Kasım, 2010 için arşiv

Pınar Selek’e açık mektup…

Posted in Uncategorized on 26 Kas 2010 by buyukakin

Adalet, işkenceye devam ediyor hâlâ…


Sevgili Pınar,

İki gün önce, birçok gazetenin birinci sayfasından, her zamanki gülen yüzün, ışıl ışıl gözlerinle bize bakıyordun… Adının yanında “bombacı” yaftasını farklı gazeteler, farklı puntolarla farklı biçimlerde kullanmışlardı… (İleride bir gün, bütün bu badireler geçtikten sonra, o gazeteleri bir araya getirip, gazetecilik okullarındaki derslerde örnek diye göstermeli. Konu başlığı “Kamuoyu -ve Adalet- nasıl manipüle edilir” olabilir.)

Ama inan, biz senin kim olduğunu ve kişiliğini bilenler… Çalışmalarını yakından izlemiş olanlar, kitaplarını, çocuk öykülerini okumuş olanlar… Biz, senin tüm yaşamını, ezilenlerin, ötekileştirilenlerin, mağdurların haklarını korumaya adadığının bilincinde olanlar… Biz, senin her tür haksızlığa karşı çıkarken, şiddetin her türünü lanetlediğini bilenler… Var olma nedenini barışa adadığını bilenler, inan ki, şuursuz medyanın tuzaklarından kendimizi korumayı artık çok iyi öğrendik.

Sevgili baban ve avukatın Alp Selek, te-levizyonlara, basına “Bu karar yeni bir karar değil. Bu karar muhalefet şerhli… Bu karar ilk çıktığında 6 ay kadar yazılması sürdü, biz 3 ay önce öğrendik…” diye istediği kadar dert anlatsın, sansasyona ve manipülasyona ihtiyacı olan medya dinlemiyor…

Sevgili Pınar, Mısır Çarşısı’ndaki patlamayla ilgili olarak 2 kez yargılandın, iki kez beraat ettin… Arada boşu boşuna 2.5 yıl hapis yattın… İşkence gördün…

Patlamadan birkaç gün sonra, ilk gözaltına alınışın bombalamayla ilgili değildi. Yaptığın araştırmayla ilgiliydi. Bir sosyolog, yazar, araştırmacı, feminist ve barış eylemcisi olarak ülkendeki savaşı, savaşın taraflarını araştırıyordun…

Hayır, ne poliste (hatta işkencede bile), ne daha sonra savcılıkta ve sorgu hâkimliğinde, sana o patlamayla ilgili soru sorulmuyor!

KAFKA SENİ TANISAYDI

Sevgili Pınar,

Sakın bu mektubu sana cesaret vermek için falan yazdığımı sanma. Senin şimdi yaşadığın Almanya’da dimdik durduğunu, çalışmalarını sürdürdüğünü, geleceğe umutla baktığını biliyorum. Şimdi sana yazma/seninle konuşma nedenim kendime cesaret vermek için…

Adaletin, adaletsizliğin, geç gelen adaletin yalnız senin için değil, hepimiz için nasıl bir işkenceye dönüştüğünü görebildiğim için kendime cesaret ve güç vermek zorundayım.

Sadece benim değil, yüzlerce, binlerce yazarın çizerin sanatçının, insanın, senin masumiyetine olan inancı ve tanıklığı, inan sadece arkadaşımız olmandan, düşüncelerini, kitaplarını bilmemizden kaynaklanmıyor. Kendi adıma konuşayım: Şu son 12 yıldır süregelmekte olan mahkeme sürecini yakından izlediğim, kimi duruşmalarda hazır bulunduğum ve o duruşmalarda oynanan oyunu gördüğümden de kaynaklanıyor… (Örneğin, senin aleyhine, yazılı ifade verdi denilen birinin, okuma yazması olmadığı ortaya çıkmıştı bir duruşmada ve ne gülmüştük!)

Sevgili Pınar, eğer Kafka seni tanımış olsaydı, Dava romanındaki K. karakterini yaratmasına gerek kalmazdı. Seni yazardı, işi kolaylaşırdı.

Sen de tıpkı Kafka’nın K.’si gibi, önce neyle suçlandığını bilmiyordun. Neden sonra televizyondan öğrendin “Mısır Çarşısı bombacılarından biri” olduğun için gözaltına alındığını…

Sonradan “Ben o ifadeyi işkencede verdim, Pınar Selek’i tanımam bile” diyecek olan birinin, “Bu işi birlikte yaptık” demesi yetmişti, o gün bugün 12 yıldır sürmekte olan işkenceyi başlatmak için… Üstelik bunu diyen, beraat etti çoktan! (Tüm bilirkişi raporlarının bomba yok demesini vb. geçiyorum, bunları öyle çok yazdım ki… Meraklısı http://www.zeyneporal.com arşivinden bulabilir.)

PEKİ NEDEN?

Hepimiz, hepimiz soruyoruz “Peki neden” sorusunu sevgili Pınar…

Kestirmeden söyleyeyim… Bana kalırsa, bütün bunlara neden senin dik duruşun. Eğilip bükülmemen. Düşüncelerinden ödün vermemen… Yaşadığın onca işkenceye karşın, içindeki insan sevgisini, vicdan sesini ve umudunu hiç ama hiç kaybetmemen…

Sokak çocuklarıyla ilgilenmen, onları insan yerine koyman, onlara insanca yaşam sürdürmeleri için olanak sağlaman…

Travestiler ve transseksüellerle ilgilenmen, onlara karşı uygulanan şiddeti gözler önüne sermen. “Maskeler, Süvariler, Hacılar” kitabın mesela…

Ataerkil düzeni sorgulaman… “Sürüne Sürüne Erkek Olmak” kitabın, hani, mahkeme kapısında bir katil zanlısının “Akıllı ol!” diye tehdit savurduğu anki bakışı ilham vermişti. Kitabında Türk toplumunda erkek kimliğinin oluşumunu araştırırken, şiddet ve iktidar ilişkisini de irdeliyordun.

Vicdani retçileri savunman… Tüm ötekileştirilenlerin mağduriyetini kendine dert etmen… “Barışamadık” kitabın mesela…

Amargi gibi, feminizmi yaygınlaştıran bir kurumu kurmuş olman, hayata geçirmen ve etkin kılman…

Eh sevgili Pınar, bütün bunlar hoş şeyler değil elbet bizim gibi demokratikleşmekte olan bir ülkede!

Belki de on yıl önce Bayrampaşa Cezaevi’nde “Hayata Dönüş”(!) operasyonunda öldürülmediğin için sana kızıyorlardır. (Hiç unutmam, o olayın ayrıntılarını senden dinlediğim günü…)

Seni yürekten hasretle kucaklıyorum sevgili arkadaşım. İyi ki varsın! İyi ki olduğun insansın!

Zeynep ORAL
zeynep@zeyneporal.com
Cumhuiyet 26.11.2010, S.17

Reklamlar

Türkiyede 90.yıl

Posted in Uncategorized on 26 Kas 2010 by buyukakin

12 Eylül Eyleminden Sonra – Mustafa ŞERİF ONARAN

Posted in Uncategorized on 19 Kas 2010 by buyukakin


CHP’nin içinden çıkan Demokrat Parti yönetim erkini ele geçirdikten sonra, CHP’yi çötertmek için, malvarlığına el koydu, Cumhuriyetin yerleşmesine yarayan kültür kurumlarını kapattı. Para, insanın geçimini sağlamaya, yaşamasını kurtarmasına yarar. Para güç haline gelince yönetim erkini ele geçirmek ister. Celal Bayar’ın, ‘Partini tutanları zengin edeceksin’ sözünü anımsayalım. Adnan Menderes’in Vehbi Koç’a, ‘Şu 1 lirayı görüyor musun Vehbi Bey, sizi buna muhtaç ederim’ dediğini anımsayalım. Demek varlıklı olanlar yönetim erkini ele geçirenler için çalışacak. Herkesin kendine göre bir ünü, bir önemi var. O ün, o önem de yönetim erkinde görev alacağını umar. Yönetim erkini ele geçirenlerin bunlardan yararlanması da doğaldır. Yönetimin olanaklarından yararlanmak insanı öylesine değiştirir ki, yasal olmayan bir düzeni dayatmaya çalışır. Demokrat Parti bu yollara başvurdu. Üstelik ordunun onurunu kıran davranışlara da girişti.

Emekli General Ali ArmağanGaliba Haddimi Aştım‘ başlıklı anılarında, ‘siyasetçiler askeri kazanmasını bilseydi ’60 Eylemi’ne yol açılmazdı’ anlamına gelen bir gözlemine de yer verir (Cumhuriyet KİTAP, Anılar Üzerine Bir Genelleme, 19 Ağustos 2010).

Elinde silah gücü olan asker ‘İç Hizmet Kanunu’nun tanıdığı ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama-koruma görevini yerine getirmek için yönetim erkine el koyar.El koymak kolaydır da, kadro oluşturmamışsanız yönetimde kalmanız kolay değildir. ’60 Eylemi’ni gerçekleştiren gücün, ertesi ay memura ödeyecek parası yoktu.

’60 EYLEMİ’
’60 Eylemi’ne doğru Gülhane’de cerrahi uzmanlığına çalışan bir yüzbaşıydım. Hangi nedenle servisimizde yattığını anımsayamadığım Suphi Karaman’ı nice subay aramaya gelirdi.

