Recep T.ce uygulanan Kemal Dervişin “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ne idi?

2002 den bu yana, Recep T.ce harfien uygulanmakta olan ABD mutemedi Kemal Derviş’in “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ne idi? Bir belge-analiz ile hatırlayalım ;

Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı (!)

“Hepimiz gerçekten Türkiye’nin iyiliği için çalışıyoruz. Türkiye’nin gücünü bu anlayış ve dayanışma artırıyor. Diğer önemli bir konu yasal çalışmalarla ilgili. Bir çok yasa çıktı. Aynı hızda sürmesi mümkün değil. Önümüzde yapılması gereken işler var. Mesela İhale Kanunu, şeffaflık açısından çok önemli. Bazı konularda belki yeterince tartışılmadı. Ama çok hızlı çalışmaya mecburduk, ekonomideki yeni gücünü siyasal alana taşıyabilen çok saygın bir Türkiye hepimizin önemini yansıtıyor. Güçlü bir ekonomi olmadan güçlü bir Türkiye olamaz. En büyük yurtseverlik güçlü ekonomiye destek vermektir.” (15 Mayıs 2001, Kemal Derviş)

Şubat krizi sonrasında ülkemizde tam bir belirsizlik hüküm sürerken, Dünya Bankası görevlisi ve IMF memuru olarak ülkemize atanan Kemal Derviş’e gösterilen “büyük” ilgi ortamında IMF’ye verilen yeni niyet mektubu kamuoyuna “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” adı altında sunuldu.

Devletin ekonomiden elini çekmesi, ekonomi ile politikanın birbirinden ayrılması, yapısal reformların bir an önce yapılması vs. söylemleriyle, “yurtseverlik” nutuklarıyla sunulan ve IMF niyet mektubunun Türkçe versiyonu olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, sözcüğün tam anlamıyla, emperyalist ülkelerin alacaklarını tahsil edebilmek amacıyla ülkemiz ekonomisine elkoyma programından başka birşey değildir. Bir başka deyişle, IMF’ye verilen yeni niyet mektubu ya da onun Türkçe versiyonu olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”, Türkiye’nin dış borçlarının ödenmesini garanti altına alan bir ipotek ve haciz sözleşmesinden ve Kemal Derviş de, bu sözleşmenin uygulanmasıyla görevli IMF “haciz memuru”ndan başka bir şey değildir.

3 Mayıs 2001 tarihli “Niyet Mektubu”nun Ek-F bölümünün 8. paragrafında “Halihazırdaki ipotekli rezervler,Savunma Sanayiini Destekleme Fonuhesabındatutulandışvarlıklardan(30Kasım2000’de426milyonABDDolarıtutarında)oluşmaktadır.ÖzelDresdnerportföyüde(30Kasım2000’de898milyonABDDolarıtutarında)ipoteklidir” denilerek, mevcut ipotekli paranın toplam 1 milyar 324 milyon dolar olduğu açıkça ilan edilmiştir.

Bu gerçekler, hemen herkes tarafından bilinmekle birlikte, yapılan medyatik propagandayla, Kemal Derviş ve “programı”nın “ülke için son şans olduğu”, “program”ın içerdiği “yapısal reformlar” gerçekleştirildiği takdirde ülke için “yeni bir dönem” başlayacağı, “ekonomiden siyasete kadar herşeyin” “değişeceği” beklentisi yaratılmıştır. Bu beklenti, kaçınılmaz olarak, IMF programının (ki her stand-by anlaşmasının içerdiği “istikrar tedbirleri”nden başka birşey değildir) “tavizsiz” uygulanmasına onay verilmesini ve yapılanların ve de yapılmak istenenlerin karşısında sessiz kalınmasını getirmiştir.

Ülkemiz için “son şans” olarak gösterilen yeni IMF anlaşması (ya da kamuoyuna sunulan adıyla “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”) sözcüğün tam anlamıyla “geri dönüş”ün olanaksız olduğu bir aşamayı simgelemektedir. Ancak kamuoyuna sunulduğu gibi, “siyasetten ekonomiye yapısal dönüşüm” olacağından değil, yapılan ve yapılacak olan yasal düzenlemelerle uluslararası mali ve sanayi tekelleri “müktesep hak” elde edecekleri içindir.

Bu “müktesep hak”, bir kez elde edildiği takdirde, gelecekte hangi siyasal parti iktidara gelirse gelsin, bu yasal düzenlemeleri değiştirse ya da tümüyle ortadan kaldırsa bile ortadan kaldırılamaz bir haktır. Bu hakkı ortadan kaldırmaya kalkacak bir siyasal iktidar ise, doğrudan emperyalizmin uluslararası kuruluşlarının mali, ticari ve askeri müdahalesiyle yüzyüze gelecektir. Bu nedenle, “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın ne olduğundan önce, bu programın üzerinde yükseldiği temelin doğru biçimde kavranması ve kitlelere anlatılması gerekmektedir.

Bilineceği gibi, IMF, emperyalist ülkelerin uluslararası finans kuruluşu olarak bağlı ülkelerin her türlü uluslararası mali işlemlerinin denetlendiği, yönetildiği ve yönlendirildiği merkezdir. Bu niteliği ile IMF’nin onayı olmaksızın hiçbir ülkenin uluslararası kuruluşlardan (bankalar vb.) kredi alabilmesi olanaksızdır. Yani IMF, bağlı ülkenin uluslararası kredi talebini koşullara bağlayan merkezi kuruluş durumundadır ve bu koşullar sağlanmadığı sürece hiçbir kredi işlemi yapılamamaktadır. Dışa bağımlı bir sanayiye sahip bizim gibi ülkeler için ekonominin az ya da çok işleyebilmesi açısından uluslararası krediler, yani dış borçlanma olmaz-sa-olmaz bir koşuldur. Bu nedenle, mevcut düzenin hangi partisi iktidar olursa olsun, bu koşullarda hükümet olmak ve borçlanma koşullarına uygun olarak programını (eğer varsa) uygulamak durumundadır. Bir başka deyişle, oligarşik yönetimin hiç bir hükümetinin ya da siyasal partisinin IMF koşulları dışında bir ekonomi programa sahip olması olanaksızdır.

1980 dünya ekonomik kriziyle birlikte geri-bıraktırılmış ülkelerin dış borçlarının ödenemez hale gelmesiyle IMF’nin bu işlevi yenilenmiş ve genişletilmiştir. Özellikle 1990’larda Latin-Amerika ülkelerinde “test edilen” ve 1997 Asya Kriziyle birlikte uygulamaya sokulan IMF’nin bu yeni işlevi, tüm geri-bıraktırılmış ülkelerin Merkez Bankaları’nın “bağımsız” hale getirilerek bağlandığı “global” Merkez Bankası olmak ve IMF anlaşmalarına uymayan bağlı ülkelere yaptırım uygulanmasını içermektedir.

Bu çerçevede Dünya Bankası’nın, IMF’nin “istikrar tedbirleri” nin meydana getirdiği sosyal sorunları hafifletme görevi değiştirilmiştir. Dünya Bankası, 1991-1992 kriziyle birlikte, IMF’nin “planlama ve kriz yönetim” merkezi olarak yeniden yapılandırılmıştır. 1990’lara kadar IMF istikrar tedbirlerinden en çok etkilenen tarım sektörü ile kırsal nüfusa ilişkin Dünya Bankası “proje kredileri”, toplam krediler içerisinde %20-25 paya sahip iken, günümüzde %14’ler seviyesine düşmüştür. Buna karşılık olarak, “insan gelişimi”, “şehir gelişimi” ve “kamu yönetimi” adı altında geliştirilen yeni “projeler”e ayrılan pay %30’lar seviyesine çıkartılmıştır. Böylece Dünya Bankası “kırsal kalkınma projeleri”nden büyük ölçüde vazgeçmiş ve geri-bıraktırılmış ülkelerde kırsal nüfusun azaltılmasına yönelik IMF uygulamalarıyla uyumlu hale getirilmiştir. Ülkemiz somutunda açık biçimde ifade edildiği gibi, Dünya Bankası ve IMF, kırsal nüfusun %10’ların altına düşürülmesi yönündeki köylülüğün mülksüzleştirilmesi uygulamasının uluslararası kuruluşu haline gelmişlerdir.

IMF’nin “değişen rolü”ne paralel olarak Dünya Bankası’nın değişen rolü, birincil olarak, geri-bıraktırılmış ülkelerin kırsal bölgelerinin anti-emperyalist ve anti-oligarşik mücadelenin merkezleri olmaktan çıkartılmasını hedeflemektedir. Daha düne kadar küçük-üreticiliğin desteklenmesi projeleri ile köylülerin kır gerillasına katılımını engellemeye çalışan Dünya Bankası, günümüzde, kırsal bölgelerde nüfusun boşaltılarak kır gerilla savaşının yürütülmesini olanaksızlaştırmayı hedeflemektedir. Bu da, CIA’nın kontr-gerilla taktiklerini açıklamada kullandığı su-balık iliş kisinde, suyu boşaltarak balığı yakalama yönteminden başka bir şey değildir.

Dünya Bankası’nın günümüzdeki ikinci işlevi ise, “kamu yönetimi”, “insan gelişimi” vb. projelerle geri-bıraktırılmış ülkelerde emperyalizmin taleplerine uygun politikaları uygulayacak teknokrat kadroları yaratmak ve eğitmektir. Bu işlevi de, Amerikan emperyalizminin “demokrasi projesi”nin Dünya Bankası aracılığıyla yürütülmesi demektir.

Emperyalizmin uluslararası kuruluşlarının en yenisi Dünya Ticaret Örgütü’dür (WTO).

WTO, “globalizm” propagandasıyla birlikte gündeme gelen emperyalizmin yeni uluslararası kuruluşu olarak, uluslararası ticari faaliyetlerin yürütülmesi ve olası sorunların çözümlenmesi merkezi durumundadır.

Ancak emperyalizmin bu üç uluslararası kuruluşunun işlevlerini yerine getirirken karşılaşacakları ulusal engelleri aşabilmek için kullanabilecekleri ekonomik ve mali yaptırımların dışında fazla bir araca sahip olmadıklarından, askeri bir yaptırım aracı olarak NATO yeniden biçimlendirilmiştir. Yani NATO, emperyalizmin uluslararası ekonomik ve mali kuruluşlarının programlarının uygulanmasına karşı oluşan ulusal muhalefetleri askeri güç yoluyla tasfiye etmenin bir aracı olarak artan bir işleve sahip olmuştur.

Ekonomik ve hukuki dilde ifade edersek, IMF, geri-bıraktırılmış ülkelerin, emperyalist ülkelerin çıkarlarına uygun politikalar uygulamalarının ve bu politikanın ayrılmaz bir parçası olan dış borçlanmanın sürekliliğinin sağlanmasının merkezi kuruluşu durumundadır. IMF, WTO ile birlikte, geri-bıraktırılmış ülkelerin emperyalist ülkelerle olan ticari, sanayi ve mali ilişkilerinin uluslararası sözleşmelere bağlandığı merkez durumundadır. Dolayısıyla, meydana gelebilecek ticari, sanayi ve mali sorunlarda, sözleşmelere uygun olarak, geri-bıraktırılmış ülkelerin her türlü varlığına ipotek koyma, haciz yapma yetkilerine sahiptir. Dünya Bankası bu işlevleri yerine getirecek memurların eğitilmesi görevini üstlenirken, NATO, bu işlevlerin yerine getirilmesinde gerekli “polis gücü” durumundadır.

Bu bağlamda “uluslararası tahkim” ve buna bağlı olarak geri-bıraktırılmış ülkelerde yapılan yasal düzenlemeler, tümüyle emperyalizmin uluslararası kuruluşlarının işlevlerini yerine getirebilmeleri için gerekli hukuki zemini oluşturmaktadır. Bu hukuki zemin, emperyalist ülkelerin geri-bıraktırılmış ülkelere istedikleri zaman istedikleri gibi müdahale edebilmelerini meşrulaştırmayı amaçlamaktadır.

Kemal Derviş aracılığıyla ilan edilen “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”na bakıldığında, ağırlığın “Derviş yasaları” olarak kamuoyuna sunulan yasal düzenlemelerde olduğu hemen görülmektedir. Resmi söylemde “Derviş yasaları” 15 yasa değişikliğini içermektedir:

1. Bütçe kanunundaki değişiklikler
2. Görev zararlarını kaldıran kararname ve kanun
3. Borçlanma yasası
4. Kamulaştırma yasası
5. 15 bütçe ve 2 bütçe dışı fonun kapatılması ile ilgili yasa
6. Kamu İhale yasası
7. Merkez Bankası yasası
8. Bankalar kanunundaki değişiklikler
9. İş güvencesi yasası
10. Ekonomik ve sosyal konsey yasası
11. Sivil havacılık yasasında değişiklik
12. Telekom yasası
13. Şeker kanunu
14. Tütün kanunu
15. Doğalgaz kanunu.

“Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın içerdiği yasal değişiklikler bunlarla sınırlı değildir. IMF’ye verilen Niyet Mektubu’nun ve “Program”ın değişik yerlerinde yer alan, ancak “Derviş yasaları” içersinde gösterilmeyen diğer yasal değişiklik konuları ise şöyle ifade edilmektedir:

1. “Anayasa’da yapılan değişiklikle getirilen uluslararası tahkim düzenlemesi için gerekli yasa”[1*]
2. “Doğrudan yabancı yatırımların önündeki idari ve bürokratik engelleri ortadan kaldırmak amacıyla Ticaret Kanunu, İmar Kanunu ve yatırımı doğrudan etkileyecek diğer kanunlar”[1*]
3. “Hükümet borçların etkin ve hızlı tahsili ve yeniden yapılandırılmasını sağlamak amacıyla yargısal ve idari süreç dışında icra ve iflas kanunlarınının gözden geçirilmesi.”[1*]
4. “Bu gözden geçirme, yapısal çerçevenin daha geniş anlamdaki reformu bağlamında gerçekleştirilmektedir. Bu çerçeveye, orta seviyede bölgesel danışma mahkemelerinin (intermediate regional civil courts of appeal) kurulması, hakim ve avukatların ihtisas konularında eğitimini iyileştirecek Adalet Akademisi’nin kurulması, ve Yüksek Mahkeme hakimlerinin konularına göre, örneğin, icra ve iflas davalarını daha düşük seviyede ihtisas mahkemelerine gönderilebilme yetkisinin verilmesi de dahildir.”[1*]
5. “Hükümet, borç ve şirket yeniden yapılandırmasına ilişkin engelleri kaldırmak amacıyla vergi kanunlarını gözden geçirmek.”[1*]

Tüm bunlara ek olarak çay, fındık, şeker ve tütün yetiştirme alanlarının sınırlandırılmasına ilişkin yasa ile “Çiftçi Kayıt Sistemi”ne ilişkin yasal düzenlemeler de bulunmaktadır.

İşte Kemal Derviş’in “en büyük yurtseverlik” olarak sunduğu “program” bu yasal değişikliklerle, sözcüğün tam anlamıyla ekonomik programdan çok, hukuki yapı değişikliği programı niteliklerine sahiptir.

Kemal Derviş tarafından sunulan ve IMF-Dünya Bankası tarafından yazılan Niyet Mektubu ya da bunun Türkçe versiyonu olan “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın içerdiği bu yasal değişiklikler, tümüyle dış borçların tahsili ve dış borçlanmanın sürdürülmesi amacına yöneliktir. Burada söz konusu olan dış borçlar, 2005 yılına kadar 85 milyar doları ödenmesi gereken 120 milyar dolardır. Yapılan ve yapılacak olan yasal düzenlemeler bu borçlara ilişkin tahsilat, ipotek ve haciz işlemlerini kapsamaktadır.

Bunlar içinde belirleyici yere sahip olan “özelleştirme” yasaları ile doğrudan yabancı sermaye yatırımlarını teşvik yasaları, dış borçların iç varlıkların satılmasıyla ödenmesine ilişkindir. Örneğin, kamulaştırma yasasında yapılacak değişikliklerle yabancı sermaye tarafından satın alınan kuruluşların yeni hükümetler tarafından geri alınmasının, yani kamulaştırılmasının engellenmesi amaçlanmaktadır. Aynı şekilde “kamu ihale yasası”, “ticaret yasası”, “imar yasası” ile “icra ve iflas yasası”nda yapılacak değişikliklerle, gerek “özelleştirme” adıyla, gerekse doğrudan yabancı sermaye yatırımı olarak dış borçlara karşılık olarak satılacak ya da ipoteklenecek iç-ulusal varlıkların gelecekte millileştirilmesi ve kamulaştırılması önlenmeye çalışılmaktadır.

Tümüyle “siyasetin ekonomiden elini çekmesi” propagandası ile meşrulaştırılmaya çalışılan bu yasal düzenlemeler, salt mevcut hükümeti değil, gelecekteki tüm hükümetleri bağlayan, dolayısıyla devletin devlet olarak egemenlik hakkını elinden alan düzenlemeler durumundadır.

Konunun somutlaşması açısından TEDAŞ ve TEAŞ’ın “özelleştirilmesi” ve buna bağlı olarak yapılan “Elektrik Piyasası Kanunu”nu ele alalım

“Niyet Mektubu”na göre, “Elektrik Piyasası Kanunu”na uygun olarak “zamanlama tablosu çerçevesinde bu işlemleri yapacak yatırım danışmanları tutulacak” ve elektriğin ortalama kilowatt saati 4.5 cent olacaktır. Bu “yatırım danışmanları” ise, “Niyet Mektubu”nda açık biçimde ifade edildiği gibi “Dünya Bankası” ve “Uluslararası Finans Kurumu”nun vereceği “Yabancı Sermaye Müşavirlik Hizmetleri birimi” tarafından sağlanacaktır. Bugünden bilinebilir geleceğe kadar ülkemizin tüm elektrik üretimi, dağıtımı ve yönetimi Dünya Bankası ile IFC tarafından belirlenecektir.

IFC, yani Uluslararası Finans Kurumu, 1956 yılında geri-bıraktırılmış ülkelerde yerli işbirlikçilerle (kendi deyişleriyle “özel sektörle”) sanayi yatırımları yapmak amacıyla kurulmuştur. Doğal olarak böyle bir kuruluşun vereceği “yatırım danışmanlık” hizmeti de, kendi amaçlarına uygun olacaktır. Bu durumda, IFC’ den kredi ve danışmanlık hizmeti alan bir ülkenin, IFC “önerileri”ne rağmen, farklı bir yatırıma yönelmesi, öncelikle kredilerin kesilmesi anlamına gelecektir. Dolayısıyla bu yola yönelen her siyasal iktidar, kendi öz kaynaklarıyla yatırımlarını finanse etmek durumundadır. Yukarda da belirttiğimiz gibi, böyle bir yönelim karşısında IMF kredileri de dahil olmak üzere tüm krediler kesileceği gibi, mevcut borçların derhal ödenmesi talebi de gündeme gelecektir. Bu talep kabul edilmediği koşullarda, uluslararası finans kuruluşlarının haciz işlemlerini yerine getirmek üzere NATO güçlerinin devreye girmesi kaçınılmaz kılınmaktadır.

Yeni Niyet Mektubu ya da “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”nın içerdiği hukuki yapı değişikliği salt yasalarda yapılan değişiklikle sınırlı kalmamaktadır. “Yapısal çerçevenin daha geniş anlamdaki reformu bağlamında” gerçekleştirileceği ilan edilen bu yasal değişiklikler, aynı zamanda “intermediate regional civil courts of appeal” oluşumuna bağlanmaktadır. Kendi çevirileriyle ifade edersek “orta seviyede bölgesel danışma mahkemeleri”nin ve buralarda görev yapacak “hakim ve avukatların”[2*]”eğitimlerini iyileştirmek” amacıyla Adalet Akademisi’nin kurulması bir “niyet” olarak programlaştırılmıştır.

Tümüyle ABD hukuk sisteminden yapılan düz aktarmayla ifade edilen bu hukuki “yapısal reform”, ülkemizdeki Hukuk Fakülteleri’ nin verdiği eğitimin “yetersiz” olduğu, dolayısıyla mevcut hakim ve savcıların yeniden eğitilmeleri gerektiğinden yola çıkarak, üniversite üstü bir eğitimin Adalet Akademisi tarafından verilmesini içermektedir. Bu eğitimden geçecek olan hakim ve savcılardan beklenen, “global” bir bakış açısına sahip olmaları ve “globalizm”e uygun kararlar vermeleridir.

Diğer yandan, ülkemizde uzun yıllardır tartışılan “Adli polis” kurulmasına ilişkin tartışmalar da, “Niyet Mektubu”ndaki bu “yapısal reformlar”la birlikte yeniden güncelleşmektedir. Bilineceği gibi, “adli polis”, doğrudan savcılara bağlı bir polis gücünü ifade etmektedir. Mevcut durumda, polis İçişleri Bakanlığı’ na bağlı ve bu bakanlık çerçevesinde görev yaparken, savcılar Adalet Bakanlığına bağlı bulunmaktadır. “Adli polis”, ABD hukuk sisteminin ayrılmaz bir parçası olarak savcıların talimatı ile görev yapan bir polis gücünün oluşturulması anlamına gelmektedir. Bu polis gücü, doğrudan Adalet Bakanlığı’na ve savcılara bağlı olduklarından, bakanlık ve savcılık, tüm idari yapı dışında bağımsız polis operasyonları yapabilme yetkisine sahiptir. Bugün DGM savcılığı-Jandarma işbirliğiyle sürdürülen “yolsuzluk operasyonları”nda görülen ilişkinin bir benzeridir. “Niyet Mektubu”nda yer alan “intermediateregionalcivilcourtsofappeal” ve Adalet Akademisinin, yargının güçlendirilmesi, dolayısıyla siyasi iktidarın yargıya müdahalesinin önlenmesi söylemiyle hiçbir ilişkisi bulunmamaktadır. Amaç, “globalizm”in savunucusu “hakim ve savcılar”ın devlet aygıtının dışında bir güç haline getirilmeleridir.

“Niyet Mektubu”nda yer alan “intermediateregionalcivilcourtsofappeal” ve Adalet Akademisi, doğrudan yargının birliğini ortadan kaldırdığı gibi, ülkenin federatif bir yapıya dönüşümünü de gündeme getirmektedir.

Şüphesiz “Derviş yasaları” ile yapılan düzenlemeler, son tahlilde TBMM’nin çıkardığı yasalar olduğu için, gelecekte aynı biçimde değiştirilebilir niteliktedir. Örneğin, bugün 1960’ların küçük-burjuva devrimci-milliyetçi çizgisinin izleyicisi olarak ortaya çıkan Mümtaz Soysal ve çevresi, kuracakları partiyle mecliste çoğunluğu sağladıkları koşullarda bu yasaları değiştireceklerini söylemektedirler. Bunu yapmaya kalkıştıkları anda, karşılarına çıkacak ilk engel, “kazanılmış haklar” (müktesap hak) olacaktır. Bu hakları ortadan kaldıramadıkları koşullarda, değişik yöntemler kullanarak (örneğin elektriğin kilowatt saat fiyatını düşürerek ya da bundan alınan vergiyi yükselterek) yapılan “özelleştirmeler”i ya da doğrudan sermaye yatırımlarını kapanmaya zorladıklarında, karşılarına çıkacak ikinci engel uluslararası tahkim olacaktır. Uluslararası tahkimin kararlarını tanımadıkları koşullarda ise, ya askeri darbe ile iktidardan indirileceklerdir, ya da doğrudan NATO’nun askeri müdahalesiyle yüzyüze geleceklerdir. Her iki durumda da, siyasal iktidarın en küçük bir ekonomik ya da yasal düzenlemeye gidebilmesi için kendine bağlı ve “güvenilir” bir silahlı güce gereksinmesi bulunmaktadır ve bu silahlı güç, her durumda belirleyici niteliktedir.

İşte “Derviş yasaları”nın mevcut düzen içindeki partilerin karşısına koyduğu sorun böylesine politik ve askeri bir sorun durumundadır. Bir başka deyişle, günümüzde mevcut düzen sınırları içersinde faaliyet yürüten her partinin kendi programını uygulayabilmesi için anti-emperyalist bir mücadeleye hazır olması gerekmektedir. Kemal Derviş’in “en büyük yurtseverlik güçlü ekonomiye destek vermektir” sözüyle çarpıtmaya çalıştığı nokta da bu anti-emperyalist yandır.

Dipnotlar
[1*] 3 Mayıs 2001 tarihli ”Niyet Mektubu”
[2*] Burada sözü edilen ”avukatlar” ifadesi, ”savcılar ve avukatlar” olması gerekmektedir. ABD hukuk sisteminde ve İngilizcede savcı ve avukat aynı sözcükle ifade edildiğinden, çeviriyi yapanlar bu farkı dikkate almamış görünmektedirler. Bu da, ”Niyet Mektubu” ve ”Güçlü Ekonomiye Geçiş Programi”nın nerede ve kimler tarfından yazıldığına ilişkin basında çıkan haberlerle örtüşmektedir. Hürriyet gazetesinin 19 Mayıs 2001 tarihli bir haberinde şöyle denilmektedir:

”IMF’ye gönderilen Niyet Mektubu’nun iki ayrı yerinde geçen ‘Türk yetkililer’ ifadesi yadırgandı. Başta Başbakan Bülent Ecevit olmak üzere, üç koalisyon lideri ile Devlet Bakanı Kemal Derviş’in imzasıyla, IMF Başkanı Horst Köhler’e gönderilen Mektup’ta, program için aylardır gece-gündüz uğraş veren ekonomi bürokratlarından ‘Türk yetkililer’ olarak sözediliyor. Ekleriyle birlikte 53 sayfadan oluşan Niyet Mektubu’nun son 19 sayfası ekonomik hedeflere ilişkin tabloları içeriyor. 35. sayfada ‘Türkiye Kantitatif Performans Kriterleri ve Gösterge Niteliğindeki Hedefler’ tablosunun en altında ‘Kaynak: Türk yetkililer’ ifadesi yer alıyor. Yine 51. sayfada ‘Türkiye: Kamu Sektörü Faiz Dışı Dengesi-2000-02’ başlıklı tablonun altında ise ‘Kaynaklar: Türk yetkililer ve IMF’nin tahminleri’ ifadesi göze çarpıyor.

Bu ifade, ekonomi bürokratlarına dışardan bir yabancının bakışı gibi algılanırken, ‘Eğer bu programı, mektubu yabancılar hazırlamadıysa, insan kendi kendisinden neden ‘Türk yetkililer’ diye sözetsin?’ sorusuna yol açtı. Tablolarda kaynak belirtilmesi gereken bölümlerde, tıpkı ‘IMF’nin tahmini’ ifadesinde olduğu gibi, kurum adı belirtmenin daha doğru olacağı ifade ediliyor.”

orjinal makale kaynak : internet,
http://www.kurtuluscephesi.com/kurcep1/kc61_2.html

Reklamlar

Bir Yanıt to “Recep T.ce uygulanan Kemal Dervişin “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ne idi?”

  1. buyukakin Says:

    Kemal Dervis’in icaatları sırasında yanındaki asistanı kimdi ? Yanıt ; Dönemim Hazine Müsteşarı, Kılıçdaroğlunun şimdiki rezerv maliye bakanı CHP Edirne Milletvekili Faik ÖZTRAK.. Kemal DERVİŞ daha sonra Deniz BAYKAL’ın daveti ile CHP den Edirne milletvekili olmuştu.. Ha ali veli ha veli ali …

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: