Şubat, 2012 için arşiv

DELIKANLIM !!! Nazım Hikmet RAN

Posted in Uncategorized on 28 Şub 2012 by buyukakin

I

Şehir
uzakta.
Genç adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
piposunu çıkarıyor cebinden
aranıyor kibriti.
Bakıyor akar suya
düşünüyor Heraklit’i,
düşünüyor büyük hakîm Heraklit’i genç adam…
Kim bilir belki böyle bir akşam,
böyle bir akşam,
Heraklit alnını
yeşil gözlü zeytinliklerde akan
suya eğdi
ve dedi:
«— Her şey değişip akmada,
bu hâl beni hayran bırakmada..»

Heraklit, Heraklit; ne akıştır bu!.
ne akıştır ki bu, dalgalarında
dağlıdır alnı en mukaddes putun
kızgın demir damgasıyla sukutun.
Gebedir her sukut bir yükselişe.
Ne mümkün karşı koymak
bu köpürmüş gelişe..
Heraklit, Heraklit!.
akar suya kabil mi vurmak kilit?

Şehir
uzakta.
Genç adam
ayakta.
Akıyor şehirden geçen nehir
genç adamın ayakları dibinden.
Genç adam
kibritini çıkarıyor cebinden
yakıyor piposunu.

II

Dikine mustatil bir apartımanın
en üst katında
dört köşe bir oda.
Perdesiz pencereler.
Pencerelerin dışında yıldızlı geceler.
Genç adam
alnını dayamış cama.
Ben, romanın muharriri
diyorum ki genç adama:
— Delikanlım!.
İyi bak yıldızlara,
onları belki bir daha göremezsin.
Belki bir daha
yıldızların ışığında
kollarını ufuklar gibi açıp geremezsin..

Delikanlım!.
Senin kafanın içi
yıldızlı karanlıklar
kadar
güzel, korkunç, kudretli ve iyidir.
Yıldızlar ve senin kafan
kâinatın en mükemmel şeyidir.

Delikanlım!.
Sen ki, ya bir köşe başında
kan sızarak kaşından
gebereceksin,
ya da bir darağacında can vereceksin.
İyi bak yıldızlara
onları göremezsin belki bir daha…

Delikanlım!.
Belki beni anladın,
belki anlamadın.
Kesiyorum sözümü.

İşte kapı açıldı
geldi beklenen kadın..
«— BEKLETTİM Mİ?»
«— ÇOK…
Ama zarar yok..»

Kadın
yakaladı genç adamı
elinden.
Genç adam
yakaladı kadını belinden.
Bir yumrukta kırdı camı.
Oturdular pencerenin içine.
Sarktı ayakları gecenin içine…
Işıklı bir deniz dibi gibi
başlarında, sağda, solda gece yanıyor.
Ayakları karanlık boşluklara sallanıyor..
Sallanıyor ayakları
sallanıyor ayakları…
……….. DUDAKLARI ……

Sevmek mükemmel iş delikanlım.
Sev bakalım…
Mademki kafanda ışıklı bir gece var,
benden izin sana,
seeeeev
sevebildiğin kadar…

Nazım Hikmer RAN

(BENERCİ KENDİNİ NİÇİN ÖLDÜRDÜ?
BİRİNCİ KISIM, BİRİNCİ BAP;
BİR GENÇ ADAMA… HAKÎM HERAKLİT’E…YILDIZLARA VE AŞKA DAİRDİR..).

TC’de 25 eyalet’li yeni yönetim

Posted in Uncategorized on 10 Şub 2012 by buyukakin

Öcalan “Türkiye 25 eyalete bölünmeli”

Terör örgütü PKK başkanı İmralı dukası ÖCALAN(1), 4 Mayıs.2005 de avukatları aracılığı ile ferman buyurmuştu;

“Türkiye’de 81 il var. Ben aslında Türkiye için 25 bölge; 7 eyaleti Kürt, 18 eyaleti Türk nüfusun yoğun olduğu, diğer kimlikleri reddetmeyen bir yapılanma düşündüm, bunların yerel yönetim parlamentoları olur. Bir nevi Almanya’daki eyalet sistemi gibi. 81 il anlamsız. Kültürel, sosyal, anlamlı bir karşılığı yok. Yerel bölgelere dayalı bir Temsilciler Kongresi olabilir. 25 bölge ekonomik, sosyal, kültürel anlamı olan bütünlükler olmalı. Bu bir nevi konfederasyon olur. Devlet var üstte. Arada halkla devlet arasında yerele dayalı temsilciler şeyi var. Bu temsilcilerin seçtiği bir üst temsilciler meclisi olmalıdır. Türkiye Demokratik Konfederalizmini böyle tarif ediyorum.” (4 Mayıs 2005)

Öcalan’ın bu talebinden yaklaşık 6 ay sonra Recep T. Hukumeti toplanarak Türkiye’yi 25 BÖLGE’YE BÖLEN 5449 sayılı ve 25.01.2006 tarihli KALKINMA AJANSLARININ KURULUŞU, KOORDINASYONU VE GÖREVLERI HAKKINDA KANUN’U çıkarıyor. (3)

TC Kalkınma Bakanlığının http://www.kalkinma.gov.tr/bolgesel.Portal adresli web sayfasında bulunan kuruluş kanunu ve haritaya ya göre TC 25 BÖLGE’ye bölünmektedir. Bu Bölgeler sırası ile

1. TRAKYAKA Trakya
2. İSTKA İstanbul
3. GMK Güney Marmara
4. MARKA Doğu Marmara
5. BEBKA Bursa-Eskişehir Bilecik
6. BAKKA Batı Karadeniz
7. KUZKA Kuzey Anadolu
8. ORKA Orta Karadeniz
9. DOKA Doku Karadeniz
10. ANKA Ankara
11. AHİKA Ahiler
12. ORAN Orta Anadolu
13. MEVKA Mevlana
14. İZKA İzmir
15. GEKA Güney Ege
16. BAKA Batı Akdeniz
17. ÇKA Çukurova
18. DOĞAKA Doğu Akdeniz
19. İKA İpekyolu
20. FKA Fırat
21. KARACADAĞ Karacadağ
22. DİKA Dicle
23. DAKA Doğu Anadolu
24. KUDAKA Kuzey Anadolu
25. SERKA Serhat
dır.

Merkezi Denetim dışı 25 Eyalet/Bölge modeli filen başlamıştır.

25 Eyalet için Sözde Kalkınma Ajansı adı altında uygulama fiilen başmış yöentimsel ve uygulama örgütlenmesi hızla devam etmektedir.

Kalkınma Ajansları TOKİ gibi Sayıştay yani TC Devlet Deneti mininin tamamen dışında özerk yapıdadır.
Ayrıca kuruluş Kanunu madde 19 b)bendine göre “Avrupa Birliği ve diğer uluslararası fonlardan sağlanacak kaynaklar” ve f) bedine göre ise “Ulusal ve uluslararası kurum ve kuruluşlarca yapılan bağış ve yardımlar” gelir kaynakları arasındadır.

Anadolu’da “Parayı veren düdüğü çalar” özdeyişini hatırlatan bu kaynak yapısı, Sayıştay denetimi dışında olması ile her türlü provokatif asimetrik faaliyete teşne bir yapıda bulunan bu ajansalar aslen Üniter TC yürütme yasama ve yargı erki içinde bambaşka bir güç haline gelerek AJAN görevini ifa edebilecektir.

Duygusal şair Ecevit kucağına Öcalan’ın AB ve ABD tarafından paketlenerek neden verildiği ve İmralı Dukalığı’nın niçin oluşturulduğu artık gün gibi aşikardır

“Çiller tak diye emreder, ben şak diye yaparım” diyen Doğan Güreş‘in 2012 sürümü ise “Öcolan tak diye emreder ben şak diye yaparım”ı uygulamaları ile göstermektedir.

Üniter yapısı dinamitlenen TC yi sizce kim yönetiyor?
a-ABDullah ÖCALAN
b-BOB EşBaşkanı Recep T.
c-BOB AsBaşkanı BaRRAK O.
d-Pensilyanya Prensi Fetullassh G.
e-Kahtalı MIÇI

büyükakın
10.Şubat.2012

Kaynak :
(1) http://www.altinicizdiklerim.com/ozetler/OcalaninImraliGunleri.pdf
(2) http://bianet.org/bianet/diger/131316-ocalan-15-temmuzun-hukmu-kalmamistir
(3) http://www.alomaliye.com/ocak_06/5449_sayili_kanun_kalkinma_ajanslari.htm

MARKSİST OLMAK? Tülin Öngen/BirGün,

Posted in Uncategorized on 03 Şub 2012 by buyukakin

Marx’ın siyasal olaylarla ekonomik çıkarlar arasındaki ilişkiyi ortaya koymak üzere kaleme aldığı ünlü yapıtı ‘Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i’nde “Nasıl özel yaşamda bir adamın kendisi hakkında düşündükleri ve söyledikleri ile gerçekte ne olduğu ve ne yaptığı birbirinden ayrılırsa, …….” diye başlayan bir cümle yer alır.

Anlamı açıktır; kişinin kendisini marksist sanması ya da öyle adlandırması tek başına bir anlam taşımaz, eğer şahsın eylemlerinde bu dünya görüşüyle uyumlu düşünce yapısı ve duruştan eser yoksa. Komünistlik iddiasında bulunmak ise herhalde çok daha fazlasına ihtiyaç duyar.

Her hangi bir entellektüel veya politik kimlik, ancak bir gelenek içinde oluşabilir ve ancak onun izlerini taşıyorsa başkalarından da itibar görebilir. Aksi halde kişi, bu sıfatı hak ettiğini ispatlamakla yükümlüdür..Marksist ve komünist olmanın yükümlülükleri şunlardır.

Bir; bilimsel sosyalizmin felsefesi ilkeleri ve yöntemini (bilgi kuramı) bilmek, benimsemek ve kullanmak. Eğer kişinin söyleminden beşeri dünyaya tarihsel materyalist ve diyalektik perspektiften yaklaştığı anlaşılmıyorsa, kendisinin bizden marksist olduğuna inanmamızı beklemeye hakkı yoktur.

İki; marksizm her hangi bir sosyal kuram olmayıp, aynı zamanda bir pratik/eylem kılavuzu/ devrimci mücadele aracı da olduğuna göre (ki, bu, onu tüm öteki düşünce sistemlerinden ayıran başlıca özelliğidir), kuramı bilmek ya da onun felsefi ve etik ilkelerini paylaşmak da yeterli değildir. Çünkü felsefi ya da etik duruş, kendiliğinden bir politik tavır oluşturmaz. Daha iyi bir dünya istemek de, kişiye politik bir kimlik kazandırmaz. Sırf arzu veya niyet etmekle marksist olunamaz, komünist ise hiç sayılamaz.

Marksist-komünist olmak, devrimci eylemle hak edilen bir sıfattır.

Marksizm, dünyayı eleştirmekle kalmayan, onun ötesinde sömürünün, her türlü eşitsizlik ve insanı özgürlüğünden yoksun bırakan koşulun ortadan kalktığı bir toplum kurma amacını güden, bunun olanaklı olduğunu öne sürüp, yollarını da gösteren bir kuramdır. Bu bağlamda gerçek bir marksist, proletaryaya güvenir, onun rolünü önemser ve onun dışında başka devrimci özneler de aramaya kalkmaz. ‘Proletaryasız’ bir marksizmin (Lukacs’ın Frankfurt Okulu için kullandığı deyim) yalnız devrimin değil, aynı zamanda kuramın da reddi anlamına geldiğini çok iyi bilir.

Bu arada kişi, eğer sosyal dünyanın nasıl oluştuğu ve işlediğine dair edindiği (bilimsel) bilgileri onu değiştirmek için kullanmıyorsa ortada ciddi bir kişilik sorunu da var demektir: Ya bildiğini sandığı şeyleri iyi öğrenmemiş ve yeterince içselleştirmemiştir ya da o bilgiyi pratiğe aktaracak güç, dürüstlük, içtenlik ve cesaretten yoksundur. Ki, ilki entellektüel yetilerin kıtlığına ikincisi ise karakter zayıflığı ve tutarsızlığa işarettir. Hangi şık geçerli olursa olsun, bu, sadece kişinin kendisini (sahiciliğini) ilgilendiren bir sorun olsaydı üzerinde durmaya bile değmezdi. Ne var ki eksiklik ve zaaflarla malul bir entellektüelin, toplum üzerinde yarattığı tahribata kimse kayıtsız kalamaz. Nitekim yaşadığı dünya hakkında tutarlı, net ve sistematik bilgilerden yoksun aydınlar, sağlıklı bir biçimde akıl yürütemedikleri, dolayısıyla doğru fikirler de üretemediklerinden, kendileriyle birlikte başkalarının da kafasını çok karıştırmaktadırlar.

Üç; bilimsel sosyalistler, sosyal dünyaya ampirik görünümlerinden hareketle değil, tarihsel ve yapısal bir bakış açısıyla yaklaşırlar. Toplumu, ona tarihsel karakterini veren üretim tarzı ile onun yapısal özelliklerini dikkate alarak çözümlerler. Örneğin toplumsal sorunları, kapitalist sistemin özgüllüklerinden; mülkiyet rejiminden, devlet ve sınıf yapısından, sömürü ilişkileri ile bundan türeyen çelişki ve çatışmalardan, ideolojik ve kültürel biçimlerinden bağımsız ele almaz, bu gerçekleri dikkate almayan çözümler de üretmeye kalkışmazlar.

O halde kapitalist devletin, siyasal iktidarın, ekonomik ve siyasal güç ilişkilerinin sınıfsal niteliğini es geçen, hakimiyeti salt siyasal alanla, üstelik de onun birkaç organıyla (vesayetçi kurumlar) sınırlandıran, yine sivil toplumu (pazarı) güç ilişkilerinden bağışık sayıp, özgürlük mücadelesini iki alan arasındaki karşıtlığa (merkez çevre dikotomisi) indirgeyen ya da toplumu bireylerin toplamından ibaret görüp, toplumsal ilerleme ve eşitliği bireysel özgürlüklerin (vatandaşlık hakları) genişletilmesinde arayan, buna karşılık sınıflardan ve sınıf mücadelesinden hiç söz etmeyen birinin marksist olduğunu söylemesi, düşünmesi kadar abestir.

Diyalektik düşünmek

Dört; marksist olduğunu öne sürmenin bir adabı olduğundan, her şeyden önce diyalektiği bilmesi gerektiğinden söz etmiştik. Diyalektik düşünmek, onun ilkelerini (bütünlük ve içsel bağlantı ilkesi) özümsemekle olanaklıdır. Ancak o zaman toplum rastgele bir araya gelmiş bir yığın ya da birbiriyle ilintisiz parçalardan oluşan bir mimari olarak değil, kendi bütünlük ve sistematiği içinde kavranabilir. Böylece altyapı (sosyo ekonomik gerçekler) ile üstyapıyı (siyasal, kültürel, moral, entellektüel düşünce, değer ve eğilimler) birbirinden bağımsızlaştırmak gibi ciddi bir hataya da düşülmez.

Beş; yapılar arasında ancak göreli özerklikten söz edilebilir. Çünkü toplum boşlukta oluşmaz, kendi kendine de işlemez. Toplumsal yaşamın maddi bir temeli, dolayısıyla bir başlangıcı-önceleyeni vardır; bu da üretimdir. Marx, bunu yine 18 Brumaire’in bir pasajında “mülkiyetin değişik biçimleri üzerinde özel olarak biçimlenmiş izlenimlerden, duygulardan, hayallerden, düşünüş tarzlarından ve felsefi anlayışlardan oluşan bütün bir üstyapı yükselir” cümlesiyle ifade eder.

Bu bağlamda altyapı ile üstyapı eşzamanlı ve ardışık olarak oluşup, değişirken, bu süreçte son kertede belirleyici olan, üretimin gerçekleştiği ekonomik alandır, bunu marksizmi biraz kavramış herkes bilir. Marx, bu süreci değerlendirirken iki kavrama başvurur: Neden ve belirlenim. Şöyle ki; üstyapı belirlendiği kadar belirler de, ne var ki onun etkisi, üretimin gereklerinden bağımsız, onlara rağmen değil, onlar tarafından önceden belirlenmiş/sınırlanmış olarak geçekleşir.

Altı; öte yandan hiç bir marksist altyapının üstyapıyı birebir belirlediğini, yani siyasal ve kültürel olayların ekonomik çıkarların doğrudan bir yansıması, fonksiyonu olduğunu da varsaymaz. Bu süreçte de pek çok etken/dolayım devrededir; çeşitli karşılaşmaların, çelişki ve zıtlıkların yaşandığı çok yönlü, karmaşık bir etkileşim geçerlidir. Dolayısıyla yapılar arasında bazı uygusuzluklar/denksizlikler olabileceği gibi belli konjonktürlerde (savaş, iç çatışma, kriz ve restorasyon dönemleri gibi) pekala üst yapı alt yapıyı gölgede bırakacak derecede belirleyici bir rol de oynayabilir; örneğin yapının dönüşümünü erteleyebilir, evrimini sınırlandırabilir.

Ne var ki üstyapının egemenliği geçicidir; çünkü üstyapı hiç bir zaman son kertede belirleyici olan bir alan değildir. Ekonomik çıkar çatışmaları, sınıfsal eşitsizlikler ve bunların yol açtığı sorunlar eninde sonunda kendi gerçekliklerini dayatıp, üst yapı öğelerinin etkisini bertaraf ederler ve gelişimin önünü açarlar. Yine aynı yapıttan bir atıfta bulunacak olursak, “bütün tarihin gerçek fuayesi, gerçek sahnesi sosyo-ekonomik yapıdır”. Tarihin sınıf mücadelelerinin tarihi ve altyapının son kertedeki belirleyici olduğu düşüncesi bunun doğal çıkarımlarıdır.

Yedi; bir marksist, sosyal dünyayı çözümlerken iki hususu daha gözetir: İlki, organik olan ile rastlantısal olan arasındaki ilişkiyi ayırt etmek ve gerçekçi bir biçimde değerlendirmek, ikincisi ise, gerçekliğin bilgisinin görünümde değil, tözde yattığını unutmamaktır.

Rastlantısal gibi gözüken pek çok olay gerçekte organiktir ve bunu fark etmemek, kişiyi hata yapmaya sürükler. Sonuç; toplumsal sorunları gerçek nedenleriyle kavrayamamak, dolayısıyla onlara geçerli çözümler üretememektir.

Görünümün yanıltıcı olabileceği gerçeğini hesaba katmamak da aynı derecede sakıncalıdır. Nitekim bir takım siyasal ve kültürel belirtilerden hareketle sınıf, sınıf çıkarı ve sınıf çatışmasının yokluğuna hükmedenler, bu tuzağa düşmektedirler. Marx, aynı yapıtta bu noktaya da işaret eder: “(belli düşünce ve davranış kalıplarını) gelenek ya da eğitim yoluyla edinen birey, bu üstyapı öğelerinin gerçek belirleyici nedenler olduğunu ya da kendi eylemlerinin hareket noktasını oluşturduğunu sanabilir”. Bağımlı sınıfların neden ekonomik çıkarlarıyla uyumlu bir dünya görüşü geliştiremedikleri ya da siyasal tercihte bulunmadıkları sorusunun yanıtı bu paragrafta gizlidir. Marx’ın neredeyse bütün çalışmaları bu sorunu çözmeye dönüktür (El Yazmaları’nda ‘yabancılaşma’, Alman İdeolojisi’nde ‘yanlış düşünce’, Kapital’de ‘meta fetişizmi’ tartışmaları).

Kriterler bu kadar net iken, marksistlik taslamak bu kadar kolay mı?

Moda düşüncelerinin cazibesine kapılıp indirgemecilik diye ekonomik gerçekleri reddet veya kültürel görünümleri onun yerine ikame et, özcü-tarihsici sapma diye yapının belirlenimlerini yok say ya da yapının organik hareketi (kendi içindeki dönüşümleri) ile tarihsel hareketi (zaman içindeki ilerleyişi) arasındaki ilişkiselliği gözetme, zorunluluktan vazgeç olumsallık fikrini yücelt veya konjonktürel olanla yapısal olan arasında her hangi bir ilinti olup olmadığını araştırma zahmetine bile girme, sonra da marksist geçin!

Bununla da kalma; düzen içi değişiklikleri düzen değişikliği, gerici operasyonları ise ilerici reformlar diye alkışla, sonra hala marksistim diye caka satmaya devam et!

Hayat boyu sosyalist mücadeleye katkıda bulunmak bir yana onu baltamakla ömür tüket, hiç bir örgütlü mücadelede saf tutma, sosyalistleri küçümsemek ve onları itibarsızlaştırmak için didin, sonra bir de komünistliğe soyun! Ne yaman bir çelişki!

Başkaları ne düşünür bilmiyorum ama, ben bu çelişkiyi açıklayacak tek şeyin şu olduğunu düşünüyorum; marksizm dışında tutunup, güvenebilecekleri başka bir düşünce sisteminin bulunmadığını ve ancak ona referansla itibar görebileceklerini kendilerinin pekala bildikleri.

Tülin ÖNGEN
BirGun Gazetesi
6 AĞUSTOS 2011 CUMARTESI

http://internethaberoku.blogspot.com/2011/08/marksist-olmak-tulin-ongen.html