Aralık, 2010 için arşiv

BAROLARDAN HÜKÜMETE SERT TEPKİ…

Posted in Uncategorized on 11 Ara 2010 by buyukakin

BASIN AÇIKLAMASI

İSTANBUL BAROSU BAŞKANI AV.ÜMİT KOCASAKAL VE ANKARA BAROSU BAŞKANI AV.METİN FEYZİOĞLU’NUN ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİLERİNE VE YÖNETİMLERİNE YÖNELİK ŞİDDET VE BASKI UYGULAMALARINA KARŞI 11 ARALIK 2010 TARİHİNDE YAPTIĞI ORTAK BASIN BİLDİRİSİDİR.

1. Emniyet güçlerinin, siyasi iktidarı protesto eden üniversite öğrencilerine karşı şiddet boyutuna varan ölçüsüz güç kullanması demokrasi adına kaygıyla ve tepkiyle izlenmektedir.

2. Siyasi iktidar ise, üniversite yöneticilerine karşı bir demokraside kabulü mümkün olmayacak şekilde açıkça saldırıya geçmiştir.

3. Siyasi iktidarın ve iktidarın bir temsilcisi gibi davranan YÖK Başkanlığının üniversite özerkliğine ve özgür düşünceye tahammülü olmadığı anlaşılmıştır.

4. Bugün Türkiye’de yaşananlar, sivil dikta uygulamalarıdır. Türkiye, hukuk devleti olmaktan hızla uzaklaşmaktadır.

5. Demokrasilerde protesto, toplantı, gösteri ve yürüyüş hakkı, ifade özgürlüğünün vazgeçilmez koşuludur. Siyasi iktidarın bu haklara saygı duyması ve hoşgörü göstermesi zorunludur.

6. İstanbul’da Dolmabahçe’de ve Ankara’da Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde yaşanan olaylarda, gösteri hakkını kullanmak isteyen öğrencilerin şehir girişlerinde durdurulması, otobüslere hapsedilmesi, seyahat özgürlüğünün, suç teşkil edecek şekilde dayanaksız ve keyfi şekilde sınırlandırılmasıdır.

7. Polisin, protesto haklarını kullanmak isteyen öğrencilere karşı ölçüsüz güç kullanması, öğrencileri dövmesi, kasten yaralama suçuna vücut vermiştir. Bu dayak sırasında bir öğrencinin çocuğunu düşürmesi ise uygulanan gücün şiddetinin ve ölçüsüzlüğünün en açık kanıtıdır.

8. Bundan çok daha vahim olanı ise, siyasi iktidar yetkililerinin öğrencileri aşağılayan, onlara terör örgütü üyesi muamelesi yapan, demokratik protesto özgürlüğünü yok sayan, polisin ölçüsüz güç kullanımını onaylayan, hatta teşvik eden açıklamalarıdır. Bu tür bir yaklaşımın hukuk devletinde ve demokrasilerde yeri yoktur.

9. YÖK Başkanlığı ve siyasi iktidar yetkililerince yapılan açıklamalar, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Dekanı ve öğrenciler hakkında ceza ve disiplin soruşturması açılması yönünde bir baskı ve dayatmadır.

10. Bütün bu yaşananlar, totaliter devletin ve faşizmin artık çok yakından duyulmaya başlayan ayak sesleridir.

11. Biz, Ankara ve İstanbul Baroları olarak demokrasiyi hedef alan bu uygulamaları şiddetle kınıyor, üniversite yönetimlerinin ve demokratik protesto hakkını, hukuka uygun biçimde kullanan öğrencilerin yanında olacağımızı, faşizm boyutlarına ulaşan hukuksuzlukların karşısında kararlılıkla duracağımızı ve süreci büyük bir “titizlik”le izlemeye devam edeceğimizi kamuoyunun bilgisine saygı ve kaygıyla sunuyoruz.

kaynak : Ankara Barosu web sayfası
http://www.ankarabarosu.org.tr/Default.aspx?Type=Detail&id=5647

istanbul barosundan talebimizdir..

Posted in Uncategorized on 07 Ara 2010 by buyukakin

CHP’nin Geleceğine Dair Akıl Yürütmeler

Posted in Uncategorized on 06 Ara 2010 by buyukakin


CHP’nin Mayıs ayında yaşadığı başkan değişiminin ardından geçtiğimiz ay partinin en güçlü adamı olarak bilinen Önder Sav ve ekibinin gürültülü bir biçimde parti yönetiminden uzaklaştırılmasından sonra en bıkkın karamsarların bile saklayamadığı bir merakla sorduğu soru yeni CHP’nin rotasının ne olacağı.

Acaba CHP pek çok demokratın özlediği ve istediği gibi tam manasıyla demokrat, özgürlükçü ve sosyal adaletçi bir parti mi olacak? Yoksa parti bütün değişim sinyallerine rağmen halihazırdaki kadro yapısının yetersizliğinin ve tarihsel-genetik şartlanmışlığının kurbanı mı olacak?

Bilindiği gibi Baykal CHP’si yaklaşık son on yıldır dar bürokratik zümrenin organik partisi rolünü üstlenmişti. Baykal’ın en büyük başarısı Batılılaşmış, eğitimli orta ve üst sınıflar, Aleviler, coğrafi-tarihsel nedenlerle yaşam tarzları daha Batılılaşmış Ege ve Akdeniz halkı ile hâlâ CHP aidiyetini sürdüren memur ve sendikalı işçilerden oluşan geniş bir koalisyonunun çıkarlarını asker-yargı bürokrasisinin çıkarlarıyla özdeş kılmasıydı. CHP’nin sözünü ettiğimiz kesimlerin çıkarlarını, tıpkı 1970’lerde yapmayı başardığı gibi, bürokrasinin çıkarlarından özerkleştirip geniş halk kesimlerinin, kent yoksullarının, köylülerin ve Kürtlerin çıkarlarıyla ilişkilendirebilmesi her şeyden önce basit bir vitrin ve yönetici kadro değişiminin ötesinde, yerel örgütlerden en tepeye kadar bir CHP’li tipolojisinde ve buna mukabil örgüt yapısında gerçekleşecek köklü bir değişimi gerekli kılıyor. Üstelik böyle bir değişim için dünya konjonktürünün de yeterince elverişli olması; 1970’lerin CHP’sinin biraraya getirdiği orta sınıf ve kent yoksulları koalisyonun tutkalı olan ulusal kalkınmacılığın ve Üçüncü Dünyacı bir solculuğun prestijinin yitip, inandırıcılığının kalmadığı bir dönemde bu grupları bir arada tutabilecek dinamik ve yaratıcı ekonomik-sosyal politikaların önce yoktan varedilmesi sonrasında da adım adım inşa edilmesi gerekir.

Bütün bu nedenlerle CHP’nin orta sınıflar ve yoksullar koalisyonuna dayalı bir sosyal demokrat parti haline gelebilmesinin kısa vadede zor olduğunu, yaşananın daha çok tepe kadrolarda yaşanan bir değişimle birlikte CHP’nin eski stratejisinin iflasının kabulü ve yeni bir stratejinin el yordamıyla aranmaya başlaması olduğu tespitini yapmak daha makul gözüküyor. Bu tespit, yaşanan değişimi küçümsemek anlamına gelmiyor. Yukarıdan aşağıya yaşanan bir strateji değişimi son derece köklü değişimlerin kapısını aralayabilir ve CHP’nin farklı kesimlerden oy almasının önünü açabilir. Tabii aynı stratejik açılım birtakım yapısal engellerin kıskacında tıkanıp heba da olabilir.

YENİ KADRO YENİ STRATEJİ

Yeni CHP’nin stratejik açılımının adını CHP muhalefetini akılcılaştırma ve Türkiye gerçekliğiyle barıştırma çabası olarak koymamız çok da yanlış olmaz. Daha önceki bir yazımızda Baykal CHP’sinin siyasal çizgisinin irrasyonel yönlerini analiz etmeye çalışmıştık.

Baykal’ın siyaset tarzı gerçekten de yıllarca hor gördüğü “yobaz takımının” ülke yönetiminin en kilit yerlere geldiği, devlet resepsiyonlarının türbanlı eşlerle dolduğu bir Türkiye görmektense ölmeyi yeğleyecek yaşlı bir Cumhuriyet aristokrasisinin kibirli ve kör inatçılığını yansıtıyordu. Tıpkı Fransız Devrimi’nden yüz yıl sonra bile Avrupa’da mutlak monarşiyi ihya etmeye çalışan 19. yüzyılın inatçı, militarist aristokratları gibi çarpışarak yenilmeyi uzlaşmadan daha onurlu sayan, pragmatik tavizlerden nefret eden, ayaktakımının başlattığı değişim sürecine ayak uydurmayı reddeden ihtiyar, huysuz ve inatçı bir stratejiydi bu. Değişim sürecine aktif olarak katılıp değişimin seyrini etkilemek yerine ya hep ya hiç taktiğiyle yenilgisini sürekli kılıp mutlaklaştıran bir çizgiydi.

Kılıçdaroğlu CHP’sinin iflas ettiği defalarca ispatlanan bu stratejiyi kısmi olarak akılcılaştırmak işine soyunduğu söylenebilir. Statüko koruyuculuğunu bırakıp demokratikleşme ve değişim konusunda olumlu bir tavır takınmayı ve AKP’yi sol bir siyasetle sıkıştırmayı hedefleyen ve ancak bu yolla farklı toplum kesimlerinden oy alabileceğine inanan bir stratejiye doğru yelken açmışa benziyor yeni CHP.

Peki yeni CHP bu stratejiyi ne ölçüde içselleştirecek ve başlattığı açılımı ne ölçüde ilerletecek?

Bu konuda ilk şüphe yeni kadronun niteliğine dair duyulan güvensizliklerden kaynaklanıyor. Karamsarlara göre aşağı yukarı Baykal CHP’sinin içinde ve hatta tepelerinde yer almış, bu konumu içlerine sindirmiş kadrolardan ciddi bir yenileşme beklemek yersiz. Gerçekten de yeni merkez yönetimdeki isimlerin ayırdedici özelliklerinin Baykal yönetimine alenen muhalefet etmiş isimlerden oluştuğunu söylemek mümkün değil.

Eski CHP’de en tepe kadrolarda yer almamış olsa bile gayet önemli pozisyonlar işgal etmiş bir ekip değişimin öncüsü olabilir mi?

Bu tespitlerden hareket eden bir karamsarlık çok haklı nedenlere dayansa da eski CHP’nin bir diktatörlük olduğunu ve diktatörlük sonrası değişimlerin kimi şaşırtıcı sürprizleri barındırabildiği ihtimalini yabana atmamak gerekiyor. Ülke ve parti yönetimlerinde yıllarca diktatörlüğünü sürdürmüş liderlerin bazen suikast, bazen kaza ve bazen de doğal yollardan ölümünün (ama kesinlikle isyanla değil) ardından onların sağ kolları sayılabilecek ardıllarının diktatörlük yönetimini sürdürmek yerine kontrollü bir açılımla siyaseti akılcılaştırma, reform ve demokratikleşme süreçlerine giriştiklerine defalarca tanık oldu dünya siyaseti.

Dominik Cumhuriyeti’nde 1960’ların başında yaşanan benzer bir değişimi nefes kesici bir biçimde anlatan, bu senenin Nobel ödüllü yazarı Mario Vargas Llosa’nın Teke Şenliği romanı böyle bir değişim sürecine dair derin gözlemler sunuyor örneğin. Genelde ardılları bu tarz bir değişime zorlayan nedenler bazen merhum diktatörlerin eski yönetici eliti birarada tutan karizma-korku karışımını kuramayacakları endişesi, bazen değişime bu denli direnmenin kimseye hayretmeyecek ölçüde ülkeyi batağa sürüklediği fikrine ikna olup kontrollü bir açılımla iktidarını meşru temellere dayandırma arzusu olabiliyor. Bu noktada ardıllar eski rejimin kimi kalıntılarını garanti altına alacak kısmi ve kontrollü bir geçiş sürecinin ve pazarlıklarının yolunu açarak siyasetin merkezinde yeni bir makuliyet arayışını başlatabiliyorlar.

Kılıçdaroğlu’nun da CHP’nin değişimine içten içe inanmış ama diktatöre karşı muhalefet bayrağını açmaya cesaret edememiş bir üst düzey yönetici olduğunu düşünmek için nedenler mevcut.

Kılıçdaroğlu’nun Baykal CHP’sinin asıl çekirdek kadrosunda yer almamış olması, Gürsel Tekin ile birlikte 2007 seçim hezimeti sonrası parti içinde yaşanan minimal değişim sürecinde öne çıkan isimler olması ve yeni MYK’daki pek çok ismin eski CHP çizgisinin canhıraş savunucuları olarak öne çıkmış isimler olmaması yeni ekibin bir diktatörlük sonrası değişimin taşıyıcısı olabileceğine dair minimal bir iyimserlik yaratabiliyor. Tabii Vatan’daki köşesinde Baykal’a toz kondurmaya yanaşmamış, ultra-ulusalcı bir kariyerden gelen Süheyl Batum’un kafa karıştırıcı varlığını da ihmal etmemek gerek. (Ama belki tam da böyle biri, bir Teke Şenliği sahnesinin karakter oyuncusu olabilir!)

Fakat bu yazının asıl tartışmak istediği yeni CHP yönetim kadrosunun sicili, potansiyeli ve ufku üzerine spekülasyon yapmak değil, daha ziyade CHP’nin yeni çizgisinin sürdürülebilirliğinin imkanları ve bu çizginin karşılaşacağı olası yapısal kısıtları üzerine kafa yormak.

KALICI BİR DEMOKRATİK STRATEJİ İNŞA EDİLEBİLİR Mİ?

Kılıçdaroğlu’nun son altı aylık performansının bir değişimi işaret ettiği ölçüde bariz bir tutarsızlık ve yalpalamayla malul olduğu aşikar. Türban sorununu çözeceğim dedikten sonra, “Kılıçdaroğlu Türban Yasağına Karşı” diye haber yapan gazeteyi yalanlayıp böyle bir şey söylemediğini ilan ederek, “bana oy verin meseleyi nasıl çözeceğimi görün” beyanatları verip AKP kendisini somut adım atmaya zorlayınca işi yokuşa sürerek, Kürt meselesi kanla çözülmez dedikten hemen sonra siperde ayakta durma tartışması başlatarak, Cumhurbaşkanını Meclis’te ayakta karşılayarak bir CHP geleneğini bozduktan sonra Cumhurbaşkanlığı resepsiyonuna gitmeyerek sergilediği bir tutarsızlık bu.

Yaygın kanı söz konusu tutarsızlığın aslında değişim isteyen bir Kılıçdaroğlu ile bu değişime direnen eski CHP oligarşisi arasındaki çekişmeden kaynaklandığı ve bu engeller elimine edildikten sonra Kılıçdaraoğlu’nun daha tutarlı bir demokratik hat izleyebileceği yolunda. Peki ama ya öyle değilse? Ya Kılıçdaroğlu’nun popülizmle karışık bu tutarsız demokratlığı CHP’nin yeni stratejisi olarak kalıcılaşırsa? Tek amacı günlük zevahiri kurtarmak ve iktidar partisinin salvolarını kısa vadede boşa çıkarmak olan ancak son tahlilde halkı aptal yerine koymaktan kurtulamayan bir siyaset esnaflığında takılıp kalırsa CHP? Türkiye siyasal kültürü hesaba katıldığında bu seçeneğin çok da yabana atılır bir ihtimal olmadığı belirtilmeli.

Yukarıda Baykal çizgisinin ciddi ölçüde bir akıldışı inkar hissiyatına dayandığından bahsetmiştik. Elbetteki bu, söz konusu çizginin akılcı hesaplardan tümüyle mahrum olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin Baykal’ın 2002 sonrası dönemde ısrarla partiyi sol söylemlerden uzaklaştırması sadece “devleti koruma” refleksini değil eski merkez sağ oyları bünyesinde toplama hesabını da yansıtıyordu. 2007 seçimleri sonrasında ve belediye seçimleri sırasında çarşaf açılımı yaparak, Kılıçdaroğlu ve Tekin’i öne çıkararak ve “laiklik” vurgusunu azaltarak başlattığı son derece cüzi açılımı tamamen akamete uğratan ikinci dönem negatif siyaseti de benzer bir siyasal hesapçılığın ürünüydü. Bu hesap AKP’nin 2007 seçimlerinde tescillenen popülaritesini daha da arttıracak herhangi bir reform ve açılım sürecini Anayasa Mahkemesi’nin de yardımıyla sabote etme üzerine kuruluydu.

AKP 2007 seçimlerinden sonra 12 Eylül Anayasası yerine yeni bir anayasa yapma vaadinde bulunarak ve ardından Kürt meselesini silah dışı yollardan çözmeye yönelik birtakım adımlar atarak CHP’yi bir seçime zorlamıştı. CHP ya bu açılımlara kökten karşı çıkarak statükoculuğa berdevam diyecek ya da bu açılım süreçlerine bir şekilde ortak olacaktı. CHP’nin bu değişim sürecine aktif olarak katılması sadece ideolojik nedenlerle olanaksız değildi. Siyaset kültürümüzün yaygın hesap kitap mantığı açısından bakıldığında da bu seçenek ihtimal dışıydı. Zira CHP’nin de katılacağı bir demokratikleşme ve Kürt açılımı sürecinin, devletin kurumları ve bilhassa yargıçlarının engellemelerini yumuşatacağı, daha da önemlisi bu politikalara karşı olası bir milliyetçi reaksiyonu en azından kendi tabanının nezdinde kontrol edebilecek olması nedeniyle, başarılı olma ihtimali çok yüksekti. AKP inisiyatifiyle başlatılmış bu süreçlerin başarılı olması ise kamuoyunun büyük ölçüde hoşlanmadığı bir darbe anayasasını ve en önemlisi ülkenin son 25 yıldır en büyük sorunu olagelmiş Kürt sorununun çözülmesi için büyük yol katedilmesi anlamına gelecekti. Değil sadece 1980 sonrasının, neredeyse bütün Cumhuriyet tarihinin sivil siyaset öncülüğünde yürütelecek büyük bir siyasal çözüm kampanyasının AKP yönetimi altında ve bizzat AKP inisiyatifiyle gerçekleştirilmesi ise AKP’yi Türk siyasetinde müstesna bir yere taşıyacak ve bir sonraki seçim dönemindeki iktidarını neredeyse garanti altına alacaktı. AKP’yi iktidardan uzak tutmak için her yolu denemeye hazır bir parti için daha büyük bir kabus senaryosu olamazdı herhalde. Dolayısıyla CHP’nin AKP iktidarı boyunca ama daha çok 2007 sonrasında dikkatle izlediği hesap AKP’nin hanesine yazılacak ve AKP iktidarını konsolide edecek her türlü politikayı sabote etmek üzerine inşa edilmişti.

Yeni CHP’yi bekleyen en önemli test işte bu tarz siyaset hesabının CHP’yi gelecekte de ne ölçüde teslim alacağı sorusu etrafında düğümleniyor. Kılıçdaroğlu şimdiye kadar AKP’nin adım atmayı düşünmediği bir takım alanlarda demokratik eleştiriler getirerek AKP’yi soldan sıkıştırmaya yönelik adımlar attı. Yüzde 10’luk seçim barajı ve YÖK gibi AKP’nin değiştirmekte isteksiz olduğu konularda reform önererek CHP’nin yeminli statüko yanlısı imajını değiştirme fırsatı elde etti. Ancak şimdiye kadarki Kılıçdaroğlu performansı CHP’nin önerdiği ya da önereceği birtakım reformların AKP’nin de istediği reformlar olması durumunda CHP’nin aynı reformcu tutarlılığı gösterip göstermeyeceği sorusuna net bir cevap vermeyi zorlaştırıyor.

Örneğin acaba CHP türban konusu ya da Kürt meselesinin demokratik yollardan çözümü gibi AKP’nin de istekli gözüktüğü noktalarda AKP ile belli bir ortaklaşmayı kaçınılmaz kılan reformist adımlar atabilecek mi? Bu soruya kolayca evet demenin zorluğu yukarıda özetlediğimiz siyaset mantığı göz önüne alındığında ortaya çıkıyor.

CHP ve AKP’nin olası demokratik gündemleri kesiştiğinde CHP nihayetinde AKP’nin hanesine artı olarak yazılacağını düşüneceği birtakım adımlarda AKP’ye destek mi olacak yoksa onun popülaritesini azaltmak için bu hareketleri sabote etmeye mi çalışacak? İşte bu ikinci seçeneğin tercih edilmesi durumunda ortaya, AKP’nin yanaşmadığı noktalarda demokrat ama AKP’nin gerçekleştirmek istediği reformlarda ayak sürüyen, ortalığı bulandıran ya da makul olmayan şartlar ileri sürerek süreci sabote etmek isteyen bir CHP’nin ortaya çıkma ihtimali çok yüksek. Bunun sonucu ise siyaset sahnesinde kendi farklı demokratik gündemi olan iki parti ve var olan körler döğüşünün “demokratlık” kisvesini sahiplenen bir siyaset diliyle sürdüğü bir siyaset alanı olacak. Kuşkusuz böylesi bir CHP eski CHP’den daha ileride olacaktır. Böyle bir tarz-ı siyaset en azından AKP’nin demokrasi konusundaki çifte standartlarını teşhir etmesi açısından olumlu bir işlev taşıyacak; ama aynı zamanda CHP’yi de demokratik haklar konusunda tutarsız ve “kendine demokrat” bir parti haline sokacaktır.

CHP’yi gerçekten demokrat yapacak köklü bir değişim, siyasal kültürümüzde yaygın olan ve muhalefeti yapıcılıktan uzak bir sabotaj taktiğine indirgeyen siyaset tarzının aşılmasını ve bunun yerine, hele hele demokratlık, yenilikçilik ve sosyaa adalet konularında en ileride olunduğuna dair tutarlı bir imaj yaratıldığında yapıcı bir siyasetin “istemezük” siyasetinden daha muteber ve daha umut verici olabileceğini kavramayı gerektiriyor. Siyasetin sıfır toplamlı bir oyun olarak algılanageldiği ve “kuyrukçuluk” sıfatının en sevilen siyasal hakaretlerden biri olduğu ülkemizde CHP’nin böylesi bir siyaset ufkunu taşıyabilme ihtimali oldukça zor gözüküyor. Bütün bu nedenlerle Kılıçdaroğlu’nun son altı aylık siyasetinin bir geçiş döneminin sancılarını yaşayan tutarsız bir ara dönem olarak kabul etmenin yanında CHP’nin kalıcılaşacak siyaset stratejisinin ön habercisi olarak değerlendirmek için de gerekli nedenlerimiz mevcut.

CHP’nin benzer bir zorluğu ekonomik ve sosyal konularda da yaşayacağı öngörülebilir. Yeni CHP Baykal’dan farklı olarak iktidar olmanın yolunun tekrar sola açılmak olduğunu kavramış gözüküyor. Ancak Kılıçdaroğlu vermeye başladığı “halkçı” imajının altını dolduracak somut politikalar üretmekte büyük ihtimalle ciddi zorluklarla karşılaşacak. Kuşkusuz bu zorluk büyük ölçüde dünya konjonktüründen ve bütün dünya solunda yaygın olan alternatif ekonomik modeller ve kalkınma stratejileri üretememe sıkıntısından kaynaklanıyor. CHP yine bu noktada bir seçim yapmak zorunda kalacağa benziyor. Ya dünya sosyal demokratlarını dikkatle takip edip yoksullukla mücadele politikaları, doğrudan gelir desteği uygulaması gibi politikaları Türkiye’de hayata geçirme mücadelesi verecek ve hatta daha da yaratıcı formüller geliştirme arayışına girecek ya da 1970’lerin kalkınmacı-popülist dilini uygulanabilir somut öneriler ortaya sürmeden yeniden ısıtıp önümüze sürecek. İkincisi CHP kadrolarını ekstra zahmete sokmayacak bir seçenek olduğu ölçüde aynı kadroları AKP’nin “ucuz popülizm” eleştirisine karşı daha korunmasız kılacak. CHP’nin doğrudan nakit desteği gibi yoksullukla mücadele siyasetini gütmeye başlaması ise AKP’ye daha önce CHP sıralarından bu tarz ödemelere karşı yöneltilen “insanları tembelliğe alıştırıyor” eleştirisinin bir kenara bırakılmasını ve gelir desteğinin bir sadaka olmaktan çıkarılıp bir hakka dönüştürülmesi talebini zorunlu kılacak. CHP’nin bu konuda geçmişte gösterdiği orta sınıfa özgü reflekslerden sıyrılıp sıyrılamayacağını ve gelir dağılımına yönelik yaratıcı atılımlara hazır olup olmadığını zaman gösterecek.

Özetle belirtmek gerekirse, CHP’nin önümüzdeki dönemde ucuz popülizmle demokrasi ve özgürlükler konusunda tutarsız bir siyaset esnaflığını bütünleştiren bir stratejiyi kalıcı kılma olasılığının hiç de yabana atılır bir ihtimal olmadığını görmek gerekiyor.

Bunun aksine bir gelişmenin olması, yani CHP’de başlayan akılcılaşma emarelerinin CHP’yi tutarlı bir sosyal demokrat partiye dönüştürmesi ihtimalinin gerçekleşmesi durumunda ise bunun Türkiye’de siyaset skalasının solunda yer alan müthiş boşluğu dolduracak olması hasebiyle demokrat ve özgürlükçü solcular tarafından müspet karşılanmaması için bir sebep yok. 

Emin Alper
Birikim Dergisi Sayı 260 Aralık 2010 –
http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&dsid=399&dyid=5906