve bu koşullarda ateizm vaazları vermek, grev hareketine katılan işçileri dinsel inançlarına göre bölmekten başka bir şey istemeyen papazların ve kiliseninekmeğine yağ sürmek olur.” (age, “İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu”)

Sorunun özü budur. Bizler işçi örgütlerinin tüm ayrım çizgilerinin –dinsel, ulusal, dilsel veya ırksal– ötesinde birliği için mücadele ederiz. Görevimiz tüm ezilenleri ve sömürülenleri burjuvaziye karşı tek bir ordu içinde birleştirmektir.

Marksistler asla ateizmin kabulünü parti programının bir parçası haline getirmediler. Bu tür zırvalıklar her zaman anarşizmin özelliğiydi. İnanan bir işçinin, harekete yakınlaştığı, hareketin genel programına inandığı ve sosyalizm için mücadele vermeye istekli olduğu ama dini terk etmek istemediği durumlarla çok sık karşılaşılır. Ne tavır almalıyız bu durumda? Kesinlikle onu dışlamama tavrını. Böyle bir işçi, dinden dönmek için değil kapitalizmle savaşmak için harekete katılmak ister. Muhtemelen, zamanla kendi politik ve dinsel inançları arasındaki çelişkileri görecek ve yavaş yavaş dinden uzaklaşacaktır. Fakat sorun hassas bir sorundur ve zorlanmamalıdır. Lenin’in açıkladığı gibi Marksistler, “bu işçilerin dinsel inançlarına karşı yapılan en küçük hakaretin dahi kesinlikle karşısındadırlar.” (age, “İşçi Partisinin Din Karşısında Tutumu”)

Ancak orta sınıf bir aydın, hareketin ideolojisine kafa karışıklığı sokmaya çalıştığında sorun tümüyle farklıdır, tıpkı Lenin’in din konusunda yazdığı sıralarda yaşanan örnekte olduğu gibi. Bir grup ultra-sol Bolşevik (Bogdanov, Lunaçarski vs.) mistik felsefi fikirlerle Marksizmi revize etmeye çalışıyordu. Lenin, tamamen haklı olarak bu eğilime karşı savaştı.

Dinin geleceği

Dinin geleceği ne olacak? Bu konuda, elbette Marksistler ile Hıristiyanlar ve diğer dinlere mensup kişiler arasında derin bir fikir ayrılığı olacaktır. Doğal olarak, kristal bir küreyle geleceği görmek imkânsızdır, fakat şunlar söylenebilir. Felsefi bakış açısından Marksizm dinle bağdaşmaz olsa da, söylemeye gerek yok ki, bizler dini bastıran veya yasaklayan her düşünceye karşı çıkarız. Bireyin herhangi bir dinsel inanca sahip olma ya da inanmama özgürlüğünü savunuruz.

Bizim söylediğimiz, kilise ile devlet arasında köklü bir ayrılık olması gerektiğidir. Kiliseler doğrudan veya dolaylı vergilerle desteklenmemeli, din devlet okullarında öğretilmemelidir. İnsanlar eğer dini istiyorlarsa, kiliselerini yalnızca cemaatin katkılarıyla desteklemeli ve kendi öğretilerini kendilerine ayırdıkları vakitlerde vaaz etmelidirler. Aynı temel düşünceler İslam ve diğer dinler için de geçerlidir.

Bize göre, din üzerine konuşmalar ve tartışmalar devam edecektir, ama bunun çağımızın temel sorununu gizlemesine izin verilmemelidir. Bizim ilk ve en önemli görevimiz, insanı köle haline getiren sermaye diktatörlüğüne bir son vermek isteyen herkesi mücadele içinde birleştirmektir. Sosyalizm, maddi gereksinimlerin kısıtlaması olmaksızın insanın özgür gelişimine izin verecektir.

Örgütlü din yüzyıllardır sömürücüler tarafından kitleleri aldatmak ve köleleştirmek için kullanıldı. Çeşitli dönemlerde bu duruma karşı başkaldırılar yaşandı. Ortaçağdan günümüze, Kilisenin zenginliğe ve güce itaat etmesine karşı protesto sesleri yükseltildi. Bunu günümüzde de görmekteyiz. İşçilerin ve köylülerin acı çekmesi, sermayenin utanç verici despotluğu altında insanlığın şehit düşmesi, çoğu Marksizmin felsefesiyle tanışık olmayan, ama adaletsizliğe ve sömürüye karşı savaşmaya istekli olan geniş halk katmanlarının öfkesini arttırıyor. Bunlar arasında, kitlelerin çektiği acıya her gün şahit olan ruhban kesimin alt katmaları da dahil pek çok dürüst Hıristiyan var.

Kurtuluş Teolojisi, Orta ve Latin Amerika’daki devrimci mayalanmanın bir ifadesidir. Alt kademe rahipler, ezilen yığınların ıstırapları karşısında dehşete düştüler ve daha iyi bir hayat uğruna mücadelede yerlerini aldılar. Yüzyıllardır zengin toprak sahipleriyle, bankacılarla ve kapitalistlerle kendi rahatına dönük bir ilişki geliştiren Kilise hiyerarşisi, yeni eğilimle savaşmakta ya da istemeye istemeye buna tahammül etmektedir. Bu yüzden sınıf mücadelesi Roma Katolik Kilisesinin saflarına da girmiştir.

Benzer şekilde, Orta Doğu’nun, İran’ın, Endonezya’nın ezilen yığınları hayatlarını iyileştirmek için harekete geçtikçe ve kendilerini ezenlerini devirmek için bir mücadele programı arayışına girdikçe, Müslümanlar arasında da Marksist fikirler ses getirmeye başlamıştır.

Asıl gereken, kapitalizmi, toprakbeyliğini ve emperyalizmi alaşağı etmektir. Bu olmadan bir yere varmak mümkün değildir. Bu mücadelenin zaferini garantileyen tek program devrimci Marksizmin programıdır. Toplumu dönüştürme mücadelesinde Marksistlerin ve Hıristiyanların (ve Müslümanların, Hinduların, Budistlerin, Yahudilerin ve diğer dinlere inananların) verimli işbirliği, bizi ayıran felsefi farklılıklara rağmen kesinlikle mümkün ve gereklidir. Dürüst Hıristiyanlar insanlığın çoğunluğunun uğradığı korkunç baskıdan derinden rahatsızlar. Kolombiyalı eski rahip Camillo Torres bir keresinde şöyle demişti: “Gerçek bir rahip olmak için rahiplerin giysilerini reddettim. Her Katoliğin görevi devrimci olmaktır; her devrimcinin göreviyse devrimi gerçekleştirmektir. Devrimci olmayan bir Katolik, ölümcül bir günah içinde yaşıyordur.”
Bunlar yeryüzündeki yoksulların, günahkârlar ve ezilenlerin davasını savunan ve baskılar karşısında mücadele ederken hayatlarını vermekten korkmayan ilk Hıristiyan devrimcilerinin değerli halefleridir. Adalet ve özgürlük davasını gönülden savunan herkesin saygıyla anması gereken modern şehitlerdir. 1968 ve 1978 arasında, Latin Amerika’da 850’den fazla rahip, rahibe ve piskopos tutuklandı, işkenceden geçirildi, cinayete kurban gitti ve öldürüldü. Salvadorlu Cizvit Rutilio Grande, öldürülmeden önce şunları söylemişti: “Günümüzde Latin Amerika’da hakiki bir Hıristiyan olmak tehlikeli […] ve fiilen yasadışı.” Vurgu “hakiki” sözcüğü üzerindedir.

Alternatif bir yaşam?

Örgütlü kilise son yıllarda gücünü çok yitirse de, dinsel fikirler, “alternatif bir hayat tarzı” öneren şaşırtıcı tarikat ve mezhep kılıkları altında yeniden ortaya çıkmış durumda. Kimi zaman bir gençlik katmanının, kapitalist sistemden, bu sistemin insanlık dışı, ruhsuz yaşam tarzından, varoluşun tüm yönlerinin ticarileşmesinden, kaba maddiyatçılıktan, sonu gelmeyen ve her tarafı kuşatan paragözlülükten, çevrenin ırzına geçilmesinden vb. duyduğu büyüyen hoşnutsuzluğu yansıtabildiği ölçüde bu, bilince doğru atılan bir ilk adımı temsil edebilir. Fakat o zaman sorunlar başlar. Kapitalizmi basitçe reddetmek yeterli değildir. Onu ortadan kaldırmak için somut adımlar atmak gerekir.
Bu “alternatif” hareketlerin –New Agecilik, vs.– hepsinin ortak özelliği, saf bireysel tipte bir kurtuluşa dayanmalarıdır. Bu yol üzerinde bir çıkış bulmak imkânsızdır. Ve son tahlilde, bu sözde alternatifin önderleri hiçbir alternatif sunmazlar. Kapitalizm, “vazgeçmeye” karar veren birkaç insanın varlığıyla da gayet mutlu bir şekilde yaşar. Bu onun için bir tehdit teşkil etmez, çünkü iktidarın efendileri daha önce olduğu gibi toplumun hayatını kontrol etmeye devam eder.

Hatta “vazgeçtiğini” iddia edenler, pratikte vazgeçemeyeceklerini anlayacaklardır. Para kullanmaya, yaşamsal ihtiyaçlarını dükkânlardan satın almaya, çevreyi kirleten ve tahrip eden büyük petrol şirketlerinin ürünlerini satan modern benzin istasyonlarında eski karavanlarının depolarını doldurmaya, polisler tarafından bir bölgeden diğerine gönderilmeye mecburdurlar; tıpkı geri kalanlarımız gibi.

Topluma ve politikaya sırtını dönmenin olanaklı olduğu düşüncesi bir yanılsamadır. Deneyin! Bir gün politikanın evinize geldiğini ve kapınızı çaldığını (eğer önce kapıyı parçalamamışsa) göreceksiniz.

Bireysel çözümler bulma çabası özünde gericidir, çünkü kapitalizm ve burjuva devlete karşı savaşmanın tek yolu işçi sınıfını birleştirmek ve onu devrimci bir hareket olarak örgütlemekten geçmektedir. Öyle ya da böyle, bunun dışında bir şeyi seçmek, kendini sermayenin insafına terk etmek ve mevcut düzenin devam etmesine yardımcı olmaktır.

New Ageciliğin avukatları, kendi çaresizliklerini örtmek için, hayal ettikleri şekliyle, onları “sıradan” fanilerden ayıran ve tüm kavrayışı aşan doğaüstü şeylerle doğrudan iletişim hattına yerleştiren özel ruhani değerlerden yana olduklarını iddia ediyorlar. Böylece bu büyük gizlerden haberi olmayan insanlığın geri kalanı karşısında kendilerini üstün hissediyorlar.

Gerçekte, bu fikirler sıradan fanilerin düşüncesi karşısında üstün olmayıp, onun çok gerisindedir. Toplumu değiştirmek isteyenler için ilk kural toplumu anlamak ve onun içinde yaşamaktır. Kişinin sırtını topluma dönmeye çalışmakla elde edeceği tek şey, mevcut toplum karşısında tamamen güçsüz hale gelmek ve ebediyen, ümitsizce, geri dönülmez biçimde, onu değiştirme şansını tepmektir. Bu yol, aynı şeyin ebediyen devamından başka hiçbir alternatif sunmaz.

Din ve kapitalizmin krizi

Marksistler dinin bir yanlış bilinç olduğunu söylerler, çünkü kavrayışımızı dünyadan uzaklaştırıp hakkında hiçbir şey bilemeyeceğimiz ve soru sormanın bile yararsız olduğu bir ötekiliğe (otherness) yöneltir. Tüm bilim tarihi iki temel varsayımdan yola çıkmıştır: a) Dünya benim dışımda mevcuttur ve b) Bu dünyayı anlayabilirim ve şu anda bilmediğim şeyler olsa bile en azından gelecekte onları bilme kapasitesindeyim. İnsan bilgisine, ihlal etmemesi gereken bir sınır koymak, her türden mistisizme ve hurafeye kapıyı açmaktır. 2000 yıldan fazla bir süredir insanlık, kendimiz ve yaşadığımız dünya hakkında bilgi edinme mücadelesi vermektedir. Tüm bu süre zarfında din bilimsel ilerlemenin düşmanı olmuştur ve bu bir tesadüf değildir. Bilimsel düşüncedeki ilerleme, geçmişte “giz” gibi görünen şeyleri bizim için anlaşılır kıldığı ölçüde, din geriletilmiştir ve şimdi kendini kurtarmak için ümitsiz bir artçı direniş sergilemektedir.

Bilimin dine karşı mücadelesinde –yani akılcı düşüncenin akıldışılığa karşı mücadelesinde– Marksizm tüm içtenliğiyle bilimin yanında yer alır. Ama bu yetmez. Dünyaya ilişkin akılcı bilgi edinmedeki tüm amaç, onu değiştirmektir. Son 100.000 yıldır –daha da fazla– insanlık tarihinin derin anlamı, insanlığın doğayla yürüttüğü savaşı kazanma, kendi kaderini kontrol etme ve böylece özgürleşme yolunda verdiği kesintisiz bir mücadeledir. Dinin kökleri, insanların kendilerini içinden çıktığımız hayvanlar dünyasından özgürleştirmek için mücadele ettikleri uzak geçmişte yatar. Kendi kontrollerinin ötesindeki doğa olaylarını anlamak için insanlar büyüye ve animizme –dinin ilk biçimleri– başvurdular. O günlerde bu, insan bilincinde ileri bir adımı temsil ediyordu. Bilincin bu çocukluk aşaması uzun süre önce geride kalmış olmalıydı, ama insan aklı sınırsız derecede tutucudur ve var olma nedeni uzun süre önce ortadan kalkan fikirlere ve önyargılara sıkıca yapışır.

Sınıflı toplumda “komşunu sev” fikri hiçbir yankı bulamaz. Kıran kırana bir rekabet ahlâkının eşlik ettiği, komşumu yoksulluğa sürükleyen vb. pazar ekonomisi, bunu zor, hatta imkânsız bir öneriye dönüştürür. İnsanların psikolojisini ve davranışlarını değiştirmek için öncelikle onların yaşam biçimlerini değiştirmek zorunludur. Marx’ın sözleriyle “sosyal varlık bilinci belirler”. Tüm dünya, yerküreyi yağmalayan, gezegenin ırzına geçen ve milyonlarca insanı dayanılmaz sefalet ve acı dolu bir hayata mahkûm eden bir avuç dev tekelin hakimiyetindedir.

Bu çokuluslu şirketlerin yönetim kurullarında oturan hanımlar ve beyler, çoğunlukla dini bütün Hıristiyanlardır, daha azı ise Yahudi, Müslüman, Hindu ve diğer inançlardandır. Fakat kapitalizmin gerçek dini bunların hiçbiri değildir. O, zenginlik tanrısı Mammon’a tapınır. Kapitalizm insan ilişkilerini tersyüz eder. Her şey o kadar eğri büğrü ve çarpıtılmış durumdadır ki, sanki ticari bir eşyadan söz edermiş gibi, bir insandan “bir milyon dolarlık adam” diye söz ediyoruz. Televizyon borsadan, piyasadan, dolardan ve pounddan, sanki yaşayan varlıklarmış gibi (“pound bugün biraz daha iyi”) bahsediyor. Yabancılaşma denen şey şundan ibarettir: ölü şeyler (Sermaye) canlı gibi görülür, canlı şeyler ise (insanlar, emek) ölü, önemsiz, anlamsız addedilir.

İnsanlığın gelişiminin yükselen bir çizgisi olduğu gibi bir iniş çizgisi de vardır. Binlerce yılda inşa edilmiş uygarlık ve modern kültür katmanı hâlâ çok incedir. Ve bunun altında barbarlığın tüm unsurları yatmaktadır. Eğer bundan şüphelenen varsa, Nazi Almanya’sının tarihini veya Balkanlar’daki son olayları incelesin. Yükseliş döneminde burjuvazi akılcılık –evet hatta ateizm– temeline dayandı. Şimdi, kapitalist çürüme döneminde, akıldışı eğilimler her yerde ortaya çıkmakta, hatta en ileri ve “kültürlü” devletlerde dahi. Eğer işçi sınıfı toplumu değiştirmeyi başaramazsa, geçmişin tüm kazanımları tehlikeye düşecek ve gelecek insan uygarlığı artık garanti altında olmayacaktır.
Kapitalizmin bütün dünyayı uğrattığı yıkım, sayısız canavarlıklar üretmiştir. Bunama döneminde kapitalizm, en geri türden dinsel ve mistik eğilimlere de yol açmıştır. Dinin gerici rolü Afganistan’dan Kuzey İrlanda’ya tüm dünyada görülebilir. Her tarafta tehlikeli köktendincilik canavarını görmekteyiz: sadece İslami köktendinciliği değil, Hıristiyan, Yahudi ve Hindu köktendinciliğini de. Kardeşçe sevgi ve umut mesajı, umutsuzluğun, nefretin ve karşılıklı kıyımın alevlerine dönüştürülmekte. Bu yoldan gidildiğinde, barbarlık dışında, kültürün ve insan uygarlığının yok oluşu dışında hiçbir şey mümkün değildir.

Olaylara yüzeysel bakan gözlemcilerin savunmaya çalıştıklarının aksine, bu korkunçlukların sebebi, dinin kendisinden ziyade, tüm ülkeleri ve toplumları harap eden ve yerine hiçbir şey koymadan aile ve toplumun dokusunu tahrip eden kapitalizmin ve emperyalizmin suçlarıdır. Gelecekten korkan ve mevcut durumdan umutsuzluğa kapılan insanlar, var olmayan bir geçmişe ait sözde “ebedi hakikatler”de teselli arıyorlar. Köktendinciliğin yükselişi, insanları ümitsizliğe ve çılgınlığa sürükleyen kapitalist toplumun çıkışsızlığının somut bir ifadesidir yalnızca. Fakat İran ve Afganistan’da gördüğümüz gibi, yeryüzünde dinsel cennet vaatleri, kabûsla sonlanan boş bir rüyadan ibarettir.
Din bugün dünyada olan hiçbir şeyi açıklayamaz. Aslında onun rolü açıklama değil aksine sadece kitleleri hayallerle avutmak ve yaralarına boş vaat merhemi sürmektir. Ama kişi hayallerden daima uyanır ve hatta en güzel merhemin etkisi bile eskisinden daha keskin acı bırakarak kısa sürede yavaş yavaş kaybolur. Eğer ihtiyaç duyulan şey gerçek bir bilinç, evrene ve onun içindeki yerimize bilimsel bir bakış ise, din bir yanlış bilinçtir. İnsanlar olarak özgürlüğümüzü kazanmanın ön koşulu, hayallerden köklü bir şekilde kopmak ve açık kalplilikle, hem dünyayı hem de kendimizi, olduğu gibi, yani bu yeryüzünde insanlara yaraşır bir yaşam için çaba harcayan ölümlü kadınlar ve erkekler olarak görmektir.

Kendine yabancılaşmış insanlık

Çok eski dönemlerden bu yana, erkekler (ve daha çok da kadınlar) kölelik ruhu ile eğitilmiştir. Bizlere, zayıf ve güçsüz olduğumuzu, ne yaparsak yapalım bunun değişmeyeceğini, “insanın niyet edeceği ama Tanrının takdir edeceği”ni düşünmemiz öğretilmiştir. Egemen fikir bir tür kaderciliktir. Buna göre yüz yüze geldiğimiz büyük sorunlar karşısında hiçbir şey yapılamaz. Bu kaderci kabullenme, yerleşik düşünceye kölece tapınma anlayışı, tüm dinlere derinlemesine sinmiştir. Hıristiyana eğer yüzüne vurulursa diğer yanağını çevirmesi tavsiye edilir, İslam kelimesi “itaat” anlamına gelir ve Eski Ahit’in peygamberleri bize “her şeyin bir hiç” olduğunu temin eder. Bu iktidarsızlık anlayışından, biz hiçbir şeyken kendisi her şey olan bir Yüce Varlık ihtiyacı çıkar. İnsan fanidir; Tanrı ölümsüz. İnsan zayıftır; Tanrı güçlü. İnsan evrenin sırları karşısında cahildir; Tanrı her şeyi bilir, vs.
İnsanoğlunun kurtuluş için göklere bakması gerektiği inancı, mucizelere inanmaya yol açar. Bu hiç de eğitimsiz sınıflarla sınırlı değildir. Batıl inançlarla dolu benzer bir düşünce tarzı, bir eliyle zar atarken diğer elinde tavşan ayağı tutan bir kumarbazın zihniyetini sadece daha üst düzeyde tekrarlayan ekonomi tahmincileri ve borsa simsarları arasında da bulunur. İncil’de, açlar doyar, körler görür, topallar yürür… –hepsi de tanrısal mucizeler aracılığıyla. Günümüzde böyle mucizelerin olması için doğaüstü unsurların aracılığına ihtiyaç duymuyoruz. Modern bilimin ve teknolojinin başarıları böyle şeyleri yapmamıza zaten izin veriyor. Bunların bu gezegen üzerindeki her kadın, erkek ve çocuğa ulaşmasını engelleyen tek şey, üretim araçlarının özel mülkiyetinin ve kâr sisteminin dayattığı yapay baskılardır.
Kadınlar ve erkekler kendi hayatlarını kontrol edebildikleri ve kendilerini özgür insanlar olarak geliştirebildikleri ölçüde, Marksistler dine –yani ölümden sonraki bir hayatta teselli arayışına– olan ilginin kendi doğallığı içinde zayıflayacağına inanırlar. Elbette inananlar bu öngörüye katılmayacaklardır. Zaman kimin haklı olduğunu gösterecek. Bu arada, bu konulardaki fikir ayrılıkları, adaletsizliğe karşı savaşıma katılmak isteyen tüm namuslu Hıristiyanların, Hinduların, Yahudilerin ya da Müslümanların, yeni ve daha iyi bir dünya için mücadele eden Marksistlerle el ele vermesine engel olmamalıdır.

Bu dünyada cennet için!

“Her şeye yeniden başlasaydım, […] şu ya da bu hatayı yapmaktan kaçınırdım, ama hayatımın ana istikameti değişmeden kalırdı. Bir proleter devrimci, bir Marksist, bir diyalektik materyalist ve bundan dolayı uzlaşmaz bir ateist olarak öleceğim. İnsanlığın komünist geleceğine inancım daha az ateşli değil, doğrusu bugün gençlik günlerimdekinden daha da sağlam. İnsana ve onun geleceğine inancım şimdi bile bana hiçbir din tarafından verilemeyecek bir direnme gücü veriyor.” (L. Trotsky, Stalin, NY 1967, s.54)

Metafizik kitabında Aristo, ancak yaşamsal ihtiyaçlar temin edildiğinde insan felsefe yapmaya başlar diyerek mükemmel bir yorumda bulunuyordu. Sosyalizm, insanların maddi şeylere olan eski onur kırıcı bağımlılığını bertaraf ederek, düşünce ve davranış tarzımızda radikal bir değişimin temelini oluşturacaktır. Troçki sınıfsız bir toplumda yaşanacaklara ilişkin şu öngörüde bulunuyor:
“Sosyalizmde, dayanışma toplumun temeli olacaktır. … Bugün biz devrimcilerin, adını anmaktan kaygı duyduğu tüm duygular –bunlar ikiyüzlülük ve bayağılıkla o denli yıpranmışlardır ki–, örneğin, çıkar gözetmeyen dostluk, komşularını sevmek, duygudaşlık, sosyalist şiirin içinde güçlü bir yankı bulacaktır.” (Troçki, Edebiyat ve Devrim, “Devrimci Sanat ve Sosyalist Sanat”)

Sınıf baskısının ve köleliğin zincirleri, sadece maddi değil psikolojik ve ruhsaldır da. Kapitalizmin yok edilmesinden sonra da bu köleliğin psikolojik ve moral izlerini yok etmek zaman alacaktır. Tüm yaşamları kölelik ruhu içinde şekillenmiş kadınlar ve erkekler, zihinlerini ve ruhlarını eski önyargılardan hemen kurtaramayacaklardır. Fakat sosyal ve maddi koşullar bir kez kadınların ve erkeklerin gerçek insani ilişkiler kurmasına izin verdikçe, davranışları ve düşünce tarzları benzer şekilde dönüşecektir. O gün geldiğinde, insanların polise –ne maddi ne de ruhani türden– ihtiyaçları olmayacaktır.

Gerçekten çok kavrayışlı filozoflar olan eski Yunan Sofistleri, “insan her şeyin ölçüsüdür” diyorlardı. Sınıfsız bir toplumda durum gerçekten bu olacaktır. Ama kadınların ve erkeklerin kendi hayatlarını ve kaderlerini gerçekten tümüyle bilinçli biçimde kontrol ettikleri bir yerde, doğaüstülüğe yer var mıdır? Mezarın ötesindeki hayali bir yaşama karşı duyulan isteğin yerine, insanlar tüm enerjilerini bu hayatı olabildiğince güzel ve tatminkâr yapmaya yoğunlaştıracaklar. Sosyalizmin içsel anlamı budur: potansiyel olarak var olanı gerçek kılmak.

İnsan toplumunun bu üst aşamasında, kadınlar ve erkekler kendilerini hak ettikleri doruklara yükseltecekler, dünyamızı yoksulluktan, nefretten ve adaletsizlikten temizleyeceklerdir. Gezegenimizi yeniden doğal görkemine kavuşturacaklar, nehirler, denizler, şelaleler yine berrak olacak ve hayatın tüm çeşitliliği korunup üzerine titrenecektir. Tıka basa dolmuş şehirler yıkılacak ve insanların çevrelerine bol bol verecekleri sanatsal yaratıcılıkla ve özenle yeniden inşa edilecektir. Okyanusların derinlikleri keşfedilecek ve içlerindeki tüm sırlar açığa çıkacaktır. Ve son olarak, ellerimizi göklere uzatacağız; ama dualarda değil, insanoğlunu galaksimizin en dış kısımlarına ve belki daha da öteye götürecek uzay gemilerinde. Kadınlar ve erkekler, herhangi bir ruhun yardımı olmadan, kendi çabalarımız ve kaynaklarımızla ulaşabileceğimiz insanlığın bu sınırsız ilerlemesinin tadını çıkarırken, dine başvurmak için neden kalacak mı? İnsanlar artık ihtiyaç duymadıklarını anladıkları ölçüde eski düşüncelerini terk edecekler.

İncil’de, tıpkı Korintuslulara yazılan mektuplardaki gibi, büyük bilgelik sözleri bulunur: “Çocukken çocuk gibi konuştum, çocuk gibi anladım, çocuk gibi düşündüm. Adam olduğumda çocukça şeyleri bir kenara bıraktım.” Türümüzün gelişimiyle aynı. İnsan sonunda kendi kaderini çizdiğinde, iki ayağı üzerinde durabildiğinde ve hayatını doya doya yaşadığında, artık daha fazla din desteğine, dua edilen doğaüstü bir varlığa ya da başka bir dünyada sahte yaşam avuntusuna ihtiyaç duymayacak. O an geldiğinde insanlık, dinden, yetişkin insanların çocuklukta çok sevdiği ama artık yararlı olmaktan çıkmış peri masallarından vazgeçtikleri kolaylıkta vazgeçecek.

Alan Woods
22 Temmuz 2001

http://marksist.com/MT/MarksizmVeDin.htm

TÜRKİYE CUMHURİYETİ ABD’DEN YÖNETİLİYOR

Posted in Uncategorized on 09 Haz 2012 by buyukakin


CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, TBMM’de, “Yargı ve istihbarat konularında, Başbakan’dan gelmeyen cevap ABD Büyükelçiliği’nden geldi” konulu basın toplantısı düzenledi.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a 26 Nisan 2012 tarihinde yönelttiği soru önergesinde, “Türkiye ile ABD arasında yargıç ve savcıların katıldığı değişim programlarının niteliği ve niceliği, ABD dışında başka hangi ülke ile bu nitelikte değişim programlarının olduğu”na ilişkin sorular yönelttiğini ifade eden Kart, “En geç 30 Mayıs 2012 tarihinde cevap vermesi gerekirken bugüne kadar önergemize herhangi bir karşılık verilmemiştir” dedi.

“CEVAP ABD BÜYÜKELÇİLİĞİ’NDEN GELDİ”

Soru önergesinde dile getirilen soruların özüne yönelik açıklamanın başka bir gerekçeyle ABD Büyükelçiliği’nden geldiğine işaret eden Kart, şöyle dedi:
“ABD Büyükelçiliği tarafımıza gönderdiği davette (muhtemelen Anayasa ve Adalet Komisyonunun diğer üyelerine de gönderilmiştir) 14 Haziran saat 18.30’da ABD-Türkiye değişim programlarına katılan hakim ve savcılar onuruna, ABD Büyükelçiliği’nde resepsiyon düzenlendiğini dile getirmiştir. ABD Elçiliği, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin uzun yıllardan bu yana gizlemeye çalıştığı değişim programını açık bir şekilde kamuoyuyla paylaşmıştır.”

“DEĞİŞİM PROGRAMLARI YARGIÇ VE SAVCILAR İLE SINIRLI DEĞİLDİR”

“ABD Hükümeti kendi kayıtlarında bu değişim programını açıkladığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu değişim programlarını kamuoyundan neden gizlemektedir?” diye soran Kart, “Aslında, değişim programları yargıç ve savcılar ile sınırlı değildir. İstihbarat ve Emniyet birimleri de bu projenin içindedir. Bu programlar sürekli hale gelmiştir. Daha da ötesi, ABD Büyükelçiliğinin internet sitesinde açıklandığı üzere, programın amaçları arasında ‘…ceza davalarında duruşma öncesi meselenin aydınlatılması….’ konularında çalışma yapılması hususu gelmektedir” dedi.

Türkiye’nin gerçek anlamda değişim programı uygulamasını yapmadığını iddia eden Kart, “Zira Türkiye yargı, istihbarat ve güvenlik konularında kendi iradesiyle hareket etmemektedir. Değişim programını Türkiye gizliyor, açıklamıyor, açıklayamıyor. Biz ABD Elçiliğinden öğreniyoruz. Bir hükümet, meşru ve yasal nitelikte olan bir değişim programının içeriğini ve gelişmelerini neden gizler? Çünkü, 2005-2006’lı yıllardan bu yana Türkiye’nin istihbarat ve kolluk birimleri illegal dinamiklerin yönlendirmesiyle hareket etmektedir. Bağlı olarak da, yargı kaçınılmaz olarak bu yönde hareket etmektedir. Zira, ceza yargılaması esas itibariyle kolluk soruşturmasına dayalı olarak yürümektedir” diye konuştu.

“TÜRKİYE CUMHURİYETİ TÜRKİYE’DEN YÖNETİLMİYOR”

Mevcut ilişkilerin niteliği ve yoğunluğu sebebiyle, Türkiye ile ABD arasında yargı, emniyet ve istihbarat alanında Türkiye aleyhine doğmuş olan “bağımlılık” ilişkisinin artık “kronik” hale geldiğini iddia eden Kart, “Türkiye, maalesef bu anlamda artık ‘egemen bir ülke’ değildir. Türkiye Cumhuriyeti Türkiye’den yönetilmiyor. Kaygı verici olan bu. Kendi ülkemizin çıkarlarını korumaktan söz ediyoruz” dedi

http://www.birgun.net/politics_index.php?news_code=1339145945&year=2012&month=06&day=08

———- Yönlendirilmiş ileti ———-
Kimden: Atilla KART
Tarih: 8 Haziran 2012 10:46
Konu: Türkiye –ABD arasında Yargıç ve Savcılarla ilgili değişim programıyla ilgili BASIN TOPLANTISI METNİ
Kime: Atilla KART

Basın Toplantısı Metni;
8 Haziran 2012

Değerli Basın Mensupları;
Başbakan’a yönelttiğimiz 26 Nisan 2012 tarih-6699 sayılı 5 sayfalık yazılı soru önergesinde;
Türkiye’de 2005-2006’lı yıllardan bu yana “Yargı, İstihbarat ve Emniyet” birimlerinde oluşan “legal-illegal” unsurlardan söz edilerek ; Türkiye’nin bu dönemde “sömürgeleştirilen” ve bölgede “uydu” haline getirilen bir ülke olduğu yönünde somut tespitler yapılmıştır. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay’ın, “Taşeron Bakan” konumuna düşmesinden duyulan derin üzüntü ve ızdırap hep dile getirilmiştir.

5-6 yıldan bu yana Türkiye’nin sömürgeleştirilmesi süreci kronolojik olarak ve maddi bulgularıyla dile getirilmektedir. Bu çerçevede sözü edilen önergemizde;

Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in , 2-3 Aralık 2010 tarihinde 24 saatliğine ABD Başkentine gidip, ABD’li Meslekdaşıyla 1 saat görüşmesi ve bu görüşme içeriğinin kamuoyuyla neden paylaşmadığı, neden gizlediği;
Türkiye ile ABD arasında Yargıç ve Savcı’ların katıldığı değişim programlarının niteliği ve niceliği ;
ABD dışında , başka hangi ülke ile bu nitelikte değişim programlarının olduğu açık bir şekilde sorulmuştur.
Önergemiz usul ve içtüzük hükümlerine uygun olduğu içindir ki, TBMM Başkanlığı tarafından işleme alınmıştır. Ancak, Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ın, 15 Mayıs 2012 tarihinde kendisine intikal eden bu önergeye en geç 30 Mayıs 2012 tarihinde cevap vermesi gerekirken, bu güne kadar önergemize herhangi bir karşılık verilmemiştir.
İçtüzük gereği Başbakan’a verilen 10 günlük ek cevap süresi, ise 14 Haziran 2012 tarihinde sona ermektedir.
Başbakan’ın her nedense !!!! önergeye cevap vermek istemediği anlaşılmaktadır. Başbakan’ın cevaplandırmak istemediği önergede dile getirilen soruların özüne yönelik açıklama ise, ilginçtir, başka bir gerekçeyle ABD Büyükelçiliğinden gelmiştir.

ABD Büyükelçiliği Tarafımıza gönderdiği davette (muhtemelen Anayasa ve Adalet Komisyonunun diğer üyelerine de gönderilmiştir) ; 14 Haziran saat 18.30’da , ABD-Türkiye Değişim Programlarına katılan Hakim ve Savcı’lar onuruna, ABD Büyükelçiliğinde resepsiyon düzenlendiğini dile getirmiştir. ABD Elçiliği, Türkiye Cumhuriyeti Hükümetinin uzun yıllardan bu yana gizlemeye çalıştığı değişim programını açık bir şekilde kamuoyuyla paylaşmıştır.

Değerli Basın Mensupları;

Ülkeler arasında Kamu Personeli için, bu arada Yargıç ve Savcı’lar için değişim veya hizmet içi eğitim amacıyla programların yapılması olağandır. Yargıçlık ve Savcılık mesleğinde bu yönde uluslararası mesleki ilkeler gelişmiştir.
Bangalore ve Budapeşte ilkelerine göre; yapılacak değişim programlarının şeffaf ve denetlenebilir olması esastır. Bu programlar kamuoyu ile paylaşılmalıdır. Bu suretle terörle mücadele ve adalete daha kolay erişim konularında , ülkeler arasında doğmuş olan uluslararası birikimler ve kazanımlardan yararlanmak mümkün olacaktır.
Peki, Türkiye’nin yaptığı bu mudur?
Ya da yaptığı nedir?

Değerli Basın Mensupları;

26 Nisan 2012 tarihli önergemizde dile getirdiğimiz iddialar, aşağıda açıkladığımız gerekçe ve gerçeklerle bir kez daha ve maalesef doğrulanmıştır;
ABD Hükümeti kendi kayıtlarında bu değişim programını açıkladığı halde, Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu değişim programlarını kamuoyundan neden gizlemektedir? Temel sorun budur.
Aslında, değişim programları Yargıç ve Savcı’lar ile sınırlı değildir. İstihbarat ve Emniyet birimleri de bu projenin içindedir. Bu programlar sürekli hale gelmiştir. Daha da ötesi, ABD Büyükelçiliğinin internet sitesinde açıklandığı üzere, programın amaçları arasında “…ceza davalarında duruşma öncesi meselenin aydınlatılması….” konularında çalışma yapılması hususu gelmektedir. Bunun anlamı nedir?

Bunun anlamı şudur;
Türkiye, gerçek anlamda değişim programı uygulamasını yapmamaktadır. Zira Türkiye , yargı, istihbarat ve güvenlik konularında kendi iradesiyle hareket etmemektedir.
Değişim programını Türkiye gizliyor, açıklamıyor, açıklayamıyor…. Biz , ABD Elçiliğinden öğreniyoruz. Bir Hükümet, meşru ve yasal nitelikte olan bir değişim programının içeriğini ve gelişmelerini neden gizler?
Çünkü, 2005-2006’lı yıllardan bu yana , Türkiye’nin istihbarat ve kolluk birimleri illegal dinamiklerin yönlendirmesiyle hareket etmektedir. Bağlı olarak da, Yargı , kaçınılmaz olarak bu yönde hareket etmektedir. Zira, ceza yargılaması esas itibariyle kolluk soruşturmasına dayalı olarak yürümektedir.

Soruyoruz;
Türkiye, demokratikleşme ve toplumsal barışını , yabancı istihbarat birimlerinin insaf ve adaletiyle mi gerçekleştirecektir?
Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti yönetimi adına bir utanç tablosu değil midir?
Bu durum, Türkiye Cumhuriyeti yönetimi adına bir âcz ve teslimiyet değil midir?

Ortaya çıkan tablo şudur;
Yargı, istihbarat ve emniyet birimlerinde mevcut olan bu ilişkiler ağı sürekli hale gelmiş olup, mutad ve kabul edilebilir nitelikte değildir. Hiçbir ülkeyle bu nitelikte ve bu yoğunlukta adli yardım ya da güvenlik ilişkisi mevcut değildir. Mevcut ilişkilerin niteliği ve yoğunluğu sebebiyle, Türkiye ile ABD arasında ; yargı, emniyet ve istihbarat alanında Türkiye aleyhine doğmuş olan “bağımlılık” ilişkisi artık “kronik” hale gelmiştir.
Türkiye, maalesef bu anlamda artık “egemen bir ülke” değildir.

Şimdi bir kez daha soruyoruz;
Adalet Bakanlığı bünyesinde ya da iştirakiyle , ABD’li üst düzey yetkili ve hukukçularla 2005 yılından bu yana yapılan toplantı sayısı nedir?
Bu toplantılara kaç Yargıç ve Savcı katılmıştır?
Bu toplantılara 831 Yargıç ve Savcı’nın katıldığı doğru mudur?
Bu toplantılara katılan Yargıç ve Savcı’lar hangi Mahkemelerde görev yapmışlardır, halen hangi görevdedirler?
Silivri , KCK soruşturma ve kovuşturmalarında görev yapan Savcı ve Yargıç’lar da, bu değişim programı kapsamında eğitim görmüşler midir?
Halen değişim programı uygulanmakta mıdır?
Türkiye, ABD’den başka , hangi ülke yetkilileriyle ve hukukçularıyla , bu nitelikte ve bu yoğunlukta görüşmeleri yapmıştır ya da yapmaktadır?
2. sırada gelen ülke yetkilileriyle yapılan görüşme sayısı nedir? Bu görüşmelere katılan Yargıç ve Savcı sayısı nedir?
Türkiye , böylesine ciddi sonuçları olan dönüşüm programını ABD Elçiliğinin resepsiyon davetiyle mi öğrenecektir?
Türkiye’nin, toplumsal barışını etkileyen ve gelecek nesillere yansımaları olacak bu soruşturmaların ve yargılamaların ; ABD’li hukuk danışmalarının inisyatiflerine ve yönlendirmelerine bırakılması , Türkiye’nin “egemen ülke” olma vasfıyla bağdaşır mı?
İstihbarat ve yargı yapılanması bu hale gelen bir ülkenin bağımsızlığından söz edilebilir mi?

Atilla KART
TBMM Konya Milletvekili

Atilla.KART@tbmm.gov.tr

BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ? Nazım Hikmet RAN

Posted in Uncategorized on 05 Haz 2012 by buyukakin


(1)

BİRİNCİ KISIM

BİRİNCİ BAP

BİR GENÇ ADAMA… HAKÎM HERAKLİT’E…
YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR…

I

Şehir
uzakta.
Genç adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
piposunu çıkarıyor cebinden
aranıyor kibriti.
Bakıyor akar suya
düşünüyor Heraklit’i,
düşünüyor büyük hakîm Heraklit’i genç adam…
Kim bilir belki böyle bir akşam,
böyle bir akşam,
Heraklit alnını
yeşil gözlü zeytinliklerde akan
suya eğdi
ve dedi:
«— Her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!.
ne akıştır ki bu, dalgalarında
dağlıdır alnı en mukaddes putun
kızgın demir damgasıyla sukutun.
Gebedir her sukut bir yükselişe.
Ne mümkün karşı koymak
bu köpürmüş gelişe..
Heraklit, Heraklit!.
akar suya kabil mi vurmak kilit?

Şehir
uzakta.
Genç adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
kibritini çıkarıyor cebinden
yakıyor piposunu.

II

Dikine mustatil bir apartımanın
en üst katında
dört köşe bir oda.
Perdesiz pencereler.
Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
Genç adam
alnını dayamış cama.
Ben, romanın muharriri
diyorum ki genç adama:
— Delikanlım!.
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.

Delikanlım!.
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha…

Delikanlım!.
Belki beni anladın,
belki anlamadın.
Kesiyorum sözümü.

İşte kapı açıldı
geldi beklenen kadın..
«— BEKLETTİM Mİ?»
«— ÇOK…
Ama zarar yok..»

Kadın
yakaladı genç adamı
elinden.
Genç adam
yakaladı kadını belinden.
Bir yumrukta kırdı camı.
Oturdular pencerenin içine.
Sarktı ayakları gecenin içine…
Işıklı bir deniz dibi gibi
başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları…
……….. DUDAKLARI ……

Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım…
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeeev
sevebildiğin kadar…

İKİNCİ BAP

GENÇ ADAMIN, SEVGİLİNİN ŞAHISLARINA…
TİBET MABETLERİ VE AMERİKAN FİLİMLERİNE…
AYIN ON DÖRDÜNE… GENÇ ADAMIN ESRARENGİZ
MEŞGALESİNE… VE NİHAYET, MÜSEBBİBİ MEÇHUL
BİR İHANETE DAİRDİR.

I

Mevzubahs gencin
ismi: BENERCİ.
Kendisi aslen Hintli olup
maskatı re’si DELHİ’dir..
Dostlarının nazarında tam
adam,
düşmanlarının indinde azgın bir delidir
ve Britanya polisinde künyesi şüphelidir..
Şeklü şemailine gelince:
Ne PATAŞON gibi tombul bir cüce,
ne MASİST gibi bir dev,
ne de VİLLİ FRİÇ gibi bir babik oğlandır O,
iki gözlü, tek burunlu, basbaya insandır O…
Birinci babımızda,
Benerci’nin odasına gelen kadın
mühim bir rol oynıyacak kitabımızda.
Kendileri bir İngiliz mis’idir.
Hem İngiliz mis’lerinin nefisidir…
İmdi,
be nefis
Mis
nerde, nasıl tanıdı Benerci’yi?.
diye sorarsam size, ben,
eminim ki, siz, cevaben:

«— Mermer
merdivenler..
Kapı.
Kapıda kıvırcık saçlı
taştan
iki aslan.
Tibet.
Tibette mabet.
Mabedin içi…
Omuzlarından çıkan on altı kolu havada,
çıplak karnı iki kat,
bağdaş kurup oturmuş
mâbut
BUDA..
İnledi öküz derisinden mukaddes davul:
— Savul!
Savul!!.
Savuuuul!!!.
Buda’ya kurban geliyor.
Sarı saçlı, mavi gözlü bir kadın
beyaz, kar gibi..
Kadının canına kıyacaklar gibi..
Açıldı kanlı bir ağız şeklinde karnı Buda’nın,
fışkırdı mukaddes alevler dışarıya.
Uzun külâhlı Moğol rahipleri
kaldırdılar havaya beyaz kadını.
Doyuracaktır Buda ateş dolu karnını.
Mavi gözlü dilber kurban gidiyor, kurban…
. . . . . . . . . . . . . .

— Dran!
Drrrran!.
Drrrrrrrran!!!.

Atıldı üç el tabanca.
Yuvarlandı Moğol rahipleri birbiri ardınca.
Esmer bir delikanlı yaklaştı mavi gözlü dilbere!
— Kaçalım!
bir an kaybedecek zaman değil..

OTOMOBİL..
Son sür’at..
Saatta 110 kilometre..

İşte bu kurtarılan kadın,
birinci bapta odaya gelen kadındı.
Onu kurtaran genç:
BENERCİ..
Ve bu suretle İngiliz MİS
tanıdı Hintli genci..»
DİYEREK
haltedeceksiniz.
Romanımı daha başlamadan berbat edeceksiniz..
Gelin, etmeyin çocuklar..
Ne çıkar,
inanın bir sefer olsun NÂZIM’a
Amerikan filimlerinden fazla..

İlk tesadüf
tramvayda oldu.
İkincisi
lokantada.
Üçüncüde düğüm bağlandı nihayet
siyah podüsüet
bir çantada..
İngiliz kızı mahsus
çantasını yere düşürdü.
Hintli genç mahsus
düşen çantayı gördü:
kaldırarak
verdi kıza…
EEEEEEE?
Sonra?
derseniz,
bakın, birinci babımıza…

II

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Paris’te aç gezen gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
dibi kalay
bir tencere gibi…

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Fatihli hırsız gördü,
dedi ki:
— Bu gece ay
gökte açık kalan
bir pencere gibi.
Atlasak içeriye,
aşırsak, be imanım,
Meryem Ana’nın
gümüş takımlarını.

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü İrlandalı bir polis gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
yıldızların yaldızlarını çalmak için
göğe çıkan bir hırsızın
fenerine…

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü şair Salih Zeki gördü:
benzetti kendi eserine
beğendi…

Ayın on dördü.
Ayın on dördünü Londralı bir lord gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
haşmetpenahımın
dizbağı nişanına…

Kızardı ayın on dördü.
Kızaran ayın on dördünü bir parya gördü,
dedi ki:
— Benziyor ay
Ganj’ın üstüne damlayıp yayılan
kardeş kanına.

Ayın on dördü.
Bu sefer bizzat
çekik gözleriyle ayın on dördü
KALKÜTA şehrine civar,
bir çay tarlası gördü.
Tarlanın dışında duvar.
İçinde bir ev.

Gece saat: 2…

Evin alt katındaki
oda.
Kapalı pencereler, asma bir lamba,
bir masa ortada.
Üç amele, iki köylü, bir muallim ve Benerci,
yani ceman yekûn:
yedi Kalküta delikanlısı, yedi inkılâp genci……
Benerci söz söylüyor:
— Bize karşı
İntelicent servis
kendine mahsus…

— Sus.
Bir tıkırtı var.

Döndü başlar
kapıya.

— Sana öyle gelmiş.
Devam ediyorum arkadaşlar:
İntelicent servis
kendine mahsus…

— Benerci, sus.
— Rüzgâr…
— Arkadaşlar
İntelicent servis…
— Sıııııs…
Söndürün…
Dışarı bakacağım…

Karanlık…
Aralandı pencere.
Ay ışığı
parlıyan enli bir kılıç gibi keserek karanlığı
düştü yere.
— Ne var?
— Sııııısss!.
Dışarda polis.
Lambaları sönmüş iki otomobil,
ve bir sürü motosiklet…
— Satıldık…
— Evet…

ÜÇÜNCÜ BAP

TAYMİS GAZETESİ’NİN BİR TELGRAFI… VAZİYETİN TELHİSİ VE BENERCİYLE İSTANBULDA MATBAADA BİR MÜLÂKAT… KALKÜTADA UMUMÎ GREV… SOMADEVA… TAŞLANAN ÇOCUĞUM… VE DAHA BİRÇOK YÜREKLER PARALAYICI HADİSELERE DAİRDİR.

I

Taymis gazetesinin Kalküta’dan aldığı bir telgraftan:

KALKÜTA – Kızılların tevkifatı devam ediyor. Şehir civarındaki çay tarlalarında metrûk bir evde toplanan gizli Vilâyet Komiteleri, içtima halindeyken derdest edilmiştir. Yedi kişiden mürekkep olan komite azalarından altısı yakında adliyeye verileceklerdir. Yalnız, ilk istintak neticesinde, gene komite azasından, Benerci isimli bir genç tahliye olunmuştur…

II

Vaziyeti telhis edelim hele.

BİR.
Benerci inkılâpçı bir gençtir.
Hazım zamanlarını, boş gecelerini değil,
boydan boya ömrünü vermiştir ihtilâle…

İKİ.
Birinci bapta öğrendik ki,
Benerci âşığıdır Britanyalı bir kızın.
Yani, delikanlımızın
kalbine bir taş
düşmüş.
Kırmızı saçlı bir baş
düşmüş
ve kalbi
dalga dalga halkalanıyor…

İki, A:
Benerci riyaset ederken gizli bir içtimaa
altı yoldaşıyla yakalanıyor.

İki, B:
Fakat meçhul bir sebebe
binaen,
yoldaşlarının mevkuf bulunmasına rağmen,
Benerci tahliye edilmiştir.

İki, C:
Bence, yani romanın muharrirince
olduğu kadar,
Benerci için de bu tahliye keyfiyeti
siniri, ruhu, kemiği, eti
kemiren bir esrardır, iki gözüm,
serapa esrar…

. . . . . . .
. . . . . . . . . . . . .

Benerci, sana dört teklifim var:
Evvela,
Kalküta’dan İstanbul’a
çık yola.
Babıâli caddesinde matbaaya gel…
Geldin mi?
Âlâ…

Saniyen:
sinirini yen.
Karşımda dikilip durma, otur…

Salisen:
ayağını iki defa yere vur:
Kapı açılsın
Lebbeeeeeeeeyk! deyip
bize iki çay getirsin kahveci üstat.

Rabian:
anlat.
Şu müthiş müşkili birlikte halledelim
seninle…

— Anlatıyorum.
Dinle:

Ve Benerci, macerayı bana, kafiyesiz filân, yani nesren şöyle anlatmaya başladı:

Sarılmıştık. Yok edilmesi lâzım gelen bazı kâatlar vardı. Vakit kazanmak için, polisin üstüne ateş açtık. Brovniklerimizin şarjörlerini iki defa tazeledik. Birimiz kolundan, birimiz de başından yaralandı. Kurşunlarımız tükendi. Britanya polisi içeri girdi. Gırtlak gırtlağa kapıştık. Nihayet, kıskıvrak bağladılar bizi. Kamyonlara yüklediler. Müdüriyette, yedimiz birden, bir herifin karşısına dizildik.

Burada, Benerci yine coştu, işi kafiyeye döktü:

Herifin
mavi gözleri çipil çipil
suratı çilliydi.
İntelicent’ten olduğu belliydi.
Geçti arkadaşların önünden.
Benim önümde durdu.
Yüzüme baktı.
İsmimi sordu.
Beni bıraktı…
Niçin bıraktılar beni?
Beni
niçin
bırak-
-tılar?
— Benerci, buna bir tek sebep var.
— Ne?
— Düşecekler peşine..
Eşine??
Ateşine??
Mateşine??
Tükürmüşüm kafiyenin içine…
Yani, anlıyacağın, seni bıraktıktan sonra peşine düşecekler. Sonra cooop, haydi bir tevkifat daha. Tabii, sen yine içerde. Hem bu sefer artık suratına bakıp ismini sorup bırakılmamak şartıyla. İşte tahliye keyfiyetinin sebebi…
— Sebep bu değil. Ben, tamamen temizim. Arkamda takip yok.
— Tuhaf şey. Dışarıda temas ettiğin arkadaşlar ne diyor?
— Galiba onlar da senin gibi düşünüyorlar. İki üç defa, muhtelif arkadaşlarla temas etmek istedim. Fakat verdiğim randevulara gelmediler. Arkadaşlar benimle görüşmek istemiyor.
— Öyleyse, sen hemen yine Kalküta’ya git oğlum. Ne halt edersen et, şu vaziyeti bir düzelt bakalım.

Benerci gitti.
Baktım ki, pencereden:
muktesit, muharrir ve muhbir
Nedim Vedat Bey geçiyor.
Düşündüm Benerci’yi
ve mel’un bir ihtimalle birden
yüreğim cızz etti.

Arif olanlar için,
bu fasıl burada bitti…

III

Stop:
Fren!
Zıııınk!
Durdu!.
Amele
baş parmağını tele
dokundurdu.
Akümülatör, dinamo, motor, buhar, benzin,
elektrik,
Trrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrik!
D U R – D U !!!..

Yüksek tuğla bacalarda dumanlar donakaldı.
Koptu kayışlar.
— Patron, sabotaj var!.
— Koş telefona.
— İşlemiyor…
— Telgraf…
— Teller kesilmiş,
makina bomboş…
— Koş!..
Karşımda durma, avanak!..
Hangarda ne varsa, üstüne atlıyarak,
koşun şehre…
Sarjant, polismen, asker,
kırk ikilik, tayyare, tank,
ne bulursanız,
yetiştirin…
Birden
bisiklet, motosiklet, otomobil, omnibüs
tozu dumana kattılar, dumanı toza…
Fakat
yine birden
ekşi boza…
Ne ileri
ne geri.
Paaaaah!..
Fıııııss…
Patladı lastikleri…
Geç kaldılar, geç!..

Drran
drrrn
drrran…
Tiki taka frev…
Edildi ilân
Umumî grev!!!..

Kalküta grevdedir.
Benerci evdedir,
sırtüstü yatıyor yatakta…
Geçiyor haykırışmalarla kapısının önünden
tek başlı, tek yürekli, milyon ayaklı Kalküta…

Onlar, hep beraber grevdedir…
O, yapayalnız evdedir.
Yapayalnız…
Tavan, kapı ve duvar…
Onu kavgaya çağırmadılar.
Günlerdir ki, onu gördükçe arkadaşları
çevriliyor başları…

Benerci yatakta
Kalküta ayakta.
Benerci görmeden görüyor yattığı yerden
yürüyen Kalküta’yı:

«Adım
Adım.
Adım — lar
adım — ları…
Kal — dırım
kal — dırım.
Kal — dırım — lar
kal — dırım — ları…
Cad — de…
Cad — deler…
Kalabalık…
Ka — la — ba — lık
itiyor
iki
yana
apar — tıman — ları…
Behey tram — vay!..
çiğneneceksin:
sağa sola sap…
Geçit yok.
Rap
rappp
rappp!!!!!
Ve…
Va…
Vey…
— Yol açın kamyonlara
amele çocukları
babalarını geçiyor..»

Haykıraraktan
Benerci fırladı yataktan.
Şimdi sokaktan
tek bir insan sesi yükseliyordu…
Benerci koştu pencereye:
Aşada sokak
kalabalık.
Yukarda masmavi bir hava
Aşada bir kamyonun üstünden
kalabalığa
Söz söylüyor en yakın arkadaşı SOMADEVA:*
«— Arkadaşlar!
Aylardır ki anamız avradımız
uzun aç dişleriyle dişlediler
kendi memelerini.
Arkadaşlar…
Çıplak aç karnını kurşunlara vermek,
kıvranarak gebermek…
. . . . Tek . . . .
. . . . . . . . . . Vaar?
Hayır!.
Ar . . . . . . . lar . . . . . .

(*) SOMADEVA, Benerci’nin en yakın arkadaşı olup, uzun bir müddetten beri Kalküta’da bulunmuyordu. Binaenaleyh, böyle bir zamanda onun sesini duyup kendisini görmek, elbette ki, Benerci’yi sevinçli bir hayrete düşürecektir. N.H.

Önümüzde onlar
kalın enselerini kırıp
boynuzlarını saplayınca toprağa…
. . . . . ağa….
Biz….
. . . . . . . mizi!.
Patiska bir gömlek
gibi yırtarak
etimizi
kanlı kemiklerimizle
. . . . . . . . cağız . ! ! . .
O zaman gülleri koklıyacağız.
O zaman
tabiat
güzel bir ağız
gibi karşımızda gülümsiyecek…»

Benerci artık kendini tutamadı. Pencereden üç defa: S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. diye haykırdı. Bu haykırış o kadar kuvvetli idi ki, S O M A D E V A sustu. Birdenbire esen rüzgârla bulutları dağılan bir yaz sağanağı gibi sokaktaki kalabalığın uğultusu kesildi. İnsanlar, başlarını enselerinin üstüne yatırarak, dikine mustatil apartımanın yedinci katındaki perdesiz pencereye baktılar. Ve orada, camın arkasında, Benerci’nin sarı yüzünü gördüler.
S O M A D E V A, Benerci’yi tanıdı. Kolları ona doğru uzanır gibi oldu. Bu hareketi, yalnız yukardan Benerci ve kendi içinin içinden S O M A D E V A gördü. Başka hiçbir göz, uzanmak, kucaklamak istiyen kolların hasretini göremedi.
Yukardan, yine Benerci, üç defa bağırdı:
— S O M A D E V A.. S O M A D E V A.. S O M A D E V A…
Aşada S O M A D E V A, kamyonun etrafına toplananlara:
— Bana bir taş veriniz, dedi.
Taşı verdiler. Ve en eski günlerin en yakın arkadaşı:
— Bu adam nefsini kurtarmak için yoldaşlarını satmıştır. Benerci müstevlilerin casusu olmuştur. En yakınlarının kellesini satmasaydı, bunu yapmasaydı, onun kahrolası başını omuzlarının üstünde bırakmazlardı, dedi. Ve sağ kolunun bütün kuvvetiyle, yedinci kattaki perdesiz pencereden bakan sapsarı insanın yüzüne, taşı attı…
SOMADEVA’nın taşı, BENERCİ’nin alnına geldi. Benerci dimdik durdu. İki kaşının arasından sızan kan, çenesinden göğsüne aktı…
Ve Benerci’nin başı benim, ben Nâzım Hikmet’in dizlerine düşünceye kadar, en büyük, en iyi, en sevgili, kahreden ve yaratan KALKÜTA, onu taşladı.
Baygın çocuğumu, yatağına yatırdım. Camları parçalanmış, pervazları kanlı pencereye çıktım. Arasıra arkasına dönüp bakarak uzaklaşan kalabalığın peşinden şu suretle feryada başladım:
Benerci benim oğlum…
Ben onun yüzünü
görebilmek için
kaç kerre gecemi gündüzümü
on birlik tütüne satarak
dumandan bir adam gibi dikilip durmuşum…
Benerci benim oğlum,
ben onu
uykusuz gecelerin
ellerine doğurmuşum…

Benerci sizi satmadı.
Benerci günlerdir yemek yemiyor,
gecelerdir yatmadı.
O yatmıyor, ben yatabilir miyim?
Benerci sizi satmadı,
sizi ben satabilir miyim?
Benerci benim oğlum.
Onu ben
kellemden, etimden, iskeletimden
sizin için doğurdum…

Dostlar!
İçinizden bir çıban gibi şüphenizi yolunuz.
Benerci sizin oğlunuz,
benim oğlum…

Fakat, kalabalık, benim sesimi bile işitmeden ilerledi, kayboldu. O zaman, hâlâ baygın yatan çocuğuma döndüm, dedim ki:

Dostlar dinlemedi beni Benerci.
Benerci oğlum, küçücüğüm, büyüğüm,
başında dolaşan bu mel’un düğüm
çözülene kadar…
bizim ah! demeğe hakkımız yok,
Onların taşlamağa hakkı var…

IV

KALKÜTA’DA BİR POLİS KARAKOLUNUN
YÜKSEK DUVARLARININ DİBİ

Gök gürler. Vakit akşam üzeri. Üç polis karakolun duvarları dibinde buluşur.

BİRİNCİ POLİS — Nereye gitmiştin?
İKİNCİ POLİS — Domuz boğazlamaya…
ÜÇÜNCÜ POLİS — Sen nerdeydin?
BİRİNCİ POLİS — Köprünün üstünde
bir Hintli karı gördüm demin.
Kucağında kertenkele suratlı bir çocuk vardı.
Çocuk beni görünce başladı ağlamaya
ağlamaya
ağlamaya…
Karıya:
— Sustur şu piçi,
Britanya polisine selam versin,
dedim.
Selam vermezse, kuyruksuz bir fare gibi
gebersin
dedim.
Ne sustu, ne selam verdi kara kurbağa yavrusu.
Akıyordu su…
Akar suya fırlattım bu zırlayan şeytan piçini.
Anası yüzüme bakıp
kara bir uçurum gibi çekti içini.
Dokundu rikkatime
bu iç çekiş.
Madraslı bir ihtiyar:
«Azabı azapla tedavi edin…»
demiş.
Getirdim karakola kocakarıyı.
Sarı sırtından kızıl kan sızdırıp
çekeceğim içinden ağrıyı…
İKİNCİ POLİS — Sana bu işte yardım için
kocakarıyı eski bir halı gibi
ayaklarına sereceğim.
BİRİNCİ POLİS — Lütufkârsın…
ÜÇÜNCÜ POLİS — Ben de sana:
Bengale ormanlarında avlanmış bir filin
koparılmış erkekliğinden
bir kamçı vereceğim…
BİRİNCİ POLİS — Başka bir şey istemez…
Malumdur bana azabı ısdırap,
ezberimdedir tekmil
kitabı ıstırap.
Meselâ:
Uykulara kâbus gibi çökebilirim,
tırnak sökebilirim,
kulakların içine kurşun dökebilirim.
Ellerin derisini eldiven gibi soymak,
koltuk altına kaynar sudan yeni çıkmış
hindi yumurtası koymak,
sirke damlatarak gözleri oymak,
domuz topu ıtlak olunan usûl,
velhasıl daha bin bir usûlle gayeye vusûl
mümkündür bence…
Bakınız, bende ne var?
3. VE 2. POLİS — Göster bize
göster bize!!
BİRİNCİ POLİS — Grevde yakalanan
Hintlilerden birinin
taze kesilmiş başparmağı…
Kesildikten sonra yarım santim uzadı tırnağı…
3. VE 2. POLİS — Haydi içeri gidelim,
uzayan tırnağı seyredelim…

Polisler karakoldan içeri girerler. Bir müddet sahne boş kalır. Benerci gelir.
Yağmur yağmaya başlar… Benerci, belini karakolun duvarına dayayarak çömelir.
Karakolun duvarından insan çığlıkları gelmektedir. Ve yağmurun içinden uzun bir şehrin uğultusu işitilmektedir.
Karakolun duvarından gelen insan çığlıkları: Kalküta grevcilerine aittir.
Yağmurun içinden uğultusu işitilen şehir: Kalküta’dır.
Yağmur… Alaca karanlık… Akşam suları…
Kalküta grevi mağlûp olmuştur.
Somadeva yakalanmıştır. Ve Benerci’nin, duvarı dibine çömeldiği karakolda, Somadeva’nın omuzbaşları dilim dilim yarılarak kanıyor.
Yağmur… Karanlık… Gece iyiden iyiye indi.
Benerci’nin saçları, omuzları, dizkapakları sırılsıklam oldu. Arkadaşlarının attığı taşlarla alnında açılan yarayı kapayan sargı ıslandı, yapıştı…
Arkadaşlar içerdedir.
Benerci yine dışarda…
Kara gömlekli bir İtalyan faşistinin bile, oğlumun çektiği azabı duymasını istemem…

BİRİNCİ KISMIN SONUNCU BABI
I

BENERCİ’DEN ALDIĞIM MEKTUPTUR

Benerci’den şöyle bir mektup aldım, aynen neşrediyorum:

“Sana verdikleri zaman
bu
mektubu
belki ben çoktan
nokta
son
demişimdir.
Bu sefer dostların taşını değil,
mendebur bir kurşunu kafamdan yemişimdir.

Nâzım,
biliyorum,
ölümün önünde rol kesip
Hamlet gibi budala,
Verter gibi komik olmamak lâzım.

Nâzım,
bilmiyorum, ne haltedeyim?
Nasıl altedeyim?
Şöyle bir poz alıp durmak
kendi kendini vurmak,
kıyak iş doğrusu!..

Bak,
kapı komşum uyandı,
muslukta akıyor su,
yüzünü yıkıyor…
İndi ıslık çalarak merdivenlerden
sokağa çıkıyor…

Ben…
Ne Hamlet, ne de Verter…!!!
Neyse, geç…
İşi anlatayım,
tıraş yeter…

Sokak karanlıktı.
Senin, nefis
Mis
dediğin
birdenbire karşıma çıktı.
Dedi ki: «Aylardır peşindeyim»
dedi ki: «telâş içindeyim,
nerdesin?»
Daha birçok şeyler dedi korkuya, aşka dair.
Eklendi hatıralar hatıralara.
Sonra,
«Nereye gidiyorsun?» dedi, «eve geldik» dedi,
«içeri gir.»
Onun evine girdik.
Ev karanlık ve bomboştu.
Yatak odası, lamba yandı, konuştum:
— Bana bir bardak
dumanlı, kırmızı, sıcak
çay, dedim.

Çıktı dışarı.
Baktım karşıda çanta.
Hani taaa
onun yolda düşürdüğü
ben Benerci serseminin gördüğü
siyah podüsüet çanta.

Açtım:
Kâatlar.
Okudum:
İntelicent servis raporları,
ve yeni bir tevkifat listesi var.
Benim ismim yok.

Anladım.
İçeri girdi o,
bardağı bıraktı.
Yüzüme, elime, çantaya baktı.
Bakıştık.

Tuttum omuzlarından.
Başını vurdum duvara
vurdum…
Duvarda kan.
Vurdum duvara…

Sonra…
Sokak…
Tramvay yolları
tramvay yolları,
sağları, solları
bomboş, uçsuz bucaksız tramvay yolları…
Nefes nefese koşarak
sonra teker teker
merdivenler.

Durdum.
Odam.
Dargın bir kaş gibi kımıldandı tokmağın sapı.
Açıldı kapı.
Oturdum.
Kalktım.
Odanın ortasında dolaştım biraz.
Sonra
baktım
duvarlara.
Dışarda şafak atmış,
duvarlar bembeyaz.
Baktım duvarlara.
Sonra
sağ elim art cebimden
brovniği çıkardı.
Ağzımda cıgara vardı.
Acı geldi tütün
tükürdüm.
Şarjörü sürdüm.
Kurşun
namlunun içindedir.
Kalbim
hudut haricindedir…
Şimdi benden sana son göz
son söz
son ses:
S.. O.. S!!.
S.. O.. S!!.
S.. O.. S!!.

II

KALKÜTA’YA GİDİP BENERCİ’Yİ
NE HALDE BULDUM?

Ya yattı karanlık sulara
yahut da yatıyor.
İmdat işareti var,
ışıklı bir umman gemisi batıyor…
dedim.
Gözleri kanlı bir kurt gibi mesafeleri yedim,
yetiştim Kalküta’ya…
Gökten bir kartal gibi alçalarak
girdim yedinci kattaki odaya.

O ne?
Benerci yazı yazıyor ıslık çalarak…
Dipdiri!
Teresin keyfi yerinde…
Ne mükemmel bir ışık var
beni gören gözlerinde.
Gözlerinin içine güneş vuruyor.

Masada bir portakal duruyor,
soluyarak soyup yedim.
— Haydi be herif, anlat! dedim…

III

ÖLÜSÜNÜ BULACAĞIMI ZANNETTİĞİM HALDE
KARŞIMA YAZI YAZAR VE ISLIK ÇALAR BİR VAZİYETTE
ÇIKAN BENERCİ’NİN “ANLAT BE HERİF…” FERYADIM
ÜZERİNE BANA ANLATTIKLARI:

— En yakınlarım, en yakın dostum
taşladılar beni, taşladı.
Ve mavi gözlü kadın yoldaşlarımı satıp
başımı bana bağışladı…
Karardı içim
Karardı içim…
Kulaklarımda kazma sesleri.
İçimde ıslak
bir toprak
kazılmaya başladı.
Girdim yarı belime kadar
dumanlı sıcak karanlıklara…

— Sonra?
— Çok şükür ki, sonrası senin
kötü edebiyat yapmana yaramıyacak kadar sade,
alelade!..
Hani üstadın bir sözü var:
«BOŞ GECELERİNİ DEĞİL,
BOYDAN BOYA ÖMRÜNÜ VER İNKILÂBA…»
diyor.
Bu söz.
VİRGÜL
Kocaman, çıplak bir alından bakan iki göz.
VİRGÜL

Ve Ben işte sağım!..
Anladım ki şunu……
Çıkardım namludan kurşunu,
onu dehşetli güzel günlere saklıyacağım…

Birinci Kısmın Sonu

İKİNCİ KISIM

BİRİNCİ BAP

BENERCİ TEKRAR ARKADAŞLARINA KAVUŞUR…
SOMADEVA YATAĞA DÜŞER…
ROY DRANAT’IN HAYAT FELSEFESİ…
YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN BAŞLANGICI
V. S… V. S…

Noktanoktanoktanokta nooook-ta
Basmıştır yine bağrına Benerci’yi
o inanılmayacak kadar iyi
kahredip yaratan KALKÜTA.
Noktanoktanoktanokta Noooook-ta

I

Bu yaz:
Sabahları — taze süt gibi beyaz,
öğle zamanları — erimiş bakır gibi aydınlık,
akşamları — Bombaylı kadınların esmer teninden ılık
ve geceleri — üzüm salkımları gibi yıldızlıyken hava
SOMADEVA
düştü yatağa.
Kan geliyor boğazından.
Dinleyin bunu Benerci’nin ağzından:
«— Gazete kâatlarıyla örtülmüş olan masada bir gaz lambası yanıyordu. Somadeva, duvarın dibindeki yer yatağındaydı. Boynu bembeyaz. Elmacık kemiklerinin derisi kırmızılaşmıştı. Tıraşı uzamış. Ve gözleri lüzumundan fazla aydınlık, lüzumundan fazla karanlıktı.
Yatak çarşafının ayak ucunda bir tahta kurusu yürüyor.
Gittim, tahta kurusunu aldım. Masadaki gazete kâadını kopardım, koyulaşmış siyah bir kan damlasına benziyen hayvanı kâadın içinde ezdim.
Somadeva güldü:
— Benerci, beni seviyorsun, dedi.
Gözlerini yüzümde gezdirdi. Gözleri alnımda durdu:
— Benerci, seneler geçti. Benim attığım taşın izi silinmemiş. Bunun şimdi farkına vardım, dedi.
Yeni doğmuş bir çocuk gibi nefes aldı:
— Bugün iyiceyim, dedi.
Su istedi. Verdim.
— Karanlık, dedi.
Lambanın fitilini açtım.
Yine ona para getirmiştim.
— Bu parayı nineye verirsin yine. Her gün besleyici yemekler pişirsin. Hem, üç öğün mutlaka yemelisin, dedim.
Cevap vermedi:
— Geçen hafta sana getirdiğim paradan hapisanedekilere göndermişsin, sonra iki gün kuru ekmek yemişsin, dedim.
İşitmemezliğe geldi.
— Sana yemeğin için verilen parayı başka yerlere harcamaya hakkın yok, dedim. Yemek yemen, iyi olman lâzım, dedim.
Bir şey söylemek istedi.
Söylemedi.
Düşünüyorum.
Bir kamyonun üstünden uçsuz bucaksız kalabalığa söz söyliyen Somadeva aklıma geliyor.
Yağmurlu bir akşam aklıma geliyor. Karakolun duvarına çömelmişim. İçerde Somadeva’nın omuz başları lime lime yarılarak kanıyor.
Somadeva’nın mahkemesi aklıma geliyor. Yumruklarını maznun parmaklığına vurarak haykırıyor.
Somadeva hapisaneden kaçıyor. Yine beraberiz. Britanya’ya karşı grevler, nümayişler, içtimalar…
Sıcak bir öğle zamanı aklıma geliyor. Uzun bir yol yürüyoruz. Terimi silmek için Somadeva’dan mendilini istiyorum. Dalgın, mendilini veriyor. Mendilde kan.
Gece boğazından kan boşanmış. Doktora gidiyoruz. Verem.
Metelik yok. Zaten hastaneye de yatırmak mümkün değil. Kaçak.
Somadeva’yı, ninenin evinde, duvarın dibindeki yer yatağına yatırdığım gün aklıma geliyor.
Düşünüyorum.
Kötü, berbat şeyler aklıma geliyor.
Sonra, mendillerine kan tüküren veremli genç kız romanları okuya okuya, bütün bu anlattıklarımı bayağı bulacak olan bazı okuyucular aklıma geliyor.
Gülüyorum.
Somadeva soruyor:
— Niye güldün?
— Hiç.. Hem artık ben gideceğim.
Somadeva soruyor:
— Haftaya geleceksin değil mi?
— Tabii.
Odadan çıkarken Somadeva’nın sesini işitiyorum:
— Böyle duvar dibinde sırtüstü gebermek berbat şey be. Hiç olmazsa orada ölsem. Sen, söyle arkadaşlara…
Gözlerim yaş içinde.
— Arkadaşlara söyle. Unutma, Benerci. Orada. Anlıyor musun?»

II

Sıcak.
Ufukta ışıldayarak
nehir akıyor.

Benerci kapalı bir kitap gibi.

ROY DRANAT toprağa bakıyor
Ve konuşuyor, yarı yoldan dönen
bizim eski ahbap gibi:
«— Benerci sen
yüksek dağların çayırlarında biten
keskin kokulu
göz alan renkli bir otsun.
Fakat
devedikeninden
daha faydasız bir ot.
Benerci sen bir Don Kişot’sun,
kahraman
ve gülünç
bir Don Kişot.
Benerci bil ki
neticeler çıkarmak
öyle mümkün değil ki…
Hayat öyle karışık.
Geç efendim, bunları bırak.
Akşamüstü serinlikte teferrüce çık…
Ve Yahya Kemal beyi asrîleştir biraz,
yaz:
“Şöyle rahat bir kûşeye sığındık da biz
Dehrin bu hayı huyuna meclubu handeyiz…”
Gerisini at.
İşte felsefei hayat.»

Benerci güldü.
Ben bir şey demedim.
Eski bir kavga şarkısı mırıldanarak
bakıyorum ufukta akan suya.

Sıcak.
Yazdım bütün gece Benerci’yi,
şimdi bir yatsam uykuya.*

(*) Okuyucularıma, ismiyle ilk defa karşılaştıkları ROY DRANAT hakkında kısa bir malûmat vermeyi münasip buldum. Roy Dranat, Benerci’nin eski bir kavga arkadaşıydı. Fakat sonra, galiba korktu, galiba sabrı tükendi ve galiba ruhunu satıp rahatı bulmak fırsatını ele geçirdi. Kavgadan ayrıldı. Şimdi ROY DRANAT, İngiliz emperyalizminin emrinde, sakalsız, pelerinsiz ve kılıçsız, rahatını arayan zavallı, mustarip bir Faust’tur.
N.H.

III.

«Keşmirli Ebe kadın
anamın kasıklarından çekti beni.
Ve
kundakladı bir sinema biletiyle.
Biletim
üçüncü mevkiydi.
Anam
etekliğini giydi,
babam
mavi gömleğini,
yola düzüldük…
Gittiğimiz sinemanın
üç kapısı var:
Birincinin önünde:
otomobiller tepiniyor,
fraklı Britanya bankaları iniyor.
İkincinin önünde:
küçük dar
dükkânlarla
dar
tarlalar.
Üçüncü kapı bizim,
oradan
biz giriyoruz,
istihsal aletinden mahrum olanlar.
İçerde
the polismenler gösteriyor yerlerini
müşterilerin:
— Buyrun siz oturunuz!
Oturtuldular.
— Oturun!
Oturdular.
— Otur ulan kerata…
Oturduk.
Lambalar söndü.
Muzıka başladı, makina döndü.
Perdede
filmin ismi göründü:
(Yirminci Asrın Sergüzeştleri nâm
dram.)
Yirminci asır
dört kanatlı bir tayyareden
mendil salladı bize.
Yakasında kapitalizm
açıldı kabak çiçeği gibi.
O kadar çoğaldı
o kadar
uzadı ki bacalar
saçlarından asıldılar sıra sıra
kehkeşanlara.
Öyle duman çıktı, kurum yağdı ki
gökte Allah bile meleklere
Amerikan markalı muşambalar giydirdi.
Şikagolu bir milyoner
öptü telsiz telefonla
Tokyolu sevgilisini.
Elektrikli salhanelerde
makinaların bir ağzından pastırma attılar,
öbür ağzından
boynuzlu inekler çıktı.
Bir coğrafya hocası dedi ki derste:
“Senegalli zencinin yegâne derdi
yüzünün siyah olmasıdır.”
Bu haber bir velveleyle köpürdü Paris’te,
müstemlekeler nezareti emir verdi,
pudra fabrikaları geçti seferberliğe.
Paris’te olan işler duyulunca Londra’dan
hemen içtima edip karar koydu Avam Kamarası:
“Kıçlarına kuyruk takmıyan Hintlilerin
kesilecek kafası.”
Telsizler daha tebliğ ederken bu kararı Hind’e
muazzam bir kuyruk tröstü teşekkül etti
Mançister şehrinde.
Kutbu şimalide Eskimolar
görünce bu halleri,
kıça kuyruk takmamak
ve değiştirmemek için deri,
ince Japon fincanlarında
okkalarla Hollanda sütü içmeğe başladılar.
Üstünde uzun katarlar kayan raylar,
bahrimuhitlerin elli bin tonlukları
ham mevat taşıyorlar müstemlekelerden.
Kilometreler
ticaret evleriyle bağlandı birbirine.
Sahrayı Kebir’in ortasında
ilân kuleleri dikildi.
Tröstler kartellerle tokuşuyor.
Balyalar, denkler, çuvallar, kutular
şarktan garba, garptan şarka koşuyor…
Perde karardı, makina durdu.
Perde beyazlandı, lambalar yandı.
Lambalar yanar yanmaz
kocaman bir gürültü ortalıkta çalkandı.
Babama sordum:
“— Ne oldu?”
Anam güldü.
Ve birdenbire küçücük kafam
yukardan düşen bir kitabın
yapraklarıyla örtüldü.
Kitabı kafamdan atıp yukarı baktım:
Britanya bankalarının localarından
filozoflar:
tonlarla yaldızlı eserlerini
fırlatıyorlar üstümüze.
Lambalar söndü.
Muzıka başladı, makina döndü.
Perdede
ikinci kısmın ismi göründü
“Hindistanlı Parya
VE PROLETARYA..”
The polismenler el attı kıçlarına.
Birinci mevki homurdandı.
İkinci sallandı.
Bağırdı üçüncü mevki
avazı çıktığı kadar:
“— Geliyor, ror, geliyor bizimkiler….”
Mehtaba, dökülen bahrimuhit gibi
mavi pantolonların dalgaları
kapladı perdeyi.
Başladı resmigeçit
Misisipi gibi uzun
Amazon kadar geniş.
Maden ocaklarında çalışanlar
ata biner gibi kazmalarına binip
tünellerde koşuyorlardı dörtnala.
Keşmirli mensucat amelesi
hep bir ağızdan şarkılar okuyarak
kocaman bir bayrak dokuyarak
geçti.
Nakliyatçılar
şehirlere tekerlek takarak
tramvaylara çektirdiler.
Elektrikçiler
lastik eldivenlerine
sırma saçlarından
dolamışlardı voltları.
Elektrikçiler
geçtiler,
elektrik kadar temiz
elektrik kadar çevik,
elektrik
elektrik…
Geçiyor bizimkiler
Misisipi gibi uzun
Amazon kadar geniş…
Omuzlarımda fır dönerken kafam
karnıma vurdu babam.
Şimdi yürüyordu perdede
on milyon beygir kuvvetinde bir ıstırap:
Elleri ceplerinde kilitli
parmakları burunlarında
ağır ağır sürüklendi işsiz ordusu.
Adımları
nalladı
gözbebeklerimizin kulaklarını.
Sırıttı birinci mevki.
İkinci düşündü.
Perdede
yeni yazı göründü:
“BURJUVAZİ!.”
The polismenler giydi pazarlıklarını.
Alkış yağdı localardan.
Ağzı sulandı ikinci mevkiin.
Biz
çuvaldızla dikildik birbirimize gündeliklerimizden,
avuçlarımız alevlendi,
fırladı gözlerimiz
burun deliklerimizden.
Başladı resmigeçit:
İmparatorluk üniformaları
davul çalarak
yol açarak
geçti.
Britanyalı diplomatlar
bonjurlarının kuyruklarını
döşediler yola.
Bayraklar çekildi her karakola.
Sökün etti tröstler.
Başlarında
banka kavaslarının şapkası vardı.
Sıkıştırmışlardı fabrika bacalarını
kulaklarına.
Toprakların kilometreleri
tespihti ellerinde.
Ağızları havada kartel avlıyordu.
Esham senetlerindendi boyunbağları.
Parmaklarımla saydım bu dağları,
geçtiler.
Göründü müteşebbislerin alayı.
Hepsi bir iki fabrikanın
tutmuştu kulaklarından.
Sünnet çocukları gibi yürüyorlardı.
Hepsinin parlıyordu apış arasında
malî sermayenin altın kazığı.
Bunları da birer birer
saydık anamla beraber…
Alay bitti.
Toz duruldu.
Baktık ki, yollara
çıplak göbeklerinden çivilenmişti orospular.»

Somadeva deminden beri okuduğu defteri kapattı. Yastığının altına koydu ve Benerci’nin yüzüne baktı:
— Nasıl buldun?
Benerci sordu:
— Hepsi bu kadar mı?
— Şimdilik bu kadar. Daha doğrusu bu, yazmak istediğim «Yirminci Asır Hindistan Tarihi»nin başlangıcı.
— Bakalım gerisi nasıl olacak?
— Gerisi, sonu harikulade olacak asıl, Benerci. Bu tarihin sonu inanılmıyacak kadar mükemmel olacak. Yalnız bir yazabilsem, yani onu ben de bir yazabilseydim.
Benerci kalktı. Masanın üstündeki gaz lambasını yakmak istedi. Somadeva seslendi:
— Lambayı yakma. Böyle daha iyi. Geçmiş gelecek, kafamın içindekileri böyle daha iyi görüyorum. Akşamları ateşim dehşetli artıyor. Ağrılar filan dehşetli. Artık dayanılmıyacak kadar… Neyse, bunları bırak. Sen bir şeyler anlat bakalım. Son günlerde okuyor musun? Fabrika kaçta bitiyor? Neler okudun?
— Son günlerde bir iki meraklı kitap okudum. Hatta iki tanesi yanımda. İstersen lambayı yakayım da, sana biraz okuyayım.
— Olur, Benerci.
Benerci lambayı yaktı.
— Kitaplardan biri, şu meşhur Fransız gazetecisi Alber Londr’un. Fransız Kongosu’na dair. Sana kitabın en feci faslından beş on satır okuyacağım. Fransız Kongosu’nun merkezi Brassavil’le Karaburun limanını birleştirecek olan Kongo – Osean demiryolunun inşaatına dair birkaç satır. İnşaatı Batilon Şirketi yaptırıyor. Şimdi, dinle:
Benerci lambanın fitilini biraz daha açtı. Okumaya başladı:
«— Bakota, Baiyya, Linfaondo, Sara, Banda, Lizangö, Mabaja, Sinde, Loano kabilelerinin adamları, dalgın hayatlarından koparılarak Batilon’a gönderilmekteydiler.
Bu çok garip bir yolculuktu.
İstilâ zamanlarımızdan kalan mavnalara yükleniyorlardı.
Üç yüz, dört yüz başlık insan sürüleri güvertenin altına ve üstüne yığılıyordu. Aşağıda olanlar nefessizlikten boğuluyorlardı; yukardakiler ne oturabiliyorlardı, ne de kalkabiliyorlardı. Ve ayaklarında zencir olmadığı için, Brassavil’e kadar 15-20 gün süren yolculuk esnasında Şari, Sangu, Kongo nehirlerine her gün iki üç insan kendini atıyordu.
Mavna yolunda ilerliyordu. Düşenlerin hepsini toplıyamazsın ya!…
Kıyıdan gidildiği zamanlar ağaç dalları en yukarda bulunanları nehre yuvarlıyor… Hiçbir çatı yok. 15 gün yuvarlak güvertenin üstünde. Güneşin altında. Yağmurun altında. Ocak odunla yakıldığı için, uçuşan küçük kıvılcımlar zencilerin derilerinde yanıklar yapıyor…
İşte nihayet Brassavil… Üç yüz kişiden ancak iki yüz altmışı, bazen de iki yüz ellisi gelebilmiştir.
….Gelenler sürüye sokuluyor. Yaya yolculuk başlıyacaktır. İlk önce, en sağlam olanlar seçiliyor.
….Ve sürü, balta görmemiş ormanlardan yürüyerek, bataklıklar geçerek, dehşetli Mayombe ormanına doğru ilerliyor.
….Bu korkunç bir manzaradır. 10 kilometreye uzanan insan sürüsü, boğumlarını kımıldatmaya mecali olmayan uzun, yaralı bir yılana benzer. Biyalılar düşer, Zindeliler ayaklarını zorlukla sürükleyebilirler ve kırbacın düğümü onları kovalar.
Ben demiryollarının nasıl yapıldığını görmüşümdür. İş yerinde birçok aletler vardır. Fakat burada zencilerden başka hiçbir şey yok…..
….300 kilogram ağırlığında çimento fıçılarını nakletmek için, Batilon Şirketi, bir sırık ve iki zenciden başka hiçbir vasıtaya lüzum görmemiş.
Irgatbaşıların ezdiği bitkin, yorgun, yaralı, sıska zenciler yığınlarla ölüyorlar.
….Bu muazzam bir zenci imhası hareketiydi.
Batilon Şirketi’ne verilen sekiz bin insan, az bir zaman içinde beş bin, sonra dört bin, daha sonra iki bine indi.
Ölenlerin yerini doldurmak için yeni devşirmeler yapılıyordu.
Zenciler ormanlara, Çat kıyılarına, Belçika Kongosu’na, Angola’ya kaçıyorlar. Eskiden insanların yaşadıkları yerlerde, bizim müteahhitlerimiz şimdi yalnız şempanzeleri buluyorlar……»
Benerci durdu ve,
— Somadeva, dedi, biliyor musun, bu kitabı yazan Alber Londr kimdir?
— Hayır, tahmin ediyorum. Onda dehşetli bir iş adamı kafası var. Zencilerin mahvoluşuna, körü körüne baltalanan bir ormanın mahvolması gibi acıyan bir adam. Anlıyorum ki, o, Afrika’ya makina istiyor. Zenciyi ölümden kurtarmak için değil. Zenciyi daha semereli, daha uzun zaman, daha dayanıklı işlettikten sonra öldürmek için. Fransız emperyalizminin acı söyleyen, dehşetli bir gazetecisi şu Alber Londr.. Öyle değil mi?
— Öyle.. İstersen sana kitapları bırakırım. Öteki kitap Jorj Lefevr’in «Kauçuğun Epopesi». Amerika otomobil fabrikalarına dair fasılları şayanı hayret. Bu Lefevr kadar köpoğlulukta mahir bir adam görmedim. İnsanların, kocaman bir makinanın basit vidaları haline gelmesinde bile şiir bulan bir adam. Kitabı okur anlarsın. Lambayı söndüreyim mi? Haftaya gelirim yine. Dört gün sonra yapılacak mitingin sonu neye varacak? Böyle hasta olmasaydın. Kuvvetli söz söyliyen, amma bıçak gibi söz söyliyen bir arkadaşa öyle ihtiyacımız var ki. Neyse. Ben gidiyorum. Kendine iyi bak…
— Ben kendime iyi bakıyorum. Üzülme! Git. Lambayı söndür.
Benerci lambayı söndürdü. Ve sanki lambayı söndürür söndürmez, Somadeva hemen uyuyuvermişmiş gibi, ayaklarının ucuna basarak odadan çıktı.
Merdivenin sahanlığında, nine Benerci’yi kolundan tuttu:
— Ölecek, dedi. Belki, ölümün gelmesini beklemeden kendi kendini öldürecek. Benim oğlum da, kafasını İngilizler sopayla parçaladıktan sonra, o duvarın dibindeki yatakta ölmüştü. Bu da, o duvarın dibindeki yatakta ölecek. Belki de kendi kendini öldürecek. Çok ağrı çekiyor. Sana göstermiyor amma, siz hepiniz öyle ağrı çekseydiniz çoktan ölürdünüz.
— Kendini öldüreceğini nerden biliyorsun? Sana bir şey söyledi mi?
— Bana bir şey söylemedi. Bana o yalnız iyi şeyler söyler. Kendini öldüreceğini yalnız kendine söyledi gibi geliyor bana. Bunu, belki kendine bile apaçık söylememiştir. Belki de söylemiştir. Dün, ben evde yokken, sokağa çıkmış… Yatağının altına bir çıkın korken gördüm. Çıkında ne vardı, bilmiyorum. Sokaktan bir şey alıp getirdi.
Benerci, birdenbire geri dönüp Somadeva’dan sormak istedi. Sonra vazgeçti.
— Sen onu yalnız bırakma, nine, ben iki üç gün sonra gelirim.
Benerci sokağa fırladı.
Yürüdü.. Yürüdü…
Bir köşebaşında Roy Dranat’la karşılaştılar.
Havagazı fenerinin altında durdular. Roy Dranat sarhoştu. Benerci’nin ellerini tuttu:
— Benerci, belki siz haklısınız, dedi. Belki haklısınız. Fakat, ben «dünyayı düzeltecek ben mi kaldım»a kadar düştüm. Mümkündür ki, «beş parmak bir olmaz»a kadar da alçalayım. Amma, bana öyle geliyor ki, sizin hakkınız var. Allahaısmarladık Benerci. Ben bu tarafa sapıp yoluma gidiyorum, sen de yoluna git..
Roy Dranat, Benerci’nin ellerini bıraktı. Şapkasını çıkardı. Yerlere kadar eğilerek Benerci’yi selamladı:
— Belki, siz haklısınız…….
Sallanarak uzaklaştı..


İKİNCİ BAP

KALKÜTALI SEYYAR SATICI ESNAFINDAN BİR VATANDAŞ: KALKÜTA’DA,
İNGİLTERE EMPERYALİZMİ ALEYHİNE YAPILAN MİTİNGİ VE SOMADEVA’NIN ÖLÜMÜNÜ BERVEÇHİ ÂTİ ANLATIYOR.

I

Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyy… aman kalabalık!!
Rüzgârlı bir orman gibi uğuldardı, kardaşım,
bu yaman kalabalık.
Kalkütalı tornacılar, Keşmirli dokumacılar,
Bombay gemicileri,
yetmiş yedi denizin getirdiği
kum gibi
insan var.
Çırılçıplak çocuklar
sarkıyor salkımlarla ağaçların dalından.
Kocakarılar oturmuşlar eşiklere.
İğne değil, bir kıl koparıp atsan sakalından
düşmezdi yere.
Meydanda bir kalabalık vardı, kardaşım,
uyyy, aman kalabalık.
Dalgalı, karanlık bir suya düşmüşüm gibi
beni sardı, kardaşım,
bu yaman kalabalık.
Baktım ki taaa…
karşıda
bir kamyonun üstünde bir adam
avaz avaz
söz söylüyor.
Ama ne söz söylüyor anam,
okkalı söz söylüyor!!!
Bakıyorum adama,
bir şey anlamıyorum ama,
söz söylüyor herifçioğlu
söz söylüyor,
okkalı söz söylüyor:
«— Bilemem hangi sebeple, bilemem hangi sebebe!»
Etrafta bağırıyorlar:
«— Yaşşşşa be!!!»
Ben de bağırıyorum.
Acayip bir türkü çağırıyorlar.
Makama uyup ben de çağırıyorum…
Yanımda seyrek sakallı bir ihtiyar:
«— Bunlar, delidir, diyor,
bunlar sanıyorlar ki, diyor, biz
zorla devirebiliriz,
altın topuzlu kuyruğunu dalgalara vuran
denizlerin ortasında demirden
bir aslan
gibi duran
kocaman
Britanya’yı…»
Şimdi kamyonun üstünde başka bir adam..
Bu da söz söylüyor anam
söz söylüyor.
Okkalı söz söylüyor.
Bakıyorum adama.
Bir şey anlamıyorum ama
belli ki ötekinden
daha okkalı söylüyor.
Etrafta daha çok bağırıyorlar.
Ben de bağırıyorum.
Bu sefer başka bir türkü çağırıyorlar,
makama uyup ben de çağırıyorum…
Seyrek sakallı ihtiyar:
«— Bak, bu doğru söylüyor, diyor,
zorla değil,
güzellikle
yavaş yavaş, diyor, alırız!..
Birdenbire ayrılırsak,
köksüz bir ağacın dalları gibi kalırız…»

Şimdi kamyonun üstünde yine başka bir adam.
Elbet bu da söz söyleyecek anam.
Söz söylüyor.
Seyrek sakallı ihtiyarın keyfi yerinde yine.
Belli ki, geliyor kalabalık
seyrek sakallının dediğine.
Adamlar çıkıp iniyor kamyonun üstünden.
Balta görmemiş bir ormanda yürür gibi
yürüyorum kalabalıkta kamyona doğru ben.
Bağırışlar.
Türkü çağırışlar.
Ben bir şeycik anlamıyorum ama,
etraftan laflar çalınıyor kulağıma:
— Sol taraf hapı yuttu!
— Kamyonun yanında Benerci’ye bak!
Anası ölmüş
kız kardeşi dağa kaldırılmış gibi
somurttu…
— Gandi’nin hakkı var!
— Hind’in kurtarıcı ilahları:
dokuma tezgâhları.
Deniz tutmuş gibi dönüyor başım.
Birden bir kıyamettir koptu kardaşım.
Bağrışmalarla, ipte çamaşır gibi sarsıldı hava.
— Somadeva geliyor, Somadeva!
— Ona söz verin!
— Söyletmeyin, istemez!
— Dinlemiyoruz!
— Al aşağı!
— Söyletmeyin, istemez.

Yanındakilerin omuzuna dayanarak
tırmandı kamyona bir adam.
Geldi bütün kalabalık
bu sapsarı yüzlü bir tek adamla göz göze.
Ortalık tıssss!
Somadeva başladı söze…
Hey anam! Heeey!
Herifte bir ses vardı, beyabey,
bir ses!
Hani, ormanda kaplanlar ölürken
böyle bağırır..
«— Arkadaşlar!
dedi.
Hastayım..
Çok..
Fazla söze lüzum yok,
kendimi asacaktım.
Gidip bakın odama:
ipi yerde,
çengeli tavanda mıhlı bıraktım.
Geberecektim bir kaçak gibi
az daha..
Arkadaşlar!…»
dedi.
Ve sözünü bitiremedi.
Sallandı sola bir, sağa bir…
Baktım ki kalabalığa bir
kalabalık da rüzgârlı bir ekin gibi sallanıyor,
ben de sallanıyorum.
O yine:
«— Arkadaşlar…»
dedi.
Yine sözünü bitiremedi.
Ve kamyonun üstünden
devrildi üstümüze..
Birdenbire, kardaşım, bir hal oldu bize:
boydan boya meydan uzattı kollarını
düşeni tutmak için.
Hani ancak
Lortlar Kamarası’na girmeliyim
bu hali unutmak için.
Dalgalı bir denize düşen ay ışığı gibi
yüzdü bembeyaz ölüsü Somadeva’nın
yukarı kalkan kolların ve başların üstünde.
Meydan bağırdı, ben bağırdım:
«— Somadeva!
Somadeva!
Kavga sonuna kadar
kav—ga!…»
Omuz başımda inledi bir ses:
«— Deliler kesiyor kocaman bir çınarın
en yeşil, en geniş dalını.»
Dönüp arkama baktım ki, anam;
yoluyor seyrek sakalını
seyrek sakallı adam.

İKİNCİ KISIM SONUNCU BAP

İKİ ÖLÜNÜN ODASI…
HİNDİSTAN YİRMİNCİ ASIR TARİHİNİN SON SÖZÜ…
ROY DRANAT’IN AYNALI DOLABA BAKAN ÖLÜ GÖZLERİ…

I

Somadeva’nın ölüsü imamsız, rahipsiz ve hahamsız ve kavga şarkıları söyleyen on binlerce kişilik bir cemaatla kaldırıldı.
Benerci, Somadeva’yı gömdükten sonra, ninenin evindeki odaya geldi. İpi yerde ve çengeli tavanda mıhlı gördü. Duvarın dibindeki yer yatağının yastığı altından kırmızı kaplı, çizgisiz defteri çıkardı.
Defterin kabında: «HİNDİSTAN’IN YİRMİNCİ ASIR TARİHİ» diye yazılıydı. Benerci defteri açtı. Baş tarafta, Somadeva’nın bir gece kendisine okuduğu yarı kalmış mukaddeme vardı. Sonra beyaz sayfalar. Son sayfada beş altı satır. Benerci bu beş altı satırı okudu:
«Ben, Somadeva, Hindistan’ın yirminci asır tarihini yazmağa başladım. Fakat bitirmeden öleceğim. Arkadaşlarım, bıraktığım yerden yazmağa devam etsinler. Tarihin sonu inanılmayacak kadar güzel olacaktır. Buna eminim…»

II

Benerci, Somadeva’nın odasından sokağa çıkınca, Roy Dranat’ın «akşamüstü serinlikte bir teferrüçten dönerken» soğuk alıp zatürreeden öldüğünü duydu. Ve Roy Dranat’ın oteline gitti. Gördüklerini şöyle anlatıyor:

Girdim ki içeriye,
iki eli yanına gelmiş
yatıyor otel odasının
dört topuzlu karyolasında.
Ölü.
Omuzlarına kadar çarşafla örtülü,
gözleri açık…
Çarşafın altında ayakları:
acayip bir hayvanın dinliyen kulakları…
Gözleri bakıyor
ayakları arasından dolaba.
Dolabın aynasında görüyorum:
başını değil,
yüzünü değil,
kaşını değil,
kapakları açık, içi örtülü gözlerini,
yalnız ölü gözlerini…
Gözleri bakıyor dolaba.
Ehramda bir kapı
açar gibi
açtım
dolabı.
Alt katta bir kutu var.
Kutuda ölünün hiç giymediği
siyah kunduralar.
Ütülü elbiselerle dolu orta kat:
asılmış dolabın içine
sıra sıra elsiz ve başsız Roy Dranat.
Bir şişe permanganat,
yakalık,
mendil, çorap.
Bir kitap:
çok eski günlerde beraber okuyup
satırlarının altını beraber çizdiğimiz
bir kavga kitabı.

Kapadım dolabı.
Onun dolaba bakan gözlerini kapadım.
Artık satılacak bir yürek,
kiralık bir kafa bile yok.
Roy Dranat, hoşça kal,
mesele yok.
YORGAN GİTTİ,
KAVGA BİTTİ.

İkinci Kısmın Sonu

ÜÇÜNCÜ KISIM

BİRİNCİ VE SONUNCU BAP

I

Gözüme altın bir damla gibi akan
yıldızın ışığı,
ilkönce
boşlukta
deldiği zaman karanlığı,
toprakta göğe bakan
bir tek göz bile yoktu…
Yıldızlar ihtiyardılar
toprak çocuktu.
Yıldızlar bizden uzaktır
ama ne kadar uzak
ne kadar uzak…
Yıldızların arasında toprağımız ufaktır
ama ne kadar ufak
ne kadar ufak…
Ve Asya ki
toprakta beşte birdir.
Ve Asya’da
bir memlekettir Hindistan,
Kalküta Hindistan’da bir şehirdir,
Benerci Kalküta’da bir insan…
Ve ben
haber veriyorum ki, size:
Hindistan’ın
Kalküta şehrinde bir insanın
yolu üstünde durdular.
Yürüyen bir insanı
zincire vurdular…

Ve ben
tenezzül edip
başımı ışıklı boşluklara kaldırmıyorum.
Yıldızlar uzakmış
toprak ufakmış
umurumda değil,
aldırmıyorum…
Bilmiş olun ki, benim için
daha hayret verici
daha kudretli
daha esrarlı ve kocamandır:
yolu üstünde durulan
zincire vurulan
İ N S A N . . .

II

Şu yukarıya, üçüncü kısmın birinci ve sonuncu babının birinci parçası olarak yazdığım, üslubu ukalaca, yazıdan da anlıyacağınız veçhile, Benerci mahpustur.
Hindistan’ın hakikî istiklâl ve hakikî kurtuluşu için çalıştığından dolayı, Britanya polisi tarafından tevkif, Britanya adliyesi tarafından muhakeme ve Britanya hükûmeti tarafından, Benerci, hapse atılmıştır. Cezası 15 senedir. Benerci bu 15 adet seneyi taş bir hücrede tek başına geçirecektir. Ve bu 15 adet senenin bir haylisi geçmiştir…
Şimdi size, bu bir hayli senenin nasıl geçtiğini anlatacağım. Ve, sonra, sıra, Benerci’nin kendini niçin öldürdüğüne gelecek. Emperyalizm aleyhine yazılan* ve emperyalizmi temellerinden yıkmak için nefislerini feda edenlerden bahseden bu kitap, bir inkılâpçının hangi şartlar içinde kendini öldürmeğe hak kazanacağını da hallettikten sonra, bitmiş olacaktır.

(*) Yalnız şunu hatırlatmak isterim ki, Benerci emperyalizmi ve emperyalizm ile mücadeleyi, Neo-Hitlerist-Sosyal-Faşist-Sinyor-Fon Şevket Süreyya Bey gibi anlamıyordu.

III

Güneş
pencerede…
Yanıyor
demir bir çubuk..
Dışarda saat
belki beş,
belki altı,
belki buçuk,
yedi..
Gardiyan karyolayı
duvara kilitledi.
Adam
demir iskemlede oturuyor
oturuyor…
Güneş
düştü pencereden
adamın başına vuruyor..

Dışarda saat
belki on
belki on iki..
İçerdeki:
yürüyor duvardan
duvara,
duvardan
duvara…

Gardiyan…
Pirinç çorbası, ekmek.
Demek:
öğle saatı çaldı
öte yanda yaşıyanlara..
Ve adam yürüyor,
duvardan
duvara,
duvardan
duvara..

Yanıp söndü demir çubuk..
Dışarda saat:
belki beş,
belki altı,
belki buçuk…
Dışarda adam…
Adam
demir iskemlede oturuyor…
Oturuyor…

Gardiyan.
Pirinç çorbası, ekmek.
Gardiyan
karyolayı indirince:
içerde gece.
Yatıyor adam.
Gözleri düşünüyor,
dişlerinin arasında bıyığı..
Dışarda ay ışığı….

IV

19… senesi eylülünün on beşinci gecesi idi.. Saat on ikiden sonra, Kalküta şehrinin varoşlarından gelen bir adam, umumî hapisanenin yüksek duvarları karşısında durdu. Tam bedir halindeki ay, gökyüzünü kaplıyan ve esen rüzgârla korkunç şekiller alıp akan siyah bulutların arkasında kâh gizleniyor, kâh meydana çıkıyordu.
Şehrin varoşlarından geldiğini beyan ettiğimiz meçhul adamın durduğu mahal, umumî hapisanenin arka cephesine tesadüf etmekte olup bu cephenin üst kısmında, hafif bir ışıkla aydınlanmış, bir sıra demir parmaklıklı pencere vardı.
Ay, bulutların arasından kurtuldukça, zaman zaman duvarın dibinden geçen bir süngüyü ışıldatmakta ve bu suretle meçhul adama hapisanenin etrafını devreden nöbetçilerin mevkilerini bildirmekte idi.
Meçhul adamın kendisini nöbetçilere göstermek istemediğini, okuyucularımız, elbette tahmin eylemişlerdir.. Tahminlerinde yanılmıyorlar. Zira bu adam buraya Britanya İmparatorluğu zabıtasının hiç de hoş görmeyeceği bir işi yapmak için gelmiş idi.
Filhakika, nöbetçiler hapisanenin köşesinde gözden kaybolur olmaz, meçhul adam cebinden bir taş parçası çıkarıp iyice nişanladıktan sonra demir parmaklıklı pencerelerin soldan üçüncüsüne fırlattı.. Taş pencereden içeriye girdi.
Eğer biz, okuyucularımızla birlikte, meçhul adamın taşı atmasından evvel, mevzubahis pencereden içeriye bakmış olsaydık, şöyle bir manzaranın şahidi bulunurduk:
Demir kapısının üstünde gardiyanlara mahsus dışardan sürmeli küçük bir pencere bulunan taş bir hapisane hücresi. Gündüzleri kaldırılıp zincirle duvara kilitlenen ve geceleri indirilen demir bir karyola. İşbu karyolanın üstünde, mahpuslara mahsus libası giymiş olduğu halde bir şahıs oturmaktadır. Mezkûr şahıs sık sık başını kaldırarak, kapıdaki gardiyan penceresinden gözetlenip gözetlenmediğine bakıyor, sürgünün açılmadığına emniyet kesbettikten sonra, siyah kaplı kalın bir kitabın sayfalarına bir şeyler yazıyordu. Eğer siyah kalın kitabı yakından tetkik edecek olursak görürüz ki, bu İngilizce bir İncil’dir. Mevzubahis şahıs, taş hücreye kapatıldıktan bir hafta sonra; Kayser’in hakkını Kayser’e ve Allahın hakkını Allaha vermeği ve sağ yanağına bir tokat atılırsa, sol yanağını çevirmeği talim etsin diye, bu İncil’i bir İngiliz misyoneri kendisine vermiş idi. Esasen, hepisanenin bütün hücrelerinde bu kitaptan maada okuyacak ve yazacak bir şey bulunmazdı.
İmdi, ahvalini tetkik eylediğimiz şahsın, yani taş hücre mahpusunun İncil sayfalarına neler yazdığını görelim:
Satırlarının başları numaralı ve bazı kelimeleri küçücük haç işaretli sayfalarda, URDU lisanıyla ve henüz kurumamış kırmızı ve taze bir kan ile yazılmış ve kitabın sık siyah matbu hurufatı üzerinde ateş gibi yanan yazılar vardı.
Taş hücre mahpusu İncil kitabının iç mukavvasından kopardığı bir parçayı bükerek bir kalem haline getirmiş ve bunu sol bileğinden ince ince akan kana batırarak bu ateş gibi yanan yazıları yazmakta bulunmuş idi.
İşte şehrin varoşlarından gelen meçhul adam taşı attığı zaman, taş hücrenin içindeki mahpus böyle bir işle meşguldü. Pencereden gelen taş mahpusun karyolası dibine düşmüştü. Mahpus hemen yerinden kalktı.
Üzerlerine kanı ile yazdığı İncil kitabı sayfalarını kopararak taşa sardı ve taşı pencereden dışarı atıp iade etti.
Şehrin varoşlarından gelen meçhul adam, taşa sarılmış kâat tomarını yerden aldı. Göğsüne soktu. Ve dünyanın en kıymetli hazinesini göğsünde taşıyan bir insan gibi, korkak, cesur ve emin adımlarla uzaklaşmaya başladı. Korkuyordu: göğsündeki defineyi alırlar diye; cesurdu: göğsündeki defineyi ölümün karşısında dahi vermemek için; emin idi: zira kaç senedir her iki ayda bir buraya geliyor, taşı atıyor ve taş, kanlı yazılar yazılı İncil sayfalarına sarılmış olduğu halde kendisine iade ediliyordu; binaenaleyh bu işe alışmış idi.
Bu kanla yazılmış yazılar, Hintlilerin hakikî istiklâl ve kurtuluş cidalinde kitlelere heyecan, şuur ve hedef vermekte idi……..

Taş hücre mahpusu Benerci’dir. Kitlelere heyecan, şuur ve hedef veren yazılar, vaktiyle Somadeva’nın başladığı ve şimdi Benerci’nin devam ettiği «Hindistan’ın Yirminci Asır Tarihi» isimli eserdir. Yalnız, Benerci bunu, bileğini kesip kanıyla yazmıyor.. Fakat, eğer icap etseydi, eserin bir tek satırını yazmak için damarlarındaki bütün kanını akıtabilirdi. Ve bu, pestenkerani bir lâf değildir.. Bu işi yapabilecek insanların yalnız on dokuzuncu asır romanlarında yaşadığını zannedenler, yirminci asrın isimsiz, büyük kavga kahramanlarını tanımıyorlar demektir.
Benerci yazısını bileğinin kanıyla yazmıyor. Bu yazıları şehrin varoşlarından gelen meçhul adama vermiyor. Benerci yazılarını temiz beyaz kâatlara kurşunkalemiyle yazıyor. Ve bunları hapishane gardiyanlarının İngiliz dikkatlerine rağmen, dışardakilerin ellerine ulaştırıyor.
NASIL?..
Taş hücre mahpusunun, senelerdir, bu işi nasıl yaptığını anlatacak değilim. Romanda da olsa, Britanya polisine hizmet etmek istemem……

V

Dışarda
bir bayrak gibi dalgalanırken adı,
içerde O
ihtiyarladı..
Her gün biraz daha
camları yaşarıyor
iri
bağa
gözlüklerinin.
Her gün biraz daha
siliniyor çizgileri
gördüklerinin.
Küreyvatı hamra azalıyor.
Tasallübü şerayin.
Tansiyon 26.
Baş dönmesi, bunaltı.
Sinir…

Bir
senedir
yazamadı bir
satır
bile..
Yine fakat
dışarda bir bayrak gibi
dalgalanıyor adı.
İçerde O
ihtiyarladı….

BU FASIL
BENERCİ’NİN KENDİNİ NİÇİN
ÖLDÜRDÜĞÜNE DAİRDİR

«Kalküta şehrinin ufkunda güneş
yükseliyordu.
Atları ışıktan, miğferleri ateş
bir ordu
bozgun karanlığı katmış önüne
geliyordu.
Güneş yükseliyordu..
Kalküta . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . »

Bunu beceremedik
romantik kaçtı pek.
Şöyle diyelim:

«Baygın kokulu
koskocaman
masmavi bir çiçek
şeklinde sema
düştü fecrin altın kollarına…»

Bu da olmadı,
olacağı yok.
Benden evvel gelenlerin hepsi,
almışlar birer birer,
tuluu şemsi, gurubu şemsi
tasvir patentasını.
Tuluu şemsin, gurubu şemsin
okumuşlar canına..
Bu hususta yapılacak iş,
söylenecek söz
kalmamış bana.
Buna rağmen,
tekrar ederim ki ben:
Kalküta’nın damları üstünde güneş
güneş gibi
yükseliyordu.
Sokaktan bir sütçü beygirinin
nal ve güğüm sesi geliyordu.
Benerci sordu:
— Saat kaç?
— Altı…

Benerci dün akşam geç vakit tahliye edildi. Hapishanenin kapısı önünde dehşetli bir kalabalık onu bekliyordu. Eğer eski sistem bir kafam olsaydı, iddia edebilirdim ki, Benerci bu yığınlarla insanı ebediyyen peşinde sürükliyebilecek kadar onlara yakın, onların canında, onların kanındaydı.
Benerci’ye arkadaşları, dış mahallelerdeki apartımanlardan birinin en üst katında bir oda tutmuşlar. Benerci odasına sekiz arkadaşıyla beraber girdi. Bana:
— Sen git, biraz dolaş. Sonra gelirsin, dediler.
Apartımanın kapısı önünden, merkez caddelere kadar, kımıldanan, bağıran bir insan denizinin ortasında, her adımda onun ismini işiterek, dolaştım. Kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Geri döndüğüm zaman Benerci’yi odasında yalnız buldum. Pencerenin önünde duruyordu. Saat gecenin on biriydi. Benerci:
— Otur bakalım, dedi.
Oturdum.
Saatler geçti, saatler geçti.. Bir kelime bile konuşmadık. Ve nihayet, lambanın sarı ışığı beyazlanmağa başladı. Pencereden baktım:
Kalküta’nın damları üstünde güneş
yükseliyordu.
Benerci sordu:
— Saat kaç?
— Altı.
— Âlâ.
— Anlamadım.
— Hiç. Dinle. Bu kitabın birinci kısmında, arkadaşlarım bana: «Sen bizi sattın,» dediler. Alnımda hâlâ onların attığı taşın izi var. Halbuki ben tertemizdim. Fakat onlar haklıydı. Kıl kaldı, kendimi öldürüyordum. Fakat bu haltı yemedim.
— Öyle.
— Bu kitabın ikinci kısmında, Somadeva’nın ciğerleri ağzından geliyordu. Öyle ağrı çekiyordu ki, kendini öldürmek istedi. Fakat o da bu haltı yemedi. Bir kamyonun üstünde kalıbı dinlendirmeyi daha doğru buldu, değil mi?
— Öyle…
— Saat kaç?
— Altı buçuk.
— Âlâ… Dinle. Ferdin tarihteki rolü malum. Akışın istikametini değiştiremez. Yalnız tempoyu hızlılaştırabilir, yavaşlatabilir. İşte o kadar. Tarihte fert denilen nesne, keyfiyetin değil, kemiyetin üstüne tesir edicidir. Bütün bunlar senin için, benim için, bizim için bilinen şeylerdir.
— Doğru.
— Öyleyse, bunu şimdi benim şahsıma tatbik edelim.
Birdenbire durdu. Gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
— Devam et, Benerci, dinliyorum.
— Hadisat öyle getirdi ki, ben hareketin muayyen bir inkişaf merhalesinde muayyen bir rol oynıyan bir fert haline geldim.
— Doğru.
— Dünden itibaren katarın başında gidiyorum. Halbuki fizyolojim berbat.. Kafam elastikiyetini kaybetti. Dönemeçleri zamanında dönemiyeceğim. Ellerim lüzumundan fazla titriyor. Akıntıda dümen tutamıyacak bir hale geldiler. Akışın temposunu hızlılaştırmak nerde? Onu yavaşlatmam muhtemeldir. İstemeden, irademin dışında, yanlış adımlar atacağım. Biliyorum, hareket belki beni altı ay sonra, bir sene sonra bir safra gibi fırlatacaktır. Fakat o beni fırlatıp atana kadar, ben ona fren olacağım. Halbuki ben kemiyette bile, bir sene değil, bir gün bile, irademin dışında, bilerekten ona ihanet edemem. Anlıyor musun? Diyeceksin ki, yanılmıyan yalnız tembellerdir, budalalardır. İş yapan, yürüyen adam yanılır. Mesele yanlışın idrakindedir. Fakat, ya bu yanılma nesnesi katarın başındaki adam için bir kaide haline gelirse. Ve o adam katarın başında gidemiyeceğini bildiği halde, yerinde durmak için bir saniye olsun ısrar ederse. Bu bir ihanet değil midir? Ben bir saniye olsun, ihanet edemem. Bu benim uzviyetimde yok…
Benerci yine durdu. Sonra birdenbire gülerek:
— Hem ben bu meseleyi arkadaşlarla konuştum. Hallettik. Sana haltetmek düşer, dedi. Sen saata bak, kaç?
— Yedi.
— Hem, bu benim mesele nevi şahsına münhasır bir iş bile değil. Galiba LAFARG’la karısı da aynı vaziyete düşmüşler, aynı işi yapmışlar. Her ne hal ise. Şu senin tabancayı ver bakayım.
Pantolonumun arka cebinden tabancayı çıkardım. Koskocaman bir nagant. Benerci’ye uzattım. Aldı, masanın üstüne koydu.
Tekrar gözlüğünü çıkardı. Mendiliyle camlarını sildi. Gözlüğünü taktı. Camların içinde büyüyen gözleri gözlerimdedir.
— Şöyle pencerenin önünde birer cıgara tellendirelim, dedi.
Cıgaraları yaktık. Topraktan fışkırır gibi bol, renkli ve ılık bir yaz sabahının ışıkları karşı pencerelerin camlarında, Benerci’nin gözlüklerinde pırıl pırıl yanıyordu. Damlar, evler, ağaçlar ve sokaklar yıkanmış gibi nemli ve tertemizdi. Konuşmuyorduk.
Ağzımda, sonuna gelen cıgaranın acılığını duydum. Benerci ayağa kalktı. Cıgarasını masadaki tablanın içinde söndürdü.
— Pencereyi kapat. Sen de haydi artık git. İstersen âdet yerini bulsun diye bir kere kucaklaşalım, dedi.
Kucaklaştık.
Arkama bakmadan kapıdan dışarı çıkarken:
— Çocuklara selam söyle, dedi.
Merdivenleri ağır ağır inmeğe başladım. Dördüncü kat. Üçüncü kat. Merdivenleri hızlı hızlı iniyorum. İkinci kat. Merdivenleri koşarak iniyorum.
Tam sokağa çıktığım zaman, derinlerden, demir bir kapının hızla kapanması gibi tok bir ses geldi…

BU KİTABIN SON SÖZÜ . . . . . . . . . . . . . . .

«Kavgada
kendi kendini öldüren
lanetli bir
cenazedir
benim için:
Ölüsüne
ellerimiz
dokunamaz.
Arkasından
matem marşı
okunamaz.»

Sen artık
bu kitapta:
noktaları
virgülleri
satırları taşımıyorsun.
Sen artık
bu kitapta
koşmuyor
bağırmıyor
alnını kaşımıyorsun.
Sen artık
bu kitapta
yaşamıyorsun.

Ve Benerci sen
bu kitapta:
kendi kendini öldürmene rağmen
benim ellerim senin
kanlı delik
şakağına dokunacaktır.
Cenazende
dosta düşmana karşı
matem marşı
okunacaktır:

M A T E M M A R Ş I . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . . .

Çan
çalmıyoruz.
Çan
çalmıyoruz.
Yok
salâ
veren!
Giden
o
biten
bir
şarkı değildir…

O
büyük
bir
ışık
gibi döğüştü.
Kasketli
bir güneş
halinde düştü.

Çan
çalmıyoruz.
Çan
çalmıyoruz.
Yok
salâ
veren!
Bu
giden
bir
biten
şarkı değildir ………..

S O N

Nazım Hikmet RAN

fotograf;
03.01.2007 Antalya Fener,
buyukakin