Terzi Fikri (Sönmez) BİR YEREL YÖNETİM DENEYİ

fatsa 01

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BİR YEREL YÖNETİM DENEYİ 

Terzi Fikri (SÖNMEZ) Fatsa Belediye Başkanı  

Giriş

 (…) Uzun yıllardan bu yana hakkımda çok şeyler söylendi ve yazıldı. Bu arada şahsıma yönelik çeşitli karalamalar bilinçli ve sistemli olarak yürütüldü. Bu konuda bazı kişi ve kunıluşlar, adeta kendilerini bu işle ilgili ve görevli kılmışlardır. Bu karalama kampanyası, özellikle siyasi düşünceme, şahsıma ve başkanlığını yaptığım Fatsa Belediyesine yönelik olmuştur.

Mahkemenin geçen aşamalarında kısa da olsa bu saldırıların nedenlerini açıklamaya çalıştım. Bu aşamada, siyasi düşüncemin ne olduğunu, hangi koşullarda belediye başkanı olduğumu, Fatsa Belediyesi’ni hangi anlayış doğrultusunda yönettiğimi, bunca saldırılara neden hedef olduğumu açıklamaya çalışacağım.

Fatsa’da yaşanan olayların gerçek sorumlularının kimler olduğunu, yaşanan gerçekleri, akla, mantığa uygun ve bir kısmını da belgelere dayandırarak anlatmaya çalışacağım.

Her şeyden önce devrimci düşüncelere sahibim ve devrimciyim. Benim bu düşünceye sahip olmam elbette ki tesadüfi değildir. Dünyada ve ülkede yaşanan ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerden etkilenmişimdir.

Ülkemiz, emperyalizme bağımlı, onun güdümünde bir ekonomik sistemle yönetilmektedir. Bunu kim inkar ederse etsin bu böyledir. Bu durumdan dolayı ülkemiz geri bıraktırılmış, sömürge bir ülkedir.

Ülkemizde, kapitalizm, kendi özgücü ile gelişmediğinden sürekli bir kriz içindedir. Bu yaşanan bir gerçektir. Biz gelişmeyi, ileri sanayi ülkelerle girişilen ekonomik ilişkilerle çözmeye çalışmışızdır. Ancak bu ilişkiler, ülkemizin sanayi yönünden geri oluşu, ileri sanayi ülkeleriyle girilen ikili ilişkilerde ülkemiz aleyhinde bir yol izlemiş ve ülkemizde kapitalizm, dış müdahalelerle çarpık bir biçimde kurulmuştur. Bu durum çeşitli uluslararası kuruluşların ülkemizin ekonomisi üzerinde doğal olarak söz ve karar sahibi olmasını beraberinde getirmiştir. Sonuçta ülke ekonomisi ağır bir bunalıma girmiştir. Bu bunalımın çözümü ise, daima yabancı reçetelerde aranmıştır. Oysa, her gelen yeni reçetelerle, görülmüştür ki, bunalımlar daha da artmıştır. Ülke ekonomisi üzerinde karar sahibi, emperyalist kuruluşlar olmuştur. Ekonomimiz, bu kuruluşların tavsiyeleri doğrultusunda düzeltilmeye uğraşılmıştır. Ancak, tam tersi olmuştur. Ekonomik yönden, AET, IMF, OECD ve Dünya Bankası gibi kuruluşların müdahaleleri sonucu ekonomik ve siyasi bağımsızlığımız elimizden alınırken, askeri alanda NATO ile girilen ilişkiler, birçok askeri yükümlülükleri berabarinde getirmiştir. İkili anlaşmalarla ülkemiz, emperyalizmin ileri bir karakolu duıumuna düşürülmüştür.

Uluslararası tekellerle ekonomik alanda girilen ilişkiler sonucunda yeraltı, yerüstü kaynaklarımız yabancı tekellerin sömürüsüne terk edilmiştir.

Uluslararası ekonomik kuruluşların tavsiyesi doğrultusunda taban fiatları düşük tutulmuştur, işçi ücretleri dondurulmuştur, memur maaşları aşağıya çekilmiştir, zaman zaman artışlar yapılmışsa da bunlar göstermeliktir. Bu böyle olunca yatırımlar durmuş, işsizlik gündeme gelmiş, hayat pahalılığı alıp başını yürümüştür. Paramız her gün değerini yitirmiş, halkın alım gücü kalmamıştır.

Bu ve buna benzer durumlardan dolayı ülke ekonomisi krizler içine girmiştir. Bu durum, siyasi alana yansımıştır. Ülke, 12 Eylül öncesi kaos ortamına girmiştir. Bunun sorumlusu aranıyorsa, Fatsa Belediye Başkanı olarak ben değilim. Bunalımın sorumlusu ülkeyi uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda yönetenlerdir. İkili anlaşmalarla ülkeyi bağımlı duruma getirenlerdir. Bir avuç mutlu azınlığın çıkarları için halkımızın sefaletine sebep olanlardır. Halkımıza zam, zulüm, işkenceyi reva görenlerdir. Bu amaçla siyasi iktidarları elinde bulunduran hakim sınıfın kendisi ve onların emir kulu olan siyaset adamlarıdır.

Bütün bu olup bitenlere, Ulusal Kurtuluş mücadelesi vermiş bir ülkenin insanı olarak ilgisiz kalmam mümkün değildir. İşte bu anlayış içerisinde emperyalizme, faşizme, gericiliğe karşı demokratik eylemlerde yer aldım.

Ülkemin, emperyalist devletlerle girilen ilişkilerden çıkmasını, ülkemin yeraltı, yerüstü kaynaklarının yabancı tekellerin sömürüsünden kurtarılmasını, ülkemin bağımsızlığını zedeleyen ve ulusal onurumuzu yok eden tüm ikili anlaşmaların feshedilmesini ülkemin askeri yönden girilen ilişkilerden yani NATO’dan çıkmasını, ülkemin hem askeri hem de ekonomik yönden tam bağımsız duruma gelmesini istemişimdir. Bu uğurda verilen mücadelelerde yer almışımdır.

Ayrıca, ülkemin faşistleştirilme istemine karşı demokrasiyi savunmuşumdur. Ülkemde yönetimin demokratikleşmesini, demokrasinin tüm kurumlarının işlemesini ve çağdaş demokrasi seviyesine ulaşmasını istemişimdir. Soygun ve sömürünün ortadan kalkmasını, işkence ve zulümlerden halkımızın kurtulmasını istemişimdir. Bu amaçla ve bu yolda verilen mücadeleler içinde yer almışımdır. Bu davranışımı yurtseverliğimin gereği olarak görmekteyim (…)

Savcı, hazırlamış olduğu iddianamede, Fatsa’nın sosyo-ekonomik durumundan kısaca bahsetmektedir. Ancak, bu durum gerçekleri tüm açıklığı ile ortaya koymaktan çok uzaktır. Özellikle siyasi durumun tahlili, savcılar tarafından sonuçlar üzerine yapılmaya çalışılmıştır. Sonuçları ortaya çıkaran maddi olgular, tamamen gözardı edilmiştir. Örnek olarak, Fatsa insanının CHP’nin ya da onun solunda bir arayış içinde olduğunu koymuş, ama bunun nedenleri üzerinde hiç durmamıştır. Fatsa insanının içinde bulunduğu sosyo-ekonomik ve siyasal koşullar bilinmeden, o koşulları ortaya çıkaran nedenler yeterince irdelenmeden Fatsa hakkında hüküm yürütmek, doğru yargılara ulaşabilmek olası değildir. Böyle bir mantığın savunulması, başlangıçta önyargılı davranmak anlamına gelmektedir.

Bazı çevrelerin Fatsa ve Fatsa halkı üzerinde oynadıkları, oynamaya çalıştıkları oyunlar net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Aksi halde şu anda karşınızda sanık sıfatıyla bulunan benim ve diğer sanıkların hangi koşullarda sanık durumuna getirildiğimiz anlaşılamayacaktır. Böyle bir eksiklik, yargılamanın, başlangıçta yanlış temellerde yapılmasını getirecek ve de doğal olarak sonuçta doğru ve adil yargılara ulaşılamayacaktır.

Fatsa, hepimizin bildiği gibi, Doğu Karadeniz’de kurulmuş bir yerleşim birimidir. Doğu Karadeniz’in birçok yerinde olduğu gibi ekonomisinde baş rolü fındık ürünü oynamaktadır. Özlü ifadeyle, Fatsa halkının en büyük geçim kaynağı fındıktır. Ayrıca, fındığın ülke ihracatındaki payı ve önemi herkes tarafından bilinmektedir. Kısaca özetlemeye çalışırsak, fındık Fatsa’nın, Fatsalıların her şeyidir. Fatsa’da fındıksız bir yaşam düşünülemez. Burada hemen vurgulamalıyım ki, Fatsalının, Fatsa köylüsünün yaşamında bunca önemi olan fındık, hiçbir dönemde Fatsa halkını güldürmemiştir. Adeta kara yazgısı olmuştur. Çünkü, hiçbir dönemde verilen fındık taban fiatları yeterli olmamıştır. Bırakın yeterli olmayı, üreticinin üretim masraflarını zor karşılayan bir taban fiat politikası yıllardan bu yana ısrarla sürdürülmüştür. Binbir güçlükle ürettiği ürüne yeterli değeri alamayan Fatsa köylüsü, uygulanan yanlış kredi ve taban fiatı politikalarıyla tüccar ve aracılara köle edilmiştir. Öylesine borçlandırılmıştır ki, tüccarlara arazilerini tümden satsa dahi, bu modern kölelikten kurtulamayacak hale getirilmiştir. Zaten ürünlerinden elde edilen kazançla halk, çok kısıtlı olanaklarla yaşamak durumunda bırakılmış, buna bir de faiz, karaborsa, pahalılık, işsizlik de eklenince yaşam Fatsalı için daha çekilmez hale gelmiştir. Daha özlü olarak söylersem, Fatsa halkı için yoksulluk, yaşamın bir parçası olmuştur. Bu böyle olunca halk yaşamın zaruri ihtiyaçlarını karşılamakta güç durumlara düşmüştür.

Yukarda özetlemeye çalıştığım duruın, yıllar boyu sürüp gelmiştir. Seçimden seçime oy aldatmacası ile tatlı vaatler, mutlu gelecek nutukları atılmış, ancak, bir sonraki seçime kadar bu vaatler unutulup gitmiş, yani Fatsa’lı, hakim sınıflarca yaratılan kötü kaderine terk edilmiştir. Bu neden böyle olmuştur? Sorgumun başında belirttiğim gibi, ülkemizin ekonomisi uluslararası emperyalist kuruluşlarca yönetilmektedir. Türk köylüsünün ürettiği her şeyin fiatı, bu kuruluşlar tarafından belirlenmektedir. Çokça duyduğumuz IMF reçetesi bu işin esas kaynağıdır. Bu reçete, Türk köylüsünün idam fermanıdır. 24 Ocak Kararları tabutudur. Cenazesini kim, ne zaman, nerede kaldırır orasını ben bilemiyorum. Bütün bunlara, köylünün üretimde ihtiyaç duyduğu kredinin yeterli olmayışı, gübre ve ilaç gibi diğer tarım girdilerinin fiatlarının yüksek oluşu yanında, zaman zaman taban fiyatlarının üretim maliyetini karşılamayışı eklenmektedir. Köylü işin hamallığını yapmaktadır. Bir de buna Fiskobirlik’teki yolsuzluklar da eklenince hayat Fatsa’da, Fatsa köylüsü için çekilmez bir hal almaktadır.

Yıllardan bu yana sürdürüİen fındıktaki sömürü politikası Fatsa halkının siyasi iktidarlara güvensizliğini getirmiştir. Bu uygulamalara neden olan iktidarların ve onların uzantılarının politikaları hoş karşılanmamaya ve eleştirilmeye başlanmıştır. Giderek bu hoşnutsuzluk tepkilere, kitlesel eylemlere- kaçınılmaz bir biçimde dönüşmüştür. Gün gelmiş siyasi iktidardan çözüm bulamayan binlerce insan miting alanlarını doldurup, kendi sorunlarını bu biçimde çözme yolunu seçmiştir.

Ancak, dünyanın her yerinde olduğu gibi, sömürüye karşı başlayan bu demokratik kıpırdanış, hakim sınıfların sert tepkilerine ve zulmüne neden olmuştur. Resmi kuruluşlar; bir yanda sömürenler, faizciler, karaborsacılar dururken, meşru haklarını korumaya çalışan halkı sindirmeye çalışmışlardır. Bu noktada halk, çok iyi görmüştür ki, kendisini sömürenler bizzat kendi oylarıyla seçilen iktidarlarca korunmaktadır.

Sömürüye karşı mücadele yükseldikçe çıkarları bozulan egemen çevreler, sömürüye karşı yürütülen mücadeleyi bastırmak amacıyla faşist militanlarını halkın üzerine saldırtmışlardır. Böylesi saldırılara boyun eğilemezdi. Fatsa halkı, faşist saldırılar karşısında boyun eğmeyi, teslim olmayı değil, direnmeyi seçmiştir. Maraş’ta, Çorum’da ve yurdun birçok yerinde faşistlerin geliştirdikleri katliamlara Fatsa’da, Fatsa halkı fırsat vermemiştir. Böyle yaptığı için, yüreği insanlıktan yana olan hiç kimse Fatsa halkını suçlu gösteremez. Çünkü faşizm, insanlık suçudur. Faşist katliamlara seyirci kalmak, son tahlilde bu insanlık suçuna ortaklık anlamına gelir.

Savcının Fatsa halkının meşru zemindeki mücadelesini terör, anarşi gibi göstermeye çalışması tek yönlü ve baştan önyargılı bir anlayışın sergilenmesidir.

Fatsa halkının mücadelesi eskilere dayanır. Özellikle son yirmi yılda Fatsa halkı, yukarıda kısaca özetlemeye çalıştığım olayların benzerleriyle çokça karşılaşmıştır. Elbette Fatsalılar, sömürü ve zulme karşı çıkarken, bu haklı mücadelelerinde, her zaman yanı başlarında onlara omuz veren demokrat, ilerici, devrimci kişi ve kuruluşları bağırlarına basmışlar, onları kendilerinden bir parça gibi görerek, onlara güven duymuşlardır. 1979’lara kadar, demokratik anlamda ve meşru zemindeki mücadeleler sonucu, tüm zorluklara ve engellemelere karşın, halk, birçok haklı istemini gerçekleştirmiştir. Fındıkta sömürü geriletilmiştir. Karaborsa Fatsa’da büyük oranda önlenmiştir. Aşırı faiz olayı asgari düzeye indirilmiştir. Köylü, tüccar elinden ve aşırı faiz sömürüsünden büyük oranda kurtulmuştur. Fatsa’da faşistlerin kitle katliamı yapmalarına izin verilmemiştir.

Kısaca söylemek gerekirse, Fatsa, Fatsa halkının çabalarıyla yaşanabilir bir kent haline gelmiştir. Özellikle 1979-1980 yıllarında Türkiye’deki kaos ortamı Fatsa’da yaşanmamıştır. Elbetteki demokratik muhtevalı eylemler gündeme gelmiştir. Ancak, Reşat AKKAYA Ordu’ya gelene dek, olaylar O’nun dönemindeki silahlı boyutlara hiçbir zaman yükselmemiştir. Fatsa’da tüm bu gelişmeler olurken, bundan çevre il ve ilçeler etkilenmişlerdir. Onlar açısından Fatsa halkının verdiği mücadele örnek olmuştur. Ve giderek sömürü ve zulme karşı çıkış temelindeki mücadele çevreye de yayılmıştır. Kendi gücünün büyüklüğünü kavrayan Fatsalılar; belediye yönetiminde başarılı olacağına inandıkları ve devrimci olarak tanıdıkları Fikri SÖNMEZ’i aday göstererek seçmişlerdir. Bu durum, bazı çevreleri rahatsız etmiş, özellikle yeni belediye başkanı, halkın yararına, bir avuç sömürücünün haksız kazancını engelleyici faaliyetlerde bulunmaya başlayınca çıkarı bozulanların huzursuzluğu daha da artmıştır.

İşte, saydığım bu nedenlerden dolayı Fatsa, egemenlerce hedef seçilmiş, suçlu ilan edilmiştir. Fatsa olayı, kamuoyunda çarpıtılarak, Fatsa’ya saldırının zeminleri hazırlanmıştır. O dönemin en yetkili ağzı olan DEMİREL’in Çorum’da insanlar katledilirken ve de Fatsa’da hiçbir olay yokken, “Çorum’u bırakın, Fatsa’ya bakın” demesi çok anlamlıdır ve maksatlıdır.

Fatsa Türkiye’nin bir parçasıdır, iddia edildiği gibi, kimse Fatsa’da ayrı bir devlet kurmamıştır. Evet, Fatsa’nın diğer yörelerimizden ayrı yanları vardır. Fatsa, Türkiye emekçi halkının bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde bir adım daha öndedir. Fatsa, sömürü ve zulme baş eğmemenin simgeleştiği yerdir. Özetle, hakim sınıfların ve onların sözcülerinin, Fatsa’yı düşman göstermelerinin, öyle görmelerinin nedeni, orada emperyalizme ve faşizme karşı yürütülen bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinin, sömürü, talan ve zulme karşı verilen mücadelenin eriştiği boyutlarla ilgilidir. Ve bundan dolayıdır ki, Fatsa ve Fatsa’nın yuıtsever halkı, bazı çevreler tarafından düşman seçilmiştir. İşte bugün burada ben dahil yüzlerce insan, mahkemenizin önüne bu mantık sonucunda çıkartılmış bulunuyoruz.

Benim bugün burada bu davada yargılanmamın yukarıda sözünü ettiğim genel nedenlerin, yanı sıra, özel nedenler de vardır. Ben uzun yıllardan bu yana yaşamımı sürdürdüğüm bölgede fındık sömürüsüne karşı, karaborsaya ve çıkar çevrelerine karşı yürütülen mücadelelerde yer almışımdır. Bölgede düzenlenen, “Fındıkta Sömürüye Son”, “Hayat Pahalılığı” ve buna benzer mitinglere katılarak, çoğunda yer almışımdır. Bu mitinglerde fındıkta sömürü, taban fiyat politikası, hayat pahalılığı, işsizlik gibi konularda konuşma yapmışımdır. Bu tür faaliyetlerimden dolayı en geniş halk kesimi tarafından tanınırım. Bu faaliyetlerimden dolayı Fatsa halkının büyük bir bölümünün sevgisini ve güvenini kazanırken, bir avuç sömürücünün antipatisini kazanmış olabilirim. Bundan dolayı bu insanların hakkımda geliştirdikleri olumsuz propagandaların bugün burada yargılanmamda önemli ölçüde payı vardır.

Bir başka neden de, yıllarca Fatsa Belediyesi’ni halkın yararına değil, kendi özel çıkarları için kullananların, benim belediye başkanlığımdan dolayı bu çıkarlarının bozulmasıdır. Bu nedenle, hakkımda oluşturulan karalama kampanyasında yer almışlardır. Ve burada yargılanmamın bir nedeni de bunların çabalan sonucu ölmuştur. Esas ve en önemlisi Fatsa’yı MHP, ÜGD ve onların çetelerine karargah haline getirmek isteyenler, beni engel görmüşlerdir. Engel görmelerinin nedeni ise şudur: Fatsa halkı onları da tanıyordu, beni de yıllardan bu yana tanıyorlardı. Halk, bana inanıyor ve güveniyordu. En zor günlerde beni yanlarında buluyordu. Halk, faşistleri Kahramanmaraş’tan, Malatya’dan, Elazığ’dan, Sivas’tan ve Çorum’dan, yaptıkları katliamlardan, birçok kanlı olaylardan tanıyordu. Fatsa’da Halkevi Başkanı Kemal KARA’yı, lise öğrencisi İsa AYDEMİR’i Kurtuluş Mahallesi’nde mahalle halkının çok sevdiği Tevrat GÜLER’i katletmelerinden de tanıyordu. Buna karşılık Fatsa halkının, esnafının, işçisinin, memurunun ve köylüsünün gözünde bağımsızlık ve demokrasi mücadelesinde kazanmış olduğum saygınlık insanların bana olan güvenlerini ve bağlılığını arttırıyor, bu da faşistlerin Fatsa’da örgütlenmesine büyük engel teşkil ediyordu.

Fatsa Belediye Başkanlığı’na halkın büyük desteği ile seçilmiş olmam, bu güçlerin Fatsa için düşündüklerini gerçekleştirmesini olanaksız bir duruma getirmişti. Beni, halkın desteğinden ve gözünden düşüremeyeceklerini anladıklarından Fatsa’da hain emellerini gerçekleştirmek için beni hedef seçmişlerdi. Bu sefer saldırılarının hedefi canıma, malıma yönelik olmuştu. Bana üç defa silahlı saldırıda bulunmuşlardı. Evim yakılmış, ailem ve yakınlarım tehdit edilmiş ve göçe zorlanmıştı. Bütün bunlardan netice alamadıklarında rotayı değiştirmişlerdi. Devletin üst düzey yöneticilerini üzerime kışkırtarak tutuklanmam sağlanmıştı. “Nokta Operasyonu” adıyla anılan 11 Temmuz Operasyonu bu planın bir parçasıdır.

Bu davada bu kadar ağır suçlamalarla yargılanmam yukarda anlattığım gelişmeler sonucunda olmuştur. Bu durumu sağlamak için devletin birçok kurumunu kendi hain emellerine alet etmişlerdir. Bu tutumlarını Fatsa Davası soruşturmaları sırasında sürdürmüşlerdir. İddianame’yi hazırlayan savcılar beni, bu güçlerin doğrultusunda suçlamaya çalışmışlardır. İddianame’de suça göre değil, ismime göre iddialara yer verilmiştir. Bu davada bana böyle bir yer verilmesinin nedenlerinden biri de 12 Eylül öncesi ve sonrasında, özellikle sağ basının, gerici yayın organlarının, siyasi iktidar olarak MC Hükümetlerinin bana karşı yönelttikleri suçlamalardır.

Bir yandan İstanbul’un büyük tirajlı gazeteleri, benim beyanımmış gibi gazetelerine manşet haberler çıkarıyorlardı. Bunlar yalan ve demagojiye dayalı yorumlar getirerek, Fatsa’yı ve şahsımı kamuoyunda yanlış bilgilendirme çabasına girmişlerdi. Öbür yandan Ordu Valisi Reşat AKKAYA ve adamları bu gazetelere kaynaklık ederek, kamuoyu Oluşturulmasına çalışmışlardı. “Kurtarılmış Bölge”, “Pasaportsuz girilemeyen şehir”, “Küçük Moskova”, “Komitelerin yönettiği şehir”, “Vatan topraklarından ayrı yer”, “Kızıl güneş Fatsa’dan doğacak” ve buna benzer sıfatların ve kampanyaların sonucunda, asılsız suçlamalar ortaya atılmış ve Fatsa karalanmak istenmiştir. Bütün bunlar o döneme has koşullara uygun bir biçimde yapılmıştır. Fatsa’ya karşı girişecekleri saldırıların kamuoyunda haklılığını kanıtlamak için yapılan hazırlıklar daha sonra 11 Temmuz 1980 Nokta Operasyonu ile sonuçlanmıştır.

Basın ve Vali Reşat AKKAYA bu kampanyayı yürütürlerken, devletin en üst yöneticisinden, en alt yöneticisine kadar birçok kişi ve kuruluşlar şahsım ve Fatsa hakkında birçok yorumlarda ve değerlendirmelerde bulunmuşlardır. İş o kadar ileri götürülmüştür ki, 1982 Anayasası Mecliste görüşülürken bazı Danışma Meclisi Üyeleri “Bu Anayasayı beğenmeyenler Fatsa Belediye Başkanı Fikri SÖNMEZ’in Anayasasına hayran olanlardır” şeklinde güya birbirlerini eleştirerek, kişiliklerini sergilemişlerdir. Bu da, hakkımda yürütülen olumsuz kampanyanın nasıl olumsuz yönde etki yaptığının en iyi bir göstergesidir.

Bunun yanında özel olarak bu konuda Tercüman Gazetesi kendisini adeta mahkeme yerine koyarak beni ve bu dava sanıklarını ve de Fatsa’yı gazetelerinin köşesinde mahkum etmişlerdir. 1982 Yılında Fatsa Davası’nın başlamasına kısa bir süre kala saldırılarını hızlandırmışlardır. 10-15 gün hiç durmadan bütün köşe yazarlarını, yorumcularını ve röportajcılarını, her türlü işlerini bir tarafa bıraktırarak bu işle görevlendirmişlerdir. Milli Güvenlik Konseyi’nin 52 ve müteakip bildirilerine aykırı yayınlarını sürdürmüşlerdir. Bu durumdan mağdur olacak insanlar dilekçelerle komutanlığa başvurmuş olmasına karşın Tercüman Gazetesi’nin bu tutumuna müdahale edilmemiştir. Hatta Fatsa mahkemesinin başladığı günlerde “Terzi Fikri ve yoldaşları yargılanıyor” biçiminde attığı başlıklarla bu çabalarını Tercüman Gazetesi mahkeme huzurunda da sürdürmüştür. O günkü duruşmada Askeri Savcı bu konudan söz etme ihtiyacını duymuş ve “Bazı gazeteler bu davada yargılanan bir sanığın mesleğini isminin önüne koyarak küçültücü haber yazmaktadır…” diyerek önlem alınmasını istemiştir. Ancak, aynı gazete yayınlarını daha sonra da sürdürmüştür. Bu gazete hakkında bugüne kadar herhangi bir yasal işlem yapılmamıştır. ( Bu konuda birçok dilekçe verdim.)

Burada şunu açıklamak isterim ki, ben 30 yıla yakın geçimimi terzilik mesleğimle sağlamaktayım. Bana “Terzi” olarak hitap edilmesi beni küçültmez, aksine yüceltir. Ben adı geçen gazetenin yöneticileri, yazarları gibi, ülkemde Amerikan emperyalizminin borazanlığını yapıp, onlara kiralanmadım. Mesleğimde toplumsal hizmet verdim. Bu gazetenin terzilik mesleğini ve terzileri küçük görmesi, şahsımda, ülkemizdeki tüm sanatkarlara, alınteri ve göz nuru döken milyonlarca insana hakaret etmektir. Amerikan kültürünün hayranı olan bu insanlardan başka türlü davranmalarını ben şahsen beklemezdim. Bütün bu çabalar tek şeyi hedeflemektedir. Geçmişte Fatsa’yı, Fatsa Belediyesi’ni ve şahsımı hedef göstererek, tutuklanmamı sağlamış bu gazetenin hedef göstermesi sonucunda binlerce Fatsa’lı işkencelerden geçirilmiş, bir bölümü de cezaevlerine doldurulmuştur(…)

İddianame’de Tercüman Gazetesi ve benzerlerinden birçok alıntılar vardır. Bunlar, tesadüfi olamaz. Bu aşamada aynı çabalar ve öteden beri yaratılan kamuoyu ve bazı çevrelerin davranışları bu davanın sonucuna tesiri amaçlamaktadır. Bu davranışlar, mahkemenin üzerinde baskıyı amaçlamaktadır. Kısa süre önce Fransa’da Orly baskını nedeniyle yargılanan Ermeni militanlar hakkında Fransız basınının taraflı yayınlarının mahkeme üzerine baskıyı amaçladığını söyleyen yetkililerimiz, aynı hassasiyeti davamız için göstermemişlerdir. Bugün burada her şeyden önce bir belediye başkanı olarak yargılanıyorum. Ülkemizde ilk kez bir belediye başkanı, bu kadar ağır ithamlarla mahkeme huzuruna çıkartılıyor. Ben, belediye başkanlığı görevini babadan evlada devredilen bir miras biçiminde almadım. Veya belediye yönetimini bir darbe sonucunda da almadım. Mevcut anayasal düzenin gereği olan demokratik seçimler sonucunda bu göreve geldim. Aklımın ve çalışma gücümün yettiğince bu görevi bana veren halkıma hizmet etmeye çalışmıştım. Bu görevi yerine getirip getiremediğimi ifadelerimin seyri içinde anlatmaya çalışacağım.
 

 

 
   

 

 


Yerel Yönetimlerle İlgili Değerlendirmeler

Yerel yönetimler incelendiğinde, ortaya çıkışlarının çok eski tarihlere dayandığı görülür. Yerel yönetimler demokrasiler sonucu ortaya çıkmış değildir. Tam tersine demokrasiler yerel yönetimler deneyimlerinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Çok eskilerde demokrasi diye yönetimlerin söz konusu olmadığı tarihlerde, yerel yönetimlerin varlığını görmekteyiz. Daha özlü bir ifadeyle söyleyecek olursak, yerel yönetimler demokrasilerin okuludur. Bu bakımdan yerel yönetimlerin demokratik yaşamda önemi çok büyüktür. Çok eskilerde kent yönetimi olarak ortaya çıkan günümüzdeki yerel yönetim, yani belediye çok eski ve zengin deneyime sahip bir yönetimdir. Asırlar boyu uluslar bu yönetimi terk etmemişler, günümüze kadar getirmişlerdir. Yerel yönetimlerin mazisi dünyada yerleşim merkezlerinin ortaya çıktığı dönemlere kadar uzanmaktadır. Ülkelerin yönetim biçimleri ne olursa olsun, yerel yönetimler, her dönemde önemini korumuştur. Ve toplumsal yaşamın vazgeçilmez unsuru haline gelmiştir. Ülke yönetimleri değişik sistemlerle yönetilmesine karşın, yerel yönetimler şu veya bu biçimde varlıklarını sürdürmüşlerdir.

Kent yönetimlerinin hayat pratiğinden yararlanılarak, bu yönetim biçimlerinden esinlenerek, ulusların demokratikleşmesine katkısı olmuştur. Demokrasiler büyük ölçüde yerel yönetimlerin üstünde yükselmiştir. Elbette ilk çıkışta kent yönetimleri, günümüzdeki yerel yönetimler yani belediyeler gibi gelişkin değillerdi. Amaç yönünden aynı olmalarına karşın, tarihsel koşulların gereği işleyiş bakımından farklılıklar vardı.

Tarihin belli sürecinden ve deneyimlerden geçtikten sonra günümüzdeki durumunu kazanmışlardır.

Yerel yönetimler, bugün dünya genelinde olduğu gibi, ülkemizin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamında önemli bir yer tutmaktadır. Bugün ileri sanayi ülkelerinde yerel yönetim seçimleri, genel seçimler kadar önem kazanmıştır. Yerel seçimlerin sonuçları siyasal yönetimleri indirmekte veya görevlerine devam etmelerini tayin etmektedir(…)

Bu durum bizlere yerel yönetimlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha göstermektedir. Bundan dolayı yerel yönetimlerin ekonomik, kültürel ve siyasi alandaki önemini gözardı edemeyiz. Belediyeyi salt hizmet yapan kurumlar olarak görmek ve öyle anlamak çağdaş bir düşüncenin mahsulü olamaz. Belediyeler, hizmet vermenin yanı sıra ülke siyasi hayatına damgasını vuran bir kurumdur da.

Bunun böyle olduğunu kabul etmeyenler gelişmelere gözlerini sıkıca kapamış demektir. Çağımızda yerel yönetimler, ülkemiz açısından da önemlidir. Ülkemizin kalkınması uluslararası tekellerin kontrolünde kısıtlı bir gelişme gösterse de ve bundan dolayı sanayide geri kalmış olsa da, elbette yakın geçmişimize göre, günümüzde montaja dayalı bir sanayinin var olduğu da bir gerçektir. Bu gelişmelerin sonucu ülkemizde dengesiz ve plansız bir kentleşmenin gündeme geldiği de bir gerçektir. İç göçün şehirlere doğru kayması sonucu, yerleşim alanlarının kontrolsüz, plansız bir tarzda gelişmesi gündeme gelmiştir. Bu durumdan dolayı ülkemizde yerel yönetimlerin önemi daha da güncelleşmiştir. Bu durum, yerel yönetimlerin ekonomik, kültürel ve siyasi hayatta kendilerine geniş ve önemli bir yer bulmalarını da beraberinde getirmiştir. Başında da belirttiğim gibi, demokrasinin gelişmesinde önemli yeri olan yerel yönetimler, ister istemez, ülke yönetimini de demokratikleşme yönünde etkileme göreviyle karşı karşıya kalmışlardır. Ancak, böylesi bir görevi yerine getirecek yapılanmaya sahip olmamıştır(…)

Bizdeki yerel yönetimler, Avrupa’daki gibi kendi öz dinamiğiyle gelişmemiştir. Ülkemizde yerel yönetimler ta baştan merkezi yönetimin denetiminde bir gelişme göstermiştir. Bundan dolayı demokratik yönü merkezi yönetimin denetimi altında olmuştur. Ülkemizde Batı anlamında bir burjuva demokrasisi olmamıştır. Bizdeki demokrasi, nispi dediğimiz demokratik hakların ötesine varamamıştır. Bu haklar da zaman zaman rafa kaldırılmıştır.

Bu durum, ülkemizde yerel yönetimlerin demokratikleşmesini sürgit engellemiştir. Özellikle ülkemizde yerel yönetimler, siyasi iktidarların baskılanması altındadır. Bu bakımdan Avrupa’daki gibi, siyasi iktidarları uyarıcı görevlerini bir yana bırakalım, normal işlerliğini bile yerine getirememektedirler. Elbette tüm yerel yönetimleri, siyasi iktidarlar, aynı potada eritememişlerdir.

Ülkemizde bazı yerel yönetimler, ileri sanayi ülkelerinde olduğu gibi, siyasi iktidarlara karşı uyarıcılık görevlerini yerine getirmeye çalışmışlardır. Siyasi iktidarların ekonomik, siyasi çıkarlarına alet olmamışlardır. Veya olmama uğraşı vermişlerdir. Ancak, bu türden yerel yönetimler veya yönetim kadroları siyasi iktidarların gözağrısı haline gelmişlerdir. Ve bundan dolayı hedef gösterilmişlerdir.

İşte Fatsa Belediyesi bunlardan biridir. Ve en önemlisidir.

Belediyemizin bazı çevrelerce hedef seçilmesinin nedeni, bu temellerde aranmalıdır. Bugün Fatsa Belediyesinin şahsımda suçlanıp, yargılanmak istenmesi bu arzunun sonucudur. Belediye Başkanı olarak bugün burada suçlu olarak yargılanmam yasaları çiğnediğim için değil, yasaları tam uyguladığımdandır. Birçok yöneticiler gibi yasaları bazı çevrelere peşkeş çekseydim bugün burada olmayacaktım. Altımda son model araba, viski şisesi yanıbaşımda olacaktı. Belediye Başkanı olarak iki seçeneğim vardı. Ya egemenlerin kiralık uşaklığını yapacaktım ve refah içinde yaşayacaktım, ya da halkımın gönüllü hizmetkarlığını yapacaktım ve de yoksulluğu, mahpusluğu, işkenceyi hatta ölümü de göze alacaktım. Ben, ikincisini tercih ettim. Belediyeler kuruluşunu 1580 Sayılı Belediyeler Yasası’ndan alır. Bu yasaya göre, kurulan belediyeler yarı özerk, yarı resmi devlet kuruluşudur. Asli görevi, yerleşim merkezinde insanların ekonomik, toplumsal ve kültürel ihtiyaçlarını düzenlemek ve yürütmektir. Belediyeler bu ihtiyaçların sonucu ortaya çıkmıştır. Belediyelerin devletin diğer kurum ve kuruluşlarından ayıran özelliği, üslenmiş olduğu görevler bakımındandır.

Şöyle ki, belediyeler insan yaşamının, sosyal ve kültürel faaliyetlerinin, toplumsal gereksinmelerinin her alanında görev alırlar. Devletin il yönetimi, valilik, ilçe yönetimi, kaymakamlık gibi önemli kuruluşlarıyla belediyeyi ayıran özellik, vali ve kaymakamların devlet tarafından atanması ve devletin üst yöneticilerinin ve kurumlarının yasal düzenlemelerini yürütmekle görevli olmasıdır. Hizmet alanları kendilerine bağlı kurumların faaliyetlerini organize etmek ve denetlemektir. Daha öz bir ifadeyle alt ve üst kurumlar arasında işleri devlet adına hiyerarşik bir yapı içerisinde yürütmesi başlıca özelliğidir.

Belediyelere gelince, durum hiç te öyle değildir. Her ne kadar siyasi yönden İçişleri Bakanlığı’na, ekonomik yönden de İller Bankası’na bağlıysa da, tüm tasarrufları, halkın oylarıyla seçilmiş bir belediye başkanı, belediye meclisi, meclis bünyesinde oluşturulan çeşitli organlar tarafından yürütülür. Memur alımından işçi alınmasına kadar tüm işlerin yürütülmesinde başkan, meclis ve karar organları belediye yasalarının tanımış olduğu kanuni yetkilere dayanarak, bizzat yönetirler. İşlerin yürütülmesinde belediye yöneticilerinin nispi bağımsızlığı vardır. Devletin diğer kurumlacından onu ayıran belirgin özelliği budur (…)

Ülkemizde belediyecilik son zamanlarda çok gelişmiştir. Büyük kentlerin yanı sıra küçük yerleşim alanlarına doğru kaymıştır. Kasaba, nahiye, köy gibi alanları da kapsamıştır. Ülke nüfusunun %60’ının üstündeki kesimine belediyeler hizmet götürmektedir. Bu durumuyla belediyeler ülkemizin en büyük kuruluşları haline gelmiştir. Bu yapısal durumu ve hizmet götürdüğü alanların genişliği nedeniyle toplumun en geniş kesimiyle yakın ilişkiler içindedir. Öte yandan kısa ve uzun vadeli hizmetler içerdiği için ülke ekonomisinin yönlenmesinde önemli payı vardır. Belediyeler güncel ihtiyaçlarından dolayı halka götürmüş olduğu hizmetler nedeniyle, halkın yakın ilgisini görmektedir. Ülke sanayileşmesinin alt yapı hizmetlerini belediyeler yürütmektedir. Bu nedenle belediyeler, sermaye çevreleriyle yakın ilişkiler içindedir. Belediyeler halkın gözünde kazandıkları saygın yerlerinden dolayı, ülke siyasi hayatında önemli bir yer işgal etmektedir. Bu yanıyla siyasi partilerin belediyeler üzerinde iştahlarının artmasına neden olmuştur.

Ülkemizde siyasi partilerin örgütlenmesi, kendisine geniş taban bulabilmesi büyük ölçüde belediye yönetimlerine hakim olmaktan geçmektedir. Politikacılar Parlamentoya giden yolu belediyelerde aramışlardır ve de aramaktadırlar. Hangi siyasi parti ve politikacı seçim bölgelerindeki belediye yönetimlerine hakim olabilmişse, mensup olduğu siyasi partinin o bölgedeki güçlenmesini sağlamış ve kendisine Parlamento kapısını aralamıştır.

Öbür yandan, ülke ekonomisini elinde bulunduran sermayedarlar belediyeleri ellerine geçirerek, kendi çıkarlarına kullanmaya yönelmişlerdir. Belediyeler kanalıyla kentlerde kendi çıkarları doğrultusunda belediye yatırımlarını ve hizmetlerini kanalize etmişlerdir. Bu durum, bir yandan belediyelerin nispi demokratik yapısını bozmuş diğer yandan da belediyeleri amaçlarına yönelik faaliyetlerinden alıkoymuştur. Günümüze dek belediyeler bu kuruluş amaçlarına ters düşen bir anlayışla yönetilmişlerdir. Böyle bir anlayış belediye yönetimlerine hakim kılınmaya çalışılmış ve de günümüzde de çalışılmaktadır. Belediyelerin kuruluş amaçlarına yönelik çalışmaları yerine getirilememiştir. Elbette bunun nedenleri vardır:

  1. Ülkemizde Batı anlamında bir demokrasi söz konusu olmamıştır. Bundan dolayı, ülke yönetimini elinde bulunduranlar en küçük demokratik kıpırdanışa tahammül edememektedirler. Oysa, belediyeler demokratik olmak zorundadırlar
  2. Ülkemizde kapitalizmin çarpık gelişimi belediyelere de yansımıştır. Ülke sermayedarları belediyeleri bir ticaret yeri olarak görmektedirler. Hakim sınıflar yağmalamaya çalışmaktadırlar.
  3. Siyasi planda belediye yönetimleri, yerel yönetim anlayışından yoksun insanlar tarafından oluşmaktadır. Yönetime işin ehli değil, siyasi ve ekonomik nüfuzu olan insanlar gelebilmektedir. Bu insanlar, belediyeleri amaçları doğrultusunda değil, mensup oldukları siyasi ve ekonomik çıkar gruplarına göre yönetmektedirler.

Bunu biraz açarsak, ülke yönetiminde sorumluluğu üstlenmiş siyasi insanların ve politikacıların belediyeler üzerinde kurmuş oldukları hakimiyetten dolayı, belediyeler gerçek amaçlarından saptırılmış, partilerin çıkar müesseseleri haline getirilmiştir.

Başlangıçta kıt olan maddi olanaklar, toplumun gereksinmelerine cevap veremez hale düşmüş, buna hızlı kentleşme eklenince sorunlar daha da büyümüş, ekonomik güçsüzlükler belediyelerin elini kolunu bağlamıştır. Bu durum, siyasi partilerin belediyeler üzerinde hakimiyetini korumalarına neden olmuştur. Bu şekilde yerel yönetimlerin nispi olan demokratik yanı ortadan kaldırılmıştır. Günümüzde yerel yönetimler her ne kadar seçimle iş başına geliyorsa da, bu insanların belediye yönetimlerine gelebilmeleri siyasi parti organlarının güdümünde olabilmektedir. Bu şekilde yönetime gelmiş olan yöneticiler, mensup oldukları parti çıkarlarını belediye ve halkın çıkarlarından önde tutmak zorundadırlar. Çünkü, aynı mevkilere tekrar gelebilmeleri bağlı bulundukları partilerin ilgili organlarından geçmektedir. Bu durum, bu yöneticilerin çalışmalarını büyük ölçüde engellemektedir.

Yukarıda sözünü ettiğimiz hızlı kentleşmenin yarattığı sorunların çözümü için, belediyelerin gelir kaynaklarının yetersiz kalışı, yıllarca, yeni belediyeler gelir yasasının çıkmamış olması, belediyeleri bunalıma sürüklemiştir. Bu durum, siyasi iktidarlara muhtaç olmalarını da beraberinde getirmiştir. İller Bankası’ndan ve çeşitli bakanlıklardan destek alma ihtiyacı ağırlık kazanmıştır. Dikkat edilecek bir başka nokta da, belediyeler gelir yasasının 40 yıl önceki sorunları çözebilecek yasalar olmasıdır. Oysa ki, sözünü ettiğimiz gibi, hızlı kentleşmenin alabildiğine geliştiği, günümüzde belediyelerin mevcut yasalarla sorunları çözemeyeceği herkes tarafından kabul edilmesine karşın, Parlamentodan bu yasanın yıllarca çıkartılmamış olması elbette düşündürücüdür. Çünkü, bu yasa çıktığı takdirde, belediyelerin gelirlerinde artış olacaktır. Bu gelir artışı belediyelerin ekonomik yönden bağımsızlığını getirecek ve siyasi iktidarlarla olan ilişkilerini de etkileyecekti. Bu durumda, siyasi iktidarları elinde bulunduran siyasi partilerin belediye yönetimleri üzerindeki denetimi azalacaktı. Bundan dolayıdır ki, her seferinde parlamentoda bu kanun teklifi engellenmiştir. Ve çıkarılmamıştır.

Bu şekilde cüceleştirilen yerel yönetimler, halka hizmeti büyük ölçüde bir yana bırakmış, kendi partilerinin çıkarlarını birinci plana almışlardır. Bu yüzden belediyeler halkın gerçek ihtiyaçlarına yönelik yatırımlara değil, kendi bağlı oldukları siyasi partilerin oy toplamasına yarayacak yatırımlara yönelmişlerdir. Halkın birinci derecedeki ihtiyaçlarına çözüm yerine, göstermelik ve propagandaya yönelik yatırımları birinci plana almışlardır. Halkın en temel ihtiyaçları için imkan bulamadıklarını söylerlerken, gösterişli yatırımlar için her zaman imkan bulmuşlardır. Bu şekildeki bir hizmet anlayışı, belediyelerin başına hakim kılınmıştır. Halkın bu duruma müdahale etmesi olayı seçimler yoluyla gösterilmiştir. Ancak, seçim ve parti yasaları halkın istemediği biçimde yürüdüğü için, halk, kendi istediğini değil, egemenlerin istediğini seçmekle karşı karşıya bırakılmıştır. Halk, hiçbir zaman belirleyici olmamıştır. Ülkemizde belediyelerin sorunlarını çözemeyişleri bu temelde yatmaktadır. İyi yönetici, kötü yönetici kavramlanyla bir ilişkisi yoktur. Belediyeler bu kıskaçtan kurtulamadığı sürece asli görevlerini, sistem içindeki fonksiyonlarını yerine getiremeyeceklerdir.

Bütün bu kötü koşullara karşın, yukardan aşağıya anlatmaya çalıştığım yerel yönetimlerin nispi bağımsızlığını gördüm ve belediyenin demokratikleşmesini sağladım. Fatsa halkının yönetime katılımını sağlayarak, halkı söz ve karar sahibi kıldım. Sorunların büyük bir bölüınünü halkın desteğiyle çözdüm. Fatsa Belediyesi ve Fatsa halkı bu başarının onurunu taşımaktadır. Kamuoyunda Fatsa Belediyesi’ne ve halkına karşı yürütülen karalama kampanyasını organize edenler, bu başarının ortaya çıkmasını istemeyen siyasi karşıtlarım ve yandaşlarıdır.

Gerçekler uzun zaman gizlenemeyecektir.

Yerel yönetimler demokrasinin en iyi biçimde uygulanacak alanıdır. Daha önce belediyelerin merkezi yönetimden nispi de olsa bağımsız olduğunu söylemiştim. Günümüze kadar yerel yönetimlerin bu bağımsız yanı uygulanamamışsa da, uygulanamaz diye bir kural yoktur. Fatsa Belediyesi, bu bağımsız yanını görüp uygulamaya sokmuştur. Özellikle Fatsa Belediye Başkanlığını yaptığım dönem içinde, gerçek demokrasinin nasıl olması gerektiğini hayatın pratiği içinde Fatsa halkına yaşatarak göstermişimdir. Halk, yönetime katılmıştır. Belediyenin aldığı tüm kararlar halkla tartışılmıştır. Halkın onayı olmayan hiçbir iş belediye tarafından yapılmamıştır. Tek cümleyle halk, belediyede söz ve karar sahibi kılınmıştır. Demokrasinin gereğide budur.

Halkın belediyede söz ye karar sahibi olması sonucu, yıllardan beri Fatsa Belediyesi’nden çözüm bekleyen bir dizi iş çözüme kavuşturulmuştur. Halkın onayı alınıp onun düşüncesi ve desteği sağlanan işler mutlak başarıya ulaşmıştır. Halk, kendi kararına sahip çıkmış ve onun bir an önce yerine getirilmesi için, çaba harcamıştır. Ve başarmıştır. Halkın haberdar olmadığı işlerden kendisine faydası dahi olsa, o işten haberdar edilmediği için ve düşüncesi sorulmadığından dolayı yardımcı olma ihtiyacını duymamıştır ve de olmamıştır. Ne zaman sorun kendisiyle tartışılmışsa, halk, o zaman kendi sorununa çözüm getirmeye çalışmıştır.

Yerel yönetimler için geçerli olan bu işleyiş aslında tüm ülke yönetimi için de geçerlidir. Demokrasiyi halkın kendi kendini yönetmesi olarak anlıyorsak, ki başka türlü düşünülemez ve yorumlanamaz, o halde neden halkın yönetimde söz ve karar sahibi olmasından korkuluyor? Halkın seçimden seçime oy kullanmasını demokrasi olarak görmek, onun dışında halkın yönetime katılımını engellemek çağdaş demokrasiyle uyuşmaz. Çağdışı bir düşüncenin savunulması olur. Böyle bir düşüncenin savunulması demokrasi düşmanlığından başka bir anlama da gelmez.

Fatsa Belediyesi’nde halktan yalnız oy alınmamıştır. Eleştiri ve takdirleri de alınmıştır. Halk, belediyenin olumlu işlerini takdirle karşılarken, olumsuzluklarını da rahatça eleştirebilmiştir. Önerilerini de belediyeye getirerek, takipçisi olmuştur. Fatsa halkı böylece belediyenin demokratikleşmesini sağlarlarken, demokrasinin de teminatı olduklarını dosta düşmana göstermiştir. Fatsa Belediyesinde bu demokratikleşmenin nasıl hayata geçtiğini birkaç örnekle açıklamak istiyorum.

O tarihlerde Fatsa’da yetersiz olan araba garajı, durak ve park yerlerinden dolayı araçların şehir içinde gelişigüzel park edilmesi en başta esnafların şikayetlerini getiriyordu. Dükkanların önünde park eden arabalar; dükkan vitrinlerinin görünümlerini bozarlarken, müşterilerin alış-veriş etmek için dükkanlara girip çıkmalarını engellemekteydi. Bu durumdan esnaflar rahatsız oluyorlardı. Bunların dışında şehir ve insanların dolaşımı engelleniyordu. Hatta trafik sıkışıklığından kazalar meydana geliyordu, bu durumdan tüm Fatsa halkı şikayetçiydi. Bu konuda belediyeye yapılan yazılı veya sözlü şikayetler üzerine durumu düzeltmek üzere belediyenin ilgili şubelerine emir verdim. Belediye Halkla İlişkiler Şubesi’yle Zabıta Amirliği şehirde bu konuda operasyona girdiler. Şehirde Belediyenin ve Trafik Amirliğinin gösterdiği yerlerin dışında araçlarını park edenler, memurlar tarafından cezalandırıldı. Bu uygulama, cezaya karşın başarısızlıkla sonuçlandı. Cezalara karşın araçlar ısrarla aynı yere park edildi. Bunun yanı sıra belediyeye gelen araç sahipleri ve şoförler uygulamanın durdurulmasını istediler. Belediyeyi şöyle eleştiriyorlardı “Belediye ve Trafik Müdürlüğü önce bize yeterli miktarda park, durak ve garaj göstersin, bizler duruma uymadığımız zaman cezalandırsınlar. Ancak, yer göstermeden cezalandırırsanız bu uygulama demokratik olamaz. Bizler çalışmak zorundayız. Arabalarımızı nereye götüreceğiz? Geçimimizi bu yollarla sağlıyoruz” dediler.

Bu uygulamayı derhal durdurdum. Ve Cem Sineması’nda araba sahipleri, şoförler ve ilgililerle bir toplantı düzenledim. Konuyu kendileriyle tartıştım. Şehir içinde gelişigüzel araba park etmenin birçok esnafı zarara uğrattığı gibi, insanların şehir içinde dolaşımını engellediğini, hatta zaman zaman trafik kazalarına neden olduğunu anlattım. Belediyenin henüz park, durak, garaj gibi yerler sağlayamadığını, bu konuda faaliyetlerimizin olduğunu, en kısa zamanda sorunu çözeceğimi, ancak o zamana kadar herkesin özveride bulunması gerektiğini, ceza uygulamasının yanlış olduğunu, cezanın en son çare olduğunu uzun uzun anlattım. Bunun üzerine, konu ile ilgili insanların, sorunlarının halli için düşüncelerini aldım. Bunun üzerine geçici olarak park, durak, garaj gibi, yeterli olmasa da bazı yerler tespit ettik. O günden sonra kimse arabalarını gösterilen yerlerin dışına bırakmadı. Birkaç dikkatsiz kişi tarafından bırakılan araçlara da, Belediye’den önce kendileri müdahale ettiler. Sorun bu şekilde halledildi. Demokratik olmak bu demektir.

İşte burada örnek olarak gösterdiğim bu uygulama, Fatsa Belediyesi’nin tüm hizmet alanlarında hakim kılınan anlayıştır. Şehrin temiz tutulması, yolların açılınası, imar planının uygulanması, lokanta, kahve, sinema, fırın, kasap gibi yerlerin denetimi; elektrik, su kanalizasyon ve buna benzer hizmetlerin hızlandırılması için halkın düşüncesi alınarak, sorunlar kendileriyle tartışılarak, halledilme yoluna gidilmiştir. Halka, belediyenin olanakları anlatılmış, sorunların çözümü için halkın katkısının neler olabileceği anlatılarak, desteği sağlanmıştır. Böyle yapıldığı içindir ki, çalışmalar başarılı kılınmıştır.

Yukarıdaki örneği iki yönden gözlemek gerekir.

Birinci durumda : halk adına, onun rahatlığı ve esenliği için alınan bir önlem, yine halkın tepkisine neden oluyor, tüm çabalara karşın karar uygulanamıyor.

İkinci durumda: Konu ilgili insanlarla tartışılıp, ortak karar üretiliyor. Bu karar, zorlanmadan uygulanıyor. Burada yanlışlık elbette belediye başkanının veya personelinin değildir. Burada yanlışlık halka konunun önemi kavratılmadan, kapalı kapılar ardında alınan, halktan kopuk karardadır.

Bu eksikliği gören belediyemiz, halktan kopuk kapalı kapılar arkasında karar almamaya dikkat etmiştir. Belediyemiz çok iyi görmüştür ki, halk, kendisine sorulmadan alınan kararlara, kendisine yararı da olsa, uygulanmasına yardımcı olmuyor. Konu ne zaman kendisiyle tartışılıyorsa, o zaman uygulamaya sahip çıkıyor. Sorunların çözümünde en az belediye kadar kendilerini sorumlu tutuyorlar.

İkinci bir örnek:

Fatsa Belediyesi’nin benim dönemimde gelir kaynaklarında büyük artışlar olmuştur. Bunun nasıl olduğunu belediye çalışmaları bölümünde anlatacağım için, burada geniş şekilde anlatmak istemiyorum. Ancak, belediyede halkın yönetime katılmasının, gelirlerin artışında ne gibi payı olduğunu, kısa bir örnekle anlatmak istiyorum. Eskiden halk, belediyeye ödediği parayı sormazdı. Memurun para karşılığında makbuz kesip kesmediğine bile bakmazdı. Çünkü, para belediyenin eline geçse de geçmesede kendisine bir yararı olacağına inanmazdı. Bundan dolayı konu kendisini hiç ilgilendirnıezdi. Ancak, benim dönemimde halk, belediyeye giden parayı takip etmeye başlamıştı. Çünkü, belediyeye giden her kuruşun dönüp ertesi gün hizmet olarak önüne dikildiğini görmüştü. Artık halk, belediye gelirlerinin artması için belediye yöneticilerinden daha aktif görev içine girmişti. Ve bu anlayış tüm Fatsa halkının ortak ülküsü haline gelmişti. Fatsa halkının bu konudaki duyarlı davranışı sonucunda, benim başkan olmamdan önce, ekonomik krizden çıkamayan hiçbir yatırım yapamayan, hatta belediye çalışanlarının aylıklarını 7-8 ay hiç ödeyemeyen belediye, benim dönemimde siyasi iktidarın siyasi ve ekonomik baskılarına karşın, para sıkıntısı çekmediği gibi, birçok hizmetleri yerine getirmiş, yeni yatırımlara da para ayırabilmiştir. Bu, Fatsa halkının yönetime katılımının küçük bir göstergesidir.

Ben, gerçek demokrasiyi böyle anlıyorum. Demokrasinin doğrusu budur. Fatsa Belediyesi’nde bu demokrasiyi uyguladım. Bu anlayışın altında başka şeyler aramak, demokrasiden anlamamak anlamına gelir. Veya art niyet mahsulü olabilir. Demokrasi düşmanı bazı çevreler bu uygulamalarımdan rahatsız olmuşlardır. Belediyede çıkarları bozulmuştur. Benim başkan olmamdan dolayı bu çevrelerin ekonomik ve siyasi büyük zararları olmuştur. Bunların rahatsızlıkları benim belediye başkanı olarak toplumsal hizmetleri yerine getiremeyişimden değildir. Kendi özel çıkarlarıyla ilgilidir. Şu ana kadar gerek tanık ifadelerinde, gerekse uydurma birçok belgelere bakıldığında, durum çok net görülecektir. Hiç kimse Fikri SÖNMEZ zamanında belediye hizmetleri yapılamadı, yapılanlar da taraflı yapıldı, partizanlık yapıldı, yolsuzluk yapıldı, adam kayırıldı, rüşvet olayı oldu diyemez.

En gaddar saldırıyı yapan Tercüman ve benzeri gazeteler bile bu konularda tek bir cümle yazamamışlardır. Adı geçen gazete siyasi düşüncelerime yönelik saldırıda bulunmuştur. Ancak hizmetler konusunda bir karalamaya yönelseydi, Fatsa halkı gerçeği yaşadığı için gülünç duruma düşeceklerdi. Bundan dolayı suçlamaları siyasi düşünceme yönelik kalmıştır.

İddianamede isnatlar da aynı seviyede kalmıştır. Çünkü, iddianamede dikkat edilirse, belediye çalışmalarımla ilgili tek bir cümle lehte ve aleyhte yer almamıştır. Fatsa Belediyesi, halkla elele vererek, belediye yönetiminde halkın söz ve karar sahibi olmasını sağlamıştır. Belediye yönetimi demokratikleştirilmiştir. Yerel yönetim olarak demokrasi okulu olmuştur. Halkın yönetime katılımını sağlayarak, uzun yıllarda zor çözülebilecek birçok hizmetleri çözüme bağlamıştır. Belediyemizin bu demokratik uygulamasını, demokrasi düşmanı malum kafa bir türlü kavrayamamıştır. Daha doğrusu, kavramak istememiştir. Çünkü, onlar, halkın, gerçek demokrasinin nasıl işlediğini görmesinden korkarlar. Küçük hesaplar peşinde olan kasaba politikacıları, kendi özel çıkarlarını halkın çıkarlarından üstün tutarlar. Bu ve benzeri özelliklerinden dolayı da demokrasi düşmanıdırlar. Tam bu anlayışın karşıtı olan Fatsa Belediyesi, bu çağdışı anlayışın hedefi olmuştur. Belediyemizin başarılı uygulamalarını içlerine sindirememişlerdir. Toplumsal çıkarları kişi çıkarlarının üstünde tutan belediyemizi, bu anlayıştan alıkoymak ve belediyeyi tekrar kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için, şahsıma ve belediyeye saldırmışlardır. Amaçlarına da ulaşmışlardır.

Yukarıdan aşağıya anlatmaya çalıştığım belediye ve demokrasi anlayışım tersyüz edilerek, demokrasi uğrunda verdiğim mücadele suçmuş gibi gösterilerek, şahsımda mahkûm edilmek istenmiştir. Acıdır ki, bazı çevrelerin bu konudaki çabaları sonucu iddia makamı, benim bu yasal faaliyetlerimi, herhangi bir ciddi incelemeye girmeden anarşi ve terör olarak değerlendirmiştir. Bu faaliyetlerime tarafsız bir gözle bakıldığında, bu uygulamaların mevcut anayasal düzeni yıkmaya yönelik eylemler olarak değerlendirilemeyeceği ortadadır.
 

 
   

 

İddianamedeki Bazı Suçlamalar

Belediyecilik anlayışımı, demokrasi düşüncemi siyasi düşüncemi ve Fatsa’daki genel gelişmeleri anlattım. Şimdi İddianame’de bana yönelik getirilen suçlamalara değineceğim. Önce genel bölümdeki suçlamaları cevaplayacağım.

İddianamenin 127. sayfasında

” Devrimci Yol Merkez Komitesinin ve Fatsa Yerel Komitesinin bağımsız aday gösterdiği Terzi Fikri SÖNMEZ’in başkan seçilmesi, Devrimci Yol Örgütünün planlı ve yoğun çabası sonucu Fatsa’nın yapısal bozuklarından faydalanılarak tarafsız kesimin sıkıştırılıp kandırılması karşı görüşlerin ise, İttihat ve Terakki Partisinin sopalı seçimlerine benzer şekilde sindirilmesi suretiyle vuku bulmuştur.”

denilmektedir. İlk önce İddianamenin bu alıntısının en son kısmına değineceğim.

İttihat ve Terakki Partisi, Osmanlı döneminde ilerici bir akımdır. Milli mücadelenin büyük önderleri Mustafa Kemal ve diğer önderleri İttihat ve Terakki Hareketinin içinden yetişmiş devrimcilerdir(…)

Fatsa’daki belediye seçimlerinde kullanılmış olan bir kaba kuvveti-ki var mı yok mu o da tartışma konusu tabi- İttihat Terakki dönemi seçimlerine benzetmesi olayı, iddia makamının hangi siyasi düşüncenin ve akımın savunucusu olduğunu ortaya koymaktadır. Bugün Türkiye’de Vahdettin’i vatansever, Mustafa Kemal ve arkadaşlarını vatan haini gösteren tek akımın savunuculuğunu yapan gerici basının başı Tercüman Gazetesi’dir. Vahdettin vatan kahramanıdır, Mustafa Kemal ve arkadaşları vatan hainidir, o söyler onu (…) Askeri Savcı, Yasadışı bir örgütün, yahutta herhangi bir siyasi hareketin beni Fatsa’da desteklediğini, ve zor kullanarak seçimleri kazandığım yolunda bir yakıştırmayı ileri sürmektedir (…)

Askeri savcı, iddialarını kanıtlamak için Fatsa Güneş Gazetesine başvurmakta ve alıntılar aktarmaktadır. Alıntıyı aynen okuyorum. (Bu alıntı yukarıyı doğrulayacak bir düzeyde ise ben kabul ediyorum.)

“Nitekim ilçenin ekonomik sosyal yapısının, yapılacak seçimleri (Belediye Başkanlığı Seçimleri) ne şekilde etkileyeceğini, seçimlerden üç ay önce Devrimci Yol örgütünün adayı Fikri SÖNMEZ’in Fatsa’da yayınlanan 20 Temmuz 1979 tarihli Güneş Gazetesi’ndeki şu satırlar en güzel şekilde vurguluyor.”

demektedir.

Ve adı geçen tarihte Fatsa yerel Güneş Gazetesi’nin Sıtkı Pazarbaşı imzası altında şu yazısını alıntıya koyuyor ve bu oranın delili oluyor.

” Hangi adayın kazanacağını bize soruyorlar. Buna rağmen belediye başkanlığı ara seçimlerini bağımsız adaylardan Fikri SÖNMEZ’in kazanacağını söyleyebilirim.”

Ne diyor burada? Bağımsız aday Fikri SÖNMEZ diyor. Devrimci Yol adayı Fikri SÖNMEZ demiyor. Bu nasıl alıntı, nasıl delil oluyor? Onun tartışmasını, takdirini size bırakıyorum.

Aynı yazar devam ediyor:

“Bunu söyleyebilmek için ne kahin ne de çok bilgili olmak gerekmez. Kafamızı biraz geriye çevirip birkaç sene öncesine baktığımızda, tüm gerçekler gözünüzün önüne seriliverir. Dolayısıyla bağımsız adaylardan Fikri SÖNMEZ’i sevenler değil, hiç sevmeyenler ve hatta Fikri SÖNMEZ’in reis seçilmesini hiç istemeyenler ve O’nun reis olmasından endişe duyanlar Fikri SÖNMEZ’i kazandırıp, Fatsa Belediye Başkanı yapacaklar. Nasıl? Sevmedikleri ve istemedikleri halde Fikri SÖNMEZ’i belediye başkanı yapacakların kimler olduklarını mı soruyorsunuz? Okuyun öyleyse. Fikri SÖNMEZ’i bu kasabada, bir gün evvel 10 liraya sattığı malı bir gün sonra yok deyip, üç gün sonra 50 liraya satan ticaret ahlakı yoksunu vurguncular, kış aylarının dondurucu soğuğunda çoluk çocuğu tirtir titreyen halkın başvurularına rağmen, yakacak bir çuval kabuğu, yok diyerek belediye rayiçinin çok üstünde bir fiyatla kamyonlar dolusu başka il ve ilçelere sevk eden fabrikatörler. Bir kilo yağ için fırsatı ganimet bilerek ramazan ayının kutsiyet ve mukaddesatını unutarak vicdanlarını körleştiren stokçu karaborsacılar, hastalarını doktora yetiştirebilmek için benzin bulamayan şoförlere rağmen, benzin kaçakçılığı yapan benzin istasyonu sahipleri. Gaz kuyruklarında geç saatlere kadar sıra bekleyip de sonunda “Gaz bitti” deyip halkı dağıtıp karaborsaya gaz aktaran şirketler. En önemli gıda maddeterini yok diyerek zaman zaman suni buhran yaratıp, depolara dolduran istifçiler. Hele hele rayiç vermekle bütün bu işler bitmiş gibi verdiği rayiçlerin kontrol lüzumunu duymayan belediye yetkilileri ve diğer ilgililer. İşte bunlar, Fikri SÖNMEZ’i reis yapacak kuruluşlardır.”

Yukarıdaki iddiaya bakıyoruz altında onu doğrulayacak yine aynı savcının göstermiş olduğu delile bakıyoruz. Bundan, böyle bir netice çıkıp çıkmayacağının takdirini heyetinize bırakıyorum.

 
   

 

 

 

Seçimlerde Baskı Yaptığım İddiaları

Fatsa’da belediye başkanlık seçiminde kimseye tarafımdan baskı uygulanmamıştır. İddianame’deki iddianın tam tersine bana karşı baskı uygulanmıştır. Bana karşı saldırılar yapılmıştır. Adaylığımı koyduğum günden itibaren türlü entrikaların karşısında kaldım. Adaylığımı engellemek için, müracaat dilekçem üzerinde eksiklik yapılarak, adaylığım engellenmek istendi. O olayı da şu şekilde izah etmek istiyorum.

Ben hayatımda seçimlere hiç katılmadım. Yalnız çok önceleri 1965 yıllarından 1971 yılına kadar, Türkiye İşçi Partisi kapatılıncaya kadar Türkiye işçi Partisi’nin üyesi ve Fatsa İlçe Teşkilatında zaman zaman sekreterlik, başkanlık görevi yürüttüm. Sadece o parti seviyesindeki, yani parti yönetimindeki ilgili seçimlerin dışında genel seçimler ve benzeri seçimlere girmiş değilim. Bilgim yoktur. Ve bundan dolayı dilekçemi İlçe Seçim Kurulu’na, Hakim Beye götürdüğümde, kendisi bana bir liste verdi. “Şu şu eksiklikleri tamamla… İşte askerlik şubesidir, savcılık sicil şeyidir, bilmem nedir… işte o kanuni şeyleri tamamla getir” dedi bana. Ben de onları getirdim. Orada çok ilginç bir durum oldu. Ben dosyamı tamamlayıp kendisine verince, “Hakim Bey tamam mı?” dedim. “Tamam”. dedi. “Bir eksiklik olmasın, sonra bir aksaklık çıkar” dedim. “Yok, tamam” dedi. “Benim fazla bilgim yoktur, onun için endişe ediyorum.” dedim, ayrıca belirttim. “Yok, öyle bir şey olursa bildiririz biz” dedi. Dedim ki: “benim bildiğim kadarıyla bağımsız adayların bir miktar para yatırmaları gerekiyor böyle bir şey vardır. Partiler yatırmaz da, bağımsızlar belli bir ücret yatırırlar, seçim için ilçe seçim kuruluna, adaylık parası; böyle bir şey olacaktır.”

Hakim bey bana “Bu genel seçimler için, bağımsız milletvekilleri içindir. Yoksa, yerel yönetimler için böyle bir şey yoktur. Ben bilmiyorum. Gene ben bir yukarı sorarım. Ama, bilmiyorum böyle bir şey” dedi. Ve ben ayrıldım oradan. Bu müracatımı adaylığımın kesinleşmesinden 15 gün önceden yaptım. (Çok önceden yaptım) Yani, o arada bir aksilik çıkmasın diye. O zamanki yasalara göre seçimlere yirmi gün kala adaylıklar kesinleşecek. Daha sonra aday müracatı resmen mümkün değil. Yasal olarak yapılamıyor. Üç saat kala İlçe Seçim Kurulu’ndan bir katip gelerek; İlçe Seçim Kurulu Başkanı’nın beni istediğini söyledi. Gittiğimde, Hakim bey bana aynen şöyle dedi. “Fikri bey 57.600 lira para yatırmanız gerekiyormuş.”

Ben terzi adamım. Ben hayatım boyunca 57.600 Lirayı bir arada görmüş değilim. Ki o dönemin parasıyla cidden görmüş değilim. Mümkün değil, yani o kadar parayı ben hiç bir arada taşımadım. Ben kendilerine “Zamanında söylemiştim, bu para işi olacak diye, şimdi ben parayı bulamazsam ne olacak?” dedim. “Adaylığın kesinleşmez, bize yazı yeni geldi” dedi.

Ben o söylediğim 15 gün önceki müracaatım döneminde bu tür şey olabileceği düşüncesiyle kendi çevremden, arkadaşlarımdan ve imkanlarımdan zorlayarak 50.000 lira para hazırlamıştım. Kalanı da döndüm o iki saat içinde tamamladım. Ve getirdim, yatırdım ve adaylığımı bu şekilde kesinleştirmiş oldum. Ancak, Fatsa’da benim belediye başkanı olmamı istemeyen ve olduktan sonra çıkarı bozulacak olan çevreler, bu engellemeyle başarılı olamayınca, bu sefer Ankara’nın yolunu tuttular.

Ankara’da Bülent ECEVİT’e kadar çıktılar. O zaman Başbakan Bülent ECEVİT idi. Ve Cumhuriyet Halk Partisi yöneticileri ECEVİT’e kadar çıktılar. “Fatsa Belediye seçimlerini biz kaybediyoruz, Fatsa’da ve önümüzde 14 Ekim seçimleri var. Fatsa gibi yerde biz seçimi kaybedersek, Türkiye çapında çok olumsuz bir propaganda olur bu, seçimin süresiz engellenmesi lazımdır.” şeklinde meseleyi Bülent ECEVİT’e dayatıyorlar ve Malatya’daki süresiz ertelenen Malatya Belediye Başkanlığı seçimleri gibi, Fatsa Belediye seçimlerinin de süresiz ertelenmesini Bülent ECEVİT’ten istiyorlar. Ecevit kendilerine-sonradan öğrendiğime göre- “Malatya’da Belediye Başkanı öldürüldüğü; yakın bir zamanda seçim yapılması sonucunda çıkabileceği için nedeniyle süresiz bir erteleme söz konusudur; ama Fatsa’da böyle bir durum yok; Fatsa’da belediye başkanı kendi eceliyle ölmüş, koltuk boşalmıştır, yasalara göre seçim günü ilan edilmiştir, seçimin yapılması gerekmektedir.” demiştir.

Ecevit, “Ancak size bir iyilik yapabilirim, önümüzde 14 Ekim ara seçimleri vardır. Türkiye’de 5 tane daha ilçe boşalmış, belediye seçimleri var, onların hepsiyle birlikte l4 Ekim’e uzatabilirim; size de bu arada bir çalışma fırsatı verebilirim, gidin çalışın kazanın seçimi. Ben ne yapayım.” diyor ve geri gönderiyor bunları. Mesele bu.

Geri geldikten sonra seçim cidden, Yüksek Seçim Kurulu tarafından 14 Ekim ara seçimlerine alınıyor 24 Ağustostan, ancak planlar dümenler ve provakasyonlar bitmemiştir. Bu sefer, Cumhuriyet Halk Partisi’yle bağımsız aday arasında böyle bir seçim ertelemesi sürtüşmesi çıkmasından yararlanan, daha önce, savunmamın önceki bölümlerinde anlattığım gibi, ÜGD’li kişiler Fatsa’da bazı olaylar yaratarak, seçimleri ertelettirip, bu arada Fikri SÖNMEZ’i ortadan kaldırabiliriz, anlayışıyla saldırılara başlamışlardır.

İkinci seçim, (14 Ekim) için müracatlar yeniden yapıldıktan sonra, adaylığım kesinleştikten, iki akşam sonra, yani seçimlere 19 gün kala evime araba ile gelip kapının zilini çaldığım zaman, üç ayrı yerden yaylım ateşine tutuldum. Büyük bir tesadüfle yani orada bir yere yatmakla mı, elimde olmayarak bir hareketle nasıl kurtulduğumu ben bilmiyorum- bacağımdan iki yerden yara ile kurtuldum. Daha sonra kendi kendime karar aldım. Yani eve gitmeme kararı. Seçimler boyunca eve gitmeme kararı aldım. Yakınlarıma, akrabalarıma ve her akşam değişik bir eve gitme şeklinde bir önlem aldım. Baktım adamlar vuracaklar beni. Bir hafta sonra, bu saldırıdan bir hafta sonra, aynı yerde gene taksiyle içinde kayınbiraderim – çünkü ben eve gitmiyorum-ben zannedilerek evimin önünde tekrar araba tarandı. Bu sefer arabadan inmeye de fırsat tanınmıyor, araba taranıyor. Ve arabanın şoförü hafif yaralı kaçabiliyor ve o şekilde kurtuluyorlar. Bununla da yetinmiyorlar. Durmadan Fatsa’da olay yaratma peşindeler. İlle seçimleri erteleyecekler. İlle insan katledecekler. Ve seçim ortamını kaldıracaklar ortadan. Bu anlamda, bu olaydan bir hafta sonra- yahut üç, dört gün sonra bilemeyeceğim hatırlayamıyorum o kadar- Kurtuluş Mahallesi’nde bir kahve toplantım var. Ki, yasal bir toplantı. Adayım, bütün adaylar istediği kahvede, istedikleri gecede, istedikleri saatte toplantı yapıyorlar. Ben de Kurtuluş Mahallesinde bir kahvede toplantıya gittim. Konuşmamı yaptım. Ayrıldım oradan. Evim Kurtuluş Mahallesinde olmasına rağmen ben, gene bir başka tarafta bir yakınımın evine gittim. Çünkü, eve gidemiyorum. Ancak, bu arada anlatmak istediğim bir önemli husus var.

Bu birinci saldırının hemen peşinden Kaymakam, Emniyet Amiri, Jandarma Bölük Komutanı ve Savcı, dördü beni Kaymakamlığa çağırdılar. Gittim, dördü bir aradaydılar. Olayı benden dinlemek istediler. Yaralıydım zaten. Ben olayı anlattım ve olayda saldırganları tanıdım. Çünkü, mahallemin çocukları, aynı mahallede oturuyoruz o insanlarla ve tanıdım. Çok yakın mesafeden atmışlardı. Yani, benim silahım olsaydı, tertipli olsaydım vururdum da. Bugün de burada bir adam öldürmekten yargılanabilirdim. Ama, öyle bir şeyi o saate kadar düşünmediğim için öyle bir niyetim olmadığı için silahsızdım. Silah da taşımıyordum zaten, ve anlattım. Kimlerin olduğunu ve bunları kimlerin tertiplediğini de. İsimle, yani kurşunu bunlar bunlar attılar, ama suç esasen bu çocukların değildir, bunu tertipleyenler şunlar şunlardır diye kaymakama da, savcıya da, jandarma komutanına da, emniyet amirine de anlattım. “Siz gidin, biz hallederiz” dediler. İkinci saldırı oldu, tekrar çağırdılar. Tekrar aynı şeyleri bir daha anlattım. Gene “Gidin biz bakarız” dediler. Ancak, o arada bir gelişme oldu. Gelişme oldu da nasıl bir gelişme oldu? Giresun’dan, Samsun’dan toplum polisi ve komando birliği getirdiler. Ve Cumhuriyet Halk Partisinin yöneticileri “Biz seçimleri normal yoldan olmazsa, süngü ile, zorla, baskı ile alacağız, sandık başına beş asker koyacağız, genede bu seçimi biz alacağız” diye, onu bir baskı aracı olarak kullanmaya çalıştılar. Ancak ilçe yetkilileri – orada kimsenin hakkını yemek istemem-, benim evime en az beş-altı asker bekçi, polis de koydular. Muhasaraya aldılar, yani “güvence”ye aldılar. Buna benzer bazı yerleri de aldılar. Halkevi Binasını, TÖB-DER binasını, bankaları, çünkü gelişmeler iyi değildi. Bir şeyler olabilirdi her an karşı taraftan, bu endişeyi biraz ben anlatmıştım kendilerine. O endişeden bu tedbirleri böyle aldılar. Ama, bu gelen birliği bazı çevreler daha kötü amaçlarla kullanmaya çalıştılar, Fatsa’da. Neticede, bu anlattığım kahvede toplantı bittikten sonra, ayrıldıktan hemen yarım saat sonra, kahve basmaya üç maskeli geliyor. Ancak, toplantının bitmiş olduğunu görüyorlar. 10-15 dakika bir zamanlama oluyor bu arada. Gelmişken herhalde boş dönmeyelim, diyorlar. Orada bir ara kahvesi, bir çayhane var, ben de o mahalleden olduğum için, tanıyorum o kahveyi, biliyorum yerini. O kahvede insanlar televizyon seyrederken kahveye dalıyorlar. Maskeli hepsi zaten. İki kişi dalıyor içeriye. Kahveyi tarıyorlar. Orada Tevrat GÜLER isminde birisi ölüyor. İki kişi halen felçli, yatıyor. Saldırganlardan biri orada kendi arkadaşlarından mı, yoksa oradaki insanlar tarafından mı orasını ben bilemem orada olmadığım için, bir saldırgan da orada ölüyor. Maskesi ile her şeyi ile orada kalıyor. Bunun üzerine gece hemen, bu olayın peşinden, gece aynı ilgililer beni çağırdılar. Buldurdular beni. Ve Kaymakamlık Odasında “Geçenlerde biz sizin anlattığınızı seçim manevrası yapıyor, işte politikacılar böyle yapar, öbür tarafa baskı yapsın diye, bize böyle böyle lafları söylüyor diye değerlendirdik. Yanıldığımızı anladık. Eğer bu insanlar kimse, kim olabileceklerini biliyorsan, bize anlat, bu sefer biz ciddi olarak üzerine gideceğiz. Geçen iki anlatımını böyle değerlendirmiştik” dediler. Yani ben, öbür gruba baskı yapsın kaymakam, amir, memur; ben de ortadan seçimi kazanayım, şeklinde yorumlamışlar. “E, politikacısınız” gibi laf ettiler” ancak, cidden bu işler kötüye gidiyor, senin de bu konularda araştırmaların, bildiğin var, geçen söyledin bazı isimler, bunları biz nerede bulabiliriz?” dediler. Ben baskını yapanları anlattım. İsim, isim, birisinin Sezai GÜNGÖR olduğunu, zaten ölü olarak orada kaldığını, o akşam bana saldıranlardan birinin de o olduğunıı, Recai GENÇ ve İsmail YILMAZ olduğunu, üçünün bana saldırdığını, bu üç eylemin de failinin bunlar olduğunu anlattım ve bunları bulmak istiyorsanız Konakbaşı Köyünde falanca ev, gidin silahı ile beraber alın gelin, ben de burada oturuyorum, dedim. Ve atladılar arabaya gittiler, yarım saat, bir saat sonra geldiler. Ve eylemde kullandıkları silahla beraber geldiler. Buldular, aldılar, geldiler, basit, zor bir iş değil, açık açığa yapıyorlar. Ve bugün Erzincan 2 numaralı Askeri Mahkemesi tarafından biri idama, biri 36 yıla mı bilmiyorum, Yargıtay’dan herhalde temyizde bozulmuş, tekrar yargılanıyorlar. O konuda bir şey demek istemiyorum. Böyle bir cezaya çarptırılıyorlar.

Bu eylem de bu şekilde bittikten sonra iş bitmedi bir türlü rahat edemiyoruz. Seçimlerin yapılmasına dört gün kala bir gece, bir baktık bir patırdı daha: Fatsa’da Yozgat Milletvekili Hüseyin ERDAL yanında dört tane Çorum, Yozgat illerinde aranan, bir sürü eylemlerden aranan dört tane militanla beraber silahlı bombalı yakalanıyorlar. Gece yarısı saat 1 sıralarında benim olan, eskiden bana ait olan terzi dükkanının 100-150 metre önünde taksiyi durdurmuşlar ve -daha önce söylemiştim işte, tedbir alınmıştı bazı yerlerde jandarma ve komando birliği tarafından- askerler, jandarmalar gezerken şüpheleniyorlar iki kişiden, benim terzihanenin ara sokağında; “Kimsiniz, necisiniz” derken, jandarmalar arama yapmak istiyor, üstlerini aratmak istemiyorlar. “Biz ileride milletvekili var O’nun arkadaşıyız” falan diyorlar. Emniyete getiriyorlar. Emniyette üst-baş araması yapıyorlar. Hepsi silahlı çıkıyorlar, arabayı arıyorlar, arabada altı tane patlamaya hazır bomba, dinamit, bir tane saatli bomba, çok miktarda bomba yapımında kullanılan malzeme, ile yakalanıyorlar. Hüseyin ERDAL elindeki çantayı aratmak istemiyor, Kendisinin Yozgat MSP milletvekili olduğunu, Rize’den Erbakan hocanın mitinginden geldiğini, gece uykusu gelip, otel aradıklarını falan söylüyor. Ancak, yetkililer diyorlar- savcısı falan- “Kardeşim bombayla otel mi olur, ne oteli? olmaz böyle şey. Sen milletvekili falan da değilsin” diyorlar. O gün CHP’nin, seçimleri yürütmek için Fatsa’da bulunan Ordu Milletvekili Ertuğrul GÜNAY’ı olduğu yerden kaldırmışlar, gece getirmişler, yüzleştirmişler. Cidden Hüseyin ERDAL olduğunu, MSP milletvekili olduğunu Ertuğrul GÜNAY söylüyor ilgililere, güvenliğini alıyorlar. Samsun’a kadar yolcu ediyorlar. Şimdi bu noktada düşünmek lazım. Bu, alelade sokakta bir insan değil, çocuk da değil. Bir milletvekilinin bu durumda seçimlerden önce, bu kadar da olayların aniden geliştiği bir Fatsa’da böyle dolaşması bir tesadüf olamaz.

Bunu ben öğrendikten sonra Kaymakam’a gittim. “Ben, seçim çalışmalarımı durduruyorum.” yani, bundan böyle ne meydanda ne kahvede ne bir yerde seçim toplantısı yapmıyorum. Çünkü, koyarlar bir yere saatli bomba, bir toplantıda bir sürü insan ölür. Ben belediye başkanı olsam da olmasam da olur. Ama, bu insanların katledilmesine göz yumamam. Bu şekilde seçim faaliyetlerimi dört gün kala durdurdum. Bütün bunların karşısında şimdi iddia makamına ben sormak isterim. Bunlar, Fatsa Adliyesinde şikayetleri tarafımdan yapılmış, diğer olaylarda tespit edilmiş, ve oralarda işlem görmüş duran dosyalardır. Yani, seçimlerden yirmi gün önce, beş gün önce, on gün önce olan olaylardır.

Şimdi iddia makamından ben sormak isterim: Bu kadar Fatsa halkı içeri alındı. İşkenceden geçirildi. Gerek sanık gerek tanık, bırakın sanığı, tanığı, en sağdaki MHP’liler dahi, onların anaları ve babaları dahi “Fatsa’da belediye seçimlerinde ben bir dayak yedim, oyunu bu yönde kullanacaksın diye dövdüler, sövdüler,” veyahutta “ölümle tehdit ettiler” şeklinde şikayette bulunamazlar.

Fatsa’da devlet yok, diyorlar, ona da cevap vereceğim ileride. 12 Eylül’e kadar şikayette bulunamadılar, dilekçe veremediler. 12 Eylülden sonra 4 sene geçmiştir. Bu dört sene içinde bir tanesini göstersinler bana, ben seçimleri cidden zorla aldığımı, ve tüm yakıştırmaları da kabul edeceğim. Yok, hiçbir Fatsa’lı böyle bir şeye rastlamamış, böyle bir olay olmamıştır, ama, iddianamede böyle bir olay yer almıştır.

Bu, Tercüman Gazetesi’nin 11 Temmuz 1980’den sonra “Fatsa komünü”diye, Nazlı ILICAK tarafından 10-15 gün süren yazıdaki değerlendirmelerden alıntıdır. Aynısıdır. O değerlendirmeler elimde değil. O tarihin gazeteleri, 11 Temmuz’dan o ayın sonuna kadar çıkan gazeteler incelendiğinde, Tercüman Gazetesi, o komün meseleleri, bu tür baskı, zor, İttihat ve Terakki meseleleri tamamen Tercüman Gazetesi yazarı Nazlı ILICAK’ın ve Kemal ÖNDER’in kaleminden ve benzeri Tercüman yazarlarının kaleminden o günlerde yayınlanmış ve propagandası geliştirilmiştir. Sonradan bunlar da iddianameye temel teşkil etmiştir. Yoksa, bunun dışında bir tek Fatsalı, Fatsa Belediye seçimlerinde dayak yemişse, verir-dilekçe. Şikayet etmemesi mümkün değil. Her Fatsa’lının üzerinde bir ifade yazılırken, hakkında bir ifade yazılırken, bu da yazılabilirdi, ama, yok. Böyle bir durum söz konusu değil.

Ve bütün bu saldırılara karşın, seçim günü tek bir olay olmadan Fatsa Belediye Başkanlık seçimini, Adalet Partisinin 850, CHP’nin 1150 oyuna karşılık; 3096 oyla kazandım.

İddianamenin 159. Sayfasının 4. paragrafında

“Belediyenin Devrimci Yol örgütünün egemenliğine geçmesiyle; Başkan Fikri SÖNMEZ, siyasetin unsurlarından ve stratejik aşamalarından biri olan direniş komitelerini gündeme getirmiş; ve halk komiteleri adıyla 11 mahallede 5’er kişilik direniş komitelerini kurdurmuştur.”

denmektedir. Ve devamında 5. paragrafta

“Çamura Son Kampanyası, Fatsa Halk Kültür Şenliği gibi faaliyetlerin Devrimci Yol Merkez Komitesinin kararı gereğince yapıldığını”

ileri sürülmekte.

“Fatsa Halk Kültür Şenliği ve Çamura Son Kampanyası hakkında herhangi bir delil toplanmadığından, ve olaylarla ilgili fotoğraflar iddianamenin yazılması aşamasında elimize geçtiğinden, bu konu hakkında soruşturmanın genişletilerek, ek iddianamenin tanzim edilmesi düşünülmektedir.”

denilmektedir.

Çamura Son Kampanyası ve Fatsa Halk Kültür Şenliği konusunda delillerin toplanmadığını söylüyor İddia makamı. Bu delilleri toplamaya bir ömür yetmez… Yani, buna bir insanın ömrü yetmez. Bu delillerin toplanmasına şundan yetmez, çünkü, bu konuda herhangi bir delil söz konusu değildir. Bunların her ikisi de, kampanya olsun, Kültür Şenliği olsun, Fatsa halkının gözleri önünde yapılmış olan faaliyetlerdir.

Aynı sayfadan devam ediyorum, 6 paragrafta

” Başkan Fikri SÖNMEZ dinlenen tanık beyanlarında ve kendisinin de gazetelere verdiği demeçlerde ifade ettiği üzere, muhtarlar, belediye encümen üyeleri gibi yasal temsilcileri devreden çıkarmıştır. Belediye ile ilgili bütün hizmetleri Kemal ATASOY’un başkanlığını yaptığı militan Ahmet ÖZDEMİR, Aynur TANDOĞAN, Seher ERTOP’tan oluşan Belediye Halkla İlişkiler komitesince ve yukarda belirtilen ve Halk Komitesi adıyla anıdan direniş komitesi vasıtasıyla yerine getirmiştir.”

denmektedir.Yukarıda okuduğumuz alıntılarda ileri sürülen isnatlar doğru değildir. Bu isnatlar doğru değildir. Çünkü, halka hizmet amacıyla yapılan bir dizi çalışmalar, bazı çevrelerin çabalarıyla varlığı meçhul bir örgüt adına yapılmış faaliyetler olarak gösterilmeye çalışılmıştır. Çamura Son Kampanyası, Fatsa Halk Kültür Şenliği, Belediye Hizmet Komiteleri gibi faaliyetler, Belediyemiz tarafından halka hizmet amacıyla yapılan faaliyetlerdir. Çamura Son Kampanyasının hangi ortamda ve hangi amaçla gündeme geldiğini ve bu kampanyada neler yapıldığını kısaca açıklamak istiyorum.

   
     

 

 

“Çamura Son Kampanyası”

Fatsa’da belediye başkanı olmamdan önce Fatsa Belediyesi’nin bir kanalizasyon sorunu vardı, bu kanalizasyon da bir müteahhide verilmişti. Müteahhit bütün yolları açmış, belediye ile anlaşma yapmış. Hendekleri açıp, büzleri döşeyecek, belediye de arkadan hendekleri doldurup, döşemeyi yapacak, çamuru kaldıracak. Ancak, müteahhitten aldığı parayı belediye ilgilileri başka alanlarda kullanmışlar. Bu yollar yapılmamış ve müteahhit kendi çıkarı doğrultusunda bütün şehri ve her tarafı hendeklemişti. Yani, Fatsa’da tek bir cadde yoktur ki hendek açılmamış, hiçbirinin üstü kapanmamış, olsun. Sökülen parke taşları yolun bir tarafına, çıkarılan çamurlar da öbür tarafına yığılmış yollarda. Ve bir de bölgemizin yağışlı olduğunu düşünürsek, yağışların da doldurduğu bu çukurlar, aylarca, günlerce ortada kalmıştır. Buralar, sivrisinek yatağı olmuştur. Kurbağalar ve yılanlar dolmuştur. Ve Fatsa barikatlanmıştır. Araba, taksi herhangi bir yere gidecek durumda değildir. O dönemde Fatsa’da bir yangın çıksa, itfaiyenin söndürecek, müdahale edecek durumu yoktur. Mahallede ani bir yaralı yahut, hasta olsa, hastaneye kaldırmak için, herhangi bir aracın mahalleye girme imkanı yoktur. Fatsa’da giriş yoluyla beraber, her taraf barikat içinde, çamur ve göl içindedir.

Belediye reisi olduğum zaman zaten belediye seçimlerinde halka ben bir program sunmuştum. Bu programda, belediye sorunlarını halkla birlikte çözeceğimi ve bu sorunları çözerken, tüm mahallelerde komiteler oluşturacağımı halka anlatmıştım. Bu vesileyle hem program çizmek açısından, hem de bu komitelerin ön çalışmalarını yapmak maksadıyla, belediye başkanı olduğumun ilk haftası, Fatsa’nın çeşitli mahallelerinde seri toplantılar düzenledim. Bu toplantılarda, halkın ilk çözülmesi gereken sorununun ne olduğunu bizzat halktan tespit etmeye çalıştım. Kimi mahallelerde yol önemli. Kimi mahallelerde elektrik ön sırada, Kimi mahallelerde su önde. Ama Fatsa halkının tek ortak olduğu bir nokta var. Ve bir an önce belediyeden bekledikleri tek hizmet var, o da kanalizasyon. Dolayısıyla harap olan Fatsa’nın kurtarılması olayı. Çamur derya, çocuklar okula gidemiyor. Esnaflar birbirlerine tahtalar üzerinden geçiyorlar. Çocuklar boğulacak. Yaz, sivrisinek başladı. Yılanlar oluştu, Kurbağalar oluştu. Böyle bir felaketin karşısındayız.

Bu konuda tüm Fatsa’da yaptığım toplantılarda halk “Bu sorunu hallet Başkan, başka bir şey istemiyoruz. İki seneliğine seçilmişsin. Senin vazifen bitmiştir. Yeter ki, bizi kurtarın bundan. Kolera olacağız, öleceğiz”. Bir de kanalizasyonlar patlamış, bu pislik suların içine karışmış… siz düşünün işte. Ben anlatıyorum. Daha fazla ve bu durumda bir şehir teslim aldım. Ve bu anlamda halk, bu görevi yapmamızı istiyor. Ancak, bu toplantılardan sonra belediyeye geldim. Belediyenin bu konuyla ilgili Fen İşlerindeki teknik elemanlarını ve mühendislerini çağırdım. Bu sorunun halli için bana bir rapor sunmalarını istedim. Bu konuyu, hangi zaman içinde, hangi imkanlarla ne kadar parayla halledebileceğimizi bana rapor edin, çünkü ben doğma-büyüme belediyeci değilim dedim. Ancak, bu nasıl olacak? Nedir bunun kolayı? Onlar eski yönetim anlayışına alışmışlar. Yani salla başı, al maaşı. Adamların kafasında, “Reis bey bunu hesaplamaya lüzum yok, Fatsa Belediyesi bütün imkanlarını seferber etse, bu dört senede yapılmaz. Devlet de para yağdırsa Ankara’dan, dört senede bu senin dediğin işler gerçekleşmez”. Ben, aptallaştım. Dört senede insanlar ölür, kolera olur. Bu anlamda bu sorunu tekrar halkla beraber tartışma ihtiyacını duydum. Ve kendimde, kafamda belli bir belediyecilik anlayışım var. Çözebilirsem halkla çözeceğim. Sorunu anlattım. Yani, “belediye imkanlarıyla bu işin üç-dört senede zor yapılacağını söylüyorlar. Nasıl yapabiliriz? Düşünceleriniz nedir? Öyle ya yıllardan beri Fatsa Belediyesinde encümen üyeleri, meclis üyeleri de var bu halkın içinde, onları da topladım. Onlarla da tartıştım. Ve en sonunda Fatsa halkının ortak vardıkları bir nokta oldu. İmkanlar yoksa eğer herkes kendi evinin önünü temizlerse bu iş biter şeklinde bir anlayış üzerinde tartışırken, bir kampanya oluştu kafamızda. Ve halkla tartışarak bu kampanyayı, “Çamura Son Kampanyası” adıyla anılan bir kampanyayı halkla beraber tespit ettim. Ve bunun programını hazırladım. Ve belediyenin teknik elemanlarını topladım. Bir arada kampanyanın programını açıkladım.

Bu programa göre, civar belediyelerin Ordu Belediyesi, Perşembe, Ünye, Yalıköy, Medreseönü, Bolaman, Ilıca, Gürgentepe, Yukarı Çamaş, Aşağı Çamaş, Çatak, Çatalpınar, Aybastı, Korgan, Kumru yani, Ordu ve yakınında bize yakın olan tüm belediyelerin araçlarını 6 günlüğüne Fatsa Belediyesi’nin hizmetine aldık.

İkincisi, devletin güçlü kuruluşları olan Kara Yolları, DSİ gibi kuruluşlarına da haber vererek onların da elindeki güçlü araçlarını altı günlüğüne Fatsa Belediyesi hizmetine aldık. Bunun yanı sıra Fatsa’da arabası bulunan tüm araba sahiplerinden bir günlüğüne Fatsa Belediyesinin hizmetine arabalarını vermelerini ve benzini belediyeden olmak kaydıyla bu kampanyaya bir günlüğüne katılmalarını istedik. Dar olan yollara büyük arabaların girip çalışamayacağı düşünülerek traktörleri olanlardan traktör, el arabası olanlardan el arabası temin ederek o dar sokaklarda kullanımını sağladık. Bunun dışında her köyden onar kişi bu kampanyaya kazmalı, kürekli olarak katıldı.

Fatsa Belediyesi, kazma işinde çalışacak, mahallelerden insanları, okullardan öğrencileri teşkilatlandırdı.

(…)Bu kampanya benim umduğumdan daha fazla bir ilgi gördü ve Fatsa’nın içi araçlarla doldu. Bırakın siz Fatsa’daki vatandaşların araçlarını bir gün vermesini, Ünye’den, Ordu’dan araba sahipleri bile, arabalarını birer günlüğüne Fatsa Belediyesi’ne göndererek, bu kampanyaya katıldılar. Civar belediyelerin teknik elemanları, diğer belediyelerin işçileri, Belediye Reisleri de dahil kampanyamıza gelip, katıldılar. Bu kampanyada Fatsa’lılar gelen misafirleri evlerinde ağırladılar. Yemek yedirdiler. Yollarda akşama kadar kazmayla, kürekle araba yükleyen, boşaltan insanlara Fatsa halkı, misafirperverlik gösterdi. Halk, civarın il ve ilçe insanlarıyla Fatsa halkının kaynaşmasını, birliğini, beraberliği, kardeşliği ve ortak çalışmanın ne gibi şeyler kazandıracağını orada yaşayarak gördü(…)

   
     

 

 

 

 

 

 

 

 

FATSA “Halk Kültür Şenliği”

Fatsa “Halk Kültür Şenliği” Fatsa Belediyesi’nin Belediye Meclisinin 1980 Şubat dönemi hazırladığı belediye bütçesinde adı geçen şenliğin kararını almış ve bütçeye bu konuda ödenek koymuştu. Belediyeler yasasına göre, belediyenin faaliyetlerini, belediye reisinin icraatlarını belediye meclisi ve ilgili organlar tayin eder, karara bağlar. Belediye Başkanı da bunları hayata geçirir ve 1980 Şubat döneminde meclis toplantısındaki bu karar dosyanızda mevcuttur. Belediye meclis tutanaklarında-paragrafını şu anda bilmiyorum- bu konuda alınmış belediye meclisinin kararı vardır. Bu karar gereğince, bir belediye başkanı olarak, her sene 8-14 Nisan arasında süreklilik kazandırılarak böyle bir şenliği gündeme getiren Fatsa Belediye Meclisi kararını uyguladım.

Kararı aldığı iddia edilen, yani iddianamede yakıştırılmak istenen Devrimci Yol Merkez Komitesi, eğer Fatsa Belediye Meclisi üyeleri ise, ona diyeceğim yoktur. Çünkü, bu kararı bu meclis almıştır. Resmi karardır. Dosyada vardır. Onun dışında herhangi bir merkez komitesi bilmiyorum ben.

Fatsa Halk Kültür şenliğinde neler yapılmıştır? Bu şenlik, kapalı kutular içinde yapılmamıştır. Şenlik bu, ismi üstünde. Fatsa Halk Kültür Şenliği’ni en geniş kitlelere duyurmak için, ülkemiz sınırları içindeki tüm belediyelere davetiye çıkartılmıştı. Şenliğimizin propagandasını TRT ile basında yapmışızdır. Bu konuda bir sürü demeçler vermişizdir, bildiriler yayınlamışızdır. Şenliğimizin görkemli olması için çeşitli afişlemeler yapmışızdır. Ve bu şenlik bu şartlar altında düzenlenmiştir. Bu şenlik aracılığıyla Fatsa’da Marksist-leninist bir propaganda sergilendiği iddiası vardır. Bu, tamamen hayal ürünü bir iddiadır. Çünkü, olacak şey midir, bir belediye başkanı bölgesinde marksist-leninist bir propaganda çalışması düzenleyecek, Reisicumhura davetiye çıkartacak şenlik için. Bu belediye başkanı Adalet Bakanlığına, şenliğimiz var, buyrun diyecek, İçişleri Bakanına davetiye çıkaracak, Kültür Bakanına davetiye çıkaracak, Türkiye’nin en büyük belediyeleri Ankara, İstanbul, İzmir belediye reislerine davetiye çıkartacaktır. Çeşitli demokratik kitle örgütlerine davetiye çıkartacaktır. Gelin ben Fatsa’da ne haltlar yiyorum, gelin, görün. Olmaz…. Ve bu adı geçen kurumların bir çoğu şenliğe katılmış, heyet göndermişti. Bir çoğu da tebrik göndermişti. Ve bu şenlik münasebetiyle düzenlenen gecelerde Kültür Bakanlığından, Başbakandan veya onun adına bir başkasından, Meclis Başkanından tebrikler gelmiştir. Meclis Başkanının tebriği halka okunmuştur. Başarı dileğinde bulunulmuştur. Ve böyle bir şenlik, böyle bir amaçla düzenlenecek ve o belediye başkanı kalkacak, buyrun diyecek, ben böyle işler yapıyorum(…)

Şenlik, kaymakamın, Fatsa Kaymakamının açış konuşmasıyla başlamıştır. Peşinden Belediye Reisi olarak, şenliğin amaçlarını anlatan konuşma yapmışımdır. Bu konuşma, Trabzon Bölge Radyosunda yayınlanmıştır. Orada tutanaklarda mevcuttur. Hiç başka yere bakmaya gerek yoktur. Trabzon Bölge Radyosu açış konuşmasını benim kendi sesimden orada yayınlamıştır. Bu konuda en küçük bir tutanak, en küçük bir yasa dışı davranış söz konusu olmamıştır.

12 Eylül’e kadar bütün bu yetkililer korktu, ses çıkartamadılar, baskı altındaydılar, 12 Eylül’den sonra da mı baskı altındaydılar? Halen bu insanların bu konuda en ufak bir ifadeleri, beyanları yoktur. Özellikle izlemişlerdir şenliği. Evet, Fatsa Halk Kültür Şenliği yurdumuzdaki diğer belediyelerin düzenlediği festivallerden farklı olmuştur. Fatsa’daki Şenlikte halka toplumsal içerikli filmler gösterilmiştir. Yani, araştırılmıştır. Ülkemizde sinemalarda oynayan en iyi filmler, toplumsal içerikli, insanları eğitecek, öğretecek, ileriye dönük yetiştirecek, yeni nesile hitap edecek toplumsal içerikli filimler oynatılmıştı. Burada Dallas, Şahin Tepesi gibi, kültürümüze yabancı olacak filmler gösterilmemişti. Bu şenlikte Hamsi Güzeli seçilmemişti. Bu şenlikte Fındık Güzeli de, Kiraz Güzeli de seçilmemişti. Ancak, bu şenlikte Fatsa Köylerinden gelen folklor gruplarına etkinliklerini sergileme fırsatı tanınmıştı. Fatsa’nın mahallelerinde, yoksul kesimden insanların gelip tiyatro, koro ve benzeri faaliyetlerde bulunmasına imkan sağlanmıştı. Bu şenlikte spor karşılaşmaları yapılmıştı. Voleybol, atletizm, bisiklet yarışmaları, futbol karşılaşmaları ile halkın spora eğilimi geliştirilmişti.(…)

Savcılar, zaten iddianamenin belli bölümünde şöyle demektedirler. “Fatsa Çamura Son Kampanyası ve Fatsa Halk Kültür Şenliği konusunda iddianame hazırlanıncaya kadar yeterli deliller toplanamamıştır. Toplanınca ayrı bir iddianame ile bu işi getireceğiz.” Zannetmem savcıların ömrü bu işe yetsin. Çünkü, böyle bir durum yoktur. Ve böyle bir delil de hiçbir zaman söz konusu olmayacaktır. Ancak, Fatsa Halk Kültür Şenliği anlattığım amaçlarla, anlattığım doğrultuda yapılmış bir kültür şenliğidir. Ve özellikle daha önce söylediğim gibi, bu şenlik açılışı, kapanışıyla TRT’den, Türkiye’nin en geniş basın kesiminden izlenmiştir. Özellikle Fatsa’yı tanıtmak için, Fatsa’da birlik, beraberlik, kardeşliğin nasıl hayata geçirildiğini, o dönemlerde ülkenin çeşitli yerlerindeki kargaşalıkların Fatsa’da olmadığını dosta da, düşmana da göstermek için, hakkımızda yürütülen propagandaları kırmak için, bizzat en büyük basın mensupları davet edilmiştir. Yazarlar, sanatçılar çağrılmıştır. Ve onlar da bu şenliği yakından izlemişlerdir. Ve bunun dışında bu şenliğe Halkevleri Genel Merkezi, Folklor Ekibiyle, Korosuyla, Tiyatrosuyla katılmıştır. Yine bu şenliğe ODTÜ, Folkloruyla, Korosuyla, Tiyatrosuyla ve çeşitli etkinlikleriyle katılmıştır. Giresun Aksu Şenliği Folklor ekibi gelmiş, şenliğimize katılmıştır. Ordu Belediyesi Tiyatrosu gelmiş, şenliğimizde gösteride bulunmuştur. Buna benzer birçok folklor ekipleri, korolar, sanatçılar, halk türküleri okuyan sanatçılar, ozanlar gelmiş, şenliğimize katılmıştır. Ayrıca, resim sergisi açılmıştır. Kitap kampanyası düzenlenmiştir. Ankara Belediyesi çocuk kitapları göndermiştir. Köydeki yoksul çocuklara bu kitaplar ulaştırılmıştır. Şenlik bu amaçla, bu biçimde yapılmıştır. Bunun dışında herhangi bir faaliyetimiz söz konusu değildir. Tabii ki, bu faaliyetler, bazı çevreleri rahatsız edecektir. Onlar alışmışlardır kiraz güzeli seçmeye, fındık güzeli seçmeye. Ben belediyeyi o tür faaliyetlere alet etmedim. Ancak, halkın kendi görenek, gelenek ve kültürüne uygun bir düzeyde bu Şenliği yönettim.

Ayrıca, İddianamede suç olarak gösterilmeye çalışılan Fatsa Belediyesi Halkla İlişkiler Şubesi üzerinde durmak istiyorum. Bu şube üzerinde, çeşitli çevreler, yıllardan beri çok yazdılar, çok söylediler ve bundan dolayı da bu şubenin gerçek amacının ve faaliyetlerinin neler olduğunu kısaca açıklamak istiyorun. İleri sürülen iddianamede Kemal ATASOY, Ahmet ÖZDEMİR, Aynur TANDOĞAN, Seher ERTOP’tan oluştuğu iddia edilen Halkla İlişkiler Komitesi’nden söz edilmektedir. Bu, bir komite değildir. Belediyenin bir şubesidir. Bu tür şubeler gelişmiş belediyelerde mevcuttur. Fatsa Belediyesinde benden önce olmayan bu şubeyi ben, halka hizmet götürmeyi kolaylaştırmak amacıyla açtım. Bunun bir komite olduğu doğru değildir. Bu, bir şubedir. Adı geçen Halkla İlişkiler, Belediyenin bir şubesidir. Kemal ATASOY hariç, diğer adı geçenler bu şubede yasal görevli kişilerdir. Yani, Kemal ATASOY resmi görevli değildir o şubede. Ve o şubeyle Kemal ATASOY’un hiçbir ilgisi yoktur. Ayrıca Kemal ATASOY benim dönemimde Fatsa Belediyesine girmiş değildir. Benim dönemimde Kemal ATASOY Fatsa Belediyesi’nden ayrılmıştır. Kendi isteği ile ayrılmıştır. Ve bu şubede bunun dışında yukarda adı geçen insanlar görevlidir. Çalışıyorlar ve yasal görevleri gereğince bu şubeyi denetliyorlardı. Halkla İlişkiler Şubesinin görevini kısaca açıklamak istiyorum. Halkla İlişkiler Şubesinin özellikle Fatsa Belediyes’inde ikili bir görevi vardır. Bunlardan birisi, belediyede işi olan vatandaşların belediyenin diğer şubelerinde işlerini takip etmek olayı. Halk adına o işleri çabuklaştırması için halk, bu şubeye müracaat ediyor, bu şube ilgili şubelerde vatandaşın işinin bir an önce görülmesi doğrultusunda belediye içinde faaliyette bulunuyor. Bunun dışında bu şube ayrıca, belediyenin tüm Fatsa’da yürüttüğü faaliyetleri mahallinde denetleyerek, halkın sorunlarını dinleyerek, o işlerin çabuklaştırılması için, belediye adına, yani, belediye reisi adına bu denetimleri yürütüyor. Bu ikili görevin dışında bu şubenin herhangi bir görevi söz konusu değildir. Bu Halkla İlişkiler Şubesi, saydığım görevleri yapmak için kurulmuştur. Bu görevleri dışında herhangi bir görevi de söz konusu değildir. Yani, bu bir komite falan değildir. Bu, Tercüman Gazetesi’nin ben tutuklandıktan sonra – 11 Temmuz 1980’den sonra- dün de söylediğim gibi, hakkımda geliştirdiği geniş kampanyada, Paris Komünü, Belediye Halkla İlişkilerin komite olması, komitelerin yönettiği şehir, ve ona benzer yakıştırmaları içeren alınttnın iddianaineye yansımasıdır. Bunun dışında, bu işi doğrulayacak, dosyada hiçbir delil söz konusu değildir.

Yukarıda daha önce bir başlık okumuştum. Bu alıntıda, belediye meclis üyeleriyle muhtarların fonksiyonlarının kalmadığını ve onların yerine halk komiteleri ve adı geçen Belediye Halkla İlişkiler Komitesinin geçtiği, işleri bunların yürüttüğü, yasal görevlerinden bu insanların alındığı, şeklinde bir yakıştırma suçlama getirilmektedir. Buna değinmek istiyorum. Çünkü bu, önemli bir konudur benim için. Bunun açıklık kazanmasıyla her şey zannedersem biraz gün ışığına çıkmış olacaktır.

Hepimiz bu ülkenin insanlarıyız. Sizler de göreviniz gereği, çeşitli il, ilçe gibi yerlerde görev yaptınız. Belediyeyi, Kaymakamlığı, devletin tüm kurumlarını bilirsiniz. Hangi koşullarda nasıl çalıştığı, konusunda en azından duyguya dayalı da olsa, bilgileriniz vardır. Fatsa Belediyesi Meclisine gelince, ben bağımsız belediye başkanıyım öyle seçime katıldım. Belediye Meclisinde 4 siyasi partinin ayrı ayrı grupları var. Bunlardan, Cumhuriyet Halk Partisi, Adalet Partisi, Milli Selamet Partisi, ve Milli Hareket Partisi, hatırladığım kadarıyla 26 kişilik mecliste, 16 tanesi Cumhuriyet Halk Partisi, kalanları da diğer adı geçen siyasi partinin mensuplarıdır.1980 12 Eylül’ünden önce, bırakın taşradaki bir belediye meclisini, Ankara’daki Büyük Millet Meclisine bir göz attığımızda, nelerin nasıl döndüğünü, nelerin nasıl yürüdüğünü, biz çok kolay görebiliyoruz. Büyük Millet Meclisi’nde aynı siyasi partilerin temsilcileri, birinin ak dediğine diğeri kara diyor. Bir türlü aralarında bir yasa, halk yararına bir adım, bir kanun çıkması sözkonusu değildi(…)

Düşünün ki, öyle yozlaştırılan bir parlamentoya seçilen insanlar bir taşra belediye meclisine seçilen insanlardan kültür bakımından, görenek bakımından, bilgi bakımından daha üst seviyede insanlardır. Bunların kimi doktor, kimi profesör, kimi avukat, kimisi hakimlikten, kimisi savcılıktan gelme insanlardır. Ve toplumun en seçkin kabul edilen insanlarıdır. Ama, bu insanlar Büyük Millet Meclisi’nde 12 Eylül’den önce ülkemizin en büyük makamı Reisicumhuru, seçerlerken, meclis oylamalarında aylarca tur atmışlardır, ve o kadar ilginç şeyler gelişmiştir ki, hafızalarımızdan yıllarca silinemez. Reisicumhura oy verirken, bir parlamenter kalkıyor, Ajda Pekkan’a oy veriyor. Biri kalkıyor Bülent Ersoy’a oy veriyor ve benzerleri. Çok örneklerini biliriz. Bunun dışında çeşitli zamanlar dinledik. Bu kadar düşük kalitede, bu kadar kendilerinden geçmiş ve mesuliyetlerini bilmez durumda idi parlamento üyeleri. Bu anlattıklarım parlamentoya benim saygısızlığım anlamına gelmiyor.

Bir ilçenin belediye meclisinde 4 siyasi partinin ve bağımsız, kendisine devrimci diyen bir belediye başkanının, ortak işleri yürütmesi söz konusudur burada. Seçkin olarak kabul edilen insanların bu parlamentodaki uyuşmazlığı karşısında, üstelik bağımsız ve devrimci bir belediye başkanının bu aynı partilerin taşradaki uzantıları olan meclis üyeleriyle çalışmasının ne kadar zor, ne kadar güç olacağının takdirini size bırakıyorum. Meclis üyeleri ifadelerinde ” Belediye Reisi bizi tehdit ediyordu, istemediğimiz şeyleri bize onaylattırıyordu” diyorlar.
 

   
     

 

Belediye Meclisi Üyelerini Tehdit Ettim

Tehdit ettim, doğrudur. Ben hiçbir şeyi gizleyecek değilim. Ben açığım, veremeyeceğim hiçbir hesap yoktur. Ben Meclis Üyelerini tehdit ettim. Yani, söylediklerinin sadece orası doğrudur. Bu konuda belediye meclisinin Adalet Partili üyesi Hikmet ALTINTAŞ şöyle demektedir: “Meclis toplantılarından birinde belediye reisi, ‘burada politika yapılır, ben siyaset yaparım, ben bir siyasi hareketin çalışmalarının sonunda buraya gelmiş adamım. Ben kendi politikamı burada yaparım’ şeklinde cümleler kullandı” diyor. Bu da doğrudur, ancak sonunu söylememektedir. Ben öyle söyledim, doğrudur da, hangi şartlarda, niçin, hangi maksatla söylediğimi, bu sayın üyeler söylememektedirler.

Demin de anlattığım gibi, ben, dört siyasi partiyle karşı karşıya idim.

Yılllardanberi Fatsa Belediyesi’nde en çok üyeye sahip olan Cumhuriyet Halk Partisi belediye reisi de kendilerinden olmasına karşın, yine mecliste bir türlü çalışmayı beceremezlerdi. Durmadan, birbirlerini düşürmek, birbirlerinin kuyularını kazmak gibi alışkanlıkları mevcuttu. Menfaatler çatışmasıydı. O şekilde ben kendilerine, ilk meclis toplantısını açarken, ben bağımsız belediye başkanı olduğumu, elbette benim siyasi düşüncemin olduğunu, belli bir dünya görüşünde olduğumu, ancak, benim meclis sistemi içinde, demokratik olarak yapılan bir seçim sonucunda, halkın da büyük bir çoğunluğunu -Fatsa’da kimseye nasip olmamıştır böyle bir oy- en geniş şekilde halkın desteğini alarak seçilmiş bir reis olduğumu söyledim. “Eskiden olduğu gibi siz burada benim çahşmalarımı siyasi nedenlerden dolayı kösteklemeye çalıştığınız zaman işler değişir” dedim(…)

Belediye Meclisinin bu toplantısında ben, “Burada politika yapılır, bende kendi siyasi doğrultumda çalışacağım ve halk yararına uygun bulduğum her şeyi meclise getireceğim, eğer siz de politik nedenlerle, sadece partizan tutumlarla, benim halk yararına gördüğüm taleplerimi reddeder, meclisten çıkarmazsanız, ben gider sizi halka şikayet ederim. Her hafta toplantı yapıyorum, halka söylerim” dedim. Bu bir tehditti. Doğrudur ve onların da, bize yasal olmayan herhangi bir şeyi onaylattı diye bir iddiaları yoktur. Belediye meclisinden geçen yasalardan tek bir tanesini gösteremezler, şu yasayı biz onaylamıyorduk, ama reis zor kullandı ve bize onaylattı, diye. Çünkü, gösterecekleri her şey, Fatsa halkının yararına ve halkın ortak kararı sonucunda alınmış tekliflerdir. Elbette ki, belediye meclisi üyelerinin kendi yasal değerleri bu halk yararına olan icraatlara katılmaktır, bunun dışında düşünülemez. Ancak, partizan tutumlarla bunu engellemeye kalktıkları zaman elbetteki ben Fatsa halkı adına, onlara karşı geleceğim. Yaptığım budur. Ancak, belediyede herkes, her siyasi grup kendi politikasını yürütebilir. Çünkü, seçimler sonucunda geliniyor belediyeye. Meclis üyeleri de olsa, belediye reisi de olsa, halktan aldıkları oylar sonucunda oraya gelmektedirler. Öyle geldiklerine göre, belli bir siyasi düşüncenin de temsilcileridir kendileri. Ben de elbetteki, kendime göre bir düşüncemin bağımsız bir belediye başkanıyım. Kendime göre bir politikam vardır. Elbette ki onu yürüteceğim. Ben şimdi bağımsız belediye başkanı olarak seçileceğim ve Fatsa halkına siyasi düşüncemi anlatacağım, yapacağım hizmetleri anlatacağım, Fatsa halkının o büyük çoğunluktaki oyunu alacağım, geleceğim ve Süleyman DEMİREL’in kafasıyla belediyeyi yöneteceğim. Bu olmaz… Siyasi hayatta böyle şey olmaz. Bülent ECEVİT’in düşüncelerine göre belediyeyi yöneteceğim, bu olmaz. Elbette ki ben, kendi düşünceme ters düşmeyen ve ancak, halkın yararına ve belediye yasalarına uygun düşen icraatlarda bulunacağım, bu benim en doğal hakkımdır.

Muhtarlara gelince: Muhtarlar bir alemdir. Bunlar, yıllardan beri belediyeyi bir çiftlik, haline getirmişlerdir. Belediye reisini muhtarlar baskı altında tutarlar. Mahalleye hakimdirler bunlar. Yani, mahallenin oyuna hakimdirler ve belediyenin yenilenmesinde muhtarlar, belediye reisine baskı unsurudurlar.Yıllardan beri Fatsa’da bu böyle yürüyor. Özellikle dikkat edilmesi gereken bir konu, bu muhtarlar konusudur. Muhtarlar muhtar olmazdan önce, ya terzidirler, ya ayakkabıcıdırlar veyahut başka bir meslektendir. Ancak, muhtar oldukları zaman ya bakkaliye açar, yahutta inşaat malzemesi üzerine bir iş yeri açarlar. Burasına dikkat edilmesi gerekir. Bunun sebebi şudur: belediyeye hakimdirler ve belediye reisi onların baskısı altındadır. Belediyenin halka ulaştırmak durumunda olduğu temel ihtiyaç maddelerinin dağıtımını kendileri alırlar. Yıllardan beri Fatsa’da bu böyle olmuştur. Çimento gelir, muhtarlara dağılır. Demir gelir muhtarlar tarafından dağıtılır. Yağ gelir, muhtarlar tarafından dağıtılır. Omo gelir, o da muhtarlar taraftndan dağıtılır. Onlar dağıtır da nasıl dağıtır? Alır ya yakınlarına verir, yahutta 10 liralık malı 50 liraya verir, karaborsa yaparlar. Bu Fatsa halkı tarafından bilinen bir gerçektir. Bu anlamda bunların çıkarları söz konusudur.

İkincisi, Belediye diyelim ki, A mahallesinde kaçak inşaat yakalamıştır. Yasalara aykırı, imar planına aykın, yönetmeliklere aykırı bir inşaat vardır. Belediye inşaatı yakalamış ve mühürlemiştir. Muhtar telefon açar, belediye reisine. Bu benim dönemimde de olmuştur, eskiden de olmuştur. “Reis”, “Ne var?” “Seçim yakındır, sen ne yapıyorsun? İnşaatını mühürlettiğin Ahmet bey çok nüfuzlu bir insandır. Bunun peşinde şu kadar oy vardır, sen bunu idare ediver, göz yum”. Bir bakmışsınız 3. gün inşaatın mühürü sökülür ve inşaat devam eder. Muhtar gider Ahmet beyin işini gördüğü için, Ahmet beyden onbin mi alır? Beşbin mi alır, nasıl bir menfaat temin eder onu ben bilemem. O konuda tanık olmadığım için bir şey söyleyemem.

Kaçak elektrik, su kullananlar vardır. Bunlar yakalandığında da, muhtarlar belediye reisini tehdit ederek, oyla korkutarak, seçim yakındır, şöyle olur, böyle yaparız şeklindeki sözlerle kendi doğrultularında hizmete zorlarlar. Benim dönemimde muhtarların elinden bu imkanlar alınmıştır. Bunların o anlamdaki fonksiyonlarına son verilmiştir. Onlar, fonksiyonlarından bunu anlıyorlar. Ama, o kadar ifade vermişlerdir, hiç bir muhtar, ‘Belediye reisi benim mühürümü elimden aldı, sen muhtar olamazsın, falanca olacaktır, dedi’ diyememiştir. Hiçbir muhtar, ‘Belediye reisi, benim imzalamam gereken, yerine getirmem gereken yasal görevimi, şu görevimi engelledi’ diyemez. Sadece, bu çıkarlarından dolayı bu tür yakıştırmaların peşindedirler. Ki, bunlar bir de demin söylediğimiz meclis üyeleri gibi, şu veya bu partinin muhtarlarıdırlar. Bunların fonksiyonları bu anlamda ortadan kaldırılmıştır. Doğrudur. Ama, bu anlamda doğrudur, yoksa iddia edildiği gibi, Devrimci Yol adına veyahut bir başka örgüt adına kimse bu insanlara herhangi bir talepte, herhangi bir baskıda bulunmuş değildir. Salt bu anlattığım doğrultudadır, bu baskılanma(…)

Şimdi bizim eskiden beri bir iddiamız vardır: Fatsa üzerinde oyunlar oynandı ve bu oyunlar sorgulama döneminde yürütüldü. Bu oyunlar, savcılar soruşturmasında sürdürüldü. Mahkemelerde de bazı çevreler sürdürüyor. Bu konuda bir tek örnek vermek istiyorum ve isim vermeden geçeceğim. 1982 yılının 14 Nisan’ında ben, Amasya Cezaevinden alınıyorum. 25 kişi ile beraber, hiçbir gerekçe yok. Her zaman cezaevinde olan ufak tefek olumsuzluklar vardır. Benimle hiçbir ilgisi olmaz bunun. Çünkü, cezaevine geldiğim dört seneden beri, en ufak bir ihtarım sözkonusu değildir. Böyle bir davranışta bulunmam da mümkün değildir. Alınıyorum, Suluova Et-Balık gözetimine getiriliyorum, bu 25 kişi ile. Burada, bu gittiğim yerde işkence yapıldı mı, yapılmadı mı? bunları anlatmama, söylememe gerek yok. İki-ikibuçuk senelik tutuklu bir insanım. Cezaevinden alınıyorum, benim olay bölgem değil, sorgulama ile de bir işim yok. Böyle bir sorgulama da vermiş değilim. O kişilerle ilgim yok. Acaba ben, Et-Balık tesisleri’ne, gözetim yerine neden götürülmüş olabilirim?

İkincisi, gittiğimin ikinci günü orada, “12” diye bir yerden bahsediyorlar. Gözümüzü bağlıyorlar. Alıp götürüyorlar: “12”ye gidiyorsun diyorlar. Neyse “12” işkencehaneymiş. Et-Balığın bir tarafında oraya götürdüler.

“E, Fikri SÖNMEZ Türkiye’yi karıştırdın. Fatsa’yı da karıştırdın, şimdi bize hesap vereceksin.”

İkibuçuk sene olmuş ben cezaevindeyim ve ben 12 Eylül’de soruşturma geçirmedim, yani, benim buralarda bir ifadem yoktur. Bana bir tek, ” Gazetelerde şu beyanatların falan-filan var mı?” diye savcılar alelade sordular o kadar. Benim ” Nokta Operasyonun”daki ifadelerim savcı ifadelerim ve mahkeme ifadelerim söz konusudur. “Sen 41’ler Davası’nda hangi maddeden yargılanıyorsun?”

Duruşma Hakimi– Olay 119’u soruyorlar 41’ler diye?

Sanık– Onlar soruyorlar bana, bende 141/1’e göre yargılanıyorum, 41’ler davasında, dedim. “Oo, olur mu 141/1 ?”

Ben, göremiyorum adamları, gözüm bağlı. “Seni Fatsa Davası’nda 146/1’den yargılatacağız.” Ee olabilir, bir soruşturma yapılır, araştırma yapılır, 146/1’lik bir suç işlemişsem elbette ki yargılarlar. Bunu sizin bana söylemenize gerek yok ki bu, hukukçuların işi.

“Yalnız Fikri bey, sen reislik yapmış adamsın, sen anlarsın bu işleri, bu işten kurtulma yolu da vardır,” ne gibi yolu vardır? Benim böyle bir derdim olmadı, nereden kurtulacağım, ne yaptım ki, nereden kurtulacağım? “Ee sen belediye reisliği yaptın, kenarda köşede bir şeylerin vardır?” Haaaa, ben anladım: Belediye reisi olduğumdan dolayı öyle ya rüşvet-mezat, toplamışımdır, para sahibi adam olmam lazım, onun için “Fatsa Davası’nda senin yargılanmanı biz engelleriz bu işleri anlarsın sen, nasıl yapılması gerektiğini bilirsin ve sana eğer ‘he’ dersen, bir adam da göndereceğiz.” diyorlar.

Ben, hiçbir suçumun olmadığını, bir kuruş kimseye vermeyeceğimi, paramın zaten olmadığını, olsa da vermeyeceğimi söyledim “Ancak burada beni öldürmeye niyet kurarsanız şu kadarını şöyleyeyim, hayatım boyunca çalışmayla didinmeyle, ailemin kolundaki bilezikleri satarak bir kat ev yaptım Fatsa’da, onu satarım, onun parasını size verebilirim, başka bir şey veremem” dedim.

Duruşma Hakimi– Soyguna, sömürüye karşısınız ve devrimci olduğunuza inanıyorsunuz, bir soygun için tezgah kuruldu diyorsunuz, isime gelince vermiyorsunuz? Soyguna ve sömürüye karşı olanlar için bu, daha çok üzerinde durulması gereken bir görev olması gerekir değil mi?

Sanık– Şimdi müsade buyurursanız bitireyim. Şimdi, şu aşamada, soruşturma durumundadır. Ordu Bölgesinde yenen rüşvetler. Komisyonlarda çeşitli sıkıyönetim görevlileri hakkında soruşturmalar yürütülüyor. Ben, Tercüman Gazetesi’nin kafasıyla konuşmam. Bu iş olmuş mudur? Olamamış mıdır? Kim nerede yapmıştır? Bunların kesin delilleri şu anda elimde değildir, ama, orada söylediğim söz, bu açıklamaları yapacağım çoklarının uykusu kaçacak demem, ben bunları açıklamadan önce zaten uykuları kaçmış bir sürü insanın onun için, bunun daha fazla açıklanmasının da bir faydası olmayacaktır. Ancak, yasal yönden olacaktır. O da soruşturmaların sonucunda ciddi bir durum ortaya çıkarsa ben de kendi hakkımı elbette arayacağım.

Ancak, benim babam da öldürüldü. Şu ana kadar aileme bile dilekçe verdirmedim. Babam benim resmen öldürüldü. Daha şimdiye kadar kendi arkadaşlarıma bile açıklamış değilim. Şurada ilk defa söylüyorum, onu da açıklayacağım. Bunlar, önemli olaylardır. Hangi şartlarda…. elbetteki uykusu kaçacak çok kişi var.

Bir Yüzbaşı bile bile öldürüldü. Sırf beni öldürtmediği için. Bazı çevrelere karşı geldiği için, biraz sonra anlatacağım. Müsade ederseniz sırası gelecek. Ama bugün isim isim size, şunlar şunu şöyle yaptı, şurada. Bunlar burada yaptı, bu sadece yakıştırma kalır. Ancak, bu konuda şu kadarını söyleyebilirim. Ordu çevresinde sorgulama ekipleri vesaire, diğer ilgililer altında son model Mercedeslerle Fatsa’yı terk etmişlerdi. Her gelen köşeyi dönmüştü. Bunları geniş geniş esas hakkındaki savunmamda delilleri de koyarak savunacağım, söyleyeceğim zaten. Yoksa ben öyle kimseyi himaye edecek değilim. Ben bu uğurda hayatımı koymuşum ortaya. Soyguna, sömürüye karşı elbette ki, anlatacağım, karşı çıkacağım.

 
   

 

 

Belediye Çalışmalarından Örnekler

Benim sekiz ayda götürnıüş olduğum hizmet bırakın 8 aylık kısa dönemde, yirmi senede dahi hayata geçirilemeyecek hizmetlerdir. Bunlan anlatınca sizler de takdir edeceksiniz, ama hizmetleri ben Fikri SÖNMEZ olduğum için veyahut çok çalışkan belediye başkanı olduğum için, çok becerikli olduğum için değil, sadece, yönetim anlayışım ve Fatsa halkına olan güvenim, onlara kazandırmış olduğum birlik-beraberlik-kardeşlik ve dostluğun sonucunda hayata geçmiş faaliyetlerdir. Yoksa, benden önceki belediye reisleri de elbette ki halka hizmet için gelmişlerdir. Onlar da bir şeyler yapmak istemişlerdir. Ancak, yönetim hep eski yönetim olmuştur. Hep anlayış aynı olmuştur Ankara’dan para gelecek, onlar iş görecekler. Ben Ankara’ya gitmedim, Bir tek Ankara’ya gittim, a da ilk belediye reisi seçildiğimin ilk haftası gittim. O da Cumhuriyet Halk Partisi iktidardan düşüyordu, düşerken de Cumhuriyet Halk Partili belediyelere para dağıtılıyordu. Cumhuriyet Halk Partili belediyelere ve Ankara’ya gittiğimizde o zaman Yerel Yönetim bakanlığı vardı, içeri girdiğimde, belediye reislerinden geçilmiyordu. Ben de gittim. Selden bir kütük de biz kapalım, yeni belediye reisi olmuşun, ondan sonra yardım verirler mi, vermezler mi bilemem. Hatta Cumhuriyet Halk Partisi İlçe Başkanı Feridun KARAMOLLA ve benden önce belediye Başkanvekili olan Günay YEĞENOĞLU’nu da yanıma aldım, onlarla beraber gittim. 8 milyon lirayı bazı zorlamalar sonucunda bana da verdiler. Onun dışında ben Ankara’ya hiç gitmedim. Ancak, evraklarımı gönderdim. Yaptığım hizmetlerin projelerini çizdirdim. Belediye yasalarına göre milyonlar tutan o hizmetler karşılığında para ödemesi gerekiyor devletin. Yasal formaliteleri tamamladım, gönderdim. Verirler verirler, vermezlerse ben ne yapayım? dedim.

Bütün bu kısıtlamalara karşın şimdi bir de bu arada bir de barikat meselesi var suçlamalarda. Yani, barikat kurdum veya kurdurttum, veyahut yönettiğim bilmem benzeri suçlamalar şimdi bütün bunların cevabı da olacaktır. Bu hizmetler anlatımında şehrin Fatsa’dan Ordu’ya, Samsun yolu geçmektedir. Samsun yolundan Fatsa merkezine girmek için, üç tane girecek yer vardı, ben belediye reisi olmazdan önce, Yani şehre bir Kurtuluş Mahallesi’nin sonundan, iki Meydan’dan, üç eski Balıkhane yerinden, Malpazarı semtinden. Bu şehre üç tane giriş yerini ben 7’e çıkarttım. Yani, bazı binaları imar yasasına göre istimlak ettim. Ve üç girişi olan şehir merkezindeki yeri 7’ye çıkarttım. Belediye reisi olduğum zaman şehrin üçte birinden su akmıyordu. Yani, Hastanebaşı, Akıl Tepesi, Çullu ve Mandıra Semtlerinde su yıllardan beri akmıyordu. Buna belediye olanakları içinde, onun eldeki imkanlarını değerlendirerek, halktan da bu konuda destek alarak, yeni bir depo hizmete soktum. Yapılmış depoydu, çalışmıyordu. Motorun İller Bankası’ndan alınması gerekiyordu. Pompaları vermiyorlardı. Elde eski belediyeden kalma pompaları tamir ettirdim. Taktım takıştırdım ve bu üç-dört mahallenin suyunu akıttım(…)

Bu hizmetleri götürürken Çullu’da Sakarya Mahallesi komitesi kazma-kürek çalıştı. Depoyla pompa yeri arasındaki motor arasındaki hattaki boruyu döşeme görevini kendileri yürütmüşlerdi. Belediyemizin, oraya ayıracak işçisi yetersizdi. Kazması çok uzun süreceğinden bu durumda halk orayı kendisi kazdı. Biz de belediye olarak, gittik boruları taktık, takıştırdık ve suyu akıttık. Şehrin büyük bir bölümünde elektrik yetersizdi, şehrin çeşitli semtlerinde lambalar yanmıyordu. Yanan lambalar da çok sönük yanıyordu. Buzdolapları, televizyonlar çalışmıyordu. Kenar mahallelerde. Bunun nedeni de sağlıksız kentleşmenin getirmiş olduğu sonuçtur. Bir trafo 400 abone taşıyorsa, kaçak-göçek bu trafolara 1000-1500 abone bağlamış ve bunların çoğu kaçaktı. Ve trafo çekemez durumda. Hem yangın tehlikesi var, hem trafoyu yakma tehlikesi var, hem de lambalar, buzdolapları, televizyonlar çalışmamaktadır. CHP iktidarı düşerken bir iki tane trafo yazılmıştık, onlar göndermişlerdi. Biraz da sıkıştırdık, işte onu temin ettim. Bazı özel girişimlerle trafoları takıp şehrin bu sorununu geçici de olsa – temelli olmaz- halletmiş oldum. Dumlupınar Mahallesi’nden Kurtuluş’a kadar 3’üncü bir anayol açtık. Bugün samimiyetle söyleyeyim bu yol, milyarlar yatırılsa gerçekleşmez. Şehrin içinden geçiyor. Bir sürü istimlak gerektiren bir yoldur. Ve bu yol milyarlarla açılamaz. Bugün Fatsa’nın en büyük caddelerinden biri haline gelmiştir. Zaten iki tane ana caddesi vardır Fatsa’nın: Bir ana cadde de benim dönemimde eklenmiş ve Dumlupınar İlkokulu’nun önünden Kurtuluş Mahallesi – Cezaevi’nin yanına kadar olan bölümden, geniş, şehir içinden, her tarafında evler olan büyük bir cadde hizmete sokulmuştur.

Ayrıca, Kurtuluş Mahallesi’nin Sivaslar semtinden yıllardır yol geçmemekteydi. Patika yollardan gidilen dağınık bir mahalleydi. Köy biçimini andırır. Bu köyde iki-ikibuçuk kilometreye yakın bir yol benim dönemimde açıldı ve hizmete sokuldu.

En önemlisi, bunlardan yine Kurtuluş Mahallesi’ndeki, bu mahalleye yıllardan bu yana belediye hizmeti gitmemiştir. Çünkü, Kurtuluş Mahallesi Adalet Partili bir mahalledir. Kendi mahallemdir. Aynca, Gürcüler çoğunlukta oturur orada. Ben kendim de Gürcü olduğumu daha önceki ifadelerimde belirtmiştim. Bilinen bir şeydir ve bu mahalledeki Gürcülerin yoğunlukta olması sebebiyle Cumhuriyet Halk Partisi’ne az oy çıkar. Yıllardan beridir Cumhuriyet Halk Partisi Belediyeyi elinde tuttuğundan dolayı Kurtuluş Mahallesi’ne kasıtlı olarak, siyasi nedenlerden, en ufak bir hizmet götürülmemiştir. Bu Kurtuluş Mahallesi’nin en büyük derdiydi. Ben orada büyüdüğüm için çok iyi bilmekteyim. Mahallenin tam ortasında bir bataklık vardır. Yani, kendiliğinden yıllardan beri çocukluğumdan beri bir bataklık vardır. Bu bataklık sivrisinek yuvasıdır. Yaai, Kurtuluş Mahallesi’nde yazın oturma imkanı yoktur. İnsanların çoğu sıtma ve benzeri hastalıklara yakalanıyor, otlu yerdir, sazlık yerdir ve mahalle için beladır. Mahalle halkı illallah etmiştir ondan. Özellikle yaz ayları durulmaz. Gece uyuyamazsınız, gece uyunmaz, çünkü, kurbağaların “vak,vak”ları sabaha kadar devam eder. İnsanları uyutmaz mahallede, Mahalle çok büyük sıkıntı içindeydi. Bunun yanıbaşında şehrin arka tarafı geliştiği için, arka semtlerin kanalizasyonları yeterli olmadığı için, bu çorağın içine bağlanmış arka mahalleleri düşünün… O lağımlar da buraya eklenince burası hastalık saçan bir durum almıştır. Ve Kurtuluş Mahallesiyle yaptığım toplantıda mahalle halkı “Bu dertten bizi kurtarın, kurtarın da başka hizmet istemiyoruz, çöpümüz kalkmasın, yağımızı getirme, unumuzu dağıtma, ekmeğimiz gelmesin, hiçbir şey istemiyoruz. Kanalizasyonları biz idare ederiz, ancak, şu işimizi haledin, öleceğiz. Sen de bu mahallenin çocuğusun” diyerek dert yanmışlardı. Burada bir örnek vermek istiyorum; çarpıcı olması bakımından, bir gün mahalleye gittiğimde, Hüseyin Çakmak isminde bir vatandaş o bataklığın tam yanıbaşında evi olan vatandaş, bu bataklığın hikayesini anlatıyordu. Bataklığın içinde öten kurbağaları teype çekmiş, Hüseyin Çakmak sesini teype çekmiş ve Ankara’ya Büyük Millet Meclisine götürmüş. Zamanın milletvekillerinin önüne koymuş : “Yahu bu çağda insana bu çektirilir mi? Sabaha kadar şu sesin altında siz uyuyabilir misiniz? Sivrisineği, yılanı bilmem nesi ve, çocukların o pis suların içinde oynaması kapacağı hastalıklar da hariç” demiş. Yazıktır ve yıllardan beri Fatsa Belediye seçimlerinde bu mahalleye gidildiği zaman tek propaganda malzemesi ben reis olduğum zaman bu bataklığı kurutacağıma söz veriyorum. O sözü veren belediye reisi de iyi-kötü oradan bir oy alıyor.

Yani, o seçim malzemesidir. Ama, seçimler bittikten sonra o bataklığı herkes unutur. Hatta Hüseyin Çakmak bir ara Adalet Partilidir. Mahalle Adalet Partili olduğu için oraya bakan getirmişler. Bakanın biri geçerken, durdurmuşlar, bataklığı göstermişler. İnceletmişler, bakan derhal Ankara’da ilgililere emir vereceğini, bu konuyu halledeceğini, buraya bend açacağını, burayı akıtacağını, ve kurutacağına söz vermesine karşın, yıllardan beri o bataklık yine aynı yerde kalakalmıştır. Bu benim için, o mahalleye yapacağım hizmetlerin en kutsalıydı.

Değerlendirdim, halkın istemi de o doğrultudadır. Ve yine aynı Hüseyin Çakmak, bu sorun halledildikten sonra ben mahalleden gidip geldiğim için, kahavelerin önünde oturup, sohbetler oluyor. Beni durdurdular, çay ısmarladılar. Orada halka yine Hüseyin Çakmak, ( o teyp sahibi), “Efendim” diyor, ” Bir sabahleyin yatıyordum, ailem beni kaldırdı. ‘Ne yatıyorsun utanmıyor musun? Belediye reisi gelmiş arkada bataklığı kurutuyorlar, sen oturmuşsun burada uyku çekiyorsun’ diye, kalktım bir baktım ki, belediyenin damperli arabaları, dozeri, kepçesi , yığılmış evimin arkasına.”

Şimdi, burada bir noktaya daha değinmek isteyeceğim. O mahallenin en zenginlerinden ve o mahalenin en çok arsa sahibi olan kişilerin yerinin altından geçmektedir yol ve o yol çalışmalarını ben yaparken, orada arsa sahibi gelmişti. Ve aynen şöyle diyor. “Şehir imar planında benim fındık bahçemin şu kısmı çocuk parkı gözüküyor, reis ne olursun burayı da bir hizmet becerin de şurayı bir park yapalım. Mahalle çocuklarının oturmaya eğlenmeye yerleri yok. Burayı da oraya çevirelim. Bu adam eskiden eski yöneticilere bırakın park yeri, oradaki bataklığa giderken, az bir yerine değiyor ya, orayı daha vermeyen bir adam. Benim dikkatimi çekti. Adam korkuyor… Benden korkuyor öyle ya, onun için bu istekte bulunuyor. Ben kendisini çağırdım, dedim : “Sen niye böyle davranıyorsun Ali Dayı” dedim. “Şimdiye kadar, benim bildiğim sen bu yeri kimseye vermiyordun. Şuradan belediyeye bir on metrelik yeri verip şu bataklığa geçen yolu vermedin, şimdi kalkıyorsun o yeri verdin, bir de kalktın şimdi park yeri, belediyenin parası olsa istimlak eder, yasal hakkıdır zaten. Park yeri yapacaksa yapar, ancak sen bunu hibe ediyorsun, bir baskı bir tereddütün mü var? “Güldü”, “hayır” dedi. “şehir merkezinde” dedi “Erdem Paycı’nın fırını yıkıldıktan sonra” (Şehir merkezinde Ali Eriş tüccarın yasalar gereği yıkılıyor tabii) İstimlak edilmiş yerler yıkıldıktan sonra Muharrem Çebi’ye ait lokanta yıkılıp açıldıktan sonra, birinci plandaki yerler yollar açıldıktan sonra elbette sıra bana gelecek. Benim zoruma gidiyordu. Halk çarşıda gezemiyor, yollar tıkalı orayı açamıyorlar. Gelmişler kenar mahallede hiçbir sebebi yokken, on sene sonra ihtiyaç doğacak bir yolu benden bir an önce almaya çalışıyorlar. Ben onun için karşı geliyordum. Yoksa benim yer vermemek için, burdan yol geçerse burası neşelenecek. Benim arsam para edecek. Ben deli değilim ya, bende biliyorum bu işi, burada benim çıkarım var. Ama diğerlerinin yerleri dururken önce benim yerimin istenmesi ağrıma gidiyordu. Ben onun için yerimi vermiyordum.” Yani, insanlardan bu yerler ve yollar zorla alınmamıştır.

Benim zamanımda Fatsa’nın her tarafı yol olmuştur. Yani, yirmi senede, otuz senede açılan yolların iki misli yol açılmıştır sekiz aylık dönemde. Bunu vurgulamaya çalışıyorum. Ama, bir tek vatandaş kalkıp da ” belediye reisinin arkasında Dev-Genç vardı, devrimciler vardı, bizi korkutuyordu, biz yerleri vermek zorunda kaldık” dememiştir (…)

Zaten belediye ya imar yasalarına göre yeri istimlak eder açar, veyahutta, vatandaşlarla parsel anlaşmasına girer. Anlaşma yoluyla çözer. Belediyenin iki türlü bu konularda imar uygulaması vardır. Yasaların göstermiş olduğu yoldur bunlar.

Onbeş yıldan heri belediye sınırları içinde olan Evkaf mahallesinde de sorunlar pek çoktu. Elektriği, suyu, caddesi, sokağı yoktu. Tipik bir Karadeniz köyü görünümündeydi. Bunlar benim dönemimde kurulan komitelerin başarılı çalışmaları sonucunda tüm yollar açılmıştır. Bir tek yol kalmıştır yarım o da Nokta Operasyonuna denk gelip tutuklandığımdan dolayı kalmıştır. Elektrik direkleri dikilmiştir. Halk kuyuları kazmıştır, direkleri taşımıştır. Ben gitmişimdir, mahallede, toplantı yapmışımdır. “Eğer yardımcı olursanız üç ayda hallediriz, yardımcı olmazsanız devletin imkanı, belediyenin imkanı şudur, üç sene sürer, iki sene sürer” Ve halk toplanmıştır. Büyük bir coşkuyla kendileri direkleri taşımışlardır. Kuyularını kazmışlardır. Direkleri dikmişlerdir, suyun geçeceği kanalları açmışlardır ve peşinden döşeme yapılmıştır. Boruları taşımışlardır, yolda dozerler vesaire çalışırken yanıbaşında yardımcı olmuşlardır, kazması küreğiyle.
 

   
     

 

 

Karaborsaya Karşı Mücadele

Belediyemiz benim dönemimde karaborsaya karşı aktif bir mücadeleye girmiştir. Bu aktif mücadele sonucunda Fatsa’da o günlerde karaborsada bulunmayan temel ihtiyaç maddelerinin temininde belediyemiz TANSA kanalıyla halka temel ihtiyaç maddelerini ulaştırmak için, yoğun bir çalışmaya girmişti. Bunun yanı sıra temel ihtiyaç maddeleri üzerindeki karaborsaya karşı da aktif bir mücadele sürdürmüştür. Fındık kabuğu, demir, kömür, çimento, margarin, omo, sigara, gaz, benzin, mazot, et ve benzeri temel ihtiyaç maddeleri, hepinizin bildiği gibi 1978’lerin, 1979’ların Türkiye’sinde bulmak mümkün değildi. Bulunanlar da bilindiği gibi fahiş fiyatla satılmaktaydı. Bu konuda belediyemizin başarılı çalışması yukarda anlattığım belediye hizmet komitelerinin katılımıyla sağlanmıştı. Şehir tamamen denetim altına alınmıştı. Her şey karaborsaydı, kenar mahallelerde alaf yığınlarının altında benzin bidonlarına belediyemiz el koymuştu. Bunların tutanakları Fatsa Belediyesi Encümen tutanaklarında mevcuttur. Ki, bir şehir yakılabilir o miktarda benzin ele geçirilmişti. Bu benzin, ayrıca benzin istasyonları sahipleri tarafından buralara stok edildiği belediyemizce tespit edihniş, stokçular çok ağır cezalara çarptırılmıştı.

Bunun dışında bir tek örnekle karaborsa olayını açıklayacağım. Örnek yüzlercedir. Ancak, mahkemenin fazla zamanını almamak için çok çarpıcı bir tek örnek vermekle yetineceğim:

Bilindiği gibi belediye başkanlarının en çok mesai kurdukları beraber çalıştıkları ve sorumlusu olduğu encümen üyeleridir. Fatsa Belediyesinin iki tane meclisten encümen üyesi vardır. Bunlar, Cumhuriyet Halk Partisi çoğunluğunda olduğu için mecliste Cuınhuriyet Halk Partili iki tane üye temsil ediyordu. Bunlardan Cevat Biricik isminde encümen üyesinde de karaborsa yağ yakalanmıştı. Bir tek Cevat Biricik hakkımda karalamalara yönelmiştir. Bunun nedeninin anlaşılması bakımından ben o evrakı istemiştim. Kendisi, belediye ilgilileri tarafından mağazasında 110 koli yağ yakalattığında, belediye zabıta memurlarına şöyle diyor; “Ben Cumhuriyet Halk Partisi’nin ileri gelen bir insanıyım, ben bunları esasında karaborsa için getirmemiştim. Köylerdeki bakkallara dağıtacaktım. Ben, reis beyle görüşürüm, siz bu malları müsadere etmeyin”, şeklinde bir talepte bulunuyor. Memurlara ben daha önce tembih ettiğim için, memurlar bu konuda herhangi bir “geri adım atmayacaklarını, belediye reisinin makamında olduğunu, kendisine telefonla durumun bildirilmesini” istiyorlar. Cevat Biricik, telefon ederek benden bu işin idare edilmesini istemişti. Ancak, ben tekrar görevlileri telefona istedim. Ve malın derhal müsadere edilip, belediyeye getirilmesini istedim. Bu konuda encümen toplantısında Cevat Biricik’e para cezası kesildi. Daha sonraki Haziran dönemindeki encümen seçiminde de Cevat Biricik Halk Partisi tarafından encümen üyeliğinden düşürüldü.

Burada anlatmak istediğim, hiçbir belediye reisi, Türkiye’de encümen üyesine ceza veremez. Encümen üyesini karşısına almaz. Türkiye’de görülmemiştir, bu mümkün değildir. Çünkü, belediye reisi imza olarak ona muhtaçtır. Birçok işlerini onunla beraber görmek durumundadır. Onlar birbirlerine destek olmak durumundadır. Diyeceksiniz ki, “siz hangi şartlar altında buna ceza verebildiniz?” Benim diyeceğim cevap şu olacaktır: “Çünkü, benim belediyede hiçbir haksız önerim söz konusu olmayacağı için, encümen üyesinin benim karşımda yer alması mümkün değildir.” Ancak ben yasal olmayan teklifleri encümene getireceğim ki onlar bu yasal olmayan teklifleri idare edecekler. Benim öyle bir derdim hayatım boyunca olmadığı gibi, belediyede de olmamıştır. Bundan dolayıdır ki, hiç kimseye de taviz vermek durumunda olmadım.

Karaborsa anlayışı, karaborsacılık zihniyeti tamamen Fatsa’da öldürülebilmiş midir? Hayır, öldürülememiştir. Yine zaman zaman bu işlere tevessül eden insanlar olmuştur. Örneğin, et dağıtımında, demir dağıtımında eski alışkanlıklar sürdürülegelmiştir. Ancak, hepsi zamanında belediyenin müdahesiyle önlenmiştir. Belediye bu müdahalelerini mahalle komitelerine borçludur. Yani, belediye hizmet komitelerine… Çünkü, tüm Fatsa’yı bu komite kanalıyla ben denetime aldım. Ev ev, bakkal bakkal, her tarafı bu komiteler, temizliğinden tutun, gıda maddelerine varıncaya kadar, patlayan kanalizasyonlardan, akmayan sulara kadar belediyenin gözü-kulağı olmuşlardır.

Belediye çalışanlarını disiplin altına almışımdır. Yani, Fatsa’da belediye çalışanları onurlarını yitirmişti. 7-8 ay maaş alamayan belediye görevlileri, çalışanları piyasada gezemez durumdaydılar. Bakkala, kahveye, manifaturacıya ve çeşitli yerlere borçlandırılmıştı. Ve borçlarından dolayı belediye görevlerini, belediyenin uygulamak istediği şeyleri bu memurlar, bu çalışanlar götürememekteydi. Çünkü, borçlu olduğu adamın kapısına gidip onun yasa dışı davranışını engelleyici bir davranışa ve cezai yönüne, ikna yoluna gidememekteydi. Çünkü, belediye personeli borçluydu. Bundan dolayı da durumları görev götürmelerine el vermiyordu. Belediye çalışanları içinde rüşvet olayları da yaygındı. Bir örnekle rüşvet olayına değineceğim:

Belediyemizce, her yerde olduğu gibi, sinemaların denetimi yapılır. Bir gün Cem Sineması sahibi yanıma gelerek, belediye memurlarından birinin gelip dairesindeki “makbuzları mühürlemek için rüşvet istediğini” söyledi. Ben birden şaşırdım. “Yanlışınız var” dedim. “Burda kimse kalkıp sizden rüşvet isteyemez”. Adam “İsterseniz çağırın memuru, benden rüşvet istedi. Hatta rüşveti vermediğim için, makbuzları mühürleyemeyeceğini” söyledi. Ben bunun üzerine adı geçen memuru çağırdım. Memur geldi. Ben, “Siz Hasan beyden makbuzları mühürleme karşılığında rüşvet istemişsiniz” dedim. Memur hiç inkar etmedi. “Doğrudur, istedim” dedi: “Nasıl istersiniz? Bu ne cürettir, bu konuda benim yıllardır mücadelem vardır, rüşvete, haksız kazanca haksızlığı, karaborsaya karşı. Böyle bir belediye başkanı döneminde, siz kalkıp nasıl sinemacıdan rüşvet istersiniz?” diye söylediğimde, “bana kendisi yasal olarak biletleri getirmedi, 7,5 liralık biletleri getirerek mühürletmeye kalktı. Oysa ki, biletler boy boy 7,5-10-12,5. Neyse o günkü koşullardaki fiyatlar ona göre bastırıp getirmesi gerekiyordu. Bu, 300.000 tane 7,5 liralık bilet getirdi. Ondan sonra bu biletleri 10-12,5 liradan da satacaktı. Bu belediyenin kasasından para çalmaktır. Eskiden biz, öyle yapıyorduk. Bunların her birini bir rakı parasına yahutta akşam ziyafetine mühürlerdim. Reis ne alırdı bilemezdim. Bu işler böyle yürürdü eskiden beri” dedi. “Ve şimdi de gelmiş aynı teklifi yapıyor, ben kendisine yeni belediye reisi bunu kabul etmez, belki şimdi yaparız anlayamaz, işin acemisidir. Ama, gelecekte anlar, benim emekli olmama kısa bir zaman kaldı. Beni işimden eder, size de hakaret edebilir, gel bundan vazgeçelim, dediysem de, “eskiden oluyordu da şimdi niçin olmuyor? Ben gider bu işi reise ayarlatırım” dedi. Ben de “gidin siz reise ayarlattırın, gelin ben yine rakı parasını almadan bu mühürü vurmam, reis isterse Fikri SÖNMEZ olsun” dedim. diyor” ve gene söylüyorum reis bey” dedi, “siz bunu mühürleyin deyin bana ben rakı parası almadan biletleri  mühürlemem” dedi. Memurun rüşvet olayı bu şekildedir. Bunun gibi örnekleri çoğaltabiliriz. belediyemizde de, yöremizde de bu tür örnekler çok yaşanmıştır (…)

Benim dönemimde Fatsa Belediyesinin elindeki mevcut araçlar bir misli çoğalmıştır, yani 10 tane kamyonu bilmem nesi varsa 20 tane olmuştur. Bu devletten bir kuruş yardım almadan, belediyenin makina parkını iki katına çıkartmak kolay bir iş değildir (…)

Eskiden Fatsa Belediye çalışanlarına 5-6 ay hiç maaş verilemezken, benim dönemimde hiçbir ay ikinci güne aylık kalmamıştır. Ayakkabı, parka, kanal işçilerinin kanal elbiseleri, diğer görevlilerin görev elbiseleri, zabıtanın elbiseleri zamanında verilmiştir. Bütün bunlar yapılırken, devletten bir kuruş alınmamıştır. Bu paraları nereden karşıladığımı belediyenin gelirleri bölümünde anlattığım için bir daha üzerinde durmayacağım.

Şimdi, bütün bu yaptıklarımdan, çalışmalarından dolayı “Vatan haini”, “dış güçlerin maşası” ve de “Fatsa’da devletin etkinliğini yok etmekle” suçlanıyorum. Uzun yıllardan bu yana müzminleşen ve kapalı kapılar ardında tespit edilip uygulanan politikalarla çözüm bulunamayan sorunlara, halkla birlikte çözümler ürettik. Burjuva politikacılarının, holding profesörlerinin, doçentlerinin ve ekonomistlerin dürüstçe davranıp tavır koymadığı bir Türkiye ve o Türkiye’nin Fatsa’sında bir terzi olarak, bir ilkokul mezunu olarak doğruları kavrayıp, pratiğe geçirdiğim için, sorunların yuvarlak masalarda şampanya patlatarak, gönül eğlendirerek çözülemeyeceğini pratikte gösterdiğim için, halkımıza layık olduğuna her zaman inandığım ve savunduğum bir demokrasi olgusunu Fatsa halkıyla birlikte hayata geçirme kavgası verdiğim için, halkı oy sandığı olarak görüp, çeşitli vaatlerle parlamentoya gidişinin ikinci günü orayı at pazarına çevirip günlerini gün edenlerin, kafalarından geçen tek akımdan dolayı Fatsa’da yaşanan gerçekleri kavrayamadıkları için, uygulanan ekonomik ve siyasi ambargoya karşı, halkla bütünleşip sorunların tespitinde ve çözümünde ortak hareket ederek tüm baskılara rağmen, halkın çözemeyeceği hiçbir sorunun olamayacağını Fatsa halkı Türkiye ve Dünya halklarına gösterdiğim için, doğrunun, dürüstlüğün, kardeşliğin yurtseverliğin, demokrasinin simgeleştiği, fedakarlığın ve bütünlüğün doruğa ulaştırma doğrultusunda adım adım ilerlediği Fatsa Belediye Başkanı olduğum için, halkın kültürel gelişimin hızlandırmak gelenek ve göreneklerini yaşatmak, birlik ve beraberlik duygusunu güçlendirmek için kültürel çalışmalara ağırlık vererek, Kültür Şenliği düzenlediğim için, belediyeyi çıkar çevrelerinin çiftliği haline getirmeyerek, halktan toplanan ve halkın malı olan milyonların bu çevrelerin kasalarına akmasını engellediğim için, köstebek yuvasına çevrilen Fatsa sokaklarını döşeyip, çamurdan kurtardığım, yeni yollar yeni caddeler açtığım, suları akıttığım, yanmayan elektrikleri yaktığım için, karaborsayı, istifçiliği, rüşveti engellemeye çalıştığım için, belediyenin yağmalanan yeşil alanlarına sahip çıktığım için, yoksul halkın gecekondusu yıkılırken, kimi çevrelerin kaçak apartman dikmesine müsade etmeyip, dikilenleri de yıktığım için, yeni bir belediye anlayışını değiştirerek, bu kuruma halkın gözünde saygınlık kazandırdığım için, “vatan haini” ve ” dış güçlerin maşası” olarak ilan ediliyor ve devletin etkinliğini Fatsa’da kırmakla suçlanıyorum.

Eğer, sömürüye, soyguna, karaborsaya karşı olmak vatan hainliği ise, ben vatan hainiyim! Eğer, faşizme, emperyalizme karşı olmak vatan hainliği ise, ben vatan hainiyim! Eğer, Fatsa’da sömürüyü engellemek için tefeci-tüccarların etkinliğini kırmak, karaborsaya, kaçak inşaatlara, yolsuzluğa, rüşvete karşı mücadele etmek, devletin etkinliğini kırmak ise, ben Fatsa’da devletin etkinliğini kırdım.

Belediye başkanı olduğum dönemde halkın alınterinden oluşan belediye gelirlerini ve imkanlarını çıkar çevrelerine peşkeş çekseydim, kendi zimmetime geçirseydim, altıma son model araba alıp, Bodrum’da yazlık kat satın alsaydım, halkın parasıyla her gece bir eğlence yerlerinde sabahlasaydım, ne “vatan haini” ilan edilecektim, ne de bu davada sanık olacaktım. Kimilerine göre vatan hainliğinin kıstası halka hizmet elmek, sömürüye soyguna karşı halktan yana tavır koymak ise, ben her zaman vatan hainiyim!

Devrimcilerin vatan haini olduklarını bugüne kadar tarih hiçbir dönemde yazmamıştır, bundan böyle de yazmayacaktır. Gerçek vatan hainleri ellerinde bulunan yaptırım gücünden dolayı kendi vatan hainliklerini gizlemek için, bu tür karalamaları getireceklerdir. Ancak, şu unutulmamalıdır ki, “güneş balçıkla sıvanamaz”. Daha dün, UIusal Kurtuluş Savaşı’nda top mermisi taşıyabilmek için, bebesini feda eden ana, kolunu kaybeden Memet, vatan haini ilan ediliyordu. Osmanlı hanedanı ise vatanseverdi. Ama zaman bunun hiç de öyle olmadığını gösterdi. Daha dün, kanla barutla elde edilen bağımsızlığa sahip çıkarak, dar ağaçlarını, mapusların kirli duvarlarının kasvetini omuzlayarak, yiğitlik timsali olanlar bugün vatan haini olarak suçlanmak isteniyor. Zaman ilerleyecek ve tarih tersine döndürülemeyecektir. Tarih, bir tekerrürden ibaret değildir.

Daha dün, Şah’lar, Batista’lar, İdi Amin’ler, Somoza’lar, Bokassa’lar da en büyük vatanseverlerdi! Ancak, tarih onları layık oldukları yere koymuştur. Sıtmadan titrenildiği, açlıktan insanların midesine kramp girdiği, göz yaşları ve ağıtlarla elde edilen bağımsızlığı bir kalemde emperyalizme ben peşkeş çekmedim, ikili anlaşmalar adı altında sahte reçeteler uygulayarak, yalnız ülke ve dünya egemenleri kuş tüyü yataklarında rahat uyusun diye halkın sofrasındaki bir dilim ekmeğine, taze gelinlerin en mutlu çağında ayrılık hasreti çekmesine, anaların evlat acısına, ben neden olmadım. Daha 1923 İzmir İktisat Kongresine kadar ülkenin kurtuluşunu yabancı ülkelerin manda ve himayesinde görüp, bu kongrede bağımsızlık şampiyonluğu yapanlar bugün Mustafa Kemal’in büstlerini yaparak, Atatürk’çü kesiliyorlar. Ülke emperyalizme ipotek verilirken nerdeydiniz? ve şu an neredesiniz? Mustafa Kemal ve Ulusal Kurtuluşçular bu ülkeyi böyle mi teslim etti? Bu ülkeyi böyle mi koruma sözü verilmişti? bu isimsiz kahramanlara ve ülke halkına…

Hakkımdaki bütün suçlamalara karşın, bugüne kadar tüm yaptıklarımdan onur duymaktayım. Halkıma karşı görevimi yerine getirmenin gönül rahatlığı içerisindeyim. Ve inanıyorum ki, yakın tarihte kimlerin vatan haini, kimlerin yurtsever olduğu ispatlanacaktır. Böylece herkes yerli yerine oturtulacaktır.

Tüm yaptıklarımdan dolayı tarih beni suçlamayacak, beraat ettirecektir (…)

İddianame’nin 159. sayfasının 3. paragrafında :

“14 Ekim 1979 tarihinde yapılan seçimler sonucu, Devrimci Yol örgütünün, başkan seçilen Fikri SÖNMEZ i1e Devrimci Yol siyasetinin kişilik kazandığını yukarıda belirtmiştik, bu tarihıen itibaren Devrimci Yol Örgütü devlet imkanlarının desteğinde devlet içinde devletmiş gibi hareket etmeye başlamış ve özlenen Fatsa komünü kurulmuştur.”

Buradaki iddialar şunlardır: Birincisi, devlet imkanlarını Devrimci Yol diye adlandırılan bir örgüte verdiğim, veyahutta onun adına kullandığım, ikincisi, devletin Fatsa’da etkinliğini yitirdiği. Üçüncüsü ise, Fatsa’da bir komünün varlığı. Bunlara kısaca değinmek istiyorum.

Savunmamın önceki bölümünde Fatsa Belediyesi’ne bir kuruş devlet yardımı gelmediğini, anlatmