Temmuz, 2011 için arşiv

Adı Hasan Tahsin’di..

Posted in Uncategorized on 30 Tem 2011 by buyukakin

Henüz başındayız herşeyin.
Hopa olaylarını bahane ile ÖDP’li avı devam etmekte.
Ergenekon dalgasında sırada TKP, ardından eski CHP den yurtseverler var.

Bir kuble demokratik yurtsever direncine karşı kanlı isyanlar katliamlar. İşgale kaşı çıkmayacak fetoş yandaşı pasif ordu. Takiben arap baharına benzeri ABD işbirlikçisi PKK ve BDP destekli faşit kürt milliyetçi baharı… ABD NATO güçlerine AKePe’nin Cumhuru’ndan “iç savaşa müdahele daveti”.
ve TC’nin işgali.

Senaryoyu bozmak gerek, sabırla, ırk dil din farkı gözetmeyen yurtseverlerinin kollektif aklıyla… Demokrasiyi kullanarak geldiler. İlk kurşunu takiben “Geldikleri gibi giderler” (1)

buyukakin
30.07.2011 TC

(1) Mustafa Kemal’den Salih Bozok’a itilaf devletleri’ni-emperyalist uluslar topluluğu’nu-kastederek..1918

Reklamlar

“… işte yeni sosyate işte yeni devlet … “

Posted in Uncategorized on 19 Tem 2011 by buyukakin

Bir siyasi önder mücadesinin bir aşamasında aşağı yukarı.. ” örgütlü bir siyasi parti ve sağlam 5-10 partili devrim için yeterlidir” demişti…
Dediğini yaptı da..

Örgütlü ancak disiplinli parti gerek..
Ki bir siyasal partinin sınıfsal konumu, ancak onun sınıflar mücadelesinde nerede durduğu ile açıklanabilir.

Kastedilen de Y-CHP entelijensiyası ya da solda bir başka ezberci dinazör parti değil elbet..
Çözüm tam burda..
Örgütlü, disiplinli, üniter sosyal devletin, iş emek hürriyetin güncel ekonomi politiğini yakalamış yeni siyasal yapı..
Bize gerçekten gerekli olan bu’dur..

Mustafa Kemal’in 1935’deki devrimci CHP kurultayındaki ünlemesi ile bitirelim..
“… işte yeni sosyate işte yeni devlet…” (1)

buyukakın
19.07.2011

(1)
Atatürk’ün CHP NİN 4. Kurultay konuşması
9 Mayıs 1935


Kurultayın sayın üyeleri;

Karşılarında bulunmakla haz duyduğum delege arkadaşlarımı selamlarken; yüce ulusumuzu saygı ile anarım. (Alkışlar)
Bu anda, bundan önceki Kurultayları ve Partimizi doğuran ilk Sivas Kurultayını-ki, dış ve iç düşmanların süngüleri altında kurulmuştur – hatırlamak, geçen on altı yılın bütün hadiselerini göz önüne getirmeği kolaylaştırır.
Uçurum kenarında yıkık bir ülke… türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar… yıllarca süren savaş.., ondan sonra, içerde ve dışarda saygı ile tanılan yeni vatan, yeni sosyete, yeni devlet (sürekli alkışlar) ve bunları başarmak için arasız, devrimler… işte, Türk genel devriminin bir kısa diyemi…

Bayanlar, Baylar;
Partimizin her kurultayı, denebilirki, bir dönüm başında toplanmıştır. 1927 Kurulayı, doğuda kopan azıyı yenerek Cumuriyetin sarsılmaz temelde olduğunun anlaşılmasına; 1931 Kurultayı güvenlik ve sükûnun kesin olarak kurulmasına rasgelir. Bu kurultayımız ise, geniş ölçüde gelişim devri içinde bulunduğumuz günlerde toplanmış oluyor,

Kurultayın, yeniden alacağı ilerleme ve yükselme tedbirlerile vatanın yüksek yönetimini erdemli ellerinde tutan Partimizin, şerefli tarihini zenginleştireceğine şüphe yoktur.
Geçen Kurultaydan bugüne kadar, kültürel ve sosyal alanda başardığımız işler, Türkiye Cumuriyetinin ulusal çehresini, kesin çizgilerile, ortaya çıkarmıştır. Yeni harfleri, ulusal tarihi, öz dili, ar, ilimsel müzik ve teknik kurumları ile, kadını erkeği her hakta eşit, modern Türk sosyetesi bu son yılların eseridir. ( Sürekli alkışlar)

Türk ulusu ancak varlığını derin ve sağlam kültür sınırları ile çevreledikten sonradır ki, onun yüksek kapasitesi ve erdemi, uluslar arasında tanılır. Türk ulusuna doğunsal rengini veren bu devrimlerden her biri, çok geniş tarihsel devirlerin öğünebileceği büyük işlerden sayılsa yeridir. ( Sürekli alkışlar) Bütün bu işler, Partimizin programını, özenle göz önünde tutarak başarılabilmiştir.
Tüzel, sağlık, sosyal, finans, ekonomi ve bayındırlık işlerimizde, hiç durmadan aldığımız yeni tedbirlerin eyi ve yerinde olduğuna kani bulunuyoruz.

Akdenizi Karadenize demirle bağladık. Anadoluda özel şirketler elindeki bütün yolları satın aldık; İstanbul ve İzmirde liman ve rıhtım işleri devlet eline geçti; Diyarbekir kapısındayız. Antalyaya, Erzuruma, kömür yurduna durmadan gidiyoruz. (Sürekli alkışlar)
Devlet Demiryolları kurumu, bugün, kendi malımız olan beş yüz milyon liralık bir işi çevirmektedir.

Sayın arkadaşlar;
Geçen dört yılın başlıca işlevi ekonomi alanında olmuştur. Bir çok ülkeler, acunsal buhran karşısında sarsılmış ve umutsuzluğa düşmüşken biz, bu kapsal felaket önünde cuda irkilmedik. ( Alkışlar ) Yurdun ekonomisini yeni bir düzene yönetlemiş bulunuyoruz. Arsıulusal tecimi denkleştirerek, iç pazarı harekete getirerek kendimizi korumağı başardık. Asıl önde tuttuğumuz iş, geniş bir endüstri programını gerçekleştirmeğe başlamak olmuştur (alkışlar). Bu program, tamamile gerçekleştiği gün, şüphesiz yurddaşın geçimi hissolunacak derecede genişleyecektir. Tarım ve endüstri hareketlerimiz biribirini kollayan tedbirlerle yapılmaktadır. Maden ürünlerimiz, son zamanlarda özel bir gelişim gösterdi. Umudumuz o dur ki gelecek kurultay maden işlerile beraber deniz ekonomisinde bu gün almakta olduğumuz tedbirlerin verimli sonuçlarını dermiş olarak, toplanacaktır. ( Alkışlar)

Görüyorsunuz ki arkadaşlar; yepyeni bir güdümlü ekonomi düzeni kurmakla uğraşıyoruz. Partimizin ekonomik anlayışı bu yöndeki programımızın, yurdun ihtiyaçlarını karşılıyacak ve onu az zamanda gelişmiye ve genişliğe erdirecek en eyi program olduğunu gösterecektir. Yeni öğütleriniz ve direktiflerinizle, yeniden ilerleme ve yükselme tedbirlerimizi kolaylaştıracağınıza şüphe yoktur.

Bayanlar, Baylar;
Cumhuriyetin dış siyasada özenle güttüğü amaç arsıulusal barışı korumak ve güven içinde yaşamaktır. Komşularımızla dostluk ve eyi geçinme yolunda her gün biraz daha ilerlemekteyiz.

Sovyetlerle dostluğumuz, her zamanki gibi, sağlamdır ( Sürekli alkışlar) ve içtemdir. Kara günlerimizden kalan bu dostluk bağını, Türk ulusu unutulmaz değerli bir hatıra bilir. (Sürekli Alkışlar ) İki memleket arasında her yönden değetler, sıklaşmakta ve genişlemektedir. Sovyetler, Cümuriyetimizin onuncu yılında, yüksek delegelerile, şenliklerimizde hazır bulundular.

Devletlerimiz, hükûmetlerile ve uluslarile, her fırsatta birbirlerine nasıl inandıklarını ve ne kadar güvendiklerini bütün dünyaya göstermektedirler. (Alkışlar). Son günlerde boğazlar mes’elesini ortaya koyduğumuz zaman, Sovyetlerin bizim tezimizdeki doğruluğu ve haklılığı bildirmiş olmaları, Türk ulusunda yeniden derin dostluk duyguları uyandırmıştır. (Sürekli alkışlar).
Türk – Sovyet dostluğu arsıulusal barış için şimdiye kadar yalnız hayır ve fayda getirmiştir. Bundan sonra da yalnız hayırlı ve faydalı olacaktır. (Alkışlar)

Arkadaşlar,
Geçen dört yıl içinde bir önemli hadise de Balkan Paktıdır, Dört devlet; kendi güvenleri için ve Balkanların, karışma ve karıştırma konusu olmaktan çıkması için içten bir kanaatle birbirlerine bağlanmışlardır. (Alkışlar) Balkanlı bağlaşıklarımızla gittikçe artan bir beraberlik ve dayanışma siyasası güdüyoruz.

Yükenlerimizin gereklerini, kesin bir bayrılıkla gözetiyoruz. Asıl dikkate değen, Balkan Paktının, daha bir yıl içinde, arsıulusal barış için büyük bir etke Olduğunun anlaşılmasıdır. (Alkışlar) Balkan Paktı, gittikçe, Avrupa barışının başlıca temel taşlarından biri olmak yerindedir. (Alkışlar)

Geçen dört yılın şerefli hadiselerinden biri olmak üzere, Iran Şahınşahının, sayın konuğumuz olduğunu kıvançla hatırlatırım. (Alkışlar) Bu şahsi tanışmadan iki memleketin kazandığı faydalar pek geniş olmuştur. İki kardeş ulusun arasını açacak hiçbir mesele kalmadığı ilan edilmiş ve birbirinin bahtiyarlığından kuvvetli olmalarından başka dilekleri bulunmadığı anlaşılmıştır. (Sürekli alkışlar)
Afgan devletinin uluslar sosyetesine girişini selamlamakla bahtiyar olduk. (Alkışlar) Bu kardeş ulus ile dostluk bağlarımız mutlu bir surette ilerlemektedir. (Alkışlar)

Yakın komşularımızla ve uzak devletlerle olan ilgilerimiz, genel olarak, nomal ve dostçadır. ( Alkışlar ) Arsıulusal ilgilerin gerektirdiği bütün değetleri ve konuşmaları kıvançla kolaylaştıryoruz.
Türkiye Cumuriyeti arsıulusal ailenin, ancak faydalı, çalışkan ve iyi geçimli bir unsuru olmak amacındadır. (Sürekli alkışlar) Uluslar sosyetesinde ciddi barış ve elbirliği isteğile çalışıyoruz.
Uluslar sosyetesinin, arsıulusal güveni arttıracak, geçmişten kalma hastalıkları iyileştirecek, insani sonuçlara varabilmesi başlıca dileklerimizdendir. (Alkışlar)

Arkadaşlar:
Arsıulusal durum nazik bir buhran geçirmektedir. Eski ve büyük anlaşmazlık, son çatışmalarla heyecanlı bir noktaya gelmiştir. Bugünkü yüksek insanlığın, ulusları birbirine yaklaştırma çarelerini bularak, genel güvensizliği ortadan kaldırılmasını nummak isteriz,

Bununla beraber bütün dünya gidişini göz önünde tutarak dikkatli, hazırlıklı, uyanık bulunmak lüzumuna kaniiz. (Alkışlar) Gene bu kanaatladır ki, dostluklarımıza bağlı ve bütün ilgilerimizde eyicil bir sıyasa ile elimizden geldiği kadar genel barışı kurmak istiyoruz. (Alkışlar)

Bayanlar; Baylar;
Size biraz da partimizin son yıllardaki öz hayat ve kınavından bahsedeyim. Geçen kurultayın parti örgütlerine vermiş olduğu çalışma yöneti çok faydalı ve verimli olmuştur. Parti üyeleri, prensiplerimizi anlatmakta, yaymakta ve bütün yurttaşların sevgilerini, güvenlerini kazanmakta, kendilerinden beklendiği gibi hareket etmişlerdir. Parti seçimlerinin canlı ve özenli bir tarzda oluşu, siyasal hayatımızda önemli bir ilerleyiştir.
Partimizin, Halkevlerile bütün yurddaşlara kucağını açması vatanda sosyal ve kültürel bir devrim yaptı.

Sevgili arkadaşlar;
Cumuriyet Halk Partisinin esas düşünce ve dileği, vatandaşları her türlü ayrılıktan korumak, onları, kendileri ve büyük Türk ulusu için faydalı kılmaktır. (Okay sesleri, alkışlar)
Programımızda, iş bölümlerinin her birinde bulunan, yurddaşların özel ve genel asığları ve genlikleri, ayrasız, göz önünde tutulmuştur. Bu hakikatın bütün yurddaşlarca, yalın olarak, bilinmesi çok önemlidir. Bunu yurddaşlara anlatmak ve bu suretle onların sevgilerini ve güvenlerini kazanmak, parti üyelerinin kutsal ödevidir. (Alkışlar)

Türk ulusu kendisine hizmet edenleri, sürel bir surette, değerlemiş ve onlara ünvermiştir.
Son saylav seçiminde Partimizin ulusun güvenini kazanması bize, çalışmamızda yeniden büyük şevk ve kuvvet vermiştir. (Alkışlar)
Ulusa hizmet yolunda bütün varlığımızla çalışmak, parti üyelerinin bozulmaz andıdır. (Ayakta sürekli alkışlar)
Kaynak http://www.chp.org.tr

Stockholm Sendromu ve Hegel’in Köle-Efendi Diyalektiği

Posted in Uncategorized on 15 Tem 2011 by buyukakin


Demokrasi ve özgürlük, öncelikle korkmaması için gerekli olanakların sağlanmış olduğu bireylerin gerçek-leştirebilecekleri bir ütopyadır. Korkması için her şeyin hazır olduğu bir bilincin köleleşmemesi olanağı yoktur.

Stockholm Sendromu olarak da adlandırılan, sert otorite figürü ile sertliğe maruz kalan birey arasındaki, bireyin teslimiyetçi bir tutum sergilediği ilişki biçimini, Hegel(1)’in iki yüzyıl önce tariflediği köle-efendi diyalektiği zemininde yeniden ele almakta yarar vardır. Bu diyalektik, aynı zamanda toplumsal ve bireysel ontolojik görünümlerin daha iyi anlaşılabilmesi için de gereklidir. Bireyin bilinci ile ilgili bazı yapısal özellikler, gerek Stockholm Sendromu, gerekse birçok siyasi ve toplumsal fenomeni anlamamıza yardımcı olacak nitelikler taşımaktadır.

Hegel, bireyin kendi bilinci anlamında kullandığı özbilinç kavramı ile ilgili, tanınma zorunluluğu ve bağımlılık olarak tanımladığı iki önemli özellikten söz etmiştir; bilinç varolduğunu bilir, ancak bu biliş bir gerçeklik kazanmamıştır. Kendisinden emin olabilmesi için, öteki bilinçlerin de işin içine girdiği bir dizge (sistem) içinde, kendi koordinatlarını belirlediği bir gerçekliği oluşturması gerekmektedir.
Bu noktada bilincimizin en önemli önceliği, kendisi gibi olan bir başka bilinçte kendisinin nasıl algılandığını bilmek durumuna gelir. Bu nedenle, öteki ile olan ilişkimizde ötekine, onun özbilinci nedir acaba diyerek bakmayız, o bizi nasıl görüyor diye bakarız. Bu bakış, bilincin kendisini tanıması için zorunlu bir aşamadır, aksi halde bilincin kendisini tanıyabileceği başka bir yol söz konusu değildir. Bu durum bilinçlerin bağımlılığını da yaratır.

Tanınma zorunluluğu ve bağımlılık, bilincin öteki bilinçle(rle) bir tür alma verme oyunu oynamaya başlamasına neden olur. Bilincimiz önce kendisini öteki bilince verir ancak verdiği şeyi yeniden kendisine geri almak zorundadır, ötekinde kalan bilinç kendisini tanıyamaz, bu yansıma zorunludur. Böylelikle bu oyun, bilincin kendisini önce öteki haline getirdiği, sonra da ötekini ortadan kaldırarak kendisine özdeş hale geldiği sürekli bir alışveriş sürecine dönüşür.

Bilinç, ötekinin zihnine göndermiş olduğu, bu nedenle de başka bir bilinçte varolan kendisinin artık özsel olmadığını bilir. Bu nedenle de, özne olarak kendinden emin olabilmesi için, bu nesnel durumu , başkasına ait olan bu özsel olmayan nesnenin başkalığı ortadan kaldırmalı, yani varlığının hiçbir dışvarlığa bağlı olmadığını, yani yaşama bağlı olmadığını görmelidir. Çünkü yaşam, birey için bir nesne biçiminde varolmak demektir, bilincin kendi kendine kendisini tanıdığı biçime yaşamın içinde yer yoktur.

Yaşam içinde bilincin her ötekileşmesi, bilincin kendisini kendisi olarak tanıyabilmesi için gerekli olan dizgenin kurulması için zorunludur ancak, bir yandan da ortadan kaldırılması gereken bir nesne yaratır. Özbilinç bu oyunda, ötekileşme ve özdeşleşme biçimindeki iki ucun arasında bulunan oyun kurucudur.

Hegel, bu oyunu oyunun içindeki her bilincin kendisi için, kendi adına oynaması gerektiğini belirtir. Bilinçler karşılıklı olarak kendilerini birbirlerine vermeli, sonra da ötekinin kendisini geri almasına izin vermelidirler. Tüm bilinçler karşılıklı olarak birbirlerini tanıyarak kendilerini tanımaktadırlar. Bu durum her bilinç için bir tanıyan ve tanınan ikileşmesinin ortaya çıkmasına neden olur.

GERİ ÇEKİLEN KÖLE BİLİNCİ

Ancak bu ikileşme ve bağımlılık durumu bilinç için çok huzursuz edici bir sıkıntı kaynağı olur. Bilinç başkasına bağımlı olmadan, tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olmak ister. Bilinç, bağımsız ve tek bir bütünlük olarak kendisinden emin olduğu kesin bir huzur noktasına ulaşma arayışının içindedir.
Özbilinç, ötekine bağımlı olmadan ve tek bir bütünlük içinde olduğunu kansız bir yaşam mücadelesi ile anlayabilir. Özbilinç ancak yaşamın ortaya çıkarttığı öteki bilinci ve öteki bilinçteki kendilik nesnesini ortadan kaldırarak halen varoluyorsa kendisinden emin hale gelir. Bu süreç hiçbir zaman sona ulaşmayan, sürekli diyalektik bir devinim içinde ve değişen koşullara göre yinelenmesi gereken bir süreçtir.

Ancak Hegel bu belirsizlikten hoşlanmayan bazı bilinçlerin, bu eşit ve karşılıklı ilişkiden kaçınarak kendi hayatlarını tehlikeye atıp, kendini kendi bildiği gibi ortaya koymak eğiliminde olduğunu belirtir. Bilincin her şeyini ortaya koyduğu ve yok edilmeyi göze aldığı bu nokta, eğer ki hayatta kalırsa, kendisinden emin olacağı ve huzuru yakalayacağı noktadır.

Hegel, bu cesareti gösterip de kendisini karşısındakine kabul ettiren bilincin Efendi bilinci olduğunu, korkarak geri çekilen bilincin ise Köle bilinci olduğunu belirtir. Böyle bir ilişkide Efendi salt tanıyan merci konumundadır ve Köle de korkup geri çekilerek Efendisinin bu konumunu kabullendiği için, sürekli olarak Efendisi tarafından tanınmak için çabalamak durumundadır.

BİREYİ HİÇLEŞTİRİYOR

Heidegger de korkunun bireyi bir hiç haline getiren özelliğini vurgulamıştır. Oysa Heidegger’in belirttiği gibi hiç olarak kalmak olanağı olmadığı için, hiç olduğu noktadan başka bir noktaya bilinç itilerek kendisini bir başka bilinçte tanıma çabasından kendisini alıkoyamaz.

Korkan bilinç, kendisini kendisi gibi ortaya koyamaz, çünkü ortaya koyacağı kendisi, bir hiç haline gelmiştir. Bu durumda birey, kendi varoluşunu kendisi için kesinleştirecek bir bilinci aramaya koyulur.
Korkmuş bilinç, efendisini aramaya bağımlı olmuş bilinçtir, köleleşmiş bir bilinçtir. Köleleştiği için de efendisini bulmak ve kendisini efendisinin bilincinde tanımak zorundadır. Günümüzün toplumlarında bireyler kendilerini korkutan bilinçle yüz yüze gelme olanağına da sahip değillerdir.

GÜNÜMÜZÜN KORKUTULMUŞ BİREYİ

Oysa Stockholm Sendromu’nda doğrudan bir ilişki olduğu için, Stockholm Sendromu toplumsal fenomenleri açıklamaya yeterli değildir. Günümüz insanı, hangi ülkede yaşarsa yaşasın, dolaylı tehditlere, terör eylemlerine, ekonomik krizlere, ve gelecekle ilgili olumsuz senaryolara sıklıkla maruz kalarak korkutulmuş bir bireydir.

Hegel’in belirttiği gibi, “bu bilinç ne bu ya da şu öğede, ne de bu ya da şu an için değil, ama bütün bir özü için korku duymuştur; çünkü ölüm korkusunu, saltık Efendi korkusunu duymuştur. Bununla içten yıkılmış, kendi içinde tepeden tırnağa titremiş, ve içinde sağlam ne varsa sarsılmıştır.” (a.g.e. s 130).

Kendi geleceği, çocuklarının geleceği, içinde bulunduğu toplumun geleceği için sürekli korku içinde olan ve Kafkaesk bir toplumda yaşayan bir bilinç için artık en önemli öncelik, kendisini, nereden geldiği belli olmayan bir tehdide karşı koruyup kollayacak olduğunu düşündüğü güçlü, dövüşken, korkusuz görünen bir efendi bulmak ve onun bilincinde tanınmak için çabalamaktır.

Toplumlar o efendiyi gerçekten buluyorlar mı, yoksa bulduklarına inandırılıyorlar mı, bu üzerinde durmaya değer bir konudur. Demokrasi ve özgürlük, öncelikle korkmaması için gerekli olanakların sağlanmış olduğu bireylerin gerçekleştirebilecekleri bir ütopyadır. Korkması için her şeyin hazır olduğu bir bilincin köleleşmemesi olanağı yoktur.

Stockholm Sendromu’nu bir de bu gözle görmekte yarar vardır.

Mutluhan İzmir,
Psikiyatrist,
Cumhuriyet Bilim Teknik 15.07.2011

(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Georg_Wilhelm_Friedrich_Hegel
(1) http://tr.wikipedia.org/wiki/Efendi-k%C3%B6le_diyalekti%C4%9Fi