Sonra eylem gerçekleşip Suphi Karaman Milli Eğitim’den sorumlu Milli Birlik Komitesi Üyesi olunca bana bir olay anlattı:
‘Bir gün kalın bir dosya getirdiler. ‘Bu komünist bir öğretmen. Ne yapalım?’ diye sordular. Dosyaya şöyle bir bakıp fırlattım attım. ‘Siz kimi kandırıyorsunuz?’ diye çıkıştım.’

Dosya Cahit Külebi’nindir. Suphi Karaman da Cahit Külebi’nin yakınıdır.
Suphi Karaman’a şunları söylediğimi anımsıyorum:
‘Siz Külebi’yi iyi tanıdığınız için bu düzmece dosyayı yutmadınız. Ama kim bilir tanımadığınız nice insana yanlış işlem yapılmasında kullanıldınız!’

’60 Eylemi’ dönemindeki yanlışları düşünüyorum da, üniversitelerden atılan ‘147’ler Olayı’ haklı mıydı?
Yassıada yargılamasında yargıçların azarlayan tutumu, anayasa suçu işleyenlerin ‘bebek’, ‘köpek’ davalarıyla da yargılanması gülünesi bir çelişki oluşturmuyor muydu?

O zamanlar Hikmet İlaydın’ın dillerde dolaşan bir yergisi vardı:
‘İki it var, biri Cancan, Paşanın
Biri Efgan ki bilinmez ismen
İnkılap sandığımız nesne meğer
Efganın marifetiymiş kısmen.’

’60 Eylemi’ni ordudaki alttan gelen dalga gerçekleştirmişti.
Başka yanlışlar da anımsanabilir ama, ’60 Eylemcileri’nin hazırlattığı ’61 Anayasası’ demokratik bir toplumun oluşmasında önemli kurumların yer almasına olanak sağlayan bir anayasa oldu.
Ne var ki, özgürlükçü bir anayasanın bir kargaşa toplumuna yol açacağı söz konusu olabilir miydi?
Bu kargaşa toplumuna özgürlükçü anayasa mı yol açtı, böyle bir kargaşa toplumu, bir baskı yönetimini hazırlamak için dayatılmış mıydı?
Ahmet Erhan’ın şiirini anımsayalım:
“Bugün de ölmedim anne!”
O iç çatışmalarda kimin, hangi koşullarda öleceği belli değildi.

BİR KARGAŞA ORTAMININ SÜPÜRÜLMESİ
’12 Eylül 1980 Eylemcileri’nin, böyle bir kargaşa ortamının düzeltilmesi için, ‘İç Hizmet Kanunu’ndan yola çıkıp ‘Türkiye Cumhuriyeti’ni kollama-koruma görevini yerine getirmek amacıyla’ yönetime el koyduklarını anımsayalım. Hem de artık alttan gelen dalga değil, emir-komuta zinciri içinde gerçekleştirilen bir eylem.

O kargaşa ortamında yaşayanlar iyi bilir ki toplumcu güçler siyasete ağırlığını koymaya başlamıştı. Türkiye’yi bir ‘Yeşil Kuşak’ anlayışı içinde görmek isteyen yayılmacı güçler bu gidişe engel olmalıydı. Böyle bir kargaşa ortamı ordunun eyleme geçmesini kolaylaştıracak aynı zamanda toplumu buna hazırlayacaktı.

’12 Eylül 1980 Eylemi’ üzerinden 30 yıl geçti. Otuz yıl sonra, duygusallıktan kurtularak, Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman bu eylemin bir değerlendirmesini yapmak gereğine inandı (12 Eylül’ün 30. Yılında 30 YIL 30 HAYAT, İmge Kitabevi, 2010).

Sezer ile Dizman, 12 Eylül’ün 30. yılında; kimileri ölen, kimileri o dönemin tanığı olarak yaşamını sürdüren 30 insanı birer simge olarak ele alıyor. 12 Eylül dönemindeki kendinden usanan insanların dökümünü yapan yazarlar bu 30 kişiyi nasıl seçtiklerini şöyle anlatıyor:
‘İşte biz; fişlenen 1 milyon 680 bin yurttaşın; gözaltına alınan 650 bin ‘zanlı’nın, 90 güne varan gözaltı sürelerinde işkenceden öldüğü belgelenen 171 ve kuşkulu bir şekilde ölen 300 insanın; yargılanan 230 bin kişinin; idamı istenen 7 bin ‘sanığın’; ‘sakıncalı’ sayılarak işinden atılan 30 bin çalışanın; 120 öğretim üyesinin; kitapları yakılan yazarların, ozanların, dergileri, gazeteleri yakılan, kapatılan, sansürlenen yayıncıların ve gazetecilerin; örgütleri bir gecede suçlu ilan edilen sendikacıların; bu ülkeyi daha yaşanır, daha güzel, daha gelişmiş; kültürel değerleriyle aydınlanmış hale getirmeye çalışan düşünürlerin içinden 30 kişi seçtik. Binlercesi içinde 30 simge ad…’

’12 Eylül yönetimi’ Atatürk adına, Atatürk’ün kurduğu kurumları gerçek amacından uzaklaştırdı. Atatürk devrimlerinden yana olanlara unutamayacakları acılar çektirdi.
Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman ’12 Eylül yönetimi’nin bunları neden yaptığını şöyle açıklıyor:
‘Çünkü biliyorlardı ki düşünenleri, fikir ve bilim üretenleri, yazanları, söyleyenleri, örgütçüleri susturabilirlerse, en azından halkla, gençlikle ilişkilerini koparabilirlerse suskun, tepkisiz, konuşmayan, düşünmeyen bir toplumu yaratabilirler.’

Devrimci anlayışı kargaşayla bir tutan ’12 Eylül yönetimi’, baskı yasalarıyla, yasadışı yöntemlerle geniş bir sindirme eylemine girişti.


BİRİ, ABDULLAH BAŞTÜRK

Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman’ın simge olarak seçtiği bu otuz kişi, her biri birbirinden önemli, çevresinde iz bırakan birer güzel insan. Yazarlar onların özelliklerini şiirsel tanımlarla belirliyorlar; Hüznün İsyan Hali: Ahmet Telli, Yaşadın mı Büyük Yaşayacaksın: Ataol Behramoğlu, Bir Güzel Orman Olsun Diye Yazılarda: Kemal Burkay gibi…

Bu 30 güzel insandan ikisini anlamakla yetinelim.
Biri DİSK Başkanı Abdullah Baştürk; askeri savcının ‘bu davaya savaş hali hükümleri uygulandığını’ hatırlatıp asılabileceğini belirtmesi üzerine ‘Siz ancak benim ceketimi asarsınız’ diyebilen sendikacı.
Ama 4 yıl 2 ay sonra savunma sırası ona ancak geldiği için, içerde geçirdiği insanlık dışı işlemler yüzünden sağlık dengesi bozuktur.

Yargılanan yalnız Abdullah Baştürk değildir:
‘Bu davada sanık sandalyesine oturtulmak istenenler, 1961 Anayasası’nı yapanlar, yasama, yürütme ve yargı organları, anayasal hakları yaşama geçiren tüm emekliler, tüm aydınlar, bu hakları savunan bilim adamları, bu hakları verdikleri kararları ile sağlamlaştıran, koruyan yargıçlardır.’

Abdullah Baştürk bozulan sağlık dengesi yüzünden akciğer kanserinden öldü. Ama ailesi onun adını ‘Abdullah Baştürk İşçi Edebiyatı Ödülü’ ile yıllardır yaşatıyor.

ÖTEKİ, DURSUN AKÇAM

TÖS’ün ikinci başkanı olan Dursun Akçam öyküleri, romanlarıyla ödüller kazanan bir edebiyatçı.
Adnan Binyazar onu şöyle değerlendiriyor:
‘Dursun Akçam çok renkli bir insandı. Bu renkliliğin en açık ifadesi, onun öykülerindeki ironidir. Öykülerinde hiçbir fazlalık da yoktur, o Çehov cinsinden güçlü bir öykücüdür. Akçam’ın yazarlığında derin bir komedyada da vardır. Yazıları güçlü esprilerle süslüdür. Kişilikleri çok canlı anlatır. Çok da iyi bir gözlemcidir.’

Dursun Akçam 12 Mart öncesi kargaşa döneminde, TÖS (Türkiye Öğretmenler Sendikası) andına bağlı olarak Atatürk’ün gösterdiği yönde çağdaş eğitime hız vererek, halkımızı, siyasetçilerin iç sömürüsünden, yayılmacıların dış sömürüsünden kurtaracaklarına inanıyordu.
TÖS davasında yargılanmış, 8 yıl 10 ay hüküm giymiş, Askeri Yargıtay kanıtları yeterli bulmadığı için aklanması gerektiğine karar vermiştir. Ama içerde çektikleri sağlığının bozulmasına yol açmıştır.
‘Demokrat’ adında 70 ortaklı, devrimci bir gazetenin yöneticiliğini üstlenmek sorumluluk isteyen bir görevdi. ’12 Eylül yönetimi’ gazeteyi kapatınca Dursun Akçam kendini zor günlerin beklendiğini anlamış, yurtdışına çıkıp kurtulma olanaklarını aramaya başlamıştı.

Onun yurtdışına çıkma olayı bir serüven romanı gibi soluk kesicidir.

TARİHTEN DERS ALMADIKÇA
Otuz kişi arasından bu iki simge kişiyi örnek olarak seçtim. Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman değişik bir yöntem geliştirerek bu otuz kişinin yaşama serüveninden ’12 Eylül dönemi’ne ayna tutuyor.

Bu ‘baskı yönetimi’, özgürlükçü ’61 Anayasası’ndan öç alır gibi nice iyi insanı çürüğe çıkardı. ’12 Eylül yönetimi’, örgütlü toplumun gücünü kırma girişimindeydi.

Tarih kendini yineleyip duruyor. Yinelenen olaylardan ders alınmadığı için olsa gerek, Mehmet Âkif şu dörtlüğü yazmıştı:
‘Tarihten adam hisse kaparmış…Ne masal şey!
Beş bin senelik kıssa, yarım hisse mi verdi?
‘Tarih’i ‘tekerrür’ diye tarif ediyorlar;
Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi?’

Demokrat Parti yönetim erkini ele geçirdiği zaman basını kendi siyaseti için kullanmak istemişti. Bu durumu Bedii Faik’in eleştirdiği bir sözü vardır:
‘Bunlar işe besmeleyle değil, beslemeyle başladılar.’
‘Besleme basın’ın yaygarasından yarar uman yönetimler eski yanlışları uygulamayı sürdürüyor.

Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman bu 30 simgesel kişinin yaşama serüveninden yola çıkarak demokrasi tarihimizdeki bir bataklığı anlatıyor. Kendimizi o acı çeken, öldürülen insanların yerine koyup öç alma yanlışına düşmemeliyiz. Bu acılı dönem iç barışın sağlanmasına yaramalı. Aykırı görüşte olanlar birbirimize alışarak siyaseti iyileştirmeye çalışmalıyız.

’12 Eylül’ün 30. Yılında 30 YIL 30 HAYAT’ gibi kapsamlı bir çalışmayı hazırlayan Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman, hiç olmazsa, bu gerçeğin bilincine varmamızı sağlamış olsun.

Mustafa ŞERİF ONARAN
Cumhuriyet Kitap (dergi eki) s.22, 19.11.2010
http://www.cumhuriyet.com.tr/?im=em&em=cu/cukitap/w/k14.html

Rıza TÜRMEN’den YeniCHP’ye sorular

Posted in Uncategorized on 19 Kas 2010 by buyukakin


CHP’nin … temel hedeflerini kalın çizgilerle belirleyen bir manifesto hazırlaması ve bunu halka anlatması gerekli. Bu manifestoda CHP, bazı temel sorulara yanıt aramalı.

Örneğin,
• 21 yüzyılda bir sosyal demokrat parti olmak Türkiye’de ve dünyada ne anlam taşıyor?
• CHP insan odaklı bir kalkınma modeli geliştirebilecek mi?
• İnsanin metalaşmasını önleyebilecek mi?
• Yoksullukla, işsizlikle mücadeleyi hangi ilkeler üzerinden yürütecek?
• Sendikalaşma, toplu sözleşme, grev önündeki engelleri kaldırabilecek mi? Pazar ekonomisine ‘evet’, ama pazar toplumuna ‘hayır’ diyebilecek mi?
• CHP, Türkiye’yi özgür bir ülke yapmanın güvencesi olabilecek mi?
• CHP bireyi ve bireyin hak ve özgürlüklerini her şeyin önüne geçirip,cemaat, mahalle baskısından koruyabilecek mi?
• Bireyin sahip olduğu tüm potansiyelin kullanılmasına olanak veren koşulları yaratabilecek mi?
• Toplumun, bağımsız düşünen, kendi öyküsünü kendi yazabilen bireylerden oluşmasını sağlayacak bir eğitim sistemi getirebilecek mi?
• Tüm farklılıkların kabul edildiği ve tanındığı bir vatandaşlık anlayışını yerleştirebilecek mi?
• Kadınlara karşı her türlü ayrımcılığı önleyip kadınların toplum yaşamına eşit bireyler olarak katılmalarını sağlayabilecek mi?
• Yeni CHP, güçsüzü güçlüye; azınlığı çoğunluğa karşı koruyan bir duruş benimseyebilecek mi?
• Kürtlerin, Alevilerin taleplerini dinleyip sorunlarına onlarla birlikte çözüm arayacak mı?

Rıza TURMEN(*)
rturmen@milliyet.com.tr
Milliyet Gazetesi 19.11.2010
(*)Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi E.Türk Yargıc. Yazının tam metni :
http://www.yazarx.com/FGuncel/riza-turmen/19-11-2010/yeni-chp/287948.aspx

Nihat SARGIN’i yitirdik

Posted in Uncategorized on 18 Kas 2010 by buyukakin

Türkiye’deki sosyalist mücadelenin en önemli ve aktif isimlerinden biriydi

Nihat Sargın’ı yitirdik

Cumhuriyet- İstanbul Haber Servisi – Türkiye sosyalist hareketinin önemli isimlerinden, 12 Eylül’de kapatılan Türkiye İşçi Partisi’nin (TİP) Genel Sekreteri ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) kurucusu Nihat Sargın (81) dün sabah yaşamını yitirdi. ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Nihat Sargın’ın yaşamını sosyalizm mücadelesine adamış bir “çınar” olduğunu söyledi. Sargın, ocak ayında geçirdiği beyin enfeksiyonu sonucu Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde yoğun bakıma alınmıştı.

ÖDP Genel Başkanı Alper Taş, Nihat Sargın’ın hayatını sosyalizm mücadelesine adamış bir çınar olduğunu söyledi. Sargın’ın 21 yaşında TKP üyesi olarak başladığı sosyalizm mücadelesini 60’lı yıllarda TİP Genel Sekreterliği ve TBKP kuruculuğu ile sürdürdüğünü belirten Taş, “Bu uzun sosyalizm mücadelesi boyunca pek çok kez tutuklandı. 12 Eylül faşist darbesinin ardından 7 yıl sürgünde yaşamak zorunda kaldı. Sargın, her tür zorluğa rağmen sosyalizm uğruna mücadele etmekten hiç vazgeçmedi. Reel sosyalizmin yenilgisinin ardından oluşan yılgınlık ve inançsızlık ortamınının dağıtılması için elini taşın altına koyanlardandı. ÖDP’nin oluşumunda yer aldı. Sosyalizm mücadelesinin emekçisi Sargın’ı sevgi ve saygı yürüyüşü ile sonsuzluğa uğurlayacağız. Sargın’ı sahiplenmek sosyalizm düşüncesini sahiplenmektir. Sargın’a sahip çıkmak kendi tarihimize sahip çıkmaktır. Yüreği eşitlikten, özgürlükten yana atan bütün yurttaşlarımızı sosyalizm emekçisi Sargın’ı karanfillerle uğurlamaya çağırıyoruz” dedi.

Eşitlik ve Demokrasi Partisi’nden (EDP) yapılan yazılı açıklamada da “Türkiye’de sol siyasetin önde gelen adlarından Sargın’ın hayata veda ettiğini üzülerek öğrenmiş bulunuyoruz. Sargın altmış yılı aşan siyasi hayatında solun Türkiye’de yaygınlaşması için çaba sarf etmiş saygın bir siyaset adamıydı. Gerek TİP, gerekse TBKP döneminde solun yasal alanda var olması ve güçlenmesi için büyük bir mücadele yürütmüş ve büyük bedeller ödemişti” denildi.

Sargın’ın cenazesi 19.11.2010 cuma günü öğle namazını müteakip Kadıköy Kızltoprak Zühtüpaşa Camisi’nde yapılacak törenle son yolculuğuna uğurlanacak.

kaynak: Cumhuriyet 18.11.2010

Nihat Sargın kimdir

1929’da İstanbul’da doğan Sargın, 1944 yılında İstanbul Tıp Fakültesi’nde üniversite yaşamının başlamasıyla birlikte demokratik sol çevrelerle ilişkiye geçti. 1946’da İstanbul Yüksek Tahsil Gençlik Derneği’nin kuruluşuna katıldı ve genel sekreterliğini yaptı. 1949 Ekimi’nden başlayarak tutuklanana dek derneğin yayın organı Hür Gençlik’in sahipliğini ve yayın yönetmenliğini yaptı. Hür Gençlik’in barış yanlısı yayınları nedeniyle Sargın 1950’de ilk tutukluluğunu yaşadı.

Mart 1954’te tahliye edildi ve tıp fakültesine dönerek eğitimini tamamladı. 1952’de cezaevinde nişanlandığı yoldaşı Yıldız Sargın’la 1955 yılında evlendi. 1961 de kurulan Türkiye İşçi Partisi’ne üye olan Sargın, daha sonra TİP Genel Sekreteri oldu. 12 Mart 1971 askeri darbesiyle TİP kapatıldı. Sargın “1971 TKP Davası” olarak bilinen dava nedeniyle tutuklandı.

1975’te kurulan 2. TİP’in kurucuları arasında yer aldı ve genel sekreteri oldu. 12 Eylül askeri darbesi sonunda parti kararıyla yurtdışına giden Sargın, 1987’de Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin (TBKP) kuruluşunda yer aldı. Behice Boran’ın ölümü üzerine TBKP Genel Başkanlığı görevini üstlendi. 1987’de Türkiye’ye dönen Sargın uzun dönem işkence gördü. Tahliyesinin ardından TBKP’nin Türkiye’deki yasal kuruluşunda yer aldı. Partinin 1991’de kapatılmasının ardından üyelerini Sosyalist Birlik Partisi’ne yönlendirdi ve tarihsel belge mirasını toplamak, düzenlemek ve kullanıma sunmak üzere TÜSTAV’ın kurulması kararını aldı. Siyasi yasağının bitmesinin ardından Özgürlük ve Dayanışma Partisi’ne (ÖDP) üye oldu.

EDELMAN : “-Ergenekon, Balyoz gibi davalar hükümet karşıtlarını mahkemeye göndermek için kullanıldı”

Posted in Uncategorized on 17 Kas 2010 by buyukakin


Cumhuriyet 17.11.2010
WASHINGTON – ELÇİN POYRAZLAR’ın haberi

Eski ABD Büyükelçisi Eric Edelman, Erdoğan ve Davutoğlu’nu eleştirdi:

AKP’yi şımartmaya artık son vermeliyiz

Otoriter eğilimler AKP’nin giderek otoriter eğilimler gösterdiğine dikkat çeken ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Edelman, yargı, medya ve ordunun saldırı altında olduğunu ifade etti. Edelman, Türkiye’nin bir dizi konuda ABD’nin desteğine ihtiyaç duyduğunu vurgulayarak “Kendimiz için büyük siyasi ve ahlaki bir tehlike yarattık. AKP hükümetini şımartmaya son vermemiz gerektiğini düşünüyorum” diye konuştu.

‘Süper güç’ kuruntu AKP’nin dış politikasını da eleştiren Edelman, Başbakan Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Davutoğlu’nun ideolojik eğilimlerinin “Türkiye’yi mevcut yola soktuğunu” söyledi. Edelman, Türkiye’nin AB üyelik hedefinden uzaklaştırıldığını öne sürdü. Davutoğlu’nun Ortadoğu’da süper güç olma iddiasında bulunduğunu belirten Edelman bu iddiayı “kuruntu” olarak niteledi.

ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Edelman, iktidar partisinin otoriter eğilimler gösterdiğini söyledi

‘AKP’yi şımartmayın’

Türkiye’de yargı, medya ve ordunun saldırı altında olduğunu söyleyen Edelman, AKP’ye yönelik sert eleştirilerde bulundu. ABD’nin eski Türkiye Büyükelçisi Eric Edelman, Washington’ın AKP hükümetini şımartmaktan vazgeçmesi gerektiğini söyledi. ABD’deki muhafazakâr düşünce kuruluşu Dış Politika Girişimi’nin yıllık konferansında Ortadoğu’ya yönelik bir panelde konuşan Edelman, AKP’nin giderek otoriter eğilimler gösterdiğini ve Türkiye’de yargı, medya ve ordunun saldırı altında olduğunu ifade etti.

Edelman, “AKP hükümetini şımartmaya son vermemiz gerektiğini düşünüyorum. AKP’nin, ABD için, ABD’nin AKP’ye olduğundan daha fazla önem taşıdığına inanmalarına izin vererek kendimiz için büyük siyasi ve ahlaki bir tehlike yarattık. Bu saçmalık çünkü bir dizi konuda Türkiye kesinlikle ABD’nin desteğine ihtiyaç duyuyor” diye konuştu.

CHP Lideri Kemal Kılıçdaroğlu

ABD’nin CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu ile dostluk kurmaya çalışması gerektiğini söyleyen Edelman, Kılıçdaroğlu’nun parti içinde bazı değişikliklerin ardından gerçek bir muhalefet lideri olabileceğini de belirtti. Türkiye’nin bugün temel kimliği ile ilgili büyük ve çekişmeli bir tartışma içinde olduğunu ifade eden Edelman, bunun ülkenin uluslararası sahnede kendini nasıl gördüğü konusunda önemli bir faktör olacağını vurguladı.

Edelman, Başbakan Tayyip Erdoğan ile Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun “temel ideolojik eğilimlerinin Türkiye’yi mevcut yola soktuğunu ve bunun devam edeceğini” söyledi. Türkiye’nin 1950’lerden bu yana “kusurlu bir demokrasi” olmayı sürdürdüğünü ifade eden< Edelman, Ergenekon, Balyoz gibi davaların hükümet karşıtlarını mahkemeye göndermek için kullanıldığını, Fethullah Gülen cemaatinin polis ve istihbarata sızdığını, on binlerce insanın dinlendiğini ve ülkede bir “korku iklimi” oluştuğunu vurguladı. Politikadan sorumlu eski ABD Savunma Bakan Yardımcısı, “Bu davalarda olabilecek zerre kadar doğruluk payı da kanıtların imal edilmesi yüzünden geride kaldı” dedi.

12 Eylül’deki referandumda kaybedenlere karşı hükümetin “yüce gönüllü” olma niyeti göstermediğini ifade eden Edelman, reform paketiyle ilgili “Bu yargıyı özgürleştirmek ya da onarmak için değil açıkça yargıya yandaşlarını doldurma çabası” diye konuştu. Edelman gerçek bir alternatifin olmaması nedeniyle iktidarın hesap vermesini gerektiren mekanizmanın da gerektiği gibi çalışmadığını ve bu nedenle Türk siyasetinin giderek daha otoriter bir yöne saptığını kaydetti.

Bu süreçte Edelman, ABD’nin Türkiye’de insan hakları, basın özgürlüğü ve hukukun üstünlüğüne destek vermesi gerektiğini ve ABD Başkanı Barack Obama’nın Erdoğan’ı her gördüğünde bunları gündeme getirmesinin önemine değindi.

‘Davutoğlu’nun kuruntusu’

AKP’nin dış politikasını da eleştiren Edelman, hükümetin Türkiye’yi AB’ye üyelik hedefinden uzaklaştırdığını belirtti. Davutoğlu’nun Türkiye’nin Ortadoğu’da bir süper güç olması gerektiğini düşündüğünü söyleyen Edelman, “Türkiye’nin Ortadoğu’da bir süper güç olma görüşü açıkça yeterlilik kuruntusuna sahip birine ait olabilir” diye konuştu. Edelman Türkiye’nin komşularıyla sıfır politikasının da başarıya ulaşmasının zor olduğunu kaydetti.

‘Iraklı Atatürk’

Edelman, Irak savaşı sırasında Türkiye’de görevliyken eski ABD Dışişleri Bakanı Henry Kissinger ve başkalarının Iraklı bir Atatürk’e ihtiyaç duydukları şeklinde yorum yaptıklarını da söyledi. Edelman, “Eğer Iraklı bir Atatürk olsaydı büyük olasılıkla onu insan hakları ve dini özgürlükler raporlarında eleştirirdik” dedi.
Atatürk’ün Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarken ordunun rolü, devletin ekonomideki rolü, dinin toplumdaki rolü ve etnik kökenin rolü gibi soruların açık kaldığını savunan Edelman, ABD’nin Türkiye’ye yönelik dış politikasının ülkenin ulusal kimliğine yönelik bu yanıtlanmamış soruları çözmeye yardım etmek olduğunu kaydetti.

http://www.cumhuriyet.com.tr/

Hangi kurban, hangi bayram..

Posted in Uncategorized on 13 Kas 2010 by buyukakin

Sözde “İslami Yaşam” dalga dümeninde yüzyıllardır Anadoluda kadın, din ve mahalle baskısı ile köleleştirilmiştir. Önce turbana sonra çarşafa eni konu sosyal hayattan silinerek eve kapatılmakta olan avrat’ın ikincil işkencesi imam nikahı ile legalize edilen sözde “kumay”a özde “metres”e aynı damda katlanmakdır.

Bu ne ahlaksız bir yaşam biçimidir ki ayni hanede aynı odada dini bütün erkek nefsi çektiğinde avradı, istemediğinde kumasını ile yatar, cinsel ilişkiye girer. Bu ilişkiye ve yaşam biçimine aynı adamı ve mekanı paylaşan kadınlar, cocuklar tüm mahalle cumleten sessiz tanıklık eder.

Modern hukukda suça iştirak olan bu sessiz tanıklık pervasız bir biçimde süre gelmektedir. Anadolu dışından bu rezil, pespaye, kepaze ilişki biçimi bugün meclisde bulunan ve azımsanmayacak coğunlukta milletvekillerinin TC’nin ta göbeğindeki başkent hanelerinde de sürmektedir.

En az üç cocuk yapmayı öneren, kadının yerinin evi olduğunu ünleyen dini ve namusu kafaya sarılan bez parçasına indirgeyen, iktidara geldiginden bu yana çalışan kadın sayısını hatırı sayılır biçimde azaltan Başbakan bu vekillerinin havaya kaldirdıklari elleriyle bu iktidar erkine devam etmektedir.

Elinde bıçak üstüne salınan zerzevattan kaçan angus danası ne ki; Asıl Kurban sözde dinsel yaşam biçimi içersinde sadece bedenine degil çocuklarının gözü önünde ruhuna da tecavuz edilen KADIN dır.

Hangi kurban, hangi bayram, hangi ahlak, hangi Cumhuriyet ?

buyukakin, 13.10.2010