Erdoğan’ın ‘Demokrasi Yıldızı’ Menderes.. Melih PEKDEMİR


Bu haftanın mevzusu şuymuş: Tayyip Erdoğan, İsmet Paşa’yı Hitler’e benzetmiş, ona faşist demiş…
Ee? Ne var bunda?

Şu var: Aslında Recep Tayyip Erdoğan, Hitler’in meşhur baş propagandacısı Paul Joseph Goebbels’in tarzını kullanıyor; yani Hitler’in propaganda tarzıyla rakiplerine Hitler yaftası yapıştırıyor. İşte reelpolitika budur efendiler, işte buna takke çıkartılır!

Peki Tayyip Erdoğan’ın 2007 seçim propagandası sırasında “demokrasi yıldızı” diye tanımladığı kişiler arasında kim vardı? Elbette İnönü yoktu… Adnan Menderes’ler vardı…

Şimdi… Atatürk öldü, İnönü yeni Cumhurbaşkanı seçildi ve hemen ardından CHP’nin olağanüstü kurultaylarından biri daha toplandı. Kurultaya kim başkanlık ediyordu?
Celal Bayar!

Kurultay’da, Atatürk “Ebedi Başkan”, İnönü “Değişmez Başkan” seçildi. Yani İnönü ölene dek başkan kalabilirdi. Ama bunda şaşacak bir şey yok… Çünkü o dönem, bütün dünyada tek partili şef sistemleri zaten “moda”!

Üstelik aynı kurultayda bir başka kişi de “değişmez genel başkan vekili” seçilmişti.
Peki kimdi o?
Celal Bayar!

Yani Tayyip Beyin “demokrasi yıldızlarından” birisi de “değişmez şef” idi… İyi mi?
İyi de daha bitmedi. Çünkü bu hikâyenin dahası var! “Dahası” ise önce şu soruda yatıyor:

Türklerin yirminci yüzyılda tanıdığı ilk “başbuğ” Alparslan Türkeş midir?
“Evet” dediyseniz, bilemediniz. İlk başbuğumuz İsmet Paşadır!

Ve bu sıfat aynı Kurultay’ın Milli Şef’e bağlılık mesajında şöyle yer almıştı:
“Partimizin değişmez genel başkanlığına intihap olunan, Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük Reisicumhuru ve kahraman Türk Ordusu’nun yüce başbuğu, Milli Şef İsmet İnönü’ye Büyük Kurultay’ın yürekten sevgi ve bağlılığının arzına karar verilmiştir.”

Pekiiii… Milli Şef’e bağlılık mesajını kim okumuştu? Aman sıkı durun, onu da söylüyorum:
Adnan Menderes!

Evet efendim, bu mesajı okumak da en genç aza olduğu için öteki “demokrasi yıldızı” Menderes’e nasip olmuştu… Velhasıl o günler hem Baykal’ın ataları hem Tayyip Erdoğan’ın ataları, şefliğe, başbuğluğa tek adamlığa hayran kurbandı…

Her neyse, baştan şunu da söyleyeyim: Burada İnönü’yü savunmak gibi bir derdim yok; onun eleştirisi çok ciddi tartışmalarda yapılabilir. Ama madem burada Pazar yazısı yazıyoruz, işin öyle tahlil mahlil kısmına girmek de sıkıcı olur. Dedikodu faslı ise elbette daha keyif verici…

Önce “Milli Şef” sıfatından başlayalım…

Gençler bilmezler ama Türk siyasetinde “Milli Şef” yanı sıra bir de “Milli Damat” vardı: Metin Toker, İnönü’nün damadı ve zamanının ünlü gazetecilerinden… Hikmet Baydur’un kendisine söylediklerini şöyle aktarmıştı:
“İnönü, Milli Şef ve Cumhurbaşkanıdır. Adına sikke bastırılacaktır. Tıpkı padişahlar devrinde olduğu gibi. 1923’ün Mustafa Kemal’i ne sikkeye meraklıdır, ne saraylara. Ama devletin başında olduğunu dosta düşmana göstermek için padişah ne yaptıysa onu yapmaya, yapma kudretine sahip olduğunu ispata mecburdur. İnönü için de vaziyet aynıdır. Atatürk’ün yetkilerini ancak Atatürk’ün kudretine sahip olduğunu gösterdiğinde kullanabilir.” (Metin Toker, Tek Partiden Çok Partiye [1944-1950], Bilgi y., 3. Basım, s. 47)

Öte yandan, İnönü “Milli Şef” adını almışken dahi, acaba bu sıfata “aykırı” işleri de olmuş muydu? Ya da Türkiye’de, henüz 1939’da bile (liberallerin de pek sevdiği türden) bir “demokrasi” esintisi nasıl hissedilmişti?

İlkbahar aylarında Avrupa kaynıyordu, ama henüz silahlar patlamamıştı. Yani 2. Dünya Savaşı start almamıştı. Ve 1939 yılının 6 Mart’ı, pazartesi gününe denk geliyordu. İstanbul’da hava güneşliydi ama ayaz vardı. Beyazıt’taki Üniversite’de ise bir telaş bir telaş. Milli Şef bekleniyordu. Ve geldi. Cumhurbaşkanlığı forsunu taşıyan büyük siyah araba üniversite bahçesine girdi. Milli Şef’in üzerinde kalın paltosu ve benekli kaşkolü vardı. Başı açıktı. Balkona çıktı. Uzun süren alkışlara karşılık verdi. Sonra, dikkatle, hazırlamış bulunduğu ve okumak için bilhassa Üniversite’yi, “geleceğe bakan bu müesseseyi” seçtiği nutkuna geçti. Nutkun can alacak noktasına sıra geldiğinde koca alanda bir sinek uçsa sesi pekâlâ duyulabilirdi. İnönü “yeni bir idari sistemin” haberini veriyordu. Üç kişinin, Atatürk ile İsmet Paşanın ve bir de parti genel sekreterinin kapalı bir odada, milletvekili adaylarını “bu olur, bu olmaz” diye seçtikleri devir, demek ki artık geride kalacaktı. Demokratik bir idare tarzına, serbest seçimlere geçme niyetini ifade ediyordu. Büyük siyah otomobil üniversiteyi terk ettiğinde niyet ifade edilmişti. (Metin Toker, age, s. 15-18)

İnönü’nün demokrasi nutkundan on gün sonra, 29 Mayısta CHP 5. Kurultay’ı toplandı. Parti içinde “Müstakil Grup” kurulması kararı alındı. Bu tek parti döneminde, sözünü ettiğim “demokrasi esintisi”nin mi, yoksa “memlekette muhalefet lazımsa onu da biz yaparız” anlayışının mı devamıydı? Rejimin denetimi parti içinden sağlanmak isteniyor denebilirdi. Ya da iyimser bir yaklaşımla, İnönü’nün nutkunun icabı yerine getirilerek, demokratikleşme konusunda “ürkek” adımlar atılıyordu. Ama bu girişimden pek bir sonuç elde edilemedi. Yine de şunu belirtmek lazım ki, böyle bir grubun oluşturulması hiç de önemsiz ya da bütünüyle göstermelik değildi. Avrupa’da tek parti tek şef dönemi olanca görkemiyle hüküm sürüyordu ve fakat Türkiye’de şöyle ya da böyle bir muhalefet fikri canlandırılıyordu…

Nitekim Kurultaydan bir ay sonra, parti ile devlet ilişkilerinde bir merhale daha kat edildi: 1936’da alınan bir “karar” iptal edilmişti; valiler artık parti il başkanlığı görevini yürütmeyeceklerdi. Eh, belki bu da bir “şeycik” idi… (Yani boru mu, “vesayet” azalacak olduğundan, şimdiki şirin liberaller muhtemelen o zaman da hemencecik İsmet Paşacı oluverirdi!)

Fakat Avrupa’daki kara bulutlar altı ay içinde fırtınaya dönüştü. Bu niyet ertelenmek zorundaydı. Savaş çıkacaktı ve demek ki demokrasi de olamazdı! Olamadı…

Sonrası malum… 2. Dünya Savaşı çıktı. Savaş alanı dışında kalabilmek diplomasi alanındaki ince manevralarla mümkün olabilir miydi? Eh işte, bu ince manevralar için “gerekli” şahıs da işbaşındaydı. Yine “Milli Damat”ın sözlerine kulak verirsek: “İnönü, bütün savaş yılları boyunca tam bir Milli Şef gibi hareket etti. Meclis, hükümet hukuken vardılar. Fakat politikayı bizzat ve doğrudan İsmet İnönü idare ediyordu.”

Daha da sonrası? Bilmeyenler tarafından bile kolayca tahmin edilebilir… Savaş ortamındaki açlık, yoksulluk, istibdat, sıkıyönetim… Demokrasinin “d”sinin bile akla getirilmediği günler…

Kuyruklarda halk homurdanıyor, oysa gazeteler Milli Şef’i ilah mertebesine yükselten haberlerle dolduruluyordu. M. Ali Birand’ın “Demirkırat” belgeselinde yine Metin Toker durumu şöyle özetlemişti: “Ve bu zorla yaptırılıyordu gazetelere… Aslında bazı gazeteler buna gönüllüydüler ya… Mesela her İnönü zaferinde birinci sayfalarda böyle büyük çerçeveler içinde İsmet Paşa’nın resmi yayınlanır. O kadar ki İsmet Paşa’nın ailesiyle ilgili haberlerin bile, mesela Mevhibe İnönü Munakanat Vekaleti’nin postacılık kursunu ya da telsiz kursunu açmış. O haberin nerede nasıl yazılacağını tamim ederlerdi ki Mevhibe İnönü mesela bunlardan hiç hoşlanan bir tabiatta değildi. Ama İsmet İnönü’nün imajının cilalanması için elden gelen her şey yapılıyordu. Mesela İsmet İnönü’nün oğlu (Erdal İnönü) Türk Hava Kurumu’ndan uçuculuk brövesi almış. Millet Meclisi Başkanı, Başbakan, bütün bakanlar, Genelkurmay Başkanı hepsi toplantıdalar. Nutuklar söylenip, Milli Şef’in oğlunun ne kadar büyük bir iş yaptığı anlatılıyor. Ve bu gazetelere yazdırılıyor. Tabii bütün bunlar Milli Şef’e karşı istenilenin tam aksine belki otorite sağlıyordu ama antipatik yapılıyordu.” (Mehmet Ali Birand, Demirkırat, Milliyet y., 4. Baskı, s. 24)

20 Ekim 1940’ta Türkiye’de Cumhuriyet’in üçüncü nüfus sayımı yapıldı: 17 milyon 869 bin 901… Bu kayda geçen milyonlar, sadece birer rakam değil birer insandı ve savaşta ölmeye mahkûm edilebilirdi. O günlerde savaş burnumuzun dibine gelmiş, İtalya Arnavutluk ve Yunanistan’a saldırmıştı. “Milli Şef” İnönü savaşa girmeme kararını tekrarladı. Oysa 1940 Kasım’ında “Führer” Hitler “Avrupa’nın Yeni Düzeni” ile ilgili görüşmelerinde Türkiye aleyhine pazarlıklara girişmekteydi.

Bu savaş yıllarında, Milli Şef idaresi altında tüm önemli kararlar, elbette Çankaya’da alınmıştı. Sorunlar TBMM ve CHP Meclis grubunda tartışılmıştı tartışılmasına da, kararlar dar bir kadro içinde alınırdı ve son sözü söyleme yetkisi daima İnönü’de kalırdı. Öyle ki, savaş bitip İnönü demokrasi yolunda ilerlenmesi konusunda yeşil ışık yakınca, diğerleri de (yani Bayarlar, Menderesler) sanki kırk yıllık demokrasi havarisi kesileceklerdi.

1945 Nisan ayında, Birleşmiş Milletler Konferansı San Francisco şehrinde toplandı. Türkiye dâhil 59 ülkenin temsilcileri Birleşmiş Milletler’in kuruluşuna imza attılar. Yeni dünyaya artık demokrasi ilkelerinin egemen olması kararlaştırıldı. “Şef”ler, “Führer”ler, “Duçe”ler tarihin derinliklerine gömüldü.

Bu iklim içinde Türkiye’de de “Değişmez Milli Şef” rejiminin değişme zamanı gelmişti. Girmek istediğimiz Batı dünyasının kilidini açacak anahtar, “çok partili demokrasi” idi…

19 Mayıs 1945 günü, İnönü, artık “beklenen” konuşmasında şöyle diyordu: “Memleketin siyaset ve fikir hayatında demokrasi prensipleri daha geniş ölçüde hüküm sürecektir.”

Bu sözler, tarih kitaplarında, çok-partili hayata geçiş sürecinde bir dönüm noktası olarak kabul edildi. 10 gün sonra Saraçoğlu Hükümeti 7 muhalife karşı 359 oyla güven aldı. Karşı olanlar manidar isimlerdi: Bayar, Menderes, Koraltan… Evet, ülkede artık yeni bir “rüzgâr” esmeye başlamıştı…

Ve mühim bir soru: TC’ye demokrasiyi “Milli Şef” İsmet Paşa mı yoksa “toprak reformuna karşı çıkan toprak ağaları” mı getiriyordu?

Mayıs sonunda hükümete güvensizlik oyu veren muhalif milletvekillerini kürsüde konuşturacak bir fırsat ortaya çıkmıştı. İktidardaki küçük burjuvazi, toprak reformu yapmaya karar vermişti. Mecliste, toprak ağalarının temsilcileri yoktu. Çünkü bizzat kendileri vardı! Ve bu ağalar, en başta Adnan Menderes (ki bugüne dek pek ön plana çıkmamıştı; bir zaman SCF Aydın il örgütünü kurmuş, İnönü cumhurbaşkanı seçilirken kürsüden Meclis’in mesajını okumuştu; Aydınlı bir toprak ağasıydı, yani Çakırbeyli çiftliğinin sahibi…), toprak reformuna muhalefetlerini, milli egemenlik, meclisin üstünlüğü ve demokratik rejim gibi noktalardan hareket ederek dile getirdiler. Menderes elinde kalın bir dosyayla kürsüye gelmiş, uzun ve çok etkili bir konuşma yapmıştı. Kanunun “faşist” olduğunu, hatta Naziler’i andırdığını söylemişti. (Mehmet Ali Birand, a.g.e., s. 27)

Devir değişmiş, “Başbuğ, Milli Şef” övgü sıfatlarının yerini “faşist” suçlaması almış, toprak ağası da bir çırpıda “demokrasi yıldızı” oluvermişti…

Hey gidi o günler…

HİTLER PROPAGANDA YÖNTEMİYLE HİTLER YAFTASI

Ve hey gidi bu günler…
İnönü devrinde demokrasi filan olmadığını herkes biliyor. Adı üstünde, zaten “Milli Şef”…
Peki ama Tayyip Bey acaba o dönemin sonradan esen demokrasi rüzgârından mı yoksa öncesinden esen Goebbles rüzgârından mı daha fazla etkilendi? Yani, fıtratı hangisine daha uygun?

Benimkisi sadece bir serbest çağrışım olabilir; hani dedim ya, Pazar yazısı bu diye, öylesine keyfe keder aklıma gelenler işte… Mesela? Son anayasa değişikliğiyle cumhurbaşkanının (devletin!) yetkileri artırıldı; “Milli Şef” denilemese de Cumhurbaşkanı vesayeti rejimine adım atıldı.

Peki… Son bir soru daha: Sizce şu sözü kim söylemiştir?
“Yargı devlet hayatının efendisi olamaz, devlet politikasının hizmetkârı olmalıdır.”

Hayır efendim! Bu sözler Tayyip Erdoğan’ın değil…
Bu hafta da hiçbir soruya doğru cevap veremiyorsunuz canım. Bu söz, Hitler’in propaganda bakanı Paul Joseph Goebbels’indir!

İşte bu Goebbels de faşist maşist ama, propaganda konusunda ilk akla gelen isim… Ansiklopedilerde propaganda maddesi denilince sıralananların hepsini becermiş birisi. Propaganda ile neler mümkündür?
“Gerçeklerden/olgulardan yalnızca bir kısmını sunmak suretiyle; rahatsız edici karşı delilleri göz ardı etmek suretiyle; olayların önemini abartmak ya da olduğundan az göstermek suretiyle ya da her iki tarafta ortak olan nitelikleri taraflardan birinin benzersiz öz niteliğiymiş gibi göstermek suretiyle; gerçekten doğru olmayan tek bir şey söylemeksizin de gerçekleri bütünüyle tahrif etmek ya da karşı tarafı aldatmak mümkündür!”

Tayyip Bey de bihakkın böyle propagandacı…

Örneklerini yaşayıp duruyoruz. Sosyal güvenlikte “iyileştirme” adı altında vahşi bir özelleştirme, yoksul için her tür eziyet gündeme getiriliyor; sen buna itiraz ediyorsun ve adın hemen “iyileştirmeye karşı çıkan kötüler” oluyor! Her yediği haltın başına “iyileştirme, demokratikleşme” getiriyor; ona itiraz eden ise “kötü ve demokrasi düşmanı” oluveriyor…

Leonard W. Doob, “Goebbels’ Principles of Propaganda” adlı yazısında Goebbels’in propaganda ilkelerini 17 maddede özetlemiş… Mesela 10. Madde şöyle: “Rakibinin prestijini azaltıyorsa ve senin amacına destek veriyorsa, hasmın propaganda malzemesini de kullanabilirsin.”

Sana “sivil diktatör, Hitler özentisi” filan mı dediler, hemen dön ve “asıl sensin Hitler!” deyiver. 11. Madde’deki gibi, beyaz propaganda bir işe yaramıyorsa, “kara propaganda”ya dört elle sarıl: “Sizi gidi Ergenekoncular sizi!” diye höykür; yetmedi mi, “ak” ellerinde önüne çıkana kara çal, haysiyet cellâtlığı yap.

Çünkü 14. Madde de benzer bir öğüdü veriyor: “Yaptığın propaganda sayesinde insanları ve olayları ayırt edici sloganlar ve ifadelerle yaftalamalısın!” Yani, müesses nizamı ele geçirirken, bir yandan da “Statükocular!” diye haykırmayı sürdürmelisin…

Ki Goebbels de cehennemin dibinden sana “aferin” çeksin.

http://www.birgun.net/actuels_index.php?news_code=1273439052&day=10&month=05&year=2010

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: