Mart, 2011 için arşiv

Uluslararası toplumun İstanbul İşgaline Doğru

Posted in Uncategorized on 30 Mar 2011 by buyukakin

Cumhuriyet gazetesinin 29.03.2011 gunlu manşetinde BOĞAZI NATO TUTACAK başlıklı haber aynı ile söyle idi.



Cumhuriyet 29.03.2011
Boğazı NATO tutacakNATO’nun “Birleşik Koruyucu” operasyonunun sınırları genişletildi. Çanakkale Boğazı ve Ege Denizi’nin tamamı Kaddafi’ye karşı uygulanacak abluka kapsamında NATO güçleri tarafından denetlenecek. Böylece Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden Libya’ya olası silah sevkıyatının önüne geçilmesi amaçlanıyor.

Boğazı NATO tutacak
BARKIN ŞIK, ANKARA – NATO’nun Libya lideri Muammer Kaddafi’ye karşı başlattığı “Birleşik Koruyucu” operasyonunun sınırları genişletildi. Çanakkale Boğazı’nın da içinde olduğu 2 milyon 250 bin kilometrekarelik alan “operasyon bölgesi” ilan edildi. Çanakkale Boğazı ve Ege Denizi’nin tamamı Kaddafi’ye karşı uygulanacak abluka kapsamında NATO güçleri tarafından denetlenecek. Yetkililer, Karadeniz’e kıyısı olan ülkelerden Libya’ya olası silah sevkıyatlarının önüne geçilmesinin amaçlandığını kaydetti.

Toplam 25 gemi ve 50 uçak tarafından yürütülecek NATO harekâtının “İleri Harekât Üssü” Sicilya adasındaki Trapani Üssü olacak. Türkiye’nin 4 fırkateyn, 1 denizaltı ve 1 lojistik gemisi ile destek verdiği ablukada, Libya’ya deniz yolundan girebilecek silah ve paralı askerlere geçit verilmeyecek. Abluka için ise Türkiye, 6 F-16 uçağı ile 1 tanker uçağını tahsis edecek. Sicilya’da konuşlanacak Türk uçakları, Libya’nın Akdeniz’e açılan hava koridorunu kontrol edecek.

Girit – Bingazi arası Türkiye’de
TCG Gaziantep, TCG Gemlik, TCG Yıldırım ve TCG Yavuz deniz ablukası operasyonuna katılacak. Bu fırkateynlere bir de denizaltı eşlik edecek. TCG Akar lojistik destek gemisi ise bu gemilerin yakıt ve su gibi diğer ihtiyaçlarını karşılayacak. Türk Hava Kuvvetleri, Akdeniz’de görev yapacak gemileri havadan koruma görevini üstlenecek. Denizdeki Türk gemileri İtalya komutasında görev yapacak. Türk gemilerinin Girit adası ile Bingazi arasında görev yapması planlanıyor. 1000 – 1200 arasındaki Türk askerinin katılacağı operasyonda Libya topraklarına ayak basılmayacağı belirtildi. NATO daha önce Libya’nın Akdeniz kıyılarındaki 800 kilometre uzunluğunda ve 500 kilometre derinliğindeki bölgeyi kontrol etmek üzere yola çıkmıştı. Tunus kıyıları ile Mısır’ın bir bölümü de yeni ilan edilen operasyon bölgesine girdi. Karadeniz ile Akdeniz’in bağlantısını sağlayan Çanakkale Boğazı da operasyon bölgesine dahil edildi. Çanakkale Boğazı, NATO güçlerince havadan ve denizden izlenecek. Çanakkale Boğazı’nın yanı sıra Ege Denizi’nin tamamı da abluka kapsamında denetlenecek bölgeler içinde.

Möntrö Sözleşmesi ve Egemenlik Hakkı

20 Temmuz 1936 da imzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Türk boğazlarından geçiş rejimini ve boğazlar bölgesinin güvenliği işleri düzenlenmiş ve boğazların denetimi TC ne verildi (1) .Boğazlardan yapılacak ticari ve savaş gemilerine dair tüm denetim gözetim ve güvenlik TC ye bırakıldı

Türk boğazları, kıta sahanlığı içinde kalan iç ve dış denizleri, ana kara parçasında tanımlanmış siyasi sınırıları üzerindeki yaşama, yaşama, yargı, yürütme –denetim ve gözetim-, yasama ez cümle Egemenlik hakkı Türkiye Cumhuriyeti’nindir ve TC Anyasasına göre egemenlik hakkı devredilemez.

NATO’nun Ege Denizindeki uluslararası sular dışında kalan Ege kıta sahanlığı ve Çanakkale Boğazının havadan ve denizden izlemesi, geçen gemileri denetlemes,i TC’nin egemenlik haklarına tecavuzdur ve bir aşama sonraki olası ileri demokrasi getirme işgali’ne doğru asimetrik bir provadır.

TCK 302 ” Devletin Güvenliğine karşı Suç”

TC nin kara suları ve boğazlarındaki denetim hakkı TC nin uhdesindedir. TCK Madde 302 ye göre “Devletin topraklarının tamamını ve ya bir kısımı yabancı devletin egemenliği altına koymak” suçtur. (2) AKP hukumeti ve Başkaban RTE ve Bu konuda Meclşisden geçen TESKEREYE olumlu imza koyan her milletvekil bu çerçevede devletin topraklarınındaki egemenlik hakkını geçici bir süre ile de olsa NATO egemenliğine bırakmakdan ötürü suç işlemiştir, bu karara imza koyanların tamamı, dokunulmazlıklarının kaldırılması ile “Devletin Güvenliğine karşı Suçlar”dan yargılanmalıdır.

buyukakin
30.03.2011

(1)http://tr.wikipedia.org/wiki/Montr%C3%B6_Bo%C4%9Fazlar_S%C3%B6zle%C5%9Fmesi
(1)http://sam.baskent.edu.tr/belge/Montro_TR.pdf
(2)TCK Madde 302-308 http://www.belgenet.com/yasa/tck/302-308.html

ÇİFTE KAVRULMUŞ İMAMLI YÖNETİMİN ADI FAŞİZMDİR!.. Ahmet Nesin

Posted in Uncategorized on 29 Mar 2011 by buyukakin


Bir ülkeyi, yani yaşadığımız yada yaşamaya çalıştığımız ülkeyi demokrat diye yutturduğun iki imam yönetiyorsa o ülkede faşizm vardır… Senin demokrasiden ne anladığını bilmiyorum, daha doğrusu yazdıkların ve savunduklarından bişeyler anlamaya çalışıyorum ama sanırım benim beynim algılamıyor. Adına ne dersen de Ahmet Altan, şu anda Türkiye’yi Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Edoğan isimli iki imam yönetiyor. Bir sürü polemiğe girmeye gerek yok, ben bilmiyorum, sana soruyorum ve lütfen benim cahil beynimi aydınlat, iki imam bir ülkeyi demokrasi adına mı yönetir, yoksa şeriat adına mı?

Sana soruyorum Oral Çalışlar, hâlâ sosyalist olduğunu söyleyen Çalışlar, çalıştığın gazete basılmamış bir kitabın örneğini almak adına polis tarafından basıldı. Bu hükümetin, perde önünde imam Recep Tayyip Erdoğan, perde arkasında imam Fethullah Gülen’in -sana göre demokratça yönettiği bu hükümetin hâlâ bugüne kadar gelmiş geçmiş en demokrat hükümet olduğunu- savunuyor musun? Sen ki yıllarca 12 Eylül faşizmi öncesi Aydınlık Gazetesi’nin Genel Yayın Müdürlüğü’nü yapmış, faşistlere devrimcileri krokilerle ihbar etmiş bir gazetenin demokrat geçinen Genel Yayın Müdürü olarak, Cumhuriyet Gazetesi’nde yıllarca köşe yazarlığı yapmış ama İlhan Selçuk’un darbeci yanını görmemiş ancak başka gazeteye geçince anidenbire fark etmiş olan sözüm ona sosyalist Çalışlar, sence bu hükümet hâlâ demokrat mı? Savunmaya çalıştığın Kürt açılımını yapacak mı?

Ey yazar, tarihçi, çevirmen, İstanbul rehberi Murat Belge, yıllarca yayıncılık yaptın, yayıncılık adına demokrasiyi savundun, yayıncılığın ilkelerini savundun, bizleri mi kandırdın Murat Belge, öğrencilerini mi, meyhane arkadaşlarını mı? Dün bir yayınevi iki kez basıldı, eskiden yazdığın Radikal Gazetesi basıldı, ne diyeceksin sevgili Murat Belge!..

Siz ne diyeceksiniz Gülay Göktürk, Mehmet Altan, Selim İleri, Yasemin Çongar, Hilmi Yavuz, Şahin Alpay, Etyen Mahçupyan, Hasan Cemal, Ümit Kıvanç, Nabi Yağcı, Toktamış Ateş, Neşe Düzel, Cengiz Çandar? Nasıl bir demokrasidir bu istediğiniz, hangi kitapta yazıyor? Çifte kavrulmuş imamlı yönetimi hem bize hem de halka demokrasi diye yutturmaya çalışıyorsunuz, gerçekten hanginiz inanıyor buna çok merak ediyorum!..

Adım gibi eminim alayınızdan, yarın yani bugün hepiniz has birer demokrat olacaksınız ve dün yaşananları kınayacaksınız. Buna hakkınız var mı, oturup hiç düşündünüz mü? Bu iki imamın bu noktaya gelmesinde, bu kadar güçlenmesinde ne kadar payınız olduğunu düşündünüz mü hiç?

Kur’an’daki bir ayeti demokrasi adına savunarak, sözüm ona demokrasi adına kadınları kullanan dincileri desteklediniz, erkek egemen toplumun kararlarını demokrasi diye bize ve halka yutturmaya çalıştınız. Esas darbecileri yargılamayan AKP Hükümetini darbe girişimcilerini yargılarken onlara alkış tuttunuz. AKP’nin kapatılmasına hayır oyu veren Anayasa Mahkemesi’nin iki Askeri Yargıtay üyesini yok sayarak, aralarında gizli bir anlaşma olduğunu bilmenize karşın bütün derin devleti asker sanıp yada sandırıp, cep telefonuyla düşmüş uçağı düşürtmekle suçlayıp, işi bizlerin yazdığından çok sulandırdınız. Sonra da çocuk kandırır gibi “Ya arkadaşlar yapmayın, bu iş sulanıyor…” diye yaygara kopardınız…

Yazacaklarıma devam etsem kitap olursunuz alayınız, tarihe şeriata yardımcı olan sosyalist ve demokratlar olarak geçersiniz ama kitap yapmaya mecalim yok çünkü önce evimi bastırır, sonra matbaayı, sonra ailemin fertlerinin evlerini bastırır ve sonunda “Bu yapılan demokrasiye yakışmıyor…” dersiniz.

Bu kadar dönekliği Gülen’den mi, Erdoğan’dan mı yoksa Soros’tan mı öğrendiniz bilemem ama beslendiğiniz kap aynı kap, doğal olarak diğer kap da aynı kap…

Ey yukarıda adını yazdıklarım ve adını yazmayı unuttuklarım, iki imam adına savunduğunuz bu ileri demokrasi artık basılmamış kitaplar adına yayınevlerini, gazeteleri basmaya başladı… Hepsinden beteri ne biliyor musunuz, basılmamış kitabın yazarını hapsettikleri bir yana, elinde varsa örneğini isteyerek karısından kocasını ihbar etmesini istediler, pardon istemediler, emrettiler…

Yarın yada öbür gün bu kitap basılacak, 21 yüzyılda sayenizde imamın yaşamını anlatan ve diğer imam tarafından yasaklanan kitap ama biri ama hepimiz adına basılacak. Aman ha, gazeteci yürüyüşüne geldiğiniz gibi ola ki oraya da gelmeye kalkışmayın çünkü bu iki imamın bu derece şımarmasına neden olan sizlersiniz, onlar da sizleri yani sözüm ona demokratları kullanarak faşizmi bu noktaya getirdiler…

Sizler çifte kavrulmuş imamlı yönetimle şu an yaşadığımız faşizmin mimarlarısınız? Sizler de aynı çifte kavrulmuş yiyenler gibisiniz, artık alt ve üst çeneleriniz kilitlenmiş, sanırım söyleyecek söz bulamayacaksınız. Size tek önerim var, kendi kendinize “Ne yaptık biz?..” deyin ama sakın ola ki bunu sesli söylemeyin, tükürük değil ama yanıt yağmuruna tutulursunuz… Tek soru soruyorum size, “İMAM NE SAVUNUR?..”

Ahmet NESİN
26.03.2011 00:03
http://www.odatv.com/n.php?n=cifte-kavrulmus-imamli-yonetimin-adi-fasizmdir..-2603111200

“İmamin mordusu”nda 92.149 kopya

Posted in Uncategorized on 28 Mar 2011 by buyukakin

kaynak : http://www.facebook.com/#!/event.php?eid=199006836786739

Erinç Yeldan: Sermaye tsunami gibi aktı ve yıktı

Posted in Uncategorized on 28 Mar 2011 by buyukakin


1962 yılının sonunda Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması ile birlikte ekonomide planlı dönemin başladığını söyleyebiliriz. 1963 yılında hazırlanan birinci beş yıllık kalkınma planı “sosyal adalet, toplumun ve ferdin refahı, insan haysiyetine yaraşır bir yaşam, iktisadi, sosyal ve kültürel kalkınma” kavramlarına ağırlık veriyor daha doğrusu bu kavramları odağına alıyordu. Ancak dokuzuncu ve son kalkınma planında ise “küresel ölçekte rekabet gücü, AB’ye üyelik ve her alanda kamu harcamaları da dâhil etkinlik” kavramları ön plana çıktı. Bu iki yaklaşım arasındaki farktan da anlayabileceğimiz gibi iktisadi hayatta ve politikada keskin bir paradigma değişimi yaşanmıştı. Bu değişimi ve dinamiklerini Prof. Dr. Erinç Yeldan’a sorduk.

TÜSİAD’ın yeni anayasa önerisiyle “demokrasi bayrağı” çekmesinden hemen önce yaptığımız söyleşide Yeldan, 12 Eylül darbesinin ve anayasasının sermayenin istemleri doğrultusunda açığa çıktığının asla unutulmaması gerektiğini söylüyor.

Türkiye’de son 50 yıl içinde iki farklı ekonomik yaklaşımın hakim olduğunu görüyoruz. 1960’lı yılların planlı kalkınmasından 1980’lerden bugüne gelen ihracata dayalı sanayileşme modeline keskin bir paradigma değişimi görünüyor. Bu değişim sürecinin altında yatan dinamikler nelerdir?

Şimdi, her şeyden önce bir konuyu tekrar tekrar vurgulamamız gerekiyor. Türkiye’nin 1960’larda yaşadığı planlı kalkınma olarak adlandırılan veya ithal ikameci sanayileşme ve içe dönük büyüme olarak betimlenen kalkınma modeli Türkiye’ye özgü bir kalkınma modeli değildi.

1980 darbesi ve darbe sonrası yaşanan olaylar, sendikasızlaştırma, örgütlü işçi hareketinin dağıtılması, işçi ücretlerinin geriletilmesi ve haklarının elinden alınması ve giderek 1990’larda finansallaşmanın yükselmesi, Türkiye’nin bir finansal spekülasyon cazibe merkezi haline gelmesi, ucuz emek, ucuz ithalat cennetine dönüştürülmesi, eğitim, sağlık başta olmak üzere bütün kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesi, vatandaşın müşteri haline dönüştürülmesi ve bugüne kadar gelinen tarihsel demet Türkiye’ye özgü birçok olgu içerse de aslında dünya kapitalizminin içinde bulunduğu devrevi dalgaların Türkiye’ye yansımalarının bir biçimiydi.

Bunların hiçbiri uluslararası kapitalizmin gelişme yasalarından bağımsız, onlardan kopuk Türkiye’nin kendi başına yaşadığı olgular değil. Şimdi bunu derken, “başımıza ne geldiyse ‘yabancılardan’ geldi, dolayısıyla bizim kurtuluşumuz dışarıya kapanmaktan geçer, tekrardan ithalat duvarlarını koruyalım” şeklinde bir çözüm reçetesi önerme durumunda da değiliz. Sınıfsal ve tarihsel olarak kapitalizmden bir kopuş yok, önce bunu vurgulamak istiyorum.

İşçi ücreti yalnızca maliyet unsuru değildi

Şimdi, Türkiye’nin 1960’larda çizdiği model aslında uluslararası ekonomide fordizm denilen çerçeveye dayanıyordu. Fordizm, iki unsura dayanır. Birinci olarak, birbirine çok benzeyen ürünlerin montaj hattında çok hızlı kitlesel üretimi, seri üretime dayalı… Burada markadan ziyade standart olmuş mal üretimi önemlidir. İşte bu dayanıklı tüketim mallarında buzdolabında, televizyonda, çamaşır makinesinde, radyoda ve otomotiv sektöründe standardize edilmiş parçaların birbirine monte edilmesi ve çok hızlı bir şekilde seri şekilde üretilmesi çok yüksek bir üretkenlik ve verimlilik artışı sağlamıştı.

Ancak bu birinci unsursa, ikinci unsuru da şu: bu kitlesel olarak üretilmiş malların kitlesel olarak tüketilmesi gerekiyor. Yani bir üretim fazlası ya da eksik talep yaşanmamalı. İşte, fordizm göreceli olarak işçi haklarına daha duyarlı, daha hazmedilebilir, toplu sözleşmeli, grevli, sendikal haklı ve bunun uzantısı olarak sosyal devleti ve kazanımlarını bir noktada tolere eden, hazmedilebilir kılan, işçilerin ücretlerini sadece maliyet unsuru olarak değil aynı zamanda talep unsuru olarak gören bir sistemin yaratılmasına dayandı.

Bu, kapitalizmin gelişmiş merkez ekonomilerinde çok daha yüksek sosyal haklar, çok daha fazla sendikal haklar ve daha yüksek ücretli bir orta sınıf yaratırken, Türkiye benzeri çevre ülkelere de, kendi tarihsel süreçlerinde bir yerde bir parça soluk alabilecekleri koşulları sundu. Türkiye’de uzun yıllar boyunca sendika hakkı olan fakat grev hakkı olmayan, bir nevi silahsız asker konumundaki işçi sınıfına, 1963 tarihli iş yasası ile birlikte grevli, toplu sözleşmeli sendika hakkı tanındı.

Ama örneğin gerçek anlamda bir komünist partisine hiçbir zaman müsaade edilmedi. Sendikalar ile siyasiler arasında organik bağ kurulmasına müsaade edilmeden Türkiye’ye özgü kısıtlamalarla, bu haklar göreceli olarak tanındı. Ulusal düzeyde bir kalkınma planı ve ulusal düzeyde sanayiyi ve yerli burjuvaziyi desteklemeye dayalı ithalat korumalı rejim ile Türkiye 1960’ları geçti.

Bu dönemde ithalatın korunmasından doğan rantlar ticaret burjuvazisinin palazlanmasına ve giderek sanayi burjuvazisi ile kaynaşmasına yol açtı. Her büyük komprador sanayi işletmesinin aynı zamanda kendi ticaret dağıtım örgütlerine ve bankalarına kavuşmasıyla bir bütün olarak sanayi, ticaret ve finans sermayesi tekeller, holdingler yarattı. Tekelci kimliğe bürünmüş sermaye, yüksek ücretleri, kırsal kesime verilen yüksek teşvikli yeniden dağıtım mekanizmalarını bir yere kadar hazmedebildi, hoşgörüyle karşıladı. Burada, DPT’nin rant dağıtma mekanizmaları ve bürokrasi kadroları ile iç içe geçmiş bir devlet kapitalizmi modeli sürdürüldü.

Sistem tıkanınca…

Fakat bu model 1970’lerde artık tıkanmaya girdi. Sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada tıkanıyordu. Çünkü fordist seri üretim artık taklit edilmeye başlamıştı. Önce Japonya, sonra Kore, Asya’nın kaplanları, Çin’in dragonları, Vietnam’ın ejderhaları… Ucuz işgücüne dayalı avantajlar kullanılarak, kolaylıkla taklit edilebilir malların üretimi Kıta Avrupa’sından ve Amerika’sından ucuz emek olan bölgelere taşınabilir hale geldi. Yani, dünya çapında merkez ülkelerdeki sermaye dünya çapındaki ucuz emek cenneti ülkelerle rekabet etme durumda kaldı. Burada, ulus ötesi tekeller artık merkez ekonomilerindeki idari binalarını uluslararasılaştırdılar ve sermaye de uluslararasılaşmak zorunda kaldı.

Ama sermayenin uluslararasılaşması ulus devletler içindeki regülâsyonların, kuralların yıkılmasını gerektiriyordu. Dolayısıyla, yeni bir dalga, küreselleşme dalgası böylelikle kendiliğinden bir ivmelenme kazandı bir nevi tsunami gibi sermayenin akışkanlığının hızlanması güvence altına alındı. İşte 1970’lerin ikinci yarısından başlayan ve 1990’lara kadar süren, bütün ulus devletlerin peş peşe özelleştirme, devletin ekonomide rolünün küçülmesi, serbestleştirme süreçleri aslında sermayenin ulusal sınırın dışına taşma ihtiyacının bir yansımasıydı.

Sermaye küreselleşirken emek ulusal sınırlara hapsedildi ve parçalandı

Günümüz küreselleşmesinin çarpık bir küreselleşme olduğu aslında buradan belli. Sermaye küreselleşirken emeğin ulusal sınırlara hapsolması sağlandı. Dolayısıyla sermayenin, uluslararası tekellerin ve finans sermayesinin küreselleştiği aynı süreçte üretici olan veya kırsal olan emeğin yerelleştirildiği, hatta yerelleşmekten de öte parçalandığı, dışlandığı enformalize edilip etnik, cinsiyete dayalı, dini birtakım dikey temeller doğrultusunda parçalandığı ve siyasi olarak da güçsüzleştirildiği bir noktaya geldik.

O yüzden 1980 sonrası gerek Türkiye’de gerekse tüm dünyada sosyal demokrasi, sosyalizm alternatif olarak dışlandı. Emek sermaye çelişkisini göz ardı edecek bu etnik, dini ve cinsiyet temelli ayrışma bir yerde bilinçli olarak pompalandı. Sermaye uluslararasılaşıp bir bütün olurken emeğin yerel sınırlar içinde deyim yerindeyse nasyonalize edilmesi ve bir dizi sağ akımın milliyetçi söylemler içinde yoğunlaşması, önce Yugoslavya’nın parçalanıp Balkanlaştırılmasına yol açtı daha sonra da turuncu devrimlerle eski SSCB’nin içindeki çeşitli milliyetlerin teker teker küçük devletlere dönüşme taleplerini yükseltti.

Tabii, bu bulanıklık içinde artık emek kendi silahlarını devreden çıkarıp milliyetçilik silahına, nasyonalizme veya yerelleşmeye mahkûm edildi. Bunun karşısında sermaye uluslararasılaştı, küreselleşti. Bu çarpık gelişme “bu sürecin önüne durmanın imkânsız”, “küreselleşmeye karşı olmak çağdaşlaşmaya karşı olmaktır”, “bu bir demokrasi ve hürriyet projesidir”, “bir teknolojik çağdaşlık öyküsüdür” denilerek kitlelere empoze edildi.

Borç mekanizması yoksullaşan emekçiyi finansallaşma ile uyumlulaştırdı

Bunları olurken bir yandan da dünya çapında emeğin ulusal gelirlerden aldığı pay, ücretler geriletiliyordu. Bu Türkiye için de geçerliydi, diğer ülkeler için de. Fakat bu olurken finansallaşma öyküsü emekçi sınıflara, orta sınıflara, geliri yetmeyen kesimlere kredi kartları ile tüketim olanağı döktü. Tüketici kredileri, konut kredileri, “riski sosyalleştiriyoruz” diye sunulan yepyeni finansal enstrümanlar ve finansal borçlanma olanaklarıyla bu kitlelerin üzerine başlarından aşağı dökülen bir su kovası gibi bırakılan kredilerle, Ergin Yıldızoğlu’nun deyimiyle bir “tüketim humması”yla bir yerde sistemle uyumlulaştırıldılar.

Renkli televizyonlar, arabalar, dayanıklı tüketim malları (ki bunlar standardize oluş, çok ucuza mal edilmiş mamul mallar) dünyanın atölyelerinde üretilip kıta Avrupa’sına ve Amerika’ya ucuza satılıyor. Burada mülksüzleşen, ücretleri düşen emekçiler için sınıf bilincini dışa vurmak ya da sınıf bilincine ulaşmak borçlanma olanağıyla deyim yerindeyse ertelenmiş oluyordu.

Bu bir sis perdesi altında sıkı tüketen, sürekli borçlanan ve borçlarını ödemek için daha da fazla çalışan ve enformelleşen, sosyal kazanımlarındaki kayıplara ses çıkarmayan, örgütsüzleştirilmiş deyim yerindeyse tam anlamıyla Marx’ın birinci ciltte özetlediği proleterleşmeyi uluslararası anlamda yaşayan, hem üretici atölyelerde, Çin’de, Hindistan’da direk işçi, üretici olarak veya kapitalizmin merkez ülkelerinde sosyal haklarını giderek kaybetmiş, paralanmış, örgütsüzleştirilmiş, sosyal olarak dışlanmış, yarı zamanlı, esnek üretim ve istihdam biçimlerinde güvencesizleştirilmiş insanlar buna çaresizlik içinde boyun eğdi. Bu çaresizliğin nedenlerini de başka bir milliyetten, başka bir dinden olan veya başka bir mahallenin nüfusuna sahip, başkalaştırılmış kimlikler üzerinden değerlendirerek bunun siyasi mücadelesini veren, milliyetçi, örgütsüz, birbirine düşman insan kitleleri haline dönüştürüldü.

Yerelleştiren ve bölen küreselleşme

Bu çarpık küreselleşme dikkat ederseniz sürekli yerelleşmeyi ön plana çıkardı. İşte, küçük olsun, yerel olsun ve bütün bu yerellikler birbiriyle düşman ama öbür taraftan da küreselleşmeyle uyumlu birer açık pazar, ucuz iş gücü, ucuz ithalat pazarlarına dönüştürülsün. Türkiye’de de (korkarım büyük bir laf etmiyorum ama) bu etnik dağınıklık ve bölünmüşlük dünya kapitalizminin coğrafyamıza yansımasının doğrudan uzantısıdır.

Tabii, uluslararası anlamda bu süreç gelişirken teker teker yerel, ulusal özellikleri de göz ardı etmememiz gerekir. Nihayetinde kapitalizmin tek düze bir gelişme yasası yok, içinde farklı coğrafyaların ortaya çıkardığı çeşitlilik de var.

Generallerin demokrasiye müdahalesi, sermayenin işçi sınıfına müdahalesinin yansımasıydı

Sözü Türkiye’ye getirelim, şimdi Türkiye 1970’lerin sonunda son derece sert siyasi müdahale ve açık faşizmin adım adım yükseltildiği siyasi kargaşalık ve çalkantı dönemine sürüklendi. Kanlı 1 Mayıs, Maraş olayları gibi olaylarla Türkiye’nin adım adım açık faşizme götürüldüğü bir dönemdi. Şimdi, burada bir olgunun altını çizmek istiyorum. Giderek artık klişeleşmiş darbe söylemi var Türkiye’de: “12 Eylül askeri darbe işte generallerin demokrasiye müdahalesi.” Sanki o dönemki genelkurmay başkanının birkaç general ile kendi başlarına giriştikleri anti-demokratik bir macera olarak nitelendirildi. Darbe, kuşkusuz antidemokratiktir. Darbeyi yürütenler kuskusuz 12 Eylül’ün generalleridir. Fakat bu yürütme birisi adına yapılmıştır. 12 Eylül darbesi Türkiye’nin 1960’larda çizilmiş bu grevli, toplu sözleşmeli, göreceli olarak (burada altını çizmek istiyorum her şey göreceli olarak değerlendiriliyor) özgürlüğe, sosyal haklara ve çağdaş bir anayasaya kavuşmuş yapısı sermaye tarafından artık kabul edilebilir olmaktan çıktığı dönemin ürünüdür. Sermaye sınıfının o anayasal haklarla sermaye birikimini sürdürmesi, sermayenin uluslararasılaşması, küresel sermeye ile işbirliği içine girebilmesi mümkün değildi. O bakımdan işçi sınıfının kazanımlarının mutlaka aşındırılması, işçilerin, emekçilerin örgütlülüğünün mutlaka kırılması ve Türkiye’nin ucuz işçi cennetine dönüştürülmesi için anayasanın işçi haklarıyla ilgili hükümlerinin değiştirilmesi gerekiyordu.

Başta DİSK olmak üzere, sendikal örgütlerin ve işçi sınıfının siyasal örgütlerinin kırılması gerekiyordu. O yüzden 12 Eylül ve bunun öncüsü olan 24 Ocak kararları bir bütün olarak sermayenin bir karşı saldırısıdır. Sermayenin tahakkümünün perçinlenmesi ve 12 Eylül açık faşizminde Türkiye’nin neoliberal küreselleşme yolunda yeniden biçimlendirilmesidir. 12 Eylül’ün darbeci generallerine karşı çıkarken, 12 Eylül anayasasının aslında sermayenin anayasası olduğunun hiçbir zaman unutulmaması gerekmektedir.

Şimdi, bundan sonra Turgut Özal’lı yıllarla başlayan süreç Türkiye’nin adım adım uluslararası sermayenin önceliklerine ve gereklerine göre biçimlendirildiği, devletin rolünün aslında küçültülmediği devletin rolünün değiştirildiği bir on yıl oldu. Devlet yatırımlarının bir yandan azaltılması ve diğer taraftan devletin ihracatçılara olağanüstü verdiği teşviklerle, vergi indirimleriyle ve özellikle ANAP’a yakın sermayedarın, papatyaların ortaklıkları ile usulsüz ihaleler, olmayan kamu ihaleleri ve hayali ihracatlar ile bugün hortumlama olarak adlandırdığımız yolsuzluk mekanizmalarının temelleri atıldı.

Devlet yeniden biçimlendirildi. “Devletin rolünün küçültülmesi” politikası ile işçiler ve emekçiler açısından sosyal haklar küçültülürken sermaye açısından yeni bir ulusal sermaye türünün palazlanması ve finanse edilmesi anlamında devlet aslında büyüdü.

Bahar eylemleri

1980’lerin sonunda kamuoyunda sendikalara çok sempati ile bakılan bir ortam oluştu Türkiye’de. Gelişen, yeniden bir büyüme çizgisi yakalamış Türkiye’de ücretli emeğin, evine daha yüksek ücret değil daha fazla sömürü ve daha yüksek hayat pahalılığı olarak geldiği ve işçi ücretlerindeki erimenin artık dayanılmaz boyutlara ulaştığı bir dönemdi. 1988-89’da başlayan bahar eylemlerinde, toplu olarak viziteye çıkmalar, sakal bırakmalar, trafikte işe geç kalmalar gibi aslında toplu direnişin sınırlarını zorlayan eylemlerle işçi sınıfı sesini yükseltmeye başladı. Bütün kamuoyunda da çok yüksek bir desteğe sahipti. Bunların neticesinde 89-90-91 yıllarında Türkiye’de ücret artışları, kırsal kesimde de daha yüksek taban fiyatlar, deyim yerindeyse 1960’ların kazanımları yeniden gündeme geldi.

İki üç yıl içinde yeni siyasi rekabet altında “kurtar bizi baba” söyleminde simgeleşen yeni bir popülizm dalgasına kavuştu. Fakat bunun finansmanı artık uluslararası düzeyde gelen sıcak para ile sürdürülmekteydi.

Finansallaşmanın bedeli

1989 yılında 32 no’lu kararla finansal sistemin serbestleştirdiğinde Türkiye bu sıcak para akımlarını idare edecek düzenleyici, denetleyici mekanizmalardan yoksun, finansal sistemi son derece sığ ve çarpıktı. Bunun bedelini önce 1994 krizi, sonra çok yüksek enflasyon çok yüksek kamu açıklarıyla geçen kayıp 1990’lı yıllar ile, daha sonra da yüksek borçlanma ve makroekonomik istikrarsızlık altında 2001 yılında somutlanan iktisadi kriz ile geldi.

Şimdi, 2001 krizi Türkiye’de bir şeyi çok net kıldı. O da örgütlü emek ve sosyal hakların bu düzeyde düşük vergi düzeni altında sürdürülmesinin mümkün olmadığıydı. Bu yüzden devlet yapısı 2001 krizi sonrasında bir kere daha düzenlendi. Artık kamu hizmetlerinin tamamen ticarileştirildiği, “devlet bu işi verimsiz yapıyor, devlet israf ediyor” söylemi altında, eğitimin ve sağlık hizmetlerinin hatta güvenlik hizmetlerinin piyasanın mantığına tamamen terk edildiği bir durum açığa çıktı. O 2001 krizinin ateşinin, yangının tesiriyle insanlara şöyle bir duygu pompalandı: “Kamu hizmeti israftır, sosyal devlet israftır, sosyal refahçı devlet yolsuzluk ve rant mekanizması merkezidir. Onun yerine bir piyasa kutsaldır.” İnsanların artık vatandaş değil müşteri sayıldığı, ümmete bir yerde sosyal dayanışmaya dayalı sadaka sisteminin giderek yükseltildiği 2000’li yıllar geçti. Bu 2000’li yıllarda sağlık sistemi, eğitim sistemi ticarileştirildi, sosyal yardımın yerine dini motiflere dayalı sadaka ve benzeri yöntemler geliştirildi, cemaat kültürü geliştirildi.

Türkiye kapitalizmi giderek dini motifleri içine alsa da özünde uluslararası kapitalizm içinde belirlenen rol doğrultusunda, işte Avrupa’nın Çin’i, taşeronlaştırılmış sermayesi, sanayisi, ucuz iş gücü ve emek deposu olarak gelişen bir 21. yy Türkiye’si biçimlendirildi.

Bu makyajlanma içinde en önemli unsur Türkiye’nin AB’ye üyelik süreciydi. AB müktesebatı, AB çerçevesi, uluslararası sermayeye uyum, uluslararası tahkim ve Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, bağımsız enflasyon hedeflemesi yapar hale gelmesi, bankacılık sisteminin denetleyici kuruluşlar ile uluslararası sermayenin denetimine açılması, kamu maliyesinin mali disiplin ve mali istikrar ile gene yerli ve uluslararası denetleyici şirketlerin denetimine terk edilip, maliye politikasının tamamen bir faiz ödeme bilançosuna dönüştürülmesi… Tüm bu şartlar altında sosyal adalet, sosyal devlet gibi aygıtların itibarsızlaştırıldığı, anlamsızlaştırıldığı ve fiili olarak da tırpanlandığı bir Türkiye yaratıldı.

23 Mart 2011
Kaynak : Sendika.Org / Engin Duran

http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=36310


Erinç YELDAN kimdir ?
http://www.bilkent.edu.tr/~yeldane/
http://tr.wikipedia.org/wiki/Erin%C3%A7_Yeldan

Kitaplar ateşe atılırken.. Ahmet Arpad

Posted in Uncategorized on 25 Mar 2011 by buyukakin

10 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. O akşam başlayıp ‘Kitap Yakma’ girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya’da yüz binlerce kitap yok edildi.

Berlin Opera alanında alevler havaya yükseliyor. Büyük ateşin çevresine toplanmış insanlar keyifli. Aralarında öğrencileri ile gelmiş sayısız üniversite profesörü de var. Kucaklar dolusu, çantalar içinde, sırt torbalarında, bisiklet sepetlerinde, hatta el arabalarına doldurulmuş yığınla kitap taşıyorlar ateşin yakıldığı alana. Az öteye tezgâh kurmuş seyyar satıcılar kızartılmış sosisler, bira, şekerleme, çikolata satıyor. Ellerinde büyük meşaleler üniformalı kızlar insanların arasında dolaşıp duruyor. Az sonra kamyonlar ateşin yanına yaklaşıyor. Kapaklar açılıyor. Kahverengi gömlekli üniversite gençleri kamyonlardan aldıkları binlerce kitabı ateşe fırlatıyor. Kara suratlı üniformalılar, tasmalarından zor tuttukları kurt köpekleri, olup biteni dikkatle izliyor. ”Yüzlerce insan budalaca, hayvani bir çılgınlıkla haykırmaya başladı,” diye yazar ilerde Arnold Zweig anılarında.

19 Mayıs 1933 Alman tarihine geçen karanlık, utandırıcı günlerden biridir. Hitler seçimlerde salt çoğunluğu elde edememişti. Ancak sol partiler arasında işbirliği sağlanamaması, bu arada Hindenburg ve tilki politikacı von Papen’in ağır endüstri kralları ile gizli anlaşması, uydurma Reichstag yangını Hitler’i yine de başbakanlık koltuğuna oturtmuştu. Hırsı sınır tanımayan Führer’in ilk işlerinden biri özgürlükçü sola ve düşünürlere karşı saldırıya girişmek olmuştu. Yüz binlerce emekçinin yanı sıra düşünürler, sanatçılar, bilim adamları tutuklandı. Kimileri sınır ötesine kapağı attı, savaş bitene dek yaşamını zorunlu sürgünde geçirdi.

”Bugün kitap yakanlar, yarın insan yakar”

10 Mayıs akşamı başlayan ‘Kitap Yakma’ girişimi hemen tüm ülkeye sıçradı. Üç hafta içinde Almanya’da yüz binlerce kitap yok edildi. Berlin Opera Alanı’ndan Münih Kral Alanı’na dek. Kitapların yakıldığı kentlerin tümünde üniversite vardı. Kitaplar yanarken sadece Nazi subayları nutuklar atmıyordu. Profesörler de heyecanla ”Giderek artan Marksist girişimler, yıkım getiren Yahudi ruhu Almanya’yı tehdit etmekte,” diye binlerce insana sesleniyordu.

Heine, Marx, Freud, Seghers, Brecht, Zuckmayer, Zxeig, Mann ve Remarque’ın havaya uçuşan eserleri alevlerde yok olurken askeri orkestralar marşlar çalıyor, insanlar hayvanlar örneği uluyordu. Naziler, ”Alman düşün dünyasının çöpü,” dedikleri bu yazarların sadece Berlin’de 20 bin kitabını ateşe attı.

Hitler’in düşünceye baskısı 10 Mayıs 1933 gecesi kitapların yakılması ile doruk noktasına ulaşmıştır. Nazi gençlik örgütlerinin ‘Kitap Yakma’ uygulamasının halka anlatılan gerekçesi, Alman kültürünü yabancı kirlenmelerden arındırmaktı. Kahverengi gömlekler tüm ülkede kütüphaneleri, yayınevlerini bastılar, kitapları kamyonlara doldurup alanlara götürdüler. Büyük ateşe atılanla. Alman dili kültür ve edebiyatlarını yüzyıllar boyu onurlandırmış edebiyatçılar, düşünür ve sanatçıların eserleriydi. ”Bugün kitapların yakıldığı yerde, ilerde insanlar da yakılır,” diyen evrensel ve insancıl Alman şairi Heinrich Heine ne yazık ki haklı çıktı. Sınır ötesine kaçamayanlar kampların dikenli telleri arkasında yaşama gücünü yitirdiler. Gaz odaları ve fırınlar sonları oldu. Antifaşist ve antimilitarist çağdaş Alman yazarlarının en ünlüsü Erich Maria Remarque ”Hayat Kıvılcımı” adlı eserinde o günleri konu eder. 10 Mayıs 1933’de yakılan ateş 1945’e dek sönmedi, toplama kamplarının fırınlarında, bombalanan onlarca kentte yandı durdu.

Kültür cinayetine onay veren aydınlar

Kitap yakma, Hitler ve peşinden gidenlerin Alman düşün dünyasında planladığı kıyımın sadece bir parçasıydı. Bu uygulama 10 Mayıs’tan önce başlatılmıştı. Üniversiteler, müzeler, kütüphaneler, tiyatrolar ve orkestralarda yapılan ”temizlik” için 7 Nisan 1933’te memur yönetmeliğinde değişikliğe gidilmişti. Komünistler, sosyalistler ve özellikle de Yahudiler devlet hizmetinden çıkarılacaktı. 10 Mayıs’tan haftalar önce Alman düşün dünyasına ‘zarar veren kişiler’in listeleri hazırlanmıştı. Hermann Göring ”Bürokrasinin hiçbir maddesi benim uygulamalarımı engelleyemez,” diyordu. ”Amacım haklıyı aramak değil. Benim tek görevim kötüyü ortadan kaldırmak, kökünü kazımak. Bunun savaşını yaparken de herhalde polisin kurallarından yararlanacak değilim.”

Alman aydınlarının bir bölümü olup bitene sesini çıkaramadı. Ancak çoğu düşünür, profesör, aydın, insanlık tarihinde benzeri olmayan bu kültür cinayetine onay verdi. Basın da karşı çıkmadı, hatta birçok köşe yazarı girişimleri onayladı. ”Kentlerimizde göğe yükselen alevler, Almanya’nın yeniden uyanışının bir simgesidir,” diye yazanlar oldu. Alman ruhuna bile bile ihanet edildi. Aradan iki yıl geçtikten sonra Hitler yönetimi bir ‘yasaklar listesi’ yayımladı. Bu listeye göre Naziler tam 524 yazarın ‘zararlı’ dedikleri toplam 3601 eserinin Almanya’da yayımlanmasını ve okunmasını yasaklıyordu.

Yönetenlerin korkulu düşü kitap

Kitap, diktatörlerin, baskı yönetimlerinin korkulu düşüdür, örümcekli kafalar için karabasanların en korkuncudur. Çünkü kitap, bütün işkencelerden, zindanlardan, her türlü silahtan daha güçlüdür. İnsanlık tarihinde kitaptan nefret eden, kitabı yasaklayan, yakan çarpık politika önderleri hep görülmüştür. Ancak kalıcılığını ve etkinliğini her zaman korumuştur kitap. O, sağlıklı düşünceyi toplumlara ulaştırmayı, onlara doğru yolu göstermeyi hep başarmıştır.

10 Mayıs 1933 kitap kıyımı ve ardından gelen korkunç insan kıyımı hiç unutulmamalıdır. Düşünce özgürlüğüne baskı, uygulandığı ülkenin sınırlarını kolayca aşar, başka toplumlara da sıçrar. Bireye baskı yapan, onu düşüncesinden dolayı zindana atan çıkar çevreleri her zaman ve her ülkede vardır.

Ahmet Arpad
05.06.03
http://www.ahmet-arpad.de/yazilar/030605.html
http://www.ahmet-arpad.de/

“(İmamın Ordusu) Bütün Kopyalarına el konulmasına..” NE KİTAPMIŞ !

Posted in Uncategorized on 24 Mar 2011 by buyukakin


”( İmamın Ordusu) isimli doküman ve tüm nüshalarına, içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalarına, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 17 Mart 2011 tarihli yazısı ekinde sunulan 16 Mart 2011 tarihli 49 sayfalık rapor içeriğinde belirtilen evrak ve tüm nüshalarına CMK 121, 122, 123/2, 124, 127 uyarınca el konulmasına karar verildi.”
Bu karar üzerine Cumhuriyet Savcısı Öz, ”(İmamın Ordusu) isimli doküman ve tüm nüshalarına veya kitap taslağına, 3. kişilerde bulunan nüshalarına, kitap haline dönüştürülmüşse suretlerine içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalarına el konulmasına ve muhafaza altına alınmasına, şüphelinin avukatına da bir nüshasını verdiğini beyan ettiğinden avukatındaki nüshalara da el konulmasına, mahkeme kararına rağmen vermeyen veya vermek istemeyenlerin ellerinde bulunan nüshaların temini için gerektiğinde arama ve el koyma kararı talep edilmesi, bulunması muhtemel diğer adreslerin tespit edilerek, bu adresler için de arama kararı talep edilmesi, aksine davranışın hem CMK 124, hem de örgüte yardım suçunun oluşturacağının bildirilmesi”
(1)

NE KİTAPMIŞ ?

Bu gün NTV nin http://www.ntvmsnbc.com/id/25195967/ IP adresindeki haberin bir bölümünde yukardaki açıklama yer alıyordu.

NTV deki haberin tamamının internetden alınan orjinal kopyasının jmp formatındaki kopyası ekte. Bunu eke koymamızın nedeni haber yarın bir gün NTV web sayfasından da silinir ise “yahu orjinali iste boyle idi” demek için.
Haberin orjinalinin word formatında kopyalanmışi ise aşağıda;


Polis Radikal’deki taslağı aldı
Ahmet Şık’ın yazdığı ancak henüz basılmayan kitabı “İmam’ın Ordusu” ile ilgili olarak polis Radikal Gazetesi’ni aradı ve Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarındaki kitap taslağını aldı.
ntvmsnbc
Güncelleme: 15:25 TSİ 24 Mart. 2011 Perşembe

İSTANBUL – Polis, Ergenekon tutuklusu gazeteci Ahmet Şık’ın kitabını bir kopyasının olacağı düşüncesiyle Radikal gazetesine gitti.

Şu an Radikal Gazetesi’nde iki polis memuru Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarında kitabın taslağını arıyor.
Ertuğrul Mavioğlu NTV yayınında olayı şöyle anlattı; “Bana daha önce Ahmet taslağını vermişti kitabı okuyayım diye. Şöyle bir bakmıştım ama bir fikir oluşmamıştı. Polis gönderilen dosyanın kopyasını alıp siliyor. Dosyanın da aslının silinmesini istiyor.”

İki polis memuru, 13. katta Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can’ın odasında gazetenin avukatlarıyla görüştü. Polis Ertuğrul Mavioğlu’nun bilgisayarındaki kitabın taslağının çıkışı aldı.
Mavioğlu, Ahmet Şık’ın kitap taslağına el konulması yönünde İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı olduğunu hatırlatarak, kitap taslağının polise teslim edilmemesinin ”terör örgütüne yardım ve yataklık” suçu kapsamında değerlendirileceğinin kendisine bildirildiğini söyledi.
Bu karar uyarınca Şık’ın gönderdiği kitap taslağının aranması amacıyla çalıştığı Radikal gazetesine gelen polislerin şu anda bilgisayardan taslağın çıktılarının aldığını, daha sonra kaydı sileceklerini belirten Mavioğlu, ”Ahmet Şık, 18 Aralık 2010’da ”00kitap son” koduyla kitap taslağını bana göndermişti. Açıkça söyleyeyim, fırsat bulup okuyamadım. Sadece bir göz gezdirdim ama şu an çok pişmanım okumadığıma. Ancak gök kubbe altında hiçbir şey gizli kalmayacaktır” dedi.
Mavioğlu, polisin, kendisinin dışında ayrıca Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık ile avukat Fikret İlkiz’i de arayarak, onlarda bulunan nüshaların da teslim alınacağı yönünde tebligatta bulunduğunu söyledi.

‘BASILMADI, ÖRGÜT DÖKÜMANI’

”Ergenekon” soruşturmasını yürüten özel yetkili Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün talebini değerlendiren İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararında, Soner Yalçın’dan elde edilen bilgi ve örgütsel dokümanlar çerçevesinde Ahmet Şık ve Soner Yalçın’ın bilgisayarlarından elde edilen ”İmamın Ordusu” belgeleri ile ilgili İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 17 Mart 2011 tarihli yazısının ekinde sunulan 16 Mart 2011 tarihli 49 sayfalık raporun incelendiği kaydedildi
.
Kararda, ”Kitap taslağının önceden hazırlanıp ardından örgütte etkin konumda bulunan Soner Yalçın’a gönderildiği, kitap üzerinde yazdığı notların talimata dönüştürülerek Ahmet Şık’tan elde edilen kitap taslağında uygulandığı, Ergenekon Silahlı Terör Örgütü talimatlarıyla bu kitabın yazdırılmaya çalışıldığı, kitap içeriğinde açıkça terör örgütünün ve amacının propagandasının yapıldığı, suçu ve suçluyu övme, adil yargılamayı etkilemeye teşebbüs suçlarının da örgüt talimatları çerçevesinde kitaba konu edildiği ve örgüt talimatlarıyla kitabın bastırılarak sansasyon ve dezenformasyon yapılmasının planlandığı, yargılanan örgüt üyelerine de bu suretle moral ve motivasyon verilmeye çalışıldığı, 49 sayfalık inceleme tutanağında ayrıntılı olarak belirtildiği”ne yer verildi.
Söz konusu yazıların, henüz basılmadığından kitap niteliğinde olmadığı, kitabın içindeki örgütsel emir ve talimatlar ile paragraf aralarına yerleştirilmiş, eklenmesi ve çıkarılması gereken yerlere ilişkin notlardan şu haliyle yazıların örgütsel doküman niteliğinde olduğu, örgütün amacına hizmet etmek ve propagandasını yapmaya yönelik hazırlandığının anlaşıldığı belirtilen kararda şöyle denildi:
”(İmamın Ordusu) isimli doküman ve tüm nüshalarına, içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalarına, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün 17 Mart 2011 tarihli yazısı ekinde sunulan 16 Mart 2011 tarihli 49 sayfalık rapor içeriğinde belirtilen evrak ve tüm nüshalarına CMK 121, 122, 123/2, 124, 127 uyarınca el konulmasına karar verildi.”

Bu karar üzerine Cumhuriyet Savcısı Öz, ”(İmamın Ordusu) isimli doküman ve tüm nüshalarına veya kitap taslağına, 3. kişilerde bulunan nüshalarına, kitap haline dönüştürülmüşse suretlerine içerik olarak aynı mahiyetteki evrak ve tüm nüshalarına el konulmasına ve muhafaza altına alınmasına, şüphelinin avukatına da bir nüshasını verdiğini beyan ettiğinden avukatındaki nüshalara da el konulmasına, mahkeme kararına rağmen vermeyen veya vermek istemeyenlerin ellerinde bulunan nüshaların temini için gerektiğinde arama ve el koyma kararı talep edilmesi, bulunması muhtemel diğer adreslerin tespit edilerek, bu adresler için de arama kararı talep edilmesi, aksine davranışın hem CMK 124, hem de örgüte yardım suçunun oluşturacağının bildirilmesi” yönünde polise talimat verdi. Bu kararlar kapsamında, söz konusu kitap taslağının bir örneğinin kendisinde de bulunabileceği düşünülen Radikal gazetesinden Ertuğrul Mavioğlu’nun gazetedeki bilgisayarında inceleme başlatıldı.

İTHAKİ DE ARANDI

Ergenekon’da tutuklanan gazeteci Ahmet Şık, Ertuğrul Mavioğlu’yla beraber iki ciltlik Ergenekon kitabı yazmıştı.
Polis, Ergenekon soruşturmasını yürüten Savcı Zekeriye Öz’ün talimatıyla, Ergenekon tutuklusu gazeteci Ahmet Şık’ın kitabını yayımlayacağı düşünülen İthaki Yayınevi’nde bugün öğlen ikinci defa arama yapmıştı.
Polis ilk baskını dün gece yapmıştı. Yayınevi’nin Kadıköy’deki merkezinde akşam saatlerinde başlayan aramalar yaklaşık 6 saat sürmüştü.
Baskının Ahmet Şık’ın henüz piyasaya çıkamayan ‘İmamın Ordusu’ isimli kitabıyla alakalı olduğu belirtilirken, yayınevi yetkililerinden, bu kitapla ilgili bir yayın hazırlığı içerisinde olmadıkları açıklaması gelmişti.

KİTABA ELİ DEĞEN YANACAK

Korkarız bu kitap legal olarak basılamayacak, satılamayacak, okunamayacak. Ne elde, ne evde yazılı çıktısı, ne PC de dijital kopyası bile bulundurulamayacak. Hatta bu kitaba övgü de yapılmayacak. Bunların tamamı hem CMK 124, hem de örgüte yardım suçunun oluşturmakta.. Kitaba elini değen yazarı gibi yanacak.

Hitler Almanyasında kitaplar Nazilerce yakılarak yok ediliyordu.. Gönüllü yüzlerce antifaşist Alman yurttaşı ise her birisi birer kitabı ezberlemiş, sonra herbiri ezberledikleri kitabı kendileri yok etmişdi. Daha sonraki donemde ezberlerinden bu kitapları yazarlarının diliyle tekrar yazarak geleceğe ulaştırmışlardı. Hitler Almanyasında ki almanlar daha şanslı idi; Kitapları okuyanların her biri tutuklu değildi ve kitabı okuyarak ezberleme fırsatı elde etmişlerdi, kimin hangi kitabı okuyup ezberlediğini faşistler bilmiyordu.

YAZARIN VE TOPLUMUN HAFIZASI

Hadi biz şimdi polis marifeti ile kitabın dijital orjinaline ve kopyalarına el koyup kitabın tüm nüshalarını yok ettik. Peki kitabın yazarının ya da okuyanların hafızası nasıl silinecek ?

Hafıza silme yöntemi de izlenmedi mi? İzlendi.. Merdivenden düşüp beyin sarsıntısı geçiren adamın hafızası kalır mı? (2) Kalmaz… Yazarın hafızasını sildik diyelim; Toplumsal Hafıza nasıl silinecek?

Hukukculara birkaç soru : Peki Ahmet ŞIK CMK kapsamında yargılanırken bu kitapdan ötürü kendisine iyüklenen suç/lar kapsamında “delil olarak bu kitap çıktısı mahkemeye sunulmayacak mı”? Bu kitabı hakimler okumayacak mı ? Hakimlerde bu kitabı okuduktan sonra es kaza evde karsına çoluğuna çocuğuna eşine dostuna kitabın içeriğini anlatırlarsa, örgütsel dökümanı ve bilgiyi ifşa etmek, paylaşmak ve yaymak, dolaylı propogandasını yapmakdan ötürü suçlu olmayacaklar mı ? Kamuoyu ve eninde sonunda AİHM kitabın yazarının ne ile suçlanığını kitabın içeriğini okumadan nasıl anlayacak ? Yine es kaza kitabın dijital kopyası farkli kişilere yollandı ise ve bir gün bu kitap yurt dışında da olsa basılırsa, ne gibi bir toplatma yok etme işlemi yapılacak?

YAZARIN CAN GÜVENLİĞİ ?

Eğer kitap bu denli tehlikeli bir dökümansa Ahmet ŞIK’ın can güvenliği son derece risk altıdadır.
Ahmet ŞIK tutukevinde “nasıl merdivenden düşmeden, aklı dimağı sağlam bir biçimde hayatta tutulacak? ” Hafızasını kaybetmezde “ya ayni kitabı yeniden yazarsa” gerekçesi ortadan kaldırmak isteyenler olmayacak mı?

AÇIKLAMA GEREK !

Kamuoyu; “Yargıtay Başkanı, Yargıtay Başsavcısı, HSYK Başkanı, Baro Başkanı, Adalet Bakanı ve Hukuk bilim adamları ile Ana Muhalefeti, Meclis içi dışı diğer muhalefet parti başkanlarından” makul ve mantıklı birer açıklama bekler!

Akla zarar bir durum. Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete..

buyukakin
24.03.2011

(1)http://www.ntvmsnbc.com/id/25195967/
(2)http://www.odatv.com/n.php?n=sener-eruyguru-nasil-oldurduler-2003111200

Egemenlik milletin mi NATO’nun mu?

Posted in Uncategorized on 24 Mar 2011 by buyukakin

Libya tezkeresinin sonucu belli

Egemenlik milletin mi NATO’nun mu?

Libya’ya dönük emperyalist saldırılar devam ederken, Türkiye’nin yarın Meclis’e getirilecek tezkere için henüz oylama yapılmamışken gemilerini Libya’ya doğru yola çıkardığı en yetkili ağızlardan açıklandı.

Gün içinde AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ tarafından duyurulan, “Libya’ya yönelik silah ambargosunu denetleyecek NATO deniz gücünde TSK unsurlarının da görev almasını öngören” tezkerenin bir formalite olduğu ortaya çıktı. Akşam saatlerinde yabancı haber ajanslarına düşen haberler ve daha önemlisi Deniz Kuvvetleri Komutanı Uğur Yiğit’in açıklamaları, gemilerin bir kısmının zaten Libya’da olduğunu, bir kısmının ise yola çıktığını ortaya çıkardı. Bozdağ gazetecilere yaptığı açıklamada hükümete “TSK unsurlarının görev alması konusunda” yetki vermeyi amaçlayan tezkerenin Genel Kurul’da yarın ele alınacağını iddia etmişti.

Bu acele neden?

Pakistan Milli Günü kutlamaları çerçevesinde katıldığı bir davette Libya’ya dönük operasyonla ilgili konuşan Deniz Kuvvetleri Komutanı Uğur Yiğit, “2 gemimiz zaten Libya’da, diğer iki gemi ve denizaltı da hazırlıklarını tamamlayarak yola çıktı” dedi. Yiğit, bunu basın mensuplarına “tezkere çıktığında göreve başlamak için gerekli önlemleri almak” olarak yorumlarken, bu gelişme NATO’nun tezkere sonucundan emin olduğu şeklinde değerlendirildi.

Biliyor da konuşuyor

Gözler yarın Meclis’te yapılacak tezkereye çevrilmişken, AFP’ye konuşan NATO sözcüsü General Pierre St-Amand Türkiye’nin Libya’ya 4 fırkateyn, 1 yardımcı gemi ve 1 denizaltı göndereceğini akşam saatlerinde duyurdu.

NATO sözcüsü, düzenlediği basın toplantısında “silah ambargosunu denetlemek için Libya açıklarındaki deniz operasyonuna altı ülkeden toplam 16 savaş gemisi ve denizaltının katılacağını” söyledi.

Kılıçdaroğlu ve Davutoğlu ne görüştü?

Gün içinde CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve parti yetkilileriyle CHP Genel Merkezi’nde bir araya gelen Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu, bakanlıklarını elindeki tüm bilgileri paylaştıklarını dile getirmişti. Davutoğlu açıklamasında görüşmenin amacını “Öylesine önemli günlerden geçiyoruz ki burada atacağımız adımlar, vereceğimiz mesajlar, önümüzdeki dönemde Türkiye’nin bölgesel ve küresel etkinliği bağlamında büyük önem taşıyor. Bunun kamuoyumuzca başta muhalefet partilerimiz olmak üzere bütün kamuoyumuzca paylaşılması bizim için önem taşıyor” sözleriyle açıklamıştı.

Henüz tezkere çıkmadan TSK’ya ait gemilerin Libya’ya doğru yola çıkmış olması, Davutoğlu-Kılıçdaroğlu görüşmesinde “yarın yapılacağı açıklanan tezkere oylaması öncesinde CHP’nin onayı alındı mı” sorusunu akıllara getirdi.

soL – Haber Merkezi

http://haber.sol.org.tr/devlet-ve-siyaset/libya-tezkeresinin-sonucu-belli-haberi-40633