AKP ve ABD: Yaratıcı-Yıkıcı Bir Düzen İnşasının Kısa Hikâyesi – Funda HULAGÜ


New York Merkez Bankası Yönetim Kurulu üyesi ve Columbia Üniversitesi’nin Rektörü Lee Bollinger, Columbia Üniversitesi’ne bağlı “Küresel Merkez”lerin sekizincisinin İstanbul’da yapılan açılışında “Küreselleşmeyi iyi anlamak isteyen Türkiye’ye baksın” diyor (aktaran Benmayor, 2011). Uluslararası sermayenin bu kalifiye bürokratının söylediklerinden yola çıkarsak, bugünün Akp Türkiyesi, emperyalizmin aldığı en son biçimin bir özetidir.

Akp’nin dış politika doğrultusunun aynı zamanda Türkiye’deki toplumsal düzeni bir yeniden tasnif etme operasyonu olduğu, ona yeni bir şekil vermeye hizmet ettiği uzun zamandır söylenegelen bir gerçek. Ancak, hatırlarsak bu yeniliğin doğasını, yani eşyanın tabiatını anlamak üzere sık sık benzetme yöntemine başvuruldu. Çoğu defa Akp’nin dış politikası, Özal tipi pragmatizmin kendini yeniden üretmesi ve/veya Demokrat Parti’nin işbitiriciliğinin yüksek bir versiyonu olarak okundu. Ancak, bu benzetme yönteminin önemli bir kısıtı bulunuyordu. Benzetme yöntemi insanda ister istemez aslında “Türkiye sağında” hiçbir şeyin değişmediği, açıklanmaya muhtaç bir değişim değil tutarlı bir süreklilik olduğu duygusunu uyandırıyordu.

Süreklilik konusunda diğer iki örnekten farklı olarak bir de İsmail Cem örneği verildi. Evet, nitekim İsmail Cem’in 28 Şubat’tan sonra Türkiye’ye verdiği itki ile Akp’nin açtığı yol arasında bir örtüşme bulunmaktadır. Ancak buradan çıkarılması gereken sonuç Türkiye’de düzenin dış politikasının süreklilik gösterdiği vurgusu olmamalıdır. Aksine gerek İsmail Cem dönemi dış politikasının açtığı kimi yollar gerekse de Akp’nin bu alandaki yaratıcılıkları restorasyon döneminin Türkiye kapitalizmine yeni bir misyon biçme arzusuna işaret eder. Türkiye tarihinde bu açından bakılacak olursa süreklilik ya da benzerlik aslında başka bir yerdedir. Nasıl ki 1980’nin askeri rejiminin yeni dünyayı okuma konusunda sınırlılıklarının ortaya çıkması üzerine Özal boynuz olarak kulakları geçmiştir, Akp de restorasyon rejiminin ve dolayısıyla 28 Şubat’ın Türkiye kapitalizmi için istekleriyle kapasitesi arasındaki açıyı örtecek bir güç olarak doğmuştur. Bu konuyu ileride detaylandırmaya çalışacağız. Ancak öncesinde yazının asıl hedefine ve iddialarına dönelim.

Akp hem Türkiye kapitalizminin ihtiyaçlarını okuma ve onlara cevap verme hem de dünya düzeninin halini analiz etme ve ona göre bir siyaset üretme bahsinde yeni bir üslup yaratıyor. Akp, Türkiye’de yeni bir düzen kurmaya çalışırken bunu Türkiye’nin dünya düzeninde yerleştiği koordinatları yeniden düzenlemeden yapamayacağını da biliyor. Bu yazı, bu yeni koordinatları çözümlemeyi amaçlıyor ve elbette şu soruyu unutmadan: Bu yeni koordinatlar, emperyalist dünya düzenine ne sağlıyorlar? Emperyalizme hangi ideolojik, siyasi ve iktisadi kendini yeniden üretim alanlarını tedarik ediyorlar?

Hipotezler:

İkinci Cumhuriyet Türkiyesi emperyalist düzenin bekası adına Sovyet sonrası dünyada bir tür uluslararası yaratıcı-yıkım siyaseti örgütlemektedir. Diğer bir deyişle, verili statükoyu (örneğin Arap devletlerinin başındaki Soğuk Savaş eskisi iktidarlar) kapitalist sisteme zarar vermeden değiştirmeye, dönüştürmeye çabalamaktadır. 19. Yüzyıl’da, mason burjuvazi ve Bismarkgiller tarafından örgütlenen “uluslararası düzen” ve 20. Yüzyıl’da sanayi sermayesi ve Keynes tarafından örgütlenen “uluslararası barış”, yani emperyalist ülkelerin az çok mutlu birlikteliği, bugün Akp’nin de içlerinde yer aldığı ve içlerinde yalnızca bir emir eri olmadığı ermperyalist özneler tarafından örgütlenmektedir.

Bunun mantıki sonucu Akp’nin bizzat kendisinin uluslararası bir mekanizma olduğu gerçeğidir. Akp, uluslararası sermaye açısından uzun on yıllardır arzulanan ve şöyle ya da böyle örgütlenebilen (19. yüzyılda kurulan Uluslararası Polis Birliği; 2. Dünya Savaşı’nın çocuğu Avrupa Ekonomik İşbirliği Teşkilatı [Avrupa Birliğ] örneklerinde olduğu gibi) ulus-ötesi mekanizmaların özgün bir örneği, en yerel olanıdır. Diğer bir deyişle, Akp uluslararası bir örgüt gibi hareket etmekte ancak uluslararası örgütlerin sahip oldukları kısıtların çoğundan (çok başlılık; çatışan kısa dönemli çıkarlar; büyük güçlerin kaynak aktarımında isteksizlik göstermeleri vb) da arınık kalabilmektedir.

Böylesi bir mekanizma haline gelen Akp ve onun Türkiyesi 2000’lerin başında emperyalizmin güncel ihtiyacı olarak yine emperyalizmin ideologları tarafından belirlenen “düzeltme” görevini en azından şimdiye kadar hakkıyla yerine getirmiştir (Güler, 2006). Düzeltmeden kast edilen emperyalizmin militarist eğilimlerinden arındığı ve tamamıyla reformist bir sürece adım attığı değil elbette. Ancak bu iki öğenin barışık bir şekilde barındırılması söz konusu. Akp işte bu noktada devreye giriyor, ‘yaratıcı-yıkım’ın aktörü olarak.

Bu durumun kaçılmaz bir teorik sonucu, bu mekanizmanın şeflerinden Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun deyişiyle, “Türkiye’de bölgede aktif olmazsa bölgenin Türkiye’de aktif olacağı” gerçeğidir (aktaran Zengin, 2010). Dayandığı nesnel zemin ülke sınırlarının dışına çıkan bir aktörün zafiyetleri/çelişkileri de aynı ölçekte genişler. Yani 2. Cumhuriyet Türkiyesi bu misyonunu düzen adına tutarlı ve sermaye adına kazanılan sürekli zaferler şeklinde sürdürmeyi başaramazsa, Ortadoğu’nun herhangi bir yerinde patlak verecek sıkıntıların Türkiye’deki yeni düzeni krize sokma kapasitesinin artma ihtimali artık eskisinden çok daha gerçek bir ihtimaldir.

İlerideki satırlarda sırasıyla bu hipotezleri geliştirmeye çalışacağız. Ancak önce girişte hızlıca bahsettiğimiz süreklilik- kopuş tartışmasının hakkını vermeye çalışalım.

Yeni Düzen- Eski Düzen: Süreklilik- Kopuş Nerede?

Daha önce de Gelenek yazılarında dile getirilen, Türkiye’nin kendisinin her daim bir “uluslararası mesele” olduğu gerçeğiyle başlamak gerekiyor. Nitekim 1917’ye doğan bir Kurtuluş Savaşı ve bunun sayesinde varlığını konsolide etmeye çalışan genç Cumhuriyet, varlığını sürdürmek için 1917’yi karşısına almayı tercih etmiştir.(1) Ancak 1991’deki yıkımla beraber, Türkiye yeniden bir “uluslararası mesele” halini almış, kendi düzenini üzerine kurduğu anti-komünizm eski yaşamsallığını yitirmiş, kısacası Türkiye’nin düzeninin altındaki halı çekilmiştir. İddiamız odur ki, bu çekilme halinden beri Türkiye burjuvazisinin yaşadığı siyasi krizlere Akp iktidarı bir çare sunmuş, Türkiye’de yeni düzen inşasının siyasi, iktisadi ve ideolojik ayaklarını oluşturma konusunda komünizm karşıtlığının Türkiye’ye kazandırdığı düzeni, emperyal heveslerle yeniden üretebilme imkânını yaratmıştır. Şöyle açalım: 1917 ve sonrasının üzerine oturduğu dünya düzeninin ortadan kalktığı dönemde, Türkiye’nin varlık zemini de büyük oranda ortadan kalktı. Hatta daha yakın yıllarda Türkiye’nin küçültülmesi tartışmalarına burjuvazinin pek de telaş etmeden katıldığını hatırlayalım. Siyasi vizyon üretme konusunda bir hayli başarısız olan Türkiye burjuvazisi, beceriksizliğine çare olacak her şeye neredeyse tamam deme noktasındaydı ki Akp, aza tamah eden burjuvaziye ganimetler sundu. Razı geldikleri türlü planlar karşısına küçültülmüş değil aksine emperyal Türkiye ile çıktı.

Ancak Akp’nin bunu yoktan var ettiği, Türkiye’de bu yönde Akp öncesinden devrolunan hiçbir birikim olmadığını söylemek de safdillik olacaktır. Henüz 1989 senesinin ardından Metin Çulhaoğlu’nun (1990) yaptığı şu tespitlere uzunca da olsa yer vermek gerektiği kanısındayım:

Türkiye’nin bölgede kendi adına bazı misyonlar üstlenmeye hevesli olduğu anlaşılıyor. Bunlardan, hemen ilk ağızda “saldırgan” misyonları kastetmiyorum. Türkiye, emperyalizmin ve onun ağababasının doğrudan yardakçılığını etme dönemi kapanınca, bazı varyasyonlar denemişti. Eski Dışişleri Bakanlarından Çağlayangil, bu tür misyonların niteliğini çok güzel anlatıyor: “Biz, etrafımızda işbirliği kuşakları yaratmaya çalışıyoruz. Bu kuşakları genişletmek, işbirliğini bölge düzeyinden kıta düzeyine yaymak, hatta dünya düzeyine yaymak istiyoruz. Türkiye, Avrupa ile Yakın ve Ortadoğu arasında tabii bir köprü teşkil etmektedir. Türkiye’nin geleneksel politikası, Türkiye’nin etrafındaki işbirliği çemberlerinin, daha geniş bir işbirliği zincirinin halkaları olmasını gerektiriyor. Türkiye’nin bu görevi, Orta ve Yakındoğu’da ve Akdeniz’deki komşularımız ile Arap ülkeleri söz konusu olduğunda daha da önem kazanıyor.

Teorik olarak böyle bir modelin Türkiye burjuvazisine önemli açılım olanakları sağlaması mümkündür. Sermayenin doğrudan kendi dinamikleri dışında, aynı modelin, uluslararası politik yan ürünleri de olacaktır: Çevresine yandaş toplayarak bunları gitmesi gereken yere götüren ve emperyalist sisteme rüştünü böyle ispat eden bir Türkiye… Ne ki bir yandan sürekli bunalım üreten iç dinamikleri, öte yandan da komşuları ile olan limoni ilişkileri Türkiye’ye bu alanda şimdilik pek az şans bırakıyor. Anlatıldığı kadarıyla ABD’nin bazı dönemlerdeki tercihi, “kendisi katedral gibi ortada durup” Ortadoğu ülkelerini yanına çeken (yani onların peşinden koşmayan) bir Türkiye doğrultusunda olabiliyor. “Katedral” sözcüğünün bugünkü koşullarda örneğin “Ayasofya” ile değiştirilmesi yerinde olur. Ancak bu olsa bile, Türkiye’nin sözü edilen ülkeleri kendi çevresine toplaması olanaksız denecek kadar güçtür.
……..

Özetle bugün Türkiye, gelişmeleri dikkate alarak yakın ve uzak gelecekte ihtiyaç duyabileceği politikaları ve bunların araçlarını belirlemeye çalışmaktadır. Bugün egemen olan, ticaret ve onun araçlarıdır; aynı şeyin uzantısı olan “iç işlerine karışmama” açıklamalarıdır. Ama Türkiye gelecekteki sarsıcı değişmeler karşısında fenersiz yakalanmak, araçsız ve politikasız kalmak istemeyecektir. Bu nedenle de, bugünden başlayarak, bir koltukta iki karpuz birden taşımaya çalışacaktır.

Biri “barış” ve “ticaret”, ötekisi ise saldırı, yayılma ve pay için.
[italikler eklenmiştir]

Görülen o ki, Türkiye’de düzen, henüz 1990’larda olduğu gibi Türkiye tekrar yakıcı bir uluslararası mesele haline gelmeden hemen önce, Türkiye’nin yeni dünya düzeninde kaplayacağı yere dair bir ufuk geliştirmiş ancak bunu uygulayabilecek bir beceri gösterememiştir. Türkiye’nin 2. Cumhuriyeti’nin sergilediği kopuş, Türkiye’de düzene içkin olan bu burjuva tahayyülleri bilince çıkarmak ve bunları realize edecek bir pratisyen, kurum, uzman, devlet aygıtları ordusunu bu tahayyülleri taşımak üzere kurmak olmuştur.

Akp Türkiyesi’nin eski düzenden devraldığı ve her ne kadar onun dışında yeni bir varoluş sebebi bulmak misyonuyla hareket etse de, yeniden üretmesinin şart olduğu başlık anti-komünizmdir. Türkiye’nin 90’lardaki varoluşsal krizinin dünya gerçekliğindeki ani değişim olduğunu ve bunun Türkiye’yi yeniden bir “uluslararası mesele” haline getirme riskini barındırdığını daha önce söyledik. Ancak Türkiye’de yeni de olsa herhangi bir düzenin bu boşluğu yalnızca anti-komünist propaganda ile “Ayasofya olmak” üzerinden doldurmasının da sınırlılıkları vardır. O nedenledir ki, Akp burada Özal’ın 1990’ların başında gösterdiği yaratıcılığa müteşekkirdir ve onun açtığı şu yoldan ilerlemektedir:

Esas olarak bu tabloya anlam katan öğe uluslararası işbölümünde, eski Sovyetler ülkesinin kimi yörelerinde, restorasyonun uygulayıcılığı misyonunun Türkiye’ye uygun görülmüş olmasıdır. Türkiye için Avrupa kapıları açılmayacak, yalnızca aralık tutulmaya devam edilecek ise, Ortadoğu’da jandarmalıkla yetinilecek ise, bir nebze gün ışığı da Orta Asya’dan sızdırılmalıdır…

Bunlardan çıkan sonuç şu: Türkiye kapitalizmi iyi taşeron olduğunu dünyaya kanıtlamaya çalışacaktır ve bu yüzden Türki cumhuriyetler çıkartması önemlidir. Ama bir de, Türkiye devleti bu çıkartmayı iç politikaya prestij, otorite dayanağı ve ideolojik kimlik olarak tahvil edecektir ve bu yön, meyveleri gün be gün alınmakta olduğu için güncel olarak daha da önemlidir. (Gelenek, 1992) [italikler eklenmiştir].

Akp, Özal’dan Sovyet dünyasının etkilediği her bölgede restoratör olma misyonunu devralmıştır. Ancak böylesi bir restorasyonu ve hatta karşı-devrimciliği, öncelikle kendi coğrafyasında uyguladığı için de deneyim kazanmış ve emperyalizmin talep ettiği yeni devlet tipini üretme veya inşa etme konusunda birikim sahibi olmuştur. İşte bu nedenle, yeni düzenin yeni dış politikası, ya da yarattığı kopuş burada yatar. Akp emperyalizme, emperyalizmin neoliberal dönüşümle yapmaya çalıştığı şeye pratik bir devlet modeli sunmaktadır. Böylece artık emperyalizm güdümlü devlet inşası süreçlerinde, dış dinamik iç dinamik çelişkisi daha aza indirilmekte, kapsamlı ve görece “modern” devletler yaratma yükünün yerini Akp’nin önerdiği yeni devletimsi, yani eski rejimin (ancien régime) siyaset biçimini hatırlatan yönetim tarzı almaktadır.(2)

Burada belki de önemli olan nokta şudur, Akp ulus-aşan burjuvazinin anti-komünizm histerisini yeni bir araca tahvil etmeyi başarmıştır. Anti-komünizm artık sadece sosyalizm düşmanlığını değil, her türlü kamusallık nosyonuna ilan edilen düşmanlığı da içerir. Akp, bu açıdan anti-komünizmi, büyük oranda 1789’un çocuğu olan modern siyaset alanının düşmanlığına evriltmiştir. Bunun dış politika alanına tercümesiyse, daha önce dile getirildiği üzere, (örneğin Irak’ta) bildiğimiz anlamıyla “modern” devletler inşa etmek değil, onları (oldukları kadarıyla) çözmek ve yerine eski rejimin (ancien régime) özelliklerini yeniden üreten bir devlet biçimini zorlamaktır. Birazdan bu iddialarımızı somut veriler üzerinden açmaya çalışacağız. Ancak, bir süre daha süreklilik- koğuş bağlamında tartışma sürdürmek faydalı olacaktır.

Türkiye’nin Birinci Cumhuriyeti’nin dış politikasını belirleyen psiko-politik bir durum vardır: “Biz önemliyiz, biz çok önemliyiz, biz önemliyiz çünkü Türkiye jeopolitik açıdan şöyle şöyledir, böyle böyledir”. Kemal Okuyan bu durumu şöyle özetliyor:

“Biz önemliyiz”e dayalı dış politika stratejisinin kökeninde, imparatorluk günlerinden kalma bir gururdan çok, altmış küsur yıl boyunca her yeni günü emperyalist dünya ile ilişkilerinde daha kişiliksiz bir konumlanışla karşılayan Türkiye kapitalizminin bu kişiliksizliği dengeleyecek bir karşı ağırlık arayışı yattığını söyleyebiliriz. Ama bundan da önemlisi, Türkiye burjuvazisinin elinde jeopolitik fantezilerle bezenmiş “stratejik önem” dışında hiçbir pazarlık unsuru yoktur (Hekimoğlu, 1997).

Bu biz “çok önemliyiz” pazarlamasının, 1990’larda Yeni Dünya Düzeni’nin kurulmasıyla beraber Türkiye’nin yeninden uluslararası bir mesele haline gelmesini engelleyemeyeceğini bilen çaresiz Türkiye burjuvazisi, yeni bir vizyon geliştiremese de, kimi siyasi manipülasyonların ön açıcı olduğuna kanaat getirmiş olmalı ki, eski dışişleri kadrolarından Kamran İnan, o dönemde şöyle diyor: “Diplomasimizin mottosu ‘olay çıkarmamaktır, her şeyi sineye çekmek, istenen bedeli ödemek…” (aktaran Hekimoğlu, 1997).

Akp, işte bu dersleri iyi çalışmış bir siyasi aktör olarak davosçuluk kurumunun yaratıcısıdır. İşte bu nedenle, İkinci Cumhuriyet’in özgünlüğü, 1990’ların serzenişlerini pratiğe tahvil edebilmesinde, “biz çok önemliyiz” repliğini kendisinden başkalarına söyletebilmesinde yatmaktadır. Örneğin, bugün farklı ve hatta Türkiye’nin yeni düzenini ters köşeye yatırabilecek saiklerle olmakla beraber (ki bu saikleri ilerleyen satırlarda çözümlemeye çalışacağız), İran’dan Bosna Hersek’e birçok ülke “Türkiye çok önemli bir ülke, bölgesel bir güç” demekte, Akp’nin yelkenini şişirmektedir.

Son olarak, süreklilik- kopuş bahsini kapatmadan önce Akp’nin bugün kullandığı dış politika pratiğinin de büsbütün yeni olmadığını söylemek durumundayız. Bu pratiğin adı ‘provokasyon’dur. 1990’larda emperyalizmin aslında çok da umutlu olmadığı halde Türkiye’ye “haydi yap bari… ” diyerek verdiği onayla eski-Sovyet coğrafyasına ve özellikle Türki cumhuriyetlere açılmaya çalışan Türkiye, başarısız alan kapma girişimlerinde bulunmuştur. Bunlardan bir tanesi Çeçen meselesinde Türkiye’nin kendi istihbarat birimlerini da kullanarak Çeçen savaşına müdahil olması ve bu yolla Rusya’nın bölgedeki nüfuzunu kırma çabasıdır. Çeçen ayrılıkçılarına İslam üzerinden bir tür ideolojik mühimmat da sağlayan Türkiye’nin çabaları boşa düşmüştür.

Bu örnek, tüm başarısızlığına rağmen, Türkiye tarafından bir övünç meselesi olarak kullanılabilir, bu vesileyle Türkiye’nin bölgesel gücüne atıfta bulunulabilirdi. Bunu yapmanın yapısal imkansızlıkları olduğu kadar, bir diğer imkansızlık da henüz Türkiye burjuvazisinin provokasyondan bir tür meşru müdahale politikası yaratamamış olmasıydı. Sıkıntı, burjuvazinin Soğuk Savaş’ın kirli politikalarına devam ettiği düşüncesiyle kendi kendini kuşatıyor olmasında yatıyordu. Diğer bir deyişle, provokasyon geri planda kalması gereken, örtük bir oyun olarak kodlanıyor, toplumsal ya da siyasi meşruiyet korkusu yine de zayıf Türkiye burjuvazisinin elini kolunu bağlıyordu.

Akp, bu ikinci “imkansızlığı” gidermiştir. Bir dış politika pratiği olarak provokasyonun kendisi, siyasi bir yönelim, meşru ve gerçek bir siyaset biçimi halini almıştır. Bu yalnızca bir tür pervasızlık olarak okunmamalıdır. Aksine, Türkiye burjuvazisine bir tür kendine güven duygusu ve güvenli gözükmeyen sulara da açılabileceğine dair bir inanç veren bu provokasyon pratiği, yeni Türkiye düzeninin resmi politikasıdır. Bu güveni anlamak içim, “şehirli” patron örgütü TÜSİAD’ın yayın organlarından birisi olan Görüş Dergisi’nde TÜSİAD başkanı Ümit Boyner’in kaleme aldığı şu cümlelere bakalım:

İsrail’i yönetenlerin Türkiye’yi kızdırmanın maliyeti olduğunu bir an önce anlamaları gerekiyor… Burada doktrin değişikliğinin etkisini görüyoruz. Ahmet Davutoğlu’nun vizyonu ile hayata geçirilen dış politika anlayışı Türkiye’yi dünya siyaseti içinde farklı bir yere taşımıştır… (Boyner, 2011) [italikler eklenmiştir].

Boyner’in Türkiye’yi kızdırmanın bedeli olarak kodladığı şey aslında Akp’nin provokasyon siyasetidir. Ancak, bu noktada hatırlatılması gereken şudur ki, İkinci Cumhuriyet’in tarih öncesi provokasyon girişimleri başarısız kalmışlardır. Bunun bir sebebi de şudur: 1990’larda denenen provokasyonlu restorasyon dış politikası, biraz da deli kurşun gibi nereye çarpacağı neyi hedeflediği belirsiz, panikle belirlenen umutsuz girişimlerden müteşekkildi. Türkiye kapitalizminin kısıtları düşünüldüğünde böyle de olmaya mahkumdu. Ancak, Akp Türkiyesi’nde gerçek, tanımlı sorunlar üzerinden çözüme olmasa da hedefe yönelik provokasyonlarla ilerlenmektedir. Bundan kastedilen şudur, provokasyon tamınlanmıştır ancak bununla sorunları çözmekten ziyade hedefte “Türkiye önemli, nufüz sahibi bir aktör” dedirtmek vardır. Akp, provokasyona düzen adına şahsiyet kazandırmıştır.

Provokasyonun “itibar” sahibi olduğu bir düzende yaşıyoruz artık…

Kıbrıs meselesi buna uygun bir erken örneği teşkil etmektedir. Akp hükümeti, Kıbrıs meselesinde Annan Planı doğrultusunda çözümden yana olduğunu beyan etmiş ve bu doğrultuda da, emperyalizm nezdinde de artık Soğuk Savaş dönemini temsil eden süresi dolmuş bir lider olarak görülen ve “Annan Planı aleyhinde Türkiye’de mitingler düzenleyen Denktaş’a ‘ne anlatacaksan git Kıbrıs’ta anlat’ diyerek Türkiye’de işi olmadığını söyleyebilmiştir” (Uzgel, 2009). Ancak bu çıkışın işaret ettiği restorasyon politikası haricinde Akp, Kıbrıs Meselesi hakkında, düzen partilerinin şimdiye kadar her zaman kendi öz dertleri olarak ilan ettikleri “Güney Kıbrıs’a yönelik uluslararası alandaki ambargolar ve izolasyon politikaları” karşıtı ciddi hiçbir girişimde bulunmamıştır (Uzgel, 2009). Akp, çözücü görevini üstlenmiş, Kıbrıs’ta siyasi alanı daha fazla neoliberalleşme yönünde provoke etmiştir.

Tüm bunlardan şöyle iki sonuç çıkarılabilir: Akp, dış politika alanını ideolojikleştirme konusunda eski düzene göre çok daha büyük bir başarı elde etmiştir. Bu sayede de, 1990’larda Türkiye’nin Yeni Dünya Düzeni’ne bağlanma konusunda yaşadığı sancıları aşmanın bir yolunu bulmuştur. Bu nedenle de Akp bu arayışların filiz verdiği 1990’lar Türkiyesi’nin ve hatta 1990’ların sonunda Türkiye’de yaşanan restorasyon sürecinin bizzat en verimli ürünüdür. Akp kendinden önceki 28 Şubat Müdahalesi’nin ardından Türkiye burjuvazisinin bir miktar soluk aldığı İsmail Cemli dış politika yıllarının çok uzağına düşmez fakat onu içerip aşar.

Ancak, elimizde yanıta muhtaç hala şöyle bir soru vardır: Ne oldu da 1990’ların başında yeniden uluslararası bir mesele haline gelme gündemiyle sancılanan Türkiye, bir anda emperyalizmin gözde taşıyıcılarından birisi haline geldi? Daha somutlayacaksak, Türkiye’nin emperyal hevesleri ile ABD hegemonyası nasıl uyumlulaştırıldı?

Emperyalizm Nerede Sıkıştı?

Bizce burada sıralanabilecek birçok unsur olmakla beraber, tüm diğerlerini de üst-belirleyen başlığa, devlet-inşası politikalarına asıl yeri ayırmak gerekmektedir. Devletin yeniden yapılandırılması yıllardır Türkiye’nin ve tüm dünyanın gündeminde olan bir mesele. Bu nedenle bunun detaylarına burada yer vermeyeceğiz. Ancak bizim sorunsalımız bağlamında önemli iki dönemeç bulunuyor. Birincisi 1980’lerde başlayan ilk neoliberal dönüşüm evresi ve bu dönemde IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası örgütlerin birçok devleti dönüşüme zorlamaları, ancak bunun sermaye düzeninin talep ve gereksinimleri açısından başarısızlığa uğraması. İkincisi ise 1990’larda, yine aynı örgütlerin sürece müdahil yerel fail sayısını artırdıkları ve bu yolla neoliberal dönüşümde revizyona gittikleri dönem. Hatta uluslararası siyasi iktisat çalışmalarında bu dönemlerden ilki için Vaşington Oydaşması ikincisi içinse İkinci Vaşington Oydaşması adları kullanılır.

İlk dönemin başarısızlığının ardından, ikinci plan devreye girdi ve bu plan uyarınca IMF ve DB gibi kurumlar dışarıdan müdahale etmek yerine, lokal, ulusal bazda partnerler bulmalı, hatta gerekiyorsa bizzat kent-kır yoksullarını, yerel belediyeleri bu programların yürütücüsü kılmalı ama artık iç-dış gerilimini ortadan kaldırmalıydılar. Bu ikinci plan doğrultusundaki iç-dış geriliminin aşılması uygulamalarının da sermayenin arzuladığı istikrara ulaştığı söylenemez. 2000’li yıllarda Latin Amerika, Türkiye ve başka birçok yerde yaşanan iktisadi-siyasi krizler malûmunuz.

Ne yapılsa edilse, 1789 ve sonrasında türlü biçimlerle tüm dünyada inşa edilen ya da ettirilen modern devlet bir türlü hedeflenen yeni şekline “dışarıdan” doğru büründürülemiyor…

İşte Akp, bu noktada dünya çapında sermaye düzeninin selameti için aşılması gereken iç-dış gerilimini aşan ve başka ülkelere de aştırma konusunda başı çeken bir aktör olmaya doğru evrilmiştir. Burada iki şey söylenebilir: birincisi, Akp’nin kendisi bir uluslararası mekanizmadır. İkincisi, Akp emperyalizmle bütünleşik bir aktördür. Onun dışında, altında, yanında değildir. Akp emperyalizm gömleğini üzerine geçirmiş siyasi bir oyuncudur.(3)

Adına uzun zamandır BOP denilen Genişletilmiş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Girişimi konusunda da yaşanan tıkanmanın IMF ve DB planlarından elbette farklı tezahür eden ama aynı öze sahip bir tür iç-dış tıkanması olduğunu iddia edebiliriz. Akp de, emperyalizmin taşıdığı bu tıkanmayı teşhis edebilmiş ve buradan yola çıkarak kendisini sıkışmışlığın önünü açabilecek bir aktör olarak kurabilmiştir. Örneğin, henüz 2006 senesinde kendisine BOP hakkında ne düşündüğü sorulan Başbakan R. Tayyip Erdoğan şöyle cevap veriyor:

Ne zaman ki Hamas’a dayalı olarak kurulmuş olan siyasi parti Filistin’de seçimleri kazandı, yaklaşım tarzı değişti. Bu şunu gösterdi: Bu yaklaşım [BOP] tarzı samimi değildi… Niye, çünkü bu seçimin neticesini herkes kabul etmek durumdaydı. Çünkü bu Filistin halkına saygıdır. Ve seçimi kazanan bir siyasi parti burada ne yapacak, önce bunu görmek gerekirdi. İşte bunu görmeden kalkıp da açlıkla Filistin halkını terbiye etmeye kalkarsanız, açlıkla oradaki yönetimi terbiye etmeye kalkarsanız ha buradan huzur çıkmaz (aktaran Zengin, 2010).

Aslında burada verilen mesaj oldukça açık, Akp emperyalizmin bu bölgede yanlış bir strateji güttüğünü ve kendisinin bölge okumasının bunun yerini alması gerektiğini dile getiriyor. Bugün eğer, Hamas’ın merkezinin tehdit altındaki Suriye’nin başkenti Şam’dan, “Arap Baharı”nı yaşamış olan Mısır’ın başkenti Kahire’ye taşınmasının gündemde olduğu düşünülürse, Akp’nin doğru bir burjuva bilinciyle yaklaştığı söylenebilir: içinde kapitalizm karşıtlığını barındırmayan her tür muhalefet düzene içerilmeye mahkumdur. Emperyalizmin ister istemez acele ve ölçüsüz bir biçimde enine boyuna genişlerken yitirmeye mahkum olduğu aktif sınıf bilincini, Akp toparlama görevi görmüştür ve görmektedir.

Türkiye, bir zamanlar kendilerine üçüncü dünya ülkeleri dediğimiz geç kapitalistleşme yoluna giren ülkelerle her zaman emperyalizmin çizdiği rotada ilişki kurdu. Örneğin, 1950’lerde NATO’ya girer girmez bağlantısızlar hareketini de buraya davet etti. Diğer bir deyişle, Türkiye karşı-devrimciliğe davet etme konusunda tutarlı görevini hep yürüttü. Ancak, Akp döneminde değişen bu görevin daha fazla inceltilmesi ve daha önce iddia edildiği üzere ideolojikleştirilmesidir. Örneğin, 1 Mart’ta Irak’taki savaşa müdahil olma konusunda oylanan tezkerenin reddi, bu tezkereye red oyu veren bir Akp milletvekili tarafından şöyle değerlendirilmektedir: “1 Mart Türkiye’nin bağımsızlık bildirgesidir”. Bu bağımsızlık meselesinin, Graham Fuller de dahil olmak üzere gedikli tüm ABD propagandistleri tarafından sürekli olarak pompalandığı ve bunun da yine o günden sonra Akp’nin emperyalizmin Ortadoğu’daki başat aktörlerinden birisi olarak elini kolaylaştırdığı açıktır. Öte yandan, mesele sadece bundan ibaret değildir.

Birincisi, 1 Mart tezkeresi ABD için düşünüldüğü kadar yaşamsal değildi. ABD, Irak işgali için hemen başka bir strateji geliştirme alanına halihazırda sahipti. Bu nedenle de, bu süreçte Akp şu dersi aldı: Türkiye’nin önemi, Türkiye dış politikasının yıllanmış ezberi üzerine, Türkiye’nin jeopolitik konumu odaklı olamaz. Aksine, Akp eğer ABD hegemonyası ile uyumlulaşmış ve bu anlamda, zengin bir ilişki içinde olacaksa başka şeyleri ön plana çıkarmalıdır. Tezkere reddine dair Davutoğlu’ndan dinleyelim:

İki faktör var orada. Tarih bilinci ve tarih bilgisi…. Ben reel olarak bütün savaş tarihine baktığımda bu tür bir savaşın 40 günde bitmeyeceğini biliyordum. Yine Irak’ın yapısını bilen biri olarak, yine realist olarak Irak’ın yeniden yapılanmasının öyle beş on yılda bitmeyeceğini biliyordum (Zengin, 2010: 143).

Burada ilan olunan, Türkiye’nin emperyalizme başka ve oldukça iştah kabartan bir öneriyle gelmesi olmuştur: piyasalaştırma konusunda, Irak’ta var olan ve henüz piyasa sömürüsüne açılmamış alanların bu sömürüye açılması konusunda her türlü müdahaleyi yapmak. Buradan Türkiye sermayesi için de oldukça geniş bir nefes alma alanının doğduğu çok açık. Nitekim benzeri bir ABD- Akp gerginliği henüz Suriye konusunda Türkiye bu denli şahin kesilmeden çok daha önceleri, İran ve Suriye’ye yaptırımlar konusunda da yaşanmış gibi gözüktü. Oysa Türkiye burada ABD’nin bu ülkelere karşı önerdiği tecrit yöntemine karşı, kapitalizm zemininde düşünüldüğünden kolay ortaklaşılacağına dair bir öneri getirmiş ve olası gerginliği anında gidermiştir.

Diğer bir deyişle, bölgede çatışma hattını sürekli olarak İslamcılık- Batı uygarlığı, İslamcı direniş örgütleri- İsrail vs üzerine kuran emperyalizme, yani emperyalizmin kurşunu biten ideolojik silahlarına (İslam-terörizm vb.) Akp pragmatizmi hayat üflemeştir. Bu nedenle de Akp’li bir milletvekilinin 1 Mart tezkeresini bir bağımsızlık ilanı olarak görmesi, ne kişisel bir “fazla” iyi niyet ne de sadece riya, yalan ya da ikiyüzlülükle açıklanabilir. Burada artık emperyalist siyaset dünyasının kavramsal setine, emperyalist siyasetin üzerine kurulduğu düzeneğe temelinden bir müdahale vardır. Bu açıdan bakıldığında, Saddam’ın ayağının altından taburesinin itildiği anlarda Akp cellatların kulaklarına yeni yöntemini fısıldıyordu.

Irak’tan Ortadoğu’ya Açılmak

Irak, emperyalizmin bölgeyi yeniden şekillendirme planlarının bir laboratuarı oldu. Burada, izlenecek genel taktikler değildi sadece ön plana çıkan. Burada, Ortadoğu’nun dönüşümü için içerden aktörler devşirildi. Devşirilmenin de ötesinde, bu aktörlerin kendileri bu dönüşümü sağlamanın bizzat olanağı haline geldiler. Akp’nin kendisi böyle bir aktördür. Henüz 2004 senesinde, Erdoğan’ın “Diyarbakır BOP’un başkenti olacaktır” açıklaması, aslında Akp’nin bölge dönüşümünde oynayacağı rolü de bizzat açık ediyordu. Diyarbakır, Türkiye için Kürt meselesinin sembol ismidir. Diyarbakır, Amed’dir. Ancak, öte yandan da Diyarbakır, Akp için yeni lüks sitelerdir. Kürt burjuvazisidir. Piyasalaşmadır. Akp’nin yeni yöntemden kastı bu olmalıydı.

Akp’nin bu plana ABD’yi tam olarak 2007 yılında ikna etmesi de iki sebepten kaynaklanmaktadır. Birincisi, bu dönemde ABD Irak batağından çıkmak için yeni bir yol izliyordu: eski rejimin kadrolarını yeni sürece eklemlemek ve Sünni direnişi kırmak için eski Baas iktidarındaki Sünni yöneticileri kullanmak. Burada Akp merkezi bir rol oynadı. Sünnileri de kapitalizmin erdemlerine ikna ederken, ABD’ye bölgeden çıkma imkanı sağladı. Obama’nın, Libya’ya tek bir postalımızı bile koymadan müdahale ettik demesi boşuna değildir. Bu yöntem, Irak laboratuarında Türkiye’nin katkılarıyla geliştirilmiştir. Yönteme dair şu alıntı temel bir göstergedir: “İki [Türkiye- Irak] ülke arasında sekiz icracı bakan belli aralıklarla yılda en az iki veya üç kez toplanıp gelişmeleri yönlendiriyorlar. Yılda en az bir kez de başbakanların başkanlığında bir tür ‘ortak kabine’ toplantısı yapılıyor” (Zengin, 2010: 191).

Yeni Yöntemin Kurumsal Alt-Yapısı

Akp’nin emperyalizme yeni bir devlet modeli sunduğunu böylece artık emperyalizm güdümlü devlet inşası süreçlerinde daha hızlı ve rahat yol alınabildiğini daha önce iddia etmiştik. Bu model inşasına dair kimi özel örnekler üzerinde durmadan önce, yeni MİT Müsteşarı, Türkiye İşbirliği ve Kalkınma ajansı (TİKA) eski başkanı Hakan Fidan’ın kaleme aldığı bir makalede dile getirdiği birkaç konu üzerinde durmak zihin açıcı olabilir. Fidan, SSCB’nin çözülüşünün ardından Türkiye’nin bu süreci doğru okuyamadığını, eski tarz – kendisi böyle demese de ait olduğu tarihsel bloğun sıklıkla kullandığı, “Kemalist”- dış politika araçlarıyla yol almaya çalıştığını ancak 1992’de kurulan TİKA gibi -eski Sovyet coğrafyasındaki restorasyon sürecine maddi ve manevi katkılar sunan- bir ajansın Akp dönemi açılımlarının nüvelerini daha o zamandan bünyesinde taşıdığını iddia ediyor (Fidan, 2010). Hakan Fidan, açık bir şekilde Akp’nin Sovyetlerin çözülüşünün hemen ardından Türkiye’de başat bir siyaset olarak belirmese de altyapısı oluşturulan yeni rolün adını koyan aktör olduğunu yineliyor.

Akp, kendisi inşa etmemiş olsa da, Türkiye burjuvazisinin ihtiyaçları doğrultusunda devlet tarafından bir süredir inşa edilmeye başlanılan altyapıyı canlandırmış ve onu mobilize etme konusunda hatırı sayılır bir çaba sarf etmiştir. Örneğin TİKA yakın dönemde Somali’de yaşanan ve insanların temel ihtiyaçlarını giderme kanallarından yoksun kaldıkları için doğan trajediyi içerde ve dışarıda sömürmek konusunda oldukça örgütlü bir çaba sarf etmiştir. Oysa “Somali korsanları” hakkında Türkiye’nin de içinde olduğu NATO kuvvetleri uzun süredir Hint Okyanusu’nda korsan avcılığı yapmaktadırlar. Burada, Somali halkının da ellerinde Türkiye bayrakları, egzotizm kurbanı olmaları yetmezmiş gibi Türkiye’de emperyal heveslerin alt-yapısına da güçlendirmeye alet edildiklerini görüyoruz. Üstelik TİKA bu vesileyle Türkiye burjuvazisine şunu duyuruyor: Hazırlanın, yakında Somali’de “tarım ve hayvancılık alanında ülkeye katkı sağlayacak, tarımsal kalkınma ile iktisadi bir faaliyet olarak ekonomiye girdi sağlayacak projeleri hayata geçireceğiz”.(4)

TİKA’nın izlediği bu rolün bir benzerini 143 yıllık bir yardım kuruluşu olan Kızılay yürütüyor. Bunun yakıcılığını satır aralarındaki bir haberden çıkarıyoruz. Kızılay’ın, er Gilad Şalid’in “1000 Filistinli” karşılığında serbest bırakılması konusunda Hamas’la görüşmeye çalıştığı biliniyor. İsrail Ablukası altında bir açık hava hapishanesine dönen Gazze’de yardım “operasyonu” sürdürdüğünü söyleyen Kızılay’ın, Filistin meselesi hakkında Akp’nin sürdürdüğü hamilik politikasının parçası olduğu oldukça açık. Ancak burada bir noktada dikkatli olmak gerekiyor çünkü Akp’nin hamilik arayışını başarıya ulaşmış, halihazırda elde edilmiş bir rol olarak değerlendirmek, bölgeyi yine Akp’nin arzuladığı gözlüklerle okumak, bölge halkının içine düştüğü yanılgıya düşmek olur. Bu noktada Nuray Mert’in bir uyarısı çok yerindedir: Gilad Şalid anlaşması nihayetinde Mısır ve Alman istihbaratın aracılığıyla gerçekleşmiştir, Türkiye’nin bunu kendi çabasının bir sonucu olarak göstermeye çalışması, bundan bir “Şalid” efsanesinin yaratılması bir açıdan da “Yeni Osmanlı” zokasını yutmak anlamına gelir (Milliyet, 16.10.2011). Her ne kadar İsrail de Hamas üzerinde en büyük etkinin Türkiye tarafından üstlenilmesini arzu etse de ki nitekim Netanyahu’nun Türkiye’nin Mısır’dan daha etkin olduğunu beyan ettiği Türkiye’deki düzen medyasında da dile getirildi, işin aslının çok daha karmaşık olduğu rahatlıkla söylenebilir.

Akp’nin “bölgesel güç” söyleminin misyonerlerinden birisini de polis teşkilatı oluşturuyor. Türkiye’nin polis teşkilatı, özellikle 2000’lerin başından itibaren daha aktif bir dış politika rolüne soyunmuş durumda ve bunu da türlü yollarla gerçekleştiriyor. Bunun en yakıcı örneklerinden birisi Türkiye’nin barış misyonu vesilesiyle Kosovo’ya yolladığı polis gücünde bulunabilir. Burada, “ortak Osmanlı geçmişi” ve elbette “ortak din İslam” motifleri sayesinde “Türkiye’ye büyük iş düştüğü” iddia ediliyor. Uluslararası barış misyonunun taşıyıcısı Türkiye gibi bir izlenim yaratılıyor ve bu öz-algı üzerinden de Kosova’daki devlet ve toplumu yeniden yapılandırma çalışmalarına müdahil olmaya çalışılıyor.

Öte yandan Türkiye’nin bu bölgede emperyalizme kurumsal destek sunması başka bir gündem için de önemli: Yugoslavya’nın parçalanması esnasında desteklenen ve her biri silahlandırılan ve sonunda mafyatik yapılanmalara dönen ayrılıkçı grupların tasfiyesi, orada sermaye düzeninin salahiyeti için düzenin yeniden inşa edilmesi. Diğer bir deyişle, Türkiye zemin düzleyici, sermayeye alan açıcı, düzenin yakasını artık kullanım süresi dolmuş karşı-devrimci soğuk savaş dönemi örgütlerinden kurtarmaya yönelik bir rol oynuyor. Kısacası, Akp’nin Ergenekon deneyimi uluslararasılaştırılıyor ya da halihazırda uluslararası alanda da elde ettiği bu türlü deneyimler Türkiye’ye tercüme ediliyor, elbette polis örgütü üzerinden.

Yeni Yöntem Nerede Sıkışıyor?

Yeni yöntemin sıkıştığı başlıklardan birisi emperyalizmin İran meselesidir. İran meselesinde asıl gümbürtüyü koparacak olan Türkiye’nin NATO füze kalkanı erken uyarı radar sistemini Malatya’da kurmaya karar vermesi değil. İran’ın, NATO’nun neredeyse bu altmış yıllık müttefikinin böylesi bir adım atmayacağını düşündüğüne inanmak zor. İran’la ilişkilerdeki zedelenmenin kaynağını, yine Türkiye’nin Birleşmiş Milletler Geçici üyeliği esnasında yaşanan fiyaskoda da aramak çok isabetli olmayabilir. Hatırlanacağı üzere, Türkiye’nin ve Brezilya’nın red oyu kullanıp Lübnan’ın çekimser kaldığı Haziran 2010 tarihli BM Güvenlik Konseyi toplantısından, geri kalan 12 üyenin evet oyuyla, İran’a nükleer çalışmalarından ötürü yaptırım kararı çıkmıştı.(5) Ancak, bunun hemen ardından, Türkiye, Brezilya ve İran Dışişleri bakanlarının İstanbul’daki buluşmasında Türkiye’nin, BM Güvenlik Konseyi’nin aldığı karar doğrultusunda İran’a yaptırımlar konusuna dahil olup olmayacağı sorusuna, “BM Güvenlik Konseyi kararları bağlayıcıysa, bu hepimizi bağlar” yanıtı verilmişti. İran’ın, Türkiye’ye tüm bunlardan sonra “sen de mi Brutus!” demeyeceği ve Türkiye’yi birçok konuda öngörebildiği pek açık. Türkiye ile İran arasındaki gerilimin kaynağını bu hatta aramak bu dönemde pek doğru gözükmüyor.

Peki, arada gerilim yok mu? İran’ın böylesi bir gerilim tanımından kaçındığı, Akp’ninse gerilimi başka bir yerden tanımlamak istediği görülüyor. Bu hat, İran devletini, oradaki baskıcı teolojik rejimi öne çıkararak vurmaya çalışmaktır. Akp, söz konusu İran olunca, bir anda “Türk dış politikasındaki açılımlarını” unutup Türkiye’de “Kemalizmin” düzene sağladığı “Mollalar İran’a” söylemine bir anda sarılıvermektedir. Geçenlerde Türkiye’de İranlı keman virtüözü Farid Farjad’ın konserinde meydana gelenlerden tutun da, Tayyip Erdoğan’ın Mısır, Tunus, Libya gezilerindeki “laiklik” söylevine değin türlü ölçeklerdeki gösterge, İran’ın teolojik rejimiyle, bu ülkelerde (Mısır, Tunus ve Libya) şeriat kurallarına saygı göstereceğini belirten gerici unsurların İslamiyet’i arasında bir ayrım konulacağı ve emperyalizmin İran’a yapacağı olası bir müdahalede “Ortadoğu’da Müslümanlığın” rencide edilmeyeceği ve böylece İran’ın kolayca izole edilebileceği bir hal yaratılacağını göstermektedir. Biraz açmaya çalışalım.

Önce şu konser meselesi. Hakim medyanın bu konudaki haberi şöyle:

İran asıllı Amerikalı keman virtüözü, ‘Kemanı ağlatan adam’ Farid Farjad, İstanbul’daki son konserinde ülkesiyle ilgili söylediklerine karşı çıkan bir grup İranlı’ya kızıp sahneyi terk etti. İranlı grup, Türk dinleyicilerin sloganlı tepkileri arasında salondan dışarı çıkarıldı. Yaklaşık 600 kişiye muhteşem bir keman ziyafeti çeken Farjad, konserin sonuna doğru müziğine ara verip, doğduğu İran’da zulüm yaşandığını, rejimin müziği, eğlenceyi yasakladığını anlattı. 40 yıldır Amerika’da sürgün hayatı yaşayan Farjad, kardeşinin bir kadeh votka yüzünden kırbaçlandığını öne sürdü. Bu sırada izleyiciler arasından ayağa kalkan 5- 6 kişilik bir grup, önce Türkçe olarak “Yalan söylüyorsun” diye bağırdı, ardından Farsça olarak Farjad’la tartışmaya girdi. Farjad bunun üzerine, kızgın bir yüz ifadesiyle sahneyi terk etti. Türk izleyicilere tercüman çeviri yaptı. Tercüman Farjad’ın İranla ilgili eleştirilerine İranlı grubun, “İran senin anlattığı gibi bir ülke değil, böyle şeyler olmuyor. Er geç İran’a geleceksin” dediğini aktardı. Türk izleyiciler çevirinin ardından İranlı gruba tepki gösterdi. Grup, “Türkiye İran olmayacak, İran’a gidin, sizi ülkemizde istemiyoruz” sözleri ve sloganları arasında salon dışına çıkarıldı (Radikal, 21.20.2011).

“Bu yeni Türkiye’ye oturmuyor, bu tutum beyaz Türk elitlerden kalan birkaç miras” denilecekse buna hemen itirazımızı dile getirelim. Aksine bu tepki, bugün “Arap Baharı” rüzgarını bölgede yaymaya çalışan Akp Türkiyesi’ne pek uygun düşen bir toplumsal yansımadır.

Tayyip Erdoğan’ın “Arap Baharı” ülkelerinde yaptığı konuşma ise şöyle:

Türkiye’de anayasa, laikliği devletin her dine eşit mesafede olması olarak tanımlar. Laiklik kesinlikle ateizm değildir. Ben Recep Tayyip Erdoğan olarak Müslümanım ama laik değilim. Fakat laik bir ülkenin başbakanıyım. Laik bir rejimde insanların dindar olma ya da olmama özgürlüğü vardır.(6)

Erdoğan’ın burada Avrupa Birliği ülkelerinin “demokrasi” endişelerini ve ABD’nin de radikal İslam korkularını dindirmek istediği elbette söylenebilir. Ancak, bunun da ötesinde Birinci Cumhuriyet’ten devralınılan “Ortadoğu’da farklı bir ülke: Türkiye” cephaneliğinin, İran’ı yeniden tasarlanan bölgenin dışına atabilmek için faydalı bir görüntü verdiği iddia edilebilir.(7) Nitekim İran’daki üst düzey yetkililerin yakın dönemde Türk dış politikasının yeni maceraları konusunda verdiği şu mesaj burada dikkate alınmalıdır: “Türkiye’nin, Mısır, Tunus, Libya gibi ülkelere ‘laik sistem’ üzerine bina edilerek yeni yönetim modeli önermesi, bölge halkının Müslüman olmasından dolayı beklenmedik ve tahammül edilemez bir durumdur” (Şahin, 2011). İran, Türkiye’nin kartını görmüş ve buna karşılık vereceğini beyan etmiştir.

Bu süreçte, Türkiye’nin ilişkilerini yeni bir hat üzerinden kurmaya çalıştığı bir diğer ülke İsrail’dir. Türkiye’nin, yine ABD’nin bölgedeki hedefleri doğrultusunda İsrail’i terbiye etmeye çalıştığı, bu açıdan da “davosçuluk” yaratıcılığının bu terbiyeci rolünün bir aracı olduğu daha önce birçok defa dile getirildi. Buna şu tespitin de eklenebileceği iddia edilebilir: İsrail, “Arap Baharı” olarak adlandırılan süreci doğru okuyamamıştır ve emperyalizm, İsrail’e buna hatırlatmak için Filistin başlığını kullanmaktadır. Örneğin Almanya uzun yıllardır sesini aleyhte hiç çıkarmadığı bir konuda, Şubat 2011’de İsrail’in Filistin topraklarındaki yerleşimlerini yasadışı ilan eden ve bunların durdurulmasını talep eden Birleşmiş Milletler teklifini onaylamıştır. Bunun üzerine de Almanya Başbakanı Merkel’in hedefleri şöyle açıklanmıştır: “Mısır’daki durum [Tahrir Meydanı olaylarına atıfta bulunuluyor] müzakere sürecini durdurmak konusunda bir bahane olarak ileri sürülmemelidir. Eğer yalnızca oturup beklersek çok daha zor bir durumla karşı karşıya kalabiliriz” (New York Times, 07.03.2011).

Batı’nın yıllardır bölgedeki vazgeçilmez müttefiki İsrail’e verdiği mesaj şudur: Filistin (şimdiye kadar hiçbir şekilde sorunun Filistinliler lehine çözülmesi konusunda en ufak bir sonuç vermeseler dahi) müzakerelerin sürmesinden yana sense bu fırsatı kaçırıyorsun!(8)

Burada görülen o ki, Türkiye’nin İsrail’in ‘Arap Baharı’nı zorlaması da emperyalizm tarafından beklenenler arasında. Ancak, burada emperyalizm içi çelişkilerin ön plana çıkması ve aynı hedefe kitlenenen merkezi emperyalist ülkelerin arasında (ABD ve Almanya), Türkiye’nin daha kolay yıpratılabilir bir aktör olabileceği de teorik bir doğru. İkinci Cumhuriyet’in bunun farkında olmadığını söylemekse pek zor. Zaman gazetesinde yakın tarihte atılan şu manşet Türkiye’nin büyükler arasında “büyük oynamaya” çalıştığını gösteriyor: “Almanya’dan Arap diktatörlere silah desteği” (Zaman, 19.10.2011). Ayrıca, Tayyip Erdoğan’ın yine yakın dönemde Almanya’nın kimi vakıflar üzerinden PKK’ye yardımda bulunduğunu dile getirmesi de bu durumun bir göstergesi olarak okunabilir. Buna Egemen Bağış’ın şu sözlerini de eklersek durum daha da berraklaşıyor: “Bundan sonra AB’nin de ilerlemesi için aday ülkelerin de rapor hazırlaması faydalı olacaktır”. Kıssadan hisse, ABD emperyalizmi Türkiye’nin bu kabadayı rolünü sevmişe benziyor. Türkiye, ne kadar sonuç vereceğinden bağımsız olarak türlü düzeylerde kurulu düzeni bozan, istikrarsızlık yaratan “yaramaz çocuk” rolünü oynuyor. Diğer bir deyişle Türkiye, “ezilen” ülkeler adına AB’ye, BM’ye vs. “ayar vermeye” çalışırken aslında buralarda ABD’nin hegemonyasına pekiştireçlik ediyor. Almanya’nınsa bundan nereye kadar hoşlanıp nerede bu durumla külahları değişeceğiniyse dünyadaki ekonomik krizin boyutları belirleyeceğe benziyor!

Son olarak, Suriye meselesindeyse Akp’nin provokasyon siyasetinin en ince örneklerini sergilediğini bir süredir haberlerden takip ediyoruz. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, henüz Ekim ayında Akp’yi Müslüman Kardeşlerin hamisi gibi davranmakla eleştirmişti… Son günlerdeyse Akp’nin Suriye konusunda daha bir sessizleştiği görülüyor ya da böyle yansıtılıyor. Ancak açık olan şu ki, Suriye konusunda Akp’nin yalnız kaldığı ve geri adım attığı düşünülüyorsa, bu pek gerçekçi bir ihtimal olarak gözükmüyor. Öncelikle Akp cebinden tabancayı çıkaralı çok oldu ve artık “vurmak” zorunda. Öte yandan da, Akp’nin yavaşlıyor ya da daha doğrusu yanlızlaşıyor ve büyük güçler tarafından Suriye meselesinde yeterice desteklenmiyormuş gibi gözükmesinin sebebi, Suriye planının çok daha çetrefilli olmasından kaynaklanıyor. Bu çetrefilin Türkiyeli ayağına değinmeyeceğim.(9) Aynı çetrefilin bir de İran ayağı olduğunu hesaba katmak gerekiyor. ABD, Suriye konusunda tetiğe basılmadan önce İran’ı sıkı bir abluka altına almak istiyor. Son günlerde, ABD’nin İsrail’e askeri tümen yığınağı yapması, İran’la yaşanan casus uçak savaşları, Basra Körfezi’nin ısınması… Bu nedenle, sessiz günlerin sonunda bölge halklarını yeni bir felaket bekliyor gibi gözüküyor…

Sonuç Yerine

Burada önemle üzerinde durulması gereken bir konu var. Soğuk Savaş sonrası dünyada katı olan her şey buharlaşıyor ya da yerleşik birçok kavram ve olguda bir metamorfoz yaşanıyorsa bu her kavramı kapsıyor. Daha açık olmak gerekirse, devletin ve dolayısıyla modern siyaset alanının köşe taşlarının değiştiği bu yeni dünya düzeninde “güçlü bir ülke” olmak kavramı da dönüşmüştür. Eğer yukarıda tüm anlatılanlardan “güçlü, her şeye muktedir bir Türkiye” imgesi uyanıyorsa, burada dikkatli olmakta fayda vardır. Örneğin, bugün eğer düzen ideologları, Türkiye’de bir tür “Gaulizm” doğduğunu, bunun da işi gerektiğinde “Nato’nun askeri kanadından ayrılıp siyasi kanadında kalmaya” (Taşpınar, 2011) vardırabileceğini iddia ediyorlarsa, burada davosçuluk kurumunun yalnızca “kuru sıkı” olmadığı açıktır. Ancak bu Akp’nin gerçekten kafa tutacak kadar güçlü bir aktör olduğu anlamına gelmez!(10) Akp o denli emperyalizmle iç içe geçmiş bir yapılanmadır ki, kendisi bizzat kapitalist sistemin sürdürülebilirliği adına emperyalizmin işleyişinde/kullanığı metodlarda vb. yapılması arzulanan reformların ya da düzeltmelerin bir özetidir. Bu açıdan, Akp “inşacı-yıkımın” bir aktörü, ön-provası ve ilk sürüm aracıdır.

Gaulizm benzetmesini yapan Taşpınar aslında mesajını uzun vadeli plan yapabilen, öngörü sahibi, kendisinin “küreselleşmeciler” diye adlandırdığı emperyalizmin ABD’li ideologlarına ve reformistlerine vermektedir. Bu mesajın -ilk girişte verdiğimiz Columbia Üniversitesi Rektörü örneğini hatırlayacak olursak- karşılığının olduğu pek açık. Türkiye’nin asıl ederi yalnızca bir “Ilımlı İslam” ülkesi olmasında değil, Taşpınar’ın yerlere göklere sığdıramadığı bu yeni davosçuluk kurumundadır. Emperyalizm, solun ve öyle ya da böyle bir türlü tükenmeyen “reel sosyalizm” mirasının (bağımsızlık; halkların kendi geleceklerini kendilerinin tayin etmesi fikri vb.) elinden emperyalizme kafa tutma, dik kafalı olma gibi insan onuruna dair ne varsa alarak ve onları ideolojik olarak sömürerek ayakta kalacağını bilmektedir! Hal böyle olunca, Akp Türkiye’nin bugüne değin anti-komünizme dayalı kapitalist düzeninin doğurduğu en yaratıcı-yıkıcı aktör olarak beliriyor!

Bu noktada mücadele düşünülenden çok daha sadeleşmiş bir haldedir. Eğer modern siyaset alanı ve ister istemez siyaset alanının bünyesinde barındırmak zorunda kaldığı görece ilerici değerler geri dönüşleri imkansız biçimde dönüşüyorlarsa, bunun karşısına çıkacak güç sosyalizm mücadelesinden azı olamaz!

Funda HULAGÜ

NOTLAR
Bu konuda en doğru formülasyonu Aydemir Güler’in (2007) şu cümlelerinde bulmak mümkün: “Ekim Devrimi kapitalist Türkiye’ye şemsiye oldu. Emperyalizmin, Kemalist Ankara’nın kızıl cephenin asli unsuru olmasından endişelenmesi için neden yoktur. Ama Anadolu’nun Sovyetlere dayanarak emperyalizme yeniden muhtaç duruma düşmemesi veya böyle bir geri dönüşü geciktirmesi, yeterince sıkıntı veren bir olasılıktı. Emperyalistler, Türkiye’yi yeniden aralarına almayı esasen bu endişeyle kabullendiler. Yoksa Cumhuriyet de -Osmanlı kadar olmasa da- bir büyük boy gelmeye devam ediyordu”.

Adına “Ilımlı İslam” denilen yönetim şekli aslında tam da budur. Modern siyaset alanından kitleler def edilmekte ve aksak da olsa modern siyasetin vaat ettiği kurucu değerler anlamsızlaşmaktadırlar. Ayrıca eski rejim usulüne uygun olarak siyaset bir sınıfın tekeline sokulmakta ve hatta alınıp satılabilen bir şeye dönüşmektedir.
Türkiye’nin güncel iktisadi yapısına değinen bir emperyalizm tahlili için bkz. Alper Birdal (2011a).

Alıntı için bkz. http://www.tika.gov.tr/basin-aciklamalari/somaliye-gidecek-yardimlari-tasiyan-ucak-8-agustos-pazartesi-gunu-kalkiyor/16.
Akp dış politikasının başarılarını öven Gürkan Zengin’in verdiği bir başka detay da hem bu fiyaskonun hem de Türkiye’nin emperyalizmle kurduğu yeni ilişkinin boyutlarını sergiler nitelikte: “ Bosna-Hersek’in BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada Amerika’yla ters düşmesi NATO üyeliği sürecini sıkıntıya sokabilirdi. ‘Eksen değiştiriyor’ denilen Türkiye’nin Dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu, kendisi ‘hayır’ oyu kullanacakken, kendisine görüş soran Bosnalı lider Haris Sladziç’e ‘evet’ oyu vermeniz daha doğru olur’ şeklinde görüş bildiriyordu” (Zengin, 2010: 204-205).

Bu konuşmanın, emperyalizm açısından gördüğü diğer işlevlerin bir değerlendirmesi için bkz., “Erdoğan’ın laikliği nereye oturuyor?”, SoL Haber Portalı, 20.09.2011.

Metin Çulhaoğlu, son dönem Türkiyesi’ne yaptığı analizlerinde, İkinci Cumhuriyetin birçok başlıkta Birincisinden bir modus vivendi yaratacağını iddia eder. İran başlığı buna aday gözüküyor.
Filistin Cumhurbaşkanı Mahmud Abbas’ın BM’de yaptığı konuşmanın barındırdığı sıkıntılar üzerine bakınız Alper Birdal (2011b).
Bu konu hakkında bkz. Alper Birdal (2011c).
Akp’nin “gücünün” sınırları hakkında bkz. Aydemir Güler (2011).

Bibliyografya
Gila Benmayor, “Küreselleşmeyi iyi anlamak isteyen Türkiye’ye baksın”, Hürriyet, 08.10.2011.
Alper Birdal, “İkinci Cumhuriyetin İktisadi Temeli”, SoL Haber Portalı, 12.10.2011(a).
Alper Birdal, “ ‘Filistin Baharı’ mı?”, Komünist, Sayı: 337, Ekim 2011 (b).
Alper Birdal, “Suriye, Kürtler ve Akp”, SoL Haber Portalı, 20.06.2011 (c).
Ümit Boyner, “Ortadoğu Nereye Gidiyor, Türkiye Nerede Duruyor?”, Ekim 2011, Görüş Dergisi.
Metin Çulhaoğlu, “Dışa Bakan Türkiye: İtidal Mi, Macera Mı?”, Mart 1990, Gelenek Dergisi, Sayı: 29.
Hakan Fidan, “Turkish foreign policy towards Central Asia”, Mart 2010, Journal of Balkan and Near Eastern Studies, Sayı: 12-1.
Gelenek, “Devlet Otoritesi mi, İdeolojik Hegemonya mı?”, Mayıs 1992, Gelenek Dergisi, Sayı 39.
Aydemir Güler, “Yeni Osmanlı Baltayı Taşa Mı Vuruyor?”, SoL Haber Portalı, 05.12.2011.
Aydemir Güler, “Kapitalist Türkiye Kurulurken Devrim Ne Yana Düşer?”, Kasım 2007, Gelenek Dergisi, Sayı: 97.
Aydemir Güler, “ Emperyalizm ve Reform”, Gelenek Sayı: 90, Ekim 2006.
Cemal Hekimoğlu, “Sovyetler Sonrası Türk Dış Politikası: Avrupa’nın Kapısında Beklerken”, Mayıs 1997, Gelenek Dergisi, Sayı: 54.
Nuray Mert, “Şalid’i Kim Kurtardı?”, Milliyet, 16.10.2011.
Mehmet Şahin, ‘“Arap Baharı” Türkiye- İran İlişkilerini Zorluyor”, Orsam, 27.10.2011.
Ömer Taşpınar, “The Rise of Turkish Gaullism: Getting Turkish- American Relations Right”, Insight Turkey, 2011, Cilt 13-1.
İlhan Uzgel, “Dış Politikada AKP: Stratejik Konumdan Stratejik Modele”, AKP Kitabı: Bir Dönüşümün Bilançosu İçinde, 2009, Phoenix Yayınevi: Ankara.
Gürkan Zengin, HOCA: Türk Dış Politikası’nda “Davutoğlu Etkisi”, 2010, İnkılap Yayınları: İstanbul.
“ A Deepening Rift Between Germany and Israel”, New York Times, 07.03.2011.
“Erdoğan’ın laikliği nereye oturuyor?”, SoL Haber Portalı, 20.09.2011.
“Almanya’dan Arap diktatörlere silah desteği”, Zaman, 19.10.2011.
“Farjad Konserinde İran Kavgası”, Radikal, 21.10.2011.
TİKA
http://www.tika.gov.tr/tika-hakkinda/baskan/baskanin-mesaji/28

Makalenin web adresi
http://mlam.tkp.org.tr/makaleler/akp-ve-abd-funda-hulagu

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: