Ekim, 2011 için arşiv

VAN CUMHURİYET SAVCILIĞINA SUÇ DUYURUSU

Posted in Uncategorized on 26 Eki 2011 by buyukakin

17 Agustos 1999 Gölcük depreminde çöken bina sayısı : 133.683, ölen TC yurttaşı 17.480, yaralı sayısı 23.781’dir. (1)

Yapım hatalarından çöken binaların müteahhitlerine yaklaşık 2100 dava açılmış; Bu davalardan 1800’ü hukuki boşluklardan dolayı cezasız sonuçlanmış; Geriye kalan 300 davanın 110 kadarında ceza verilse de çoğu ertelenmiş; Bunun dışında kalan davalar ise 16 Şubat 2007 tarihinde 7.5 yıllık zaman aşımı süreleri dolduğu için !zaman aşımına uğramış’ ve düşmüştür.

Kamuoyuna yansıyan Örnek davalar ve sonuçları ise şu şekildedir.
– Düzce Ersoy Apartmanı: 36 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
– Düzce Ömür Hastanesi: 11 kişi öldü, dava zaman aşımına uğradı.
– Yalova Ceylankent Sitesi: 98 kişi öldü, 2 sanığa verilen hapis cezaları ertelendi.
– Kocaeli Ubay Apartmanı: 58 kişi öldü, müteahhit hakkında verilen ceza ertelendi.
– Yüksel İnşaat Yüksel Sitesi: 316 kişi öldü, 5 sanığa verilen çeşitli cezalar ertelendi.
– Can Göçer ve Zafer Çoşkun: Veli Göçer’in oğluyla ortağı yakalanamadığı için haklarındaki dava zaman aşımına girdi.
– Sakarya: 695 davadan sadece 5 kişiye ceza çıktı.
– Kocaeli: 600 dava açıldı, 12 kişi 10’ar ay hapis cezası aldı. 6’sının cezası infaz edildi, 6’sı için süre istendi.
– Yalova: 173 dava açıldı, hemen hemen tamamı sonuçlandı. Ceza aldığı bilinen tek isim Veli Göçer 18 yıl 9 ay hapse mahkûm edildi. Ceza infaz yasasına göre yapılan indirimle bir süre yattı çıktı simdi serbest..
– Düzce: Yaklaşık 220 dava açıldığı sanılıyor. Yargılamaların sonucunda hiç kimse cezaevine girmedi.

Ölen binlerce kişiden sonra Kamu vicdanında mahkum edilmiş olmalarına karşın, 17.480 Yurttaşın ölümüne neden olan müteahhitler bu gün aramızda elini kolunu sallayarak dolaşmakta ve hatta muhtemel birçoğu müteahhitliğe devam etmektedir.

23.Ekim.2011 günü Van’da meydana gelen depreminde, TC Başbakanlık Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı(2)nın 26.Ekim.2011 tarihli (AFAD) açıklamasına göre 459 TC Yurttaşı ölmüş 1352 kişi de yaralanmıştır. Yıkılan bina sayısı yaklaşık 970 adettir.(3)

Merak edilen şu dur; Bu kez yargı erki çöken yaklaşık 970 binanın müteahhidi, imar ve iskan veren kamu yöneticileri, mülk sahipleri hakkında yasal ne gibi bir işlem yapacaktır. Ekli dilekçe ile TC Van Cumhuriyet Savcılığına sade bir yurttaş olarak suç duyurusunda bulunulmuştur. Sonucu beraber takip edeceğiz, izleyeceğiz.

Buyukakin
26.10.2011

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/1999_G%C3%B6lc%C3%BCk_Depremi
(2) http://www.afetacil.gov.tr/
(3) http://yurthaber.mynet.com/detay/van-haberleri/depremde-olu-sayisi-213-yarali-sayisi-bin-150-yikilan-bina-sayisi-970-oldu/63238

Yeni Toplumcu BAŞKA BİR DÜNYA MÜMKÜN

Posted in Uncategorized on 17 Eki 2011 by buyukakin

Kapitalizm global sömürünün atlası her noktasında çatırdıyor. Küresel sermaye daha çok tüketmek daha çok daha çok kazanmak ve sömürmek üzere konuşlandırdığı ekonomi politiğini yaşatabilmek üzere kendi eli ile kurguladığı oyuna yenilmek üzere…

ABD ve AB arasındaki enerji kaynakları ve dünyanın geri kalanının sömürülme savaşı artık kendi aralarında savaşa dönmek üzere. Afganistan’a, Irak’a sözde demokrasi getirmek adına giriştikleri vahşi katliam ve petrol kaynaklarının payımı bile kapitalizmi ayakta tutmaya yetmiyor, ardından gene aynı demokrasi mavrası ile bu kez daha önce işbirlikçisi oldukları Arap diktatörlerini tek tek devirerek yine petrol kaynaklarını paylaşmakta yarışıyorlar..

Bu da yetmiyor yetmeyecek.. 310 milyonluk kendi halkını TV ve teknoloji karşısında obez bir medya maymununa çeviren ABD, işsiz kalan beyaz yakalıların gazını almak üzere Soros ve tayfasınca desteklenen Wall Street işgalinin kontrol dan çıktığının farkına çok geç vardı..

Sam amcanın beyaz yakalı solcu çocukları “Oyu ben veriyorum ama ekonomi politiği başkası belirliyor, beni isterse işe alıyor isterse bir sabah her şeyimi alıp sokağa bıraklıyor..” u fark ediyor. Kapitalizmin ürünü sosyal medyayı kullanarak örgütleniyor ve beklenmedik bir biçimde sokağa iniyor..

Wall Street işgalcileri, ABD’de aşırı zenginlerin ülkenin nüfusunun sadece yüzde 1’ini oluşturduğunu, ancak onları ‘kayırmak’ için uygulanan politikaların geri kalan herkesi ateşe attığını söylüyor. “Yüzde 1’i değil, yüzde 99’u kurtarın” diyen işgalcilerin internetteki bloglarında yayımladığı itiraz noktaları şöyle: (1)

– Evlerimize orijinal mortgage düzenlemesinde olmayan yasadışı ipotek prosedürleri ile el koydular.
– Vergi veren vatandaştan mali yardım adı altında ek ödemeler aldılar, üst düzey yöneticilere aşırı miktarda bonuslar vermeye devam ettiler.
– İş yerinde yaşa, ırka, cinsiyete, kökene bağlı olarak yapılan eşitsizliği ve ayrımcılığı olağan hale getirdiler.
– Çalışanların daha iyi maaşlar ve güvenli iş ortamı için müzakere etme hakkını ellerinden aldılar.
– Öğrencileri, eğitim için binlerce dolar borca mahkum ettiler.
– Medya üzerindeki kontrollerini kullanarak halkı bilgisiz ve korkusuz tuttular.
– Alternatif enerji kaynaklarını engelleyerek bizi petrole bağımlı kıldılar.
– Gizliliğimizi bir mal gibi sattılar.
– Politikacıların iş dünyasını denetlemesi gerekirken, patronlar politikacılara milyonlarca dolarlık bağışlar yaptı.
– Kitle imha silahlarının üretimine devam ediliyor.
– Yurtiçinde ve dışında sömürgeciliği hakim kıldılar.
– Yurtdışında masum insanlara işkence yapıldı.(1)

Londra , Frankfurt Berlin, Johannesburg, Taipei, Honkong, Seul, Tokyo da aynı gerekçe ile insanlar sokaktaydı. (1)

Yandaş medya ve liberal dönek aydın taifesi işgal ettikleri yazılı ve görsel basında Türkiye’nin Arap baharından da Wall Street kalkışmasından da etkilenmediğini “bakın gördünüz mü Taksime topu topu 70 kişi çıktı” ile izah ederken faşist AKePe iktidarının kitleler üzerindeki korku imparatorluğunu görmezden geliyor;

73 milyon TC yurttaşından , 12,7 milyon yoksulun(2) gece yatağa aç girdiğini, 2,5 milyonun işsiz(3) olduğunu, 27 Milyon kişinin kredi kartı kullandığı ve bunların % 80 ninin aldıkları maaşı aynı gün kredi kartına yatırıp ertesi gün kullanarak yaşadığını, 1,5 milyon kişinin kredi kartı icra takibinde 1.9 milyon kişinin tüketici kredisi icra takibinde olduğunu, Türkiye genelinde icra dosyalarının 20 milyona ulaştığını (4) perdeliyor.

AKePe‘nin 72 milyondan topladığı dolaylı vergilerden yarattığı kaynakla ve sayıştay denemtimi dışına ittiği TOKI eliyle 600.000 konut üretip yandaşlarına çok düşük taksit ve uzun vadeler ile sattığını, işsiz yoksul halk kitlelerini kömür, erzak, yeşil kart ile üretmeden asalak bir biçimde sürünerek yaşayan oy potansiyeline çevirdiğini, bu yöntemle “elbet yeme sırası bize de de gelecek” diye bekleyen geniş kitleleri afyonladığını;

HSYK, KHK’ler ile yargıyı “emireri” yaptığını, bedelsiz eğitim isteyen 2 genci 16 ay tutuklu bıraktığını, basılmamış kitaptan, aslı varit olmayan darbe girişiminden yüzlerce kişiyi 3 yıldan fazla yargısız infazla içerde tuttuğunu, açık işkence yapamasa da maddi ve manevi işkence ile geniş halk kitlelerini korku belası ile sokaklara inmekten men ettiğini, TBMM’de gerçek bir muhalefetin kalmadığını anlatmıyor….

Her şeye rağmen yeni bir dünya mümkün.

Bu yeni dünya “iş emek hürriyet üçlemesi” ile dalga dalga gelmekte olan “yeni toplumcu ekonomi-politik”. Umut ekmek, örgütlü mücadele nefes, sokaklar bizim…

büyükakin
18.10.2011

(1) http://ekonomi.milliyet.com.tr/dunya-isgale-tam-destek-verdi/ekonomi/ekonomidetay/16.10.2011/1451289/default.htm
(2) http://haber.gazetevatan.com/yoksul-sayisi-127-milyon-kisiyi-gecti/351285/2/Haber
(3) http://www.cnnturk.com/2011/ekonomi/04/15/issiz.sayisi.547.bin.kisi.azaldi/613357.0/
(4) http://www.posta.com.tr/ekonomi/YazarHaberDetay/Icra_dosyasi_sayisi_20_milyona_gidiyor.htm?ArticleID=61471

… hürsün … N.Hikmet

Posted in Uncategorized on 17 Eki 2011 by buyukakin

Bir alet, bir sayı, bir vesile gibi değil insan gibi yaşamalıyız dersin,
büyük hürriyetinle basarlar kelepçeyi, yakalanmak, hapse girmek, hatta asılmak hürriyetinle hürsün. Ne demir, ne tahta, ne tül perde var hayatında, hürriyeti seçmene lüzum yok, hürsün. Bu hürriyet hazin şey yıldızların altında.

N.Hikmet RAN

Sam Amca’nın solcu çocukları geliyor… Koray ÇALIŞKAN

Posted in Uncategorized on 17 Eki 2011 by buyukakin

Türkiyeliler dahil solun yapabilecekleri çok. Amerikalı
yoldaslarına destek vermenin tam sırası.

New York’un güney ucundaki dünyanın finans merkezi Wall Street’in çevresine etten duvar ören göstericiler, sokagın hemen ilerisindeki Zucotti Parkı’nda sürekli bir eyleme basladılar. 17 Eylül’den beri süren gösterilerde Facebook üzerinden örgütlenen gençlerin agırlıgı hissediliyor.
Eylemler iki sekilde yayılıyor. Öncelikle Avrupa’nın diger kentlerinde Brüksel merkezli ve içine Londra, Hamburg, Dublin ve Stockholm’ü alan bir hatta eylemler planlanmıs durumda. 15 Ekim’i küresel eylem günü ilan edenler ABD’de de New York dısında Boston, Chicago, Washington, San Francisco ve Seattle’da yürüyüsler planlıyor. New Yorklu eylemcilerin yeni merkezi ise küresel kapitalizmin en ısıltılı merkezi Times Meydanı.

Nereden çıkıyorlar?

Yeni tip bir eylemci kusakla karsı karsıyayız. Bir taraftan “Neo-liberalizm hayatı siyasetsizlestiriyor, yeni medya çagı insanı duyarsızlastırıyor” diyoruz diger taraftan çok kısa sürede ve çok genç insanlar gayet radikal taleplerle sokaga dökülebiliyor.

Bu tip eylemlerin miladı ABD’nin Irak isgaline karsı çıkanların dünya tarihinin en genis katılımlı, aynı anda 15 milyon insanı bir araya getiren savas karsıtı eylemleri oldu.

15 Subat 2003 eylemleri küresel vicdanı ABD emperyalizmine karsı harekete geçirmisti. Milyonlar aynı anda sloganlarıyla sokaga dökülmüstü. Üç hafta sonra aynı refleks bu kez daha büyük bir sesle 15 Mart’ta sokaga dökülmüstü.

ABD, halkların sesini de dinlemedi. Katil bombalarıyla Irak’ı isgal etti. Saddam’dan da cani oldugunu kanıtladı. Su anda ABD sagı bile isgalin hatalı oldugu konusunda hemfikir. Bu süreci izleyen günlerde küresel barıs hareketi Irak Dünya Mahkemesi’ni kurdu. IDM bütün dünyada 22 ülkede toplandı. Bu koalisyonu bir araya getiren eylemcilerin en önünde Türkiyeli iki kadın vardı: Metis’in kurucularından Müge Sökmen ve geçen hafta KCK davasından tutuklanan Ayse Berktay.

Nereye gidiyorlar?

Eylemlerin ideolojik ortak noktası sosyaldemokrat bir uyanıs. Gelir dengesizligini ve bankaların toplumsal hayata müdahalesini elestiren bir eylem süreci var. Avrupa merkezli olanlarda anti-kapitalist bir ideoloji açıkça görünüyor. ABD merkezli olanlar ise açıkça anti-kapitalist bir tavır almak yerine, ülkenin genel muhafazakârlıgına paralel olarak, kapitalizmin içinde düzeltilmesi gereken unsurlar görüyorlar. ABD eylemlerinin söyleminin bu tip bir muhafazakâr hatta ilerlemesi hayırlı. Çünkü henüz ‘heyecanlı’ ve ‘genç’ izlenimi veren eylemlerin kitlesellesmesi için sendikaların ve orta sınıfın alanlara çekilmesi gerekiyor. Aksi halde Obama’yı solda zanneden sendikalar bile bu eylemlerden uzak durur.

ABD solunu küçümseyenler çogunlukta. Bu tip burun kıvıranların bir önemli hatası var. 8 Mart ya da 1 Mayıs gibi dünya sosyal hareketlerinin kutladıgı en önemli günler ABD halklarının küresel adalet hareketlerine hediyesidir. 1929’a kadar dünyanın en güçlü sosyalist partileri ABD’de kurulmustur. Anti-kapitalist hareketlerin en güç olabilecekleri ve bütün dünyayı degistirebilecekleri en olası yer zaten ABD. Dünya yerinden oynayacaksa New York’tan olur.

Türkiyeliler dahil solun yapabilecekleri çok. Amerikalı yoldaslarına destek vermenin tam sırası. Ancak komünizmin hayaletinin ABD’de dolasmaya basladıgını söylemek için daha çok erken. Gidisat http://www.adbusters.org/campaigns/occupywallstreet adresinden izlenebilir.

Türkiye’den girenleri bir sürpriz bekliyor. Ankara 11. Agır Ceza Mahkemesi, ekranı koruma tedbiri uyarınca
sansürlüyor. ‘Sam amca’nın solcu çocuklarından bizi korumak için herhalde…

Koray ÇALISKAN (*)
14/10/2011-Radikal Gazetesi

kaynak : http://www.radikal.com.tr/Default.aspx?aType=RadikalYazar&Date=14.10.2011&ArticleID=1066306
(*) Prof.Dr. BOĞAZİÇİ ÜNİVERSİTESİ, http://www.pols.boun.edu.tr/faculty.aspx?iid=7 kişisel web sayfası http://www.koraycaliskan.net/tk/b-s/kitap/

Ölümünün 24.yılında Behice BORAN…

Posted in Uncategorized on 08 Eki 2011 by buyukakin


Bir Toplumbilimcinin Gecikmiş Portresine Doğru
Prof.Dr.H.Ünal Nalbantoğlu

Yaşadıkları toplumun sınıf ve katmanları arasındaki nesnel çıkar ilişki ve çelişkileriyle az çok örtüşük, çoğu kez de çatışan toplumsal idealler ve eylemler yelpazesinde saf tutarak değişim ve dönüşüm süreçlerinde etkin rol oynamış kişiler hakkında kendileri yaşarken ya da onlar göçüp gittikten sonra biyografiler yazıldığına sıklıkla tanık oluruz. Toplumların tarihlerinde iyi ya da kötü, az ya da çok iz bırakmış ya da iz bıraktığına en azından kendi inanmış kişiliklerin de bir şeylere yarayacağını düşünerek geride anılar, otobiyografiler bırakması da az raslanan bir durum değildir. Özellikle bu ikinci türün ‘öznellik’ taşıması ya da en iyi olasılıkla ‘yeterince nesnel öznellik’ barındırması kaçınılmazdır. Kişi ya da başkalarınca kaleme alınmış bu yazın türünün tarihsel belge olarak değeri, ne ölçüde yanlılık barındırdığı, yani anlaşılmasına uğraşılan tarihsel-toplumsal süreçlere yeterince ‘nesnel’ ışık tutup tutmadığı tarihçiliği meslek ötesinde bir zanaat olarak benimsemiş profesyonel ya da amatör her araştırmacının başını ağrıtan, dikkatle yaklaşması gereken bir konu.

Üstelik günümüzde otobiyografiler bile sanki kişinin ağzından çıkmışcasına, bu işi meslek edinmiş kişiler tarafından izinle kaleme alınabiliyor. Köşeyi dönmenin ince teknikleri gibi derin meseleleri kendi hızlı yaşam tecrübesinden çıkarıp onu rol modeli alma potansiyeli olan tüketici kitlesinin hizmetine sunan işadamlarından ya da sözgelimi savaş suçu işlediği ayan beyanken ne denli insanlık meleği olduğunu ispata kalkışan siyasetçilerden tutun da, medya, basketbol, sinema, müzik, moda hatta yüksek sanat sayılan alanların yıldızlarına dek ‘ünlüler geçidi’nde seyreylediğimiz onca tarihe damgasını vurmuş kişinin rakipleri, düşmanları o kadar çok, zamanları da o denli dolu ki, menejerleri ya da sözleşme imzaladıkları kitapevleri ve reklâm ajansları onları bu zahmetten kurtarıyorlar. Ortalıkta mürekkep yalamış, iyi kalem oynatan, üstelik toplum ve insan bilimlerinden kusursuz diplomayla mezun nice dile hâkim yazar var; ehliyet ve tanınmışlığıyla oranlı bir ödeme karşılığında tutarsınız aralarından birini; alırsınız teype anlatılanları, arada da o kişinin dehâsı, yaratıcılığı hakkında nice efsaneler yaratırsınız ‘best seller’ okuyucusuna hitap eden. Zaten daha baştan bir yayıneviyle telif ve yayın hakları konusunda metin çıkmadan, çoğunlukla da kısa erimde çıkmak üzere sözleşme imzalanmıştır bile. Yayınevinin pazarlama ve reklâm kampanyası uzmanları hemen kolları sıvarlar; anlaşmalı hukuk büroları da metni gözden geçirerek başkaları hakkında savrulan ve dava konusu olabilecek sözler sarfedilmiş, devletin hukuk organlarının üzerine gitmesine yol açabilecek kusurlar ifşa edilmişse bunlara dikkati çeker, baskıya girecek nihai metinden çıkarılmasını önerirler (tabii uygun bir fiyat karşılığında). İşadamları ve siyasetçiler için ölümcül olabilecek ama “kültür endüstrisi”nin yıldızlarının sürekli promosyonu için çok gerekli bazı kirli çamaşırların da, bu endüstrinin büyük ölçüde oluşturduğu mamul kitle kültüründe yüzen ‘best seller’ okuyucuların dedikodu merakını gıdıklayacak ama etik kalıplarını da -o da gene mamul- zorlamayacak dozda biraz ortaya saçılmasında büyük yarar var. (Belirtmeden geçmeyelim, meselenin bu cephesi sıradan ‘işletme’ ders programlarında pek işlenmediğinden, magazin sosyolojisi ve tüketim psikolojisi üzerine ek derslerin ilgili bölümlerde açılması hararetle tavsiye edilir.)

Örnek aldığımız Batı’da artık kanıksanmış bu gidişin kabaca entellektüel denilebilecek alanlarda da egemen duruma geçtiğini söylersek bu bir abartma olmaz. Burada o gün ve konjonktür için gündeme gelen, çoğu kez de adına halâ kültür denilen bulanık düşün pazarında ya da akademik iş dünyasında kariyer ve ün elde etmek amacıyla belki de uzun soluklu bile olmayan konu ve sorunların yazılı ve görsel malzemeye dönüştürülmesinden söz etmiyoruz yalnızca. Çağına tanıklık etmiş düşünür ve yazarların (sözgelimi Sartre, de Beauvoir, Lacan, vb.) özel yaşamını en ince ayrıntılarıyla ve tabii tarihsel gerçekleri gün ışığına çıkarmak gibi ulvî bir misyonla irdeleyen yeni entel-biyografik çalışmaların getirdiği büyük teorik katkılarla karşılaşan, geçmişte bu kişileri salt yapıtlarından tanıyıp kendi çapında değerlendiren zavallı kulların da hayretten ağzı açık kalıyor bu durum karşısında; “biz bunları anlayacak durumda değiliz” dedirtiyor onlara nerdeyse. İş bununla bitse gene iyi: ya bir de düşünür ya da yazar halen yaşıyor, kendi istenci ya da hayranlar ve kültür endüstrisi ağının zorlamasıyla teorik-otobiyografisini yazıp, kaç tane televizyon programında ya da paralı konuşmacı olarak davet edildiği kurum kürsüsünde ‘aslında’ ne demek istediğini açıklıyor –izleyenlerin bu ortamlardan zihinleri ne kadar berraklaşarak ayrıldıkları tartışmalıdır; ama ne önemi var-, sözgelimi çokkültürlü bir ortamda azınlık bir kesimde sünnetli büyümenin psikoanalitik, kurgusökümsel bir söylemine girişiyorsa…Dedik ya, bunlar bizi aşan konular. Bu konulardaki entel sermaye birikimi ve yatırım olanaklarının araştırılmasını gelişmiş, gelişen (!) ve azgelişmiş ülkelerin ‘crème de la crème’ okumuşlarına bırakmak en hayırlısı.

Ama bir de başkaları var halâ yaşayan ya da göçüp gitmiş olan. Görüşlerine katılalım ya da karşı çıkalım, elini taşın altına sürmüş, ün peşinde koşmadan bilimsel araştırma ve toplumsal mücadelesini sürdürmüş, liberal reçetelere uygun siyasal ahlâkın kendilerine yüksek fatura çıkarabileceğini baştan kabul edip, sonuçlarına tevekkülle katlanmış kişiler de var. Öyleleri, sanırım kendi Anglo dünyasında bile tanıyanının pek bulunmadığı, uzmanların kol gezdiği modern dünyada bilinçle amatör olmayı seçmiş gerçekten ‘marjinal’ bir fikir işçisinin sahte tevazuya kaçmayan deyişiyle, “hep akılda tutmam gereken bir şey var: o da ne yapıyorsam yapayım öneminin ne denli az olduğu, buna karşılık onu yapmam gerekliliğinin sonsuz önem taşıdığıdır”[1] diyebilenler.

Belki de bizden böyle birine hakkını hiç veremeyecek bu yazının kalan kısmında yukarıdakileri unutmamak gerekiyor. Üstelik bu kişinin bilim ve siyaset alanında eyledikleri öyle pek de esamesi okunmayacak kadar küçük değil. Gene de bu çabada bizi bekleyen tehlike, yukarıda eleştirdiklerimize benzer bir kapana kısılmak. Çünkü 18. Yüzyıldan beri içinde yüzülen ‘romantik’ kentsoylu öznelliğinin ‘beğeni kalıpları’na hitap eden biyografi/anı genre’ını baştacı etme alışkanlığı henüz geride bırakılmış değil; dolayısıyla, günümüz okuyucusunun önemli bir kesimi de kültür endüstrisinin kolaylıkla manipüle edebildiği bu ‘beğeni kalıpları’na uydurulmuş kahraman ya da kötü kişiler görmeye dünden hazır. En azından tüketici-okuyucu kitlesi cenahına bakıldığında, şimdilerde moda öznesiz-merkezsiz postmodern ama daha baştan kültür pazarında çok satar-yazar adına indeksli anlatıların kuşkulu varlığı bile bu durumu pek değiştirmiyor. Kısacası, övme ya da yerme yoluyla, okuyanın bilinçsizce giydiği kentsoylu öznelliğini bir şekilde pekiştirmekten başka bir işe yaramayan bir anlatıya girişmek kolaylıkla içine yuvarlanılabilecek bir tuzak. Sonunda bir ortak derdimiz varsa, yani ozanın deyişiyle, “en geniş zamanlı bir tarih yazmak” ise derdimiz, bir yüzünü suya tirit magazin sosyologluğunun ötekini ise “nesne”si ithal malı (= o sıra tüketilecek moda bir düşünürün yazdıkları) altıboş teorik yavansöylemlerin bezediği kalp parayı tedavülden kaldırmak için çaba göstermek gerekiyor. Gerçekçi olursak, bu da hemen gerçekleşecek değil.

Bunlar hatırlandığında, belki de Behice Boran ve bazı arkadaşlarını Türkiye Cumhuriyeti’nin belirli bir döneminin düşün ve bilim topografyasındaki yaklaşım ve konumları yeniden değerlendirmek yönünde bir söylem konumu olarak görmek işe yarayabilir.[2] Böyle bir nirengi noktasından yola çıkarak öteki söylemlerin konumlarını da düşün haritasında işlemeye geçmek bizi bildik biyografi tuzağına düşmekten bir ölçüde koruyabilir. Bu tür bir çabayı salt siyasi görüşlerin güdülemesiyle konuşlanan bilimsel konumların irdelenişiyle sınırlarsak baştan hata yapmış oluruz. Çünkü pekalâ bir bilimsel konumu yönlendiren temel felsefi eğilimin karşıtının da ardalanında işlediği durumlar az görülür değildir; hem de her iki konumun siyaseten taban tabana zıt olduğu durumlarda bile. Bu durum Boran’ın konumu için de söylenebilir mi, bilmiyorum. Ama şu kısa yazıda yalnızca işaret etmek istediğim noktanın Boran’ın toplumsal bilimler alanındaki formülasyonlarını besleyen toplumculuğu değil, toplumsal bilimler alanında tuttuğu konum olduğunu söyleyebilirim. Bu ise yalnızca bir sezgi; denence bile değil.[3]

Dolayısıyla, bu kısa yazıda sergilenen çaba ileride belki de başkalarının kaleme alması gereken kapsamlı bir tarihsel-teorik yazı için bazı sezgilerin ve işaretlerin sıralanmasından ibaret. Kendim henüz toy bir üniversite öğrencisi iken belleğime yerleşen Boran’la ilgili bir kaç kısa anekdot ve bir raslantı eseri çok kısa ama benim için anlamlı bir görüşmedeki fikir alışverişini burada anlatacak değilim. Kişisel ayrıntılar, izlenimler, vb. önemsiz değildi; ama asıl önemlisi, Boran’ın yapıtları arasında siyasi olanlardan çok, daha önce varlığından öğrencisi ve hocamız Mübeccel B. Kıray yoluyla şöyle böyle haberdar olduğumuz toplumbilim çalışmalarını okuma yönünde bir tutkunun güçlenmesiydi. Özellikle Toplumsal Yapı Araştırmaları başlıklı kitabına ulaşmak, ayrılmak zorunda bırakıldığı kurumun kitaba koyduğu ambargo nedeniyle, toplumbilim literatüründe “gayrıresmi ilişkiler” konusu işlenirken örnekolay gösterilebilecek bir süreç oldu benim için. Manisa yöresindeki köylerde sürdürülmüş olan bu alan araştırması, onun eğitimini aldığı, zamanının Amerikan toplumbilimi geleneğindeki eğilimlerden birine denk düşer ve günümüzde teori tembellerince sıklıkla ve sorumsuzca kullanılan “pozitivist,” “ampirisist” yaftasıyla kolayca savuşturulamayacak, Türkiye’den bir “ampirik” araştırma örneğidir.[4] Ama Boran’ın toplumbilimci olarak portresi salt bu yayını üzerinden kurulamaz. Özellikle Boran’ın toplumbilim terimleri yoluyla açacağı “derdi/konusu” hakkındaki birazdan kısaca değineceğim üç yazısı bu bakımdan çok önemli.

Yazılanlar ışığında geriye baktığımda burada esas olan, özellikle onun Amerika’da toplumbilim eğitimini tamamlayıp 1939’da ülkesine dönerek başladığı akademik yaşam yanında kültürel-siyasi yayıncılık alanında da kader birliği ettiği mesai arkadaşlarıyla Türkiye’de toplumsal bilimler alanına getirmeye çalıştığı teorik müdahaledir.[5] Kısacası, eğer Boran’ın toplumbilimin bugün de üzerinde yayıldığı düşün coğrafyasının neresinde durduğuna bir ölçüde dikkat çekebilirsek, belki ileride Türkiye’nin düşün-bilim haritasını yeniden çizmek yönünde ufak bir katkıda bulunmuş oluruz. Hiç kuşkusuz, Behice Boran gibi düşünür ve eyleyicilerin siyasi konumları ile bilimsel konumları arasında bir bağ vardır;[6] ama bunların birini diğerine indirgemek de yanlış olduğu denli mahzurlu da.

Hakkında kapsamlı bir yapıtın yakınlarda çıktığına başlarda değindiğim Pertev Naili Boratav hocanın Türkiye’de toplumsal bilimlere yaptığı büyük katkıyı burada tartışmaya henüz kendimi yetkin görmüyorum. Onun yerine, üç arkadaşı Muzaffer Şerif Başoğlu, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın yetiştikleri Amerikan toplumsal bilimleri geleneğinden bu alanda o zamanlar halen Fransız-Alman etkisindeki Türkiye’nin toplumsal bilimler söylemine nasıl bir soluk getirdiklerine kısaca değinmek şimdilik daha yararlı olacak gibi görünüyor.

Belirtilmesi gereken önemli bir husus, söz konusu akademisyenlerin toplumsal sorunlar karşısındaki duyarlılıklarının Amerika’daki eğitimleri sırasında, sonradan ortaya çıkmadığı, zaten daha başta içinde büyüdükleri topraklardaki çalkantılar ve dönüşümler ortasında bu duyarlılığı edinmiş bulundukları yönünde.[7] Dışarıda aldıkları bilimsel eğitim onları teorik bilgiler ve yaklaşımlar ışığında bu toplumsal sorunları birer “inceleme nesnesi”ne, giderek somut “araştırma sorusu”na dönüştürme yetisiyle donatmıştır. Döndükten sonra giriştikleri alanda (Boran, Berkes) ya da Gazi Terbiye’nin deney ortamlarında (Muzaffer Şerif) girişip fakülte yayınları arasında çıkardıkları görgül (ampirik) çalışmalar da bunun en açık kanıtı.

Boran’ın Ankara’daki kısa ömürlü hocalık yaşamında, Muzaffer Şerif’in “grup dinamikleri” üzerine deney ve gözlemlerinden çıkardığı önemli bilimsel tezleri doğrular bir arkadaş ve meslekdaş diyaloğu içinde tam bir üretkenlikle ardarda kitap ve yazı çıkardığına tanık oluyoruz.

Burada da yazının odağında esas Boran’ın bulunması ve başka titiz araştırıcıların da onun üzerine yazmış ve yazıyor olmaları nedeniyle, ben yalnızca Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dergisi’nin ilk cildinde yayınlanan, “Sosyal Evrim Meselesi” ve “Sosyoloji Anlayışında İkilik” başlıklı yazılar[8] ile The American Journal of Sociology’de çıkan “Sociology in Retrospect”[9] yazısının içeriklerinde Türkiye’de toplumsal bilimler tarihini yeniden haritalandırmak yönünde hangi vurgular var ve yeni bir şeyler satır aralarında okunabilir mi sorusunu ortaya atarak ileride üzerinde çalışacakların dikkatlerini çekmeye çalışacağım.

Burada kısaca üzerinde duracağımız yazılarında ise ağırlıkla kuram ve yöntem planına çekilmiş bir tartışma sözkonusudur. Boran bu üç yazıda sırasıyla zamanın toplumsal bilimler söyleminde ağır basan tartışmalı bir konuya (toplumsal evrim) el atmakla kalmıyor; bu ve benzer temalar çevresinde Avrupa ve Amerika’da nerdeyse keskin çizgilerle kamplara bölünen safların felsefi temelleri ve metodolojilerini güden toplumsal etkenleri de tartışma gündemine getiriyor. Sonunda bu çabası, biraz toparlak da olsa, onun “Sociology in Retrospect” başlıklı ve toplumbilimcilerin ürettiği bilginin doğasını ve misyonunu sorgulayan yazısında özellikle pozitivist yönelişli Amerikan bilimcilerini epey sinirlendirecek bir niteliğe kavuşacaktır. Bu bilginin ne için olduğu sorusunu konuşlandırmasında zamanının önemli düşünürü Robert S. Lynd’in görüşlerinin de payı olduğunu kendisi zaten belirtmektedir.[10]

Çok üretken bir başlangıcın kanıtları olan DTCF Dergisi yazıları bir yana, American Journal of Sociology’de çıkan yazısı, günümüzde eleştirilebilecek boşluklar, eksiklikler içerse de Boran’ın da benimsediği ve bence A.B:D.deki toplumbilim geleneğindeki önemli bir eğilimin giderek tutuculaşan ve Soğuk Savaş yıllarında suya sabuna dokunmazlıklarla zaman harcayan bir başka eğilim karşısındaki mücadelesi olarak da okunmalı. Bunu en başta Lundberg’in sevimsiz ve hırçın yanıt yazısının satır aralarını, alay ötesinde ideolojik olarak da yüklü ifadelerini “belirtik” –hadi biz de biraz Lacan’gil takılalım- okuduğumuzda daha iyi görebiliyoruz. Lundberg daha ilk dipnotta Boran’ı tanımadığını ve bu yazarla kişisel bir takıntısı olmadığını belirttikten[11] sonra onunla aynı kampta gördüğü Amerikalı’lar karşısında, hem de bilimin yansızlığını savunarak proto-soğuk savaş mücahidliği yapmayı ihmal etmiyor. Bunun da bildik bilimsel felsefi temeli onun gözünde zaten verili ve tartışma götürmez; böyle bir işe girişenleri de ciddiye almak gerekmez.[12]

Bu yazıyı hazırlarken Foundations of Sociology’si Lynd’le aynı yılda yani Boran’ın ülkesine döndüğü 1939’de çıkmış, anlaşıldığı kadarıyla da toplumbilimin teorik platformunda epeydir bir iktidar odağı oluşturan Lundberg’in yanıtını 50’li yılların ortalarına dek toplumsal bilimlerin misyonu, yaklaşımı gibi konularla ilgili tartışmalarla birlikte yeniden okuduğumda bende uyanan bir iki düşünceyi okuyucuyla paylaşarak yazımı bitirmek isterim.

1. Bir kere, Boran’ın yazısı salt Türkiye’de toplumsal bilimlerle değil, Amerika’da toplumsal bilimlerin, özellikle de dargörüşlülük yönünde seyreden toplumbilimin akıbetiyle ilgilidir.[13]
2. Lundberg Boran’ı bir vesile bilerek ve de kullanarak epeydir karşısında olduğu bazı eğilimlerle hesaplaşmaya girmenin uygun zamanını yakalamış görünüyor.
3. Elbette bilinen nedenlerden dolayı Boran’ın Türkiye’den ona karşı-yanıt verme olanağı bir çok nedenle nesnel olarak ortadan kalkmıştı; Lundberg’den ‘Hür Dünya’ya hızla katılma çabası içindeki Türkiye’ye özgü bu gerçeği bilmesini bekleyemeyiz ama tam bir fevrilik içinde nerdeyse şu retorik totaliterlik şablonuna oturttuğu Boran’ın akademik özgürlüğüne uygulanan proto-totaliter önlemi duysaydı acaba ne derdi? (her ne kadar yazısı muzaffer ‘Yeni Dünya’ ‘demokratlığı’ icabı omuz silkip geçeceğini düşündürten işaretlerle doluysa da).
4. Diyelim ki Boran ‘rejoinder’ dedikleri söz hakkını kullanma olanağını onca müşkülat içindeyken buldu ve karşı yanıtını döşendi, ilgili dergi bunu basar mıydı? (sanırım basardı; çünkü söylemi nesnel olarak tutucu nitelendirilebilecek Amerikan toplumbilimcilerinin bir kısmı bu asgari dürüstlüğü dergi yönetiminden tutun da McCarthy’ci hırtlığın hedeflediği, kendilerinin de teorik ya da siyasal konumlarını başka ortamlarda hiç paylaşmadıkları akademisyenleri koruyacak kadar gösterdiler.)
5. Boran’dan bir sonraki kuşak sayılabilecek American toplumbilimcileri arasında, görgül çalışmalarını kendisinin de zevkle irdeleyeceğini ve fikirlerini paylaşarak kendi görüşlerinde gerekli uyarlamalara gideceğini düşündüğüm C. W. Mills gibileri de ortaya çıkmaktaydı. “Beyaz Yakalılar” olarak nitelenen yeni Amerikan orta sınıfları üzerine çalışmasının esin kaynakları o zamanlar yalnız Boran’ın değil, bir çok çağdaşı Amerikan toplumbilimcisinin de katkısını henüz tam değerlendirmediği bir başka Avrupa eğiliminden, Frankfurt Okulu ve yakın çevresinden (özellikle Siegfried Kracauer) esinlenerek ileri kapitalizmin sınıf yapısındaki dönüşümleri yakın gözleme almaktaydı (bilindiği gibi C. W. Mills’in dilimize de çevrilmiş olan The Sociological Imagination’ı (1959)[14] Boran’ın 40’larda Amerikan toplumbiliminin egemen eğilimine yönelttiği eleştiriye denk düşer).

Keşke başka konuları (olmayacağını bile bile, DTCF’ye o günlerde dönmek yönünde hukuk adına inadına sunduğu dilekçe gibi) kısa söyleşimizde kendisiyle tartışabilmek onuruna eriştiğim Behice Hanım’a, bir kısmına öğrenciliğimde bile ulaşabileceğim belgeler ışığında uyanması çok mümkün bu tür soru ve sezgilerin bir kısmını da aktarabilseydim de tepkisini alsaydım diye hayıflandım şimdi.
“O günlerde toyluğu bırakıp da, yetiştiğim konuda böyle olası şanslı durumlar için neden kendimi yeterince önbilgiyle donatmamışım?” demek bile geçiyor içimden. Öyle ya, bugün bir kaç önemli ayrıntı daha biliyor ve Türkiye’de toplumsal düşünün tarihsel coğrafyasını yeniden haritalandırmaya hevesli başkalarıyla paylaşıyor olacaktım.

Kaynak: Biyografya:2 Behice Boran, Bağlam Yayınları
http://www.behiceboran.org/index.php?option=com_content&view=article&id=35:toplumbilimci&catid=15:soeyleiler&Itemid=9
[1] Bu sözlerin günümüzün parçalanmış kültüründe geçerakçe ve birbirini bile anlayamayacak denli içine kapanmış akademik uğraşlar ve profesyonellikleri ötesini görmeyi reddeden uğraşlar karşısında, “amatör” ruhla işine baktığı anlaşılan Herbert Butler adlı bir düşünürden dolaylı aktarma. Ölümünden sonra yayınlandığı anlaşılan In the Land of Nod başlıklı kitabı ve kendisiyle ilgili bir yazı için bkz. Geoffrey Wheatcroft, “Messages from a gentle Protestant,” The Times Literary Review, No. 4865 (June 28, 1996).
[2] Bu alanda yayınlanmış şu önemli çalışmalar ilk elde akla gelenler: Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş, 20.Baskı (Ankara: UM:AG Vakfı yay., 1999 [1988]); ayrıca bkz. Kurtuluş Kayalı, Türk Düşünce Dünyasından Yol İzleri (İstanbul: İletişim Yayınları., 2001), özellikle bkz. “Behice Boran’ın Sosyolojik Çalışmalarının Nitelikleri” (147-154), “Sosyolog Behice Boran” (155-165); Mete Çelik (haz.) Üniversitede Cadı Kazanı: 1948 DYCF Tasfiyesi ve Pertev Naili Boratav’ın Müdafaası (İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınları 54, 1998) [Başka bir çok önemli kaynak için bu son ve çok ayrıntılı çalışmaya bakılabilir]. Biyografya dergisinin eldeki sayısında okurlara sunulan Mete Çelik’in “Bir Akademisyen Olarak Behice Boran” başlıklı yazısı çok titiz bir araştırma ürünü olduğundan çok gerekmedikçe yazımızda aynı şeylerin yinelenmesinden kaçınacağız.
[3] Bu arada nedendir bilinmez, Uğur Mumcu’nun önce gazetede tefrika edilen, ardından da kitaba dönüşen kadirbilir çalışması dışında, ülkemizde yerli, yabancı nicelerine öncelik verilir ve haklarında mezuniyet tezleri, kitaplar yazılırken, bir zamanlar Muzaffer Şerif Başoğlu, Pertev Naili Boratav ve Niyazi Berkes’le birlikte Türkiye’nin akademik dünyasında etkin rol oynamış bu ‘paradigm-case’ ‘kadın’ fikir işçisinin kapsamlı bir portresinin bildik yol ve tekniklerle de olsa neden halâ işlenmediğine de akıl erdirebilmiş değilim (nedenleri konusunda kuşkular taşısam da). Bu nedenle günümüzün feminist konumların birinden yola çıkarak Boran’ın portresini çizmeye girişecekler olabilir diye küçük bir malzeme kırıntısı verelim: Behice Boran, “İşbölümü ve Kadının Sosyal Mevkii,” AÜ-DTCF Dergisi, III/3 (1945): 301-310. Bu yazı Boran’ın kitaplaşacak 1941-42 yıllarında Manisa’da toplam onuç köyde sürdürdüğü alan araştırmasının verileri ışığında konuyla ilgili kuramsal konumların bazılarını da (Durkheim, Veblen, Lowie) tartışmakta odağına getirmektedir. Tartışma kadınla ilgili olarak toplumsal katmanlaşmayı da içermek zorunda kalacak bir genişlemeye yüz tutunca, Boran dergi yazısı sınırlarını da gözönünde tuttuğundan olacak, sonunda gelecekte bir başka yazıyla konuyu sürdürebileceği düşüncesini uyandıran şu ifadeyle yazısını bitirmektedir: “Erkek-kadın sosyal mevki farklılaşması konusu ile genel sosyal tabakalanma konusunun temas ettikleri müşterek noktalar vardır. Biz bu yazımızda yalnız birinci konuyu ele almış olduk.” (310)
[4] Manisa’da sekiz ova ve sekiz dağ köyünü tarihsel bilgilere de dayanarak karşılaştırmalı inceleyen bu çalışma için bkz. Behice Sadık Boran, Toplumsal Yapı Araştırmaları: İki Köy Çeşidinin Mukayeseli Tetkiki (Ankara: Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Cografya Fak. Felsefe Enstitüsü Sosyoloji Serisi, No.3, Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1945). Boran kitabının daha başında “Problem ve Metod” başlığı altında asıl amacı olan “Sosyal yapı” ve dönüşümlerinin anlaşılmasını şu sözcüklerle açıklar: “…bu tetkik, umumiyetle anlaşıldığı şekilde bir ‘köy tetkiki’ değildir. İncelemek, aydınlatmak istediğimiz konu, bir köydeki hayat şartları ve tarzı değil, sosyolojik bir problemdir. Bu problem köy için de, şehir için de; Türkiye için olduğu kadar Amerika ve Çin için de varittir.” Aynı türden köy çalışmalarının bir başka örneği de daha önce Ankara civarında Niyazi Berkes tarafından sürdürülmüş ve adı geçen Fakültenin yayınları arasında çıkmıştır: bkz. Niyazi Berkes, Bazı Ankara Köyleri Üzerinde Bir Araştırma, (Ankara: Ankara Üniversitesi, Dil ve Tarih-Cografya Fak. Felsefe Enstitüsü Neşriyatı Sosyoloji Serisi, No.2, Uzluk Basimevi, 1942).
[5] Burada ilk akla gelecek dergiler Yurt ve Dünya ile Adımlar oluyor elbette. Kayalı’nın değindiğimiz çalışması gibi örnekler bu iki dergi hakkında önemli bilgiler içerdiğinden biz burada üzerinde durmayacağız. Gene de gözden kaçabilecek bir iki ayrıntı var ki, o da Boran olmasa bile Amerika’da eğitim görmüş arkadaşları Muzaffer Şerif Başoğlu ve Niyazi Berkes’in Ülkü Halkevleri Dergisi’ne yazmış oldukları incelemelerdir; bkz. Muzaffer Şerif Başoğlu, “Radyonun Tesirleri ve Doğurduğu Problemler,” Ülkü, IX/53 (Temmuz 1937): 371-375; “Roosevelt Amerikasında Terbiyede Fertçiliğin Yıkılışı,” Ülkü, X/55 (Eylül 1937): 43-49. Muzaffer Şerif bu ikinci yazısında belli ki Roosevelt dönemini niteleyen “New Deal” atmosferini akılda tutarak Türkiye’de o sıralar ağır basan korporatist toplumsal-siyasi zihniyeti eleştirir şöyle bir değerlendirmede bulunmaktadır: “Amerika’nın bu sıhhatli ve gürbüz cereyanında gördüğümüz antiendividüalizm ve cemiyetçilik mistik ve spiritualist bir cemiyetçilik değildir. ‘Fert yok cemiyet var, hak yok vazife var tarzındaki mistik cemiyetçilik tatbikatta insan yığınlarının sıfır haline düşmesini mucip olabilir.” (48). Niyazi Berkes de aynı dergiye Amerika’da sömürge döneminden o güne dek toplumsal düşünce ve toplumbilimin gelişmesini anlatır nitelikte yedi sayı süren bir katkıda bulunmuştur; bkz. “Birleşik Amerika Devletlerinde Sosyoloji,” Ülkü, XI/62 (Nisan 1938): 157-161; XI/63 (Mayıs 1938): 225-232; XI/66 (Ağustos 1938): 529-538; XII/67 (Eylül 1938); XII/68 (I. Teşrin 1938): 129-134, XIV/79 (Eylül 1939): 41-46; XIV/84 (Şubat 1940): 513-519. Amerika’nın ampirik araştırma geleneğini Türkiye’ye taşıyan bu düşünürlerin toplumsal sorunlara yaklaşım tarzına yalnızca artan Alman etkisindeki toplumbilim çevrelerinden değil, tarihsel materyalizmin yaklaşımını arı tutmaya çalışan ‘klasik’ soldan da pek sıcak bakılmadığını söylememiz mümkündür: örneğin Nazım Hikmet’in Kemal Tahir’e hapishaneden yazdığı mektuplardan birinde fazla Amerikan etkisinde bulduğu Muzaffer Şerif’i eleştirir nitelikte bir ifadeye raslanmaktadır. Niyazi Berkes ve Muzaffer Başoğlu’nun AÜ-DTCF Dergisi’nin 1942-45 arası ciltlerinde de benim inceleyebildiğim ikişer yerli yabancı kitap/dergi değerlendirmesi, birer de yazısı çıkmıştır.
[6] Boran’ın toplumbilimciliğiyle toplumculuğu arasındaki bağı, üniversiteden uzaklaştırıldıktan çok sonra, toplumcu hareketin siyaset alanında çok daha etkin rol aldığı günlerde teorik planda Asya Üretim Tarzı yandaşlarına, siyasi planda da özellikle bir yanda Mehmet Ali Aybar’a öte yanda da ‘Milli Demokratik Devrim’ tezini savunanlara karşı kaleme aldığı, Türkiye’de sınıf yapısı ve bürokrasi üzerine değerlendirmelerinde görebiliriz; bazı örnekler: “Bürokrasi üzerine Tartışmalar,” Emek, I/4 (16 Haziran 1969): 4-6; “Bürokratlar Bir Sınıf mıdır?,” Emek, I/5 (30 Haziran 1969): 5-6; “Bürokratların Çelişmeli Durumu,” Emek, I/6 (14 Temmuz 1969): 5-6. Ayrıca bkz. Behice Boran, Türkiye ve Sosyalizm Sorunları, (İstanbul, Gün Yayınları, 1968)
[7]
Uğur Mumcu’nun Boran’la yaptığı görüşmeler bu düşüncemizi destekler yönde. Niyazi Berkes’le ilgili yetkin çalışmalar bulunduğundan burada onu tartışmaya girişmeyeceğim. Ama aynı yönde daha açık bir ifadeyi de Muzaffer Şerif’in anlatısında görebiliriz. Kendisi 40’lı yılların sonuna doğru Amerika’ya tümüyle yerleştikten çok sonra çıkan önemli makaleler derlemesine yazdığı girişte sosyal psikoloji alanında yıllar boyunca odaklaştığı konuların kendisi için yalnızca mesleki bir mesele olmadığının nedenlerini sıralar. Anadolu’da I. Dünya Savaşı’nın insanlar, aileler üzerindeki tahribat, açlık ve sefalet, yabancı boyunduruğuna karşı koyan ülkede yükselen ulusçuluğun gizeminin onu da sararak Asya ve Afrika’daki toplumsal hareketleri incelemeye iter ve kişisel düşün gelişmesine damgasını vurur. Mezuniyet sonrası eğitimi için ABD’ye geldiğinde bu alanları daha iyi anlamasına yardım edeceğine sosyal psikolojide karar kılmıştır artık; yıllar geçtikçe de bu inancının güçlendiğini açıkça belirterek şunları ekler: “İnsan ilişkilerindeki içkarartıcı olaylarla dolaysız yüzyüze kalmanın etkisi altında sosyal psikolojiyi yaşam uğraşım seçip de yıllar boyu uygun inceleme stratejileri ve tekniklerini araştırmayla geçirmiş olarak inanıyorum ki, darmadağınık, çelişmeli, çatışma, cefa ve acıyla dolu toplumsal insanın ilişkilerinin anlaşılması ve yordanması, en acil gereken bilimsel sıçramadır.” Social Interaction: Process and Products, Selected Essays by Muzafer Sherif (Chicago: Aldine Publishing Co., 1967): 9. Hiç kuşkusuz ilk elde bilimsicilik izlenimi yaratan bu yazılarını bir de Muzaffer Şerif’in bir de daha popüler bir dille toplum, ırk, kültür ve edebiyat sorunlara eğilen Türkiye’de çıkmış ve o ABD’ye döndükten sonra basıldığı anlaşılan derlenmiş yazıları ışığında da okumak gerekir; örneğin bkz. Değişen Dünya (İstanbul: Arpad Yayınevi, 1945). Oysa günümüzde ‘uzmanlık’ duvarları gerisine hapsolarak, teknolojiye dönüşmüş psikoloji disiplininin dar ve basık dünyası, onun anısına yapılan toplantılardan anlaşıldığı kadar, konunun bu yönüyle değil ilgili haberdar bile görünmüyor.
[8] Behice Boran, “Sosyal Evrim Meselesi,” AÜ-DTCF Dergisi, I/2 (Ocak-Şubat 1943): 59-65; “Sosyoloji Anlayışında İkilik,” AÜ-DTCF Dergisi, I/3 (Mart-Nisan 1943): 67-74. Boran’ın dergiye katkısı salt bu iki yazıyla sınırlı kalmayıp, kitap ve dergi eleştirileri de vardır; örneğin, “Geçiş halinde Orta Şehir” a.g.d., I/2 (1943): 113-115 [Robert Staughton Lynd ve Helen Merrel Lynd’in Indiana’da Muncie kenti üzerine ilkinden sekiz yıl sonra yeniden yaptıkları araştırmaları Middletown in Transition (1937) üzerine,]; “Sosyoloji Dergisi,” a.g.d., I/4 (1943): 103-108 [İstanbul Üniversitesi Sosyoloji Dergisi üzerine]. Kendisi ve arkadaşlarının akademik kariyerinin brutal biçimde sona erdirilişine yakın kadının toplumsal konumu üzerine yayınlanan yazısına daha önce (bkz. dn. 3) işaret etmiştik.
[9] Behice Boran, “Sociology in Retrospect,” The American Journal of Sociology, LII/4 (January 1947): 312-320. Öyle görünüyor ki, toplumbilim tarihini bir anlamda kuşbakışı değerlendiren bu yazı Amerikan toplumsal bilimlerinde de o sıra egemen olan bazı eğilimlerin açıkça sergilediği için özellikle eleştirdiği George A. Lundberg’i kızdırdığından, alabildiğine neopositivist ve davranışçı bu toplumbilimci Boran’ın yazısına tepki olarak, alaylı bir sözcük oyunuyla “Sociology and Historical immaterialism” başlıklı bir yazıyı aynı derginin bir sonraki cildinde yayınlatmıştır (AJS, LIII/2 (September 1947). Ardından başkalarının da değişik vesile ve bağlamlarda –ve de salt sosyoloji alanında kalmayıp antropoloji gibi toplumsal bilim alanlarında da– Boran’ın yazısına değindikleri vaktiyle Prof. Dr. Mübeccel B. Kıray’ın dikkatleri çekmesiyle bazılarımızca bilinmekteydi. Şimdi ise bunların Mete Çetik’in titiz taramasıyla somutlaştırıldığını görmek çok sevindirici (kanıt ve değerlendirmeler için bkz. bu sayıda çıkan yazısı). İlginç bir raslantı olarak, Amerikan toplumsal bilimlerinin bilime en olumlu katkılarını Türkiye’ye taşıma çabası Muzaffer Şerif, Niyazi Berkes ve Behice Boran’ın tasfiyesiyle sekteye uğrayıp bu kısa ama çok önemli deney büyük ölçüde akademik belleklerden silindikten onyıllar sonra, tepki gösterdiği yazarla kişisel bir derdi olmadığını belirtip de kendi yazısını nerdeyse ‘Soğuk Savaş’ ‘nesnelliği’yle bitiren Lundberg’in ortak ders kitabı dilimize çevrilerek okutulan eserler arasında yer alacaktır. Öte yandan, Boran’ın aynı yazısında Türkiye’de 1930’ların Nazi yönelimli siyasi eğilimlerine teorik esin kaynaklarından biri olarak görüp Werner Sombart’la aynı kampa koyarak yüklendiği Max Weber de Avrupa toplumbilimindeki gerçek konumu yerine, bu kez ‘Amerikan Çağı’na ayak uydurmuş akademide egemen bir Amerikan toplumbilim eğilimi merceğiyle, Osmanlı toplum yapısının ‘özgün’ Doğululuğunu anlamada ‘alternatif’ teorik kaynak olarak başvurulur hale gelmiştir. Burada Weber’in kendi mozayik düşüncesi, iç çelişkileri ve tutarsızlıklarıyla konuşması ve katkı yapmasına bile pek izin veren bir durum oluştuğu söylenemez. Werner Sombart’a gelince: Fernand Braudel’e göre “Kapitalizm” sözcüğünün esas vaftiz babası bu düşünür, İkinci Dünya Savaşı hatta öncesi dönemde Türkiye’de siyasal inançlar yelpazesinin hemen her noktasındaki düşünürler ve akademisyenlerimiz üzerinde Weber’den bile öncelikli etki yapmışken, savaş ertesinde büyük ölçüde ihmale uğramıştır. Tuhaftır, Nazi’lerle yakın flörtü nedeniyle olacak, en azından Amerika’da yayınlanan çevirileri ve genelde kitapları savaş sırasında bazı Amerikan kütüphanelerinin okuyucu sirkülasyonundan kaldırılan bu düşünürden aslı 1936’da Prusya Bilimler Akademisi’nde yapılan bir konuşma olan şu çevirinin savaştan kısa bir süre sonra bilimsel dergi sayfalarında yayınlandığına tanık oluyoruz: “Sociology: What It Is and What It Ought To Be, An Outline for A Noö-Sociology,” tr. by Florence Chaney Geiser, The American Journal of Sociology, LV/2 (September 1949): 178-193. Sombart’ın bir süre Amerika’da sansüre uğradığına kanıt olarak, University of California, Berkeley kütüphanelerindeki bazı kitapları üzerindeki kaşeleri gösterebiliriz. Burada yalnızca, savaş öncesinde bazı akademisyen ve düşünürlerimizin (Ömer Celâl Sarç, Z. Fahri Fındıkoğlu, İsmail Husrev Tökin gibi) hocası ya da esin kaynağı olmak yanında sanırız tanınmış Amerikan sosyoloğu Talcott Parsons’un da hocası olmuş Sombart’ın Amerikan bilim dünyasındaki bu hızlı iadei itibarı karşısında bizim akademik dünyada Boran ve arkadaşlarının nerdeyse ölümlerine dek persona non grata kaldıklarını hatırlatmak istedik. Büyük bir atılımın ardından söndürülen Türkiye’deki akademik çalışma ve yayın çabası bildiğim kadarıyla bir kez tersine döner gibi oldu. O da, çok sonraları, anmadan geçemeyeceğim Cavit Orhan Tütengil’in sanırım önayak olmasıyla, Niyazi Berkes’in İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Konferansları’nda Akçuraoğlu Yusuf bey hakkında kısa ama çok önemli bir yazısının yayınlanmasıydı. Yazının başlığı “Unutulan Adam” idi ve modern Türkiye’nin kuruluşunda demokratik ulusçuluğun konumuna gözümüzü açıyordu. Behice Boran’ın da en azından kültür pazarının buyurduğu koşullarda unutulan kadın olarak kalmaması herhalde düşün ve bilim topografyamızda bir diğer konumun belleklerden ikinci bir kez silinmemesi için gerekli.
[10] Boran aynı yazıda 1939’da Türkiye’ye döndüğünde çıkan Robert Lynd’in Knowledge for What? başlıklı kitabına ulaşamamış olduğunu yazıda belirtmekle birlikte Lynd’in önceki yapıtlarından hareketle içeriğini doğru tahminde bulunmakta güçlük çekmiyor. A.g.y.: .
[11] George A. Lundberg, “Sociology and Historical immaterialism” AJS, LIII/2 (September 1947): 85-86, dn 1 ve 2.
[12] Örneğin şu yazdıkları: “toplumbilimdeki çağdaş bilimsel yaklaşımı ‘pozitivist’ olarak sınıflandırmak; bu yalnızca modern doğa biliminin kendi felsefi yönelimi olduğunu ve bunun geleneksel felsefenin bilinegelen tarihsel kategorilerine sığdırılamayacağını anlamada onların ne denli yetersiz olduklarını açığa vurur.” Lundberg, “Sociology and Historical immaterialism”: 93.
[13] Toplumbilimin doğabilimine öykünen bir bilim mi, yoksa antropoloji gibi diğer toplumsal bilimlerle birlikte bir zanaat olarak mı gelişmesi gerektiği, toplumsal teoriye neler olduğu gibi konulardaki tartışmalara o yıllarda The American Journal of Sociology ve American Sociological Review gibi önemli dergilerin sayfalarında sıklıkla rastlanır. Bazı örnekler: Robert Redfield, “The Art Social Science,” AJS, LIV/3 (November 1948): 181-190; Jessie Bernard, “The Art of Science: A Reply to Redfield,” AJS, LV/1 (July 1949): 1-9; Robert Bierstedt, “The Limitations of Anthropological Methods in Sociology,” AJS, LIV/1 (July [13] 1- Bu sözlerin günümüzün parçalanmış kültüründe geçerakçe ve birbirini bile anlayamayacak denli içine kapanmış akademik uğraşlar ve profesyonellikleri ötesini görmeyi reddeden uğraşlar karşısında, “amatör” ruhla işine baktığı anlaşılan Herbert Butler adlı bir düşünürden dolaylı aktarma. Ölümünden sonra yayınlandığı anlaşılan In the Land of Nod başlıklı kitabı ve kendisiyle ilgili bir yazı için bkz. Geoffrey Wheatcroft, “Messages from a gentle Protestant,” The Times Literary Review, No. 4865 (June 28, 1996).
1948): 22-30; Otakar Machotka, “Is Sociology a Natural Science?” AJS, LV/1 (July 1949): 10-17; Herbert Blumer, “What is Wrong with Social Theory?” American Sociological Review, XIX/1 (February 1954): 3-10.
[14] C. Wright Mills, Toplumbilimsel Düşün, çev. Ünsal Oskay (Ankara: T.C. Kültür Bakanlığı yay., 1979)

“İnsanca Yaşam, Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye için” YÜRÜDÜK…

Posted in Uncategorized on 08 Eki 2011 by buyukakin

”İnsanca Yaşam İçin Eşit, Özgür, Demokratik Bir Türkiye” mitingi, KESK, DİSK, TMMOB, TTB, bazı sivil toplum örgütleri ve binlerce yurttaşın katılımıyla Ankara’da sıhıye meydanında yapıldı.

Sabah saatlerinde Ankara Garı önünde toplananlar, gruplar halinde mitingin yapılacağı Sıhhiye Meydanı’na doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca, DİSK’e bağlı ”Kızıl Davul” bandosu gösteri yaptı.

Gruplar, arama yapıldıktan sonra miting alanına alındı. Ataması yapılmayan öğretmenler, arama noktasında bir süre oturma eyleme yaparak slogan attı. HES, termik santral ve altın madeni karşıtı köylülerin de katıldığı miting öncesi Grup Bandista ile Grup Kibele de konser verdi.

DİSK Genel Sekreteri Tayfun Görgün, mitingde yaptığı konuşmada, Sosyal Güvenlik, Genel Sağlık Sigortası ve Torba Yasa’nın Meclis’ten çalışanların muhalefetine rağmen çıktığını söyledi. Çalışanların kıdem tazminatı hakkında vazgeçmeyeceğini ifade eden Görgün, Türkiye’nin ”kuralsız çalıştırmanın hakim olduğu ucuz emek cennetine dönüştürülmek istendiğini” açıkladı.

TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Soğancı, ötekileştirilenleri, mağdurları, ezilenleri, yoksulları, işsizleri, kadınları, gençleri, çevrecileri, barış yanlılarını seslerini birleştirip, daha yüksek haykırmaları için ”Sokak Meclisi”nin oluşturulduğunu belirtti. Sokak Meclisi’nde yüzde 10 barajı olmadığını söyleyen Soğancı, Sokak Meclisi’nin bu topraklar ve insanlık için, yüreği barıştan kardeşlikten yana atanların meclisi olduğunu ifade etti.

TTB Merkez Konseyi Başkanı Eriş Bilaloğlu, eşit, ücretsiz, nitelikli sağlık hizmeti istediklerini belirtti.

KESK Genel Başkanı Lami Özgen ise işçilerin kıdem tazminatının gasp edilmek istendiğini öne sürerek, özel istihdam bürolarını ve bölgesel asgari ücreti eleştirdi. Kamu emekçilerinin grevli toplu sözleşme hakkının görmezden gelindiğini savunan Özgen, ”İfade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engeller kaldırılmadı” dedi.

Özgen, ”Eğer siyasi iktidar grevli toplu iş sözleşmesi hakkımızı bu dönem de gasp etmeye devam ederse, yüz binlerce kamu emekçisinden aldığımız güçle ve fiili mücadele geleneğimizin yol göstericiliğinde grev dahil bütün demokratik mücadele araçlarını kullanmaktan geri durmayacağız” diye konuştu.

ulusal basın
08.10.2011 Ankara

PARASIZ EĞİTİM HAKKI Yurttaşlık Hakkıdır

Posted in Uncategorized on 07 Eki 2011 by buyukakin


AKP’nin Roman açılımı çalıştayında parasız eğitim pankartı açtıkları için anti demokratik bir sorgu süreci ile tutuklanan Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer, İstanbul 10.Ağır ceza mahkemesinde 6.Ekim.2011 de yapılan duruşmada serbest bırakıldılar.

Ancak bu gerçek bir özgürlük süreci değil. Çünkü Mahkeme sadece tutuksuz yargılanmaları kararı ile salıverilmelerine olanak sağladı, “Parasız eğitim pankartı” davasının bir sonraki duruşması 8 Mart’ta görülecek. Ferhat Tüzer ve Berna Yılmaz, 19 aydır tutukluydular. Bu sebeple ömürlerinin gençlik yıllarından bu kadar süreyi kaybetmiş, üstelik okullarıyla da ilişikleri kesilmişti.

Üniter, demokratik, laik, sosyal hukuk devleti olarak kurulan TC’de, ABD mutemedi Turgut ÖZAL’a kadar ilk orta ve yüksek öğretim tamamen parasızdı.

Darbe ürünü YÖK ve Başkanı İhsan DĞRAMACI’nın BİLKENT ÜNİVERSİTESİ’ni kurması ile başlayan süreç, cemmatlerin ve yerli yabancı vakıfların kendi ideolojilerine göre modelleme yaptıkları PARALI EĞİTİMİ başlattı. Ve bugun başta Fetullah Gülen ve Soros olmak üzere bir cok yabancı ve yerel vakfın kurduğu ilk orta ve yüksek öğretim kuruluşları ulusal öğretimi kanser gibi sardı. Recep T. Hükümetleri ise devlet Üniversitelerinin harçlarını fahiş biçimde artırarak geniş halk kitlelerinin cocuklarının eğitime parasız ulaşmasını engelledi.

TC Anayasası’na göre
X. Kanun önünde eşitlik
MADDE 10- Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.
II. Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi,
MADDE 42 – “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”
VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti
MADDE 26- Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

Anayasa’nın ilgili maddelerine göre Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer, PARASIZ EĞİTİM HAKKI taleplerini yazılı ve sözlü olarak açıkladıklarından ötürü tutuklanamaz, yargılanamaz.

Anayasanın bu maddeleri tersine kendileri hakkında tutuklama ve yargılama süreci işleten savcı ve hakimler işledikleri anayasal suç ile kamu vizdanında mahkum olmuşlardır. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı işbu savcı ve hakimler hakkında yasal işlem başlatmalıdır.

Berna Yılmaz ve Ferhat Tüzer’in tutuşturdukları çoban ateşi tüm ülkeye yayılmalı, Yoksul halk çocuklarının “eğitim ve gelecek eşitliği”ni ortadan kaldıran, Yabanci dilde eğitim vererek kendi dilinde düşünen üreten bireyler yerine müstemleke tebası yaratan tüm özel üniveriteler kapatılmalı yabancı dilde eğitime son verilmeli, tüm yaygın ve örgün eğitim parasız olmalıdır.

buyukakin
07.10.2011