baskıya ve faşizme karşı halka meşru direniş çağrisi – tam metin

Uluslararasi basının her ne hikmetse tamamını veremeyip sadece bir kısmının ozet gectiği, yerel basında ise kaybolan, TC Demokrasi tarihindenhalka mesru direnis cagrisi‘nın tam metni…
27.01.2010
buyukakin


CHP’li Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinden

26.01.2011
Kamuoyuna ;

Anayasa ve Adalet Komisyonu Üyelerinin;
Anayasa Mahkemesi,
Yargıtay ve Danıştay ile ilgili Hükümet Tasarıları Hakkındaki Değerlendirmeleri;

8 yılı aşan bir süreden bu yana devam eden AKP iktidarıyla birlikte, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde artık AKP’nin Derin Devleti inşa edilmiş durumdadır.

Daha önceki iktidarlar döneminde gerçekleştirilen nisbi partizanlaşmayla, hiçbir şekilde kıyaslanmayacak bir süreçten söz ediyoruz. Bu süreçte, bundan böyle devlet yönetiminde kritik görevlerde kamu görevlisi yoktur. Kamu yönetiminde, Partinin Memuru vardır, Cemaatlerin memuru vardır.

Türkiye Cumhuriyeti’nin Valileri’nin önemli bir bölümü Devlet’in Valisi olmaktan çıkmış durumdadır. AKP’nin İl Başkanlıklarıyla eşgüdüm içinde görev yapan ve Siyasi İktidarın Ajanı durumunda olan görevliler haline gelmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye’den Yönetilmemektedir.
Bu süreçte Başbakanlık, Adalet ve İçişleri
Bakanlıkları kilit rol üstlenmişlerdir.

Türkiye Cumhuriyeti İçişleri Bakanı, sayılarının 500’e ulaştığı ifade ve iddia edilen yabancı istihbaratçının varlığıyla ilgili olarak ısrarla sorulan sorulara, “Ben de bilmiyorum” diyebilmektedir.

Bunu söyleyen İçişleri Bakanı’na, ızdırap içinde “Sen hangi ülkenin Bakan’ısın, taşeron Bakan’mısın ?” demek zorunda kalıyoruz.

Türkiye Cumhuriyetinde TİB yoluyla , yasa dışı telefon dinlemeleri yoluyla , Telekomünikasyon yoluyla , gizli tanık terörü yoluyla ; Başbakanlık , İçişleri ve Adalet Bakanlığı bünyesinde oluşturulan “illegal karargahın” varlığını doğrulayan gelişmeler yaşanmaktadır.

Türkiye Cumhuriyetinde 4 Mayıs 2007 tarihli Dolmabahçe görüşmesiyle birlikte, “sivil-asker işbirliğiyle” post-modern bir darbe gerçekleştirilmiştir. Bu darbe üzerine 22 Temmuz 2007 seçimleri şekillenmiştir.

5 Kasım 2007 tarihli Erdoğan-Bush görüşmesiyle de bu süreç uygulamaya sokulmuştur.

Adalet Bakanı , ABD’ne 24 saatliğine gitmekte, gizli görüşmeler yapmakta, ancak kamuoyuna tatminkar hiçbir açıklama yapılmamaktadır.

Siyasi iktidar, kamu yönetimi içinde kendi Devletini yarattığı gibi ; sivil toplumu sindirmiş, birkaç istisna dışında sivil toplum ve meslek kuruluşları muhalefet edemez hale gelmiştir. Anayasal çerçevede muhalefet görevini yapmak isteyen ve sayıları son derece sınırlı olan meslek odaları ve kuruluşlar ise, medya yapılanmasındaki kuşatma ve çıkar ilişkileri sebebiyle sesini duyuramaz hale gelmiştir.

Basının bir kısmı , siyasi iktidar tarafından çıkar ilişkileri içinde “yandaş sözcü” olarak kullanılmaktadır. Bu anlamda ele geçiremediği ve artık sınırlı hale gelen diğer basın grupları ise, vergi soruşturması yoluyla sindirilmiş, etkisiz hale getirilmiştir. Bu gruplardaki yazar kadroları ve televizyon programları bile artık siyasi iktidar tarafından dizayn edilmektedir. Bu medya gruplarındaki programlarda mutlaka siyasi iktidarın bir ya da birkaç sözcüsü programlarda görev üstlenmektedir.

Türkiye’de, Devlet yönetiminde; “Benim Memurum, Benim Müsteşarım, Benim Bakan’ım…” döneminden sonra, “Benim Yargıcım” dönemi yeni HSYK yapılanmasıyla birlikte ; Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarıyla hayata geçirilmek istenilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik ve sosyal hukuk
devletinin tüm direnme unsurlarını ve hayatiyetini yok eden ;
rejimi Faşist bir yapıya dönüştüren sürecin nihai aşamasıyla
karşı karşıyadır.

Uygulanan sosyo ekonomik politikalarla Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları, Cumhuriyet tarihi boyunca kazandıkları “özgür birey” kimliğinden uzaklaştırılmakta, tebalaştırılmaktadırlar. Sadaka kültürü toplumsal bir olguya ve temel bir devlet politikasına dönüştürülmüştür. Gelir dağılımı adaletsizliği uçurum boyutlarına varmıştır.

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer’in,
1995 yılında yayımlamış olduğu makaledeki görüşler,
AKP iktidarıyla birlikte adım adım ve maharetle
hayata geçirilmiştir.

Türkiye’de laiklik ilkesinin yerini , İslamla bütünleşmesi ve daha Müslüman bir yapıya devretmesi gerektiğini , artık bunun zamanın geldiğini ifade eden Ömer Dinçer; aslında Başbakan’ın sözcüsü konumundadır. Kutsal değerlerimizi ve İslamiyeti istismar ederek , faşizmi kurumsal hale getirmek isteyen siyasi iktidarın önündeki en önemli engel ise Yargı’dır.

Bu gün görüşülmekte olan tasarılar Yargı engelini
tümüyle bertaraf etmenin ve rejimi dönüştürmenin
nihai aracı haline gelmiştir.
Türkiye, Cumhuriyet ve Demokrasinin kazanımlarını
kaybetme noktasına gelmiştir.

Bu sürecin kaçınılmaz sonucu ise, Devlet olarak dikta yapılanması , toplumsal olarak da bölünmedir, ayrışmadır.

Karartma, bilgi kirliliği ve takiyye konularında yakın tarihin en büyük demagoglarından olan Başbakan; Göbels propagandası ve Makyavel yöntemleriyle ; Türkiye’yi hem ekonomik olarak , hem siyaseten ve hem de kültürel olarak müstemleke bir ülke haline getirme misyonunu büyük ölçüde başarmış durumdadır.

Başbakan’ın deyimiyle, Türkiye “Bölgenin Süpermarketi” haline getirilmiştir. Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşları ise bu süpermarketin “kayıt dışı çalışanları ve bekçisi” konumundadırlar.

1919’larda başarılı olamayan, amacına ulaşamayan
emperyalizm , AKP’nin “işbirlikçi “ anlayışıyla bugün
önemli bir mesafe almıştır.

Böyle bir tablo içinde Anayasa Mahkemesi, Yargıtay ve Danıştay tasarılarının teknik ve hukuki olarak değerlendirmesini yapmanın pratik bir anlamının olamayacağı açıktır.

Sadece şunları söylüyoruz;

Tüm yargı mekanizması ve kazanımları; yeni oluşturulan
ve birçoğunda Yargıçlık misyonu bulunmayan
Anayasa Mahkemesine boğdurulmak ve hegomanyasına
sokulmak istenilmektedir.

Bugün için Yargıtay ve Danıştay’a egemen olamayan
Siyasi iktidar, Yargıtay ve Danıştay’ı Anayasa Mahkemesi
aracılığıyla ezmek ve etkisiz kılmak istemektedir.

Anayasa mahkemesi içinde Başkan aracılığıyla bir “Dikta Makamı” oluşturulmaktadır.

Siyasi İktidar, doğrudan kendisine tabi olan Anayasa Mahkemesi yoluyla ; 2011 seçimleri sonrası planladığı yeni anayasa düzenlemesiyle , hukuk ve demokrasiye nihai darbeyi vurmayı amaçlamaktadır.

Anayasa Mahkemesi , Yargıtay ve Danıştay gibi Kurumlar faşizmi hedefleyen iktidarlar için başlangıçta alt edilmesi gereken , üzerlerinden atlanması gereken kurumlardır. Ancak iktidar , Devlet’i ele geçirdikten sonra artık bu Kurumlar , faşizmin demir pençesini oluşturan faşist yargı kurumlarına dönüşürler.

Yıl 1933….

Nazi İktidarının, yeni iktidara geldiği ve henüz yargı üzerinde tam olarak denetim sağlayamadığı yıllar…

Reichstag yangınıyla ilgili davada yargılanan 4 komünistten 3’ünü Alman Yüksek Mahkemesi beraat ettirir. Hitler ve Göering çok sinirlenir. Bu davalar Yüksek Mahkemeden alınır , yeni kurulan Halk Mahkemesine aktarılır.

Yeni Mahkeme , kısa sürede ülkenin en korkunç mahkemesi olmuştur. Türkiye’de de bu misyonu üstlenen Mahkemelerin artık söz konusu olduğunu yeri gelmişken ifade ediyoruz. Hitler’in Mahkemelerinde meslekten gelme 4 Yargıç vardır. Diğer 5 Yargıç ise S.S’lerden ve Ordu’dan seçilmişlerdi. Böylece çoğunluk meslekten gelmeyen yargıçlardan oluşuyordu.

Ortaya çıkan 2 gerçek vardır.

Naziler, Yüksek Mahkeme Yargıçlarının kendi kontrolleri altındaki kurumlardan seçilmesini sağlıyorlar. AKP bunu daha da ileri götürüyor. Sadece Yüksek Mahkemeleri değil, İlk Derece Mahkemelerinde de bunu başarıyor.

İkinci gerçek ise şudur; Nazi Mahkemelerindeki Yargıçların bir kısmı meslekten yargıç yani Nazi İktidarından önce de Yargıç olanlar… bunlar ya Naziler iktidara gelince Hitler’e boyun eğmiş insanlar ya da başından beri faşizme inanmış olanlar …..

Bu açıdan, bugün demokrasi nutukları atan, hukukun
üstünlüğünden bahseden bazı Yargıç ve Savcıları, şayet
bu süreç engellenmez ise , yarın öbür gün hukuku ortadan
kaldıran , faşist yargı sisteminin en tepesindeki insanlar
olarak göreceğimizden kimsenin kuşkusu bulunmasın.

Faşist yargı işte böyle adım adım oluşur.

Bir siyasi iktidar, faşizmi adım adım Devlet yapısı içinde kurumsal hale getiriyorsa, çağdaş anayasalarda düzenlenen temel hak ve özgürlükleri gasp ediyorsa; orada artık insan hakları evrensel sözleşmelerinde ve uluslararası sözleşmelerde düzenlemesi yapılan “baskıya ve faşizme karşı direnme hakkı nın” meşru şartları oluşmuş demektir.

Türkiye Cumhuriyetinin tüm yurttaşlarını, bu “açık ve yakın tehlikeye karşı” uyarıyor, anayasal ve meşru zemin içinde toplumsal haklarını kullanmalarının zorunluluğunu dile getiriyoruz. Gün o gündür.

Tüm yurttaşlarımızın ve sivil toplumun dikkatlerine saygıyla sunulur.

M.Akif Hamzaçebi
CHP Grup Başkanvekili
Trabzon Milletvekili

Atila Emek – Mehmet Ali Özpolat – Atilla Kart
Antalya Milletvekili – İstanbul Milletvekili – Konya Milletvekili

Şahin Mengü – İsa Gök
Manisa Milletvekili – Mersin Milletvekili

Halil Ünlütepe – Turgut Dibek – Ali Rıza Öztürk
Afyonkarahisar Milletvekili – Kırklareli Milletvekili – Mersin Milletvekili

Rahmi Güner – Ali İhsan Köktürk
Ordu Milletvekili – Zonguldak Milletvekili

Orjinal metni indirmek icin link:
http://rapidshare.com/#!download|373dt|444822856|mesru_direnis_cagrisi.pdf|129

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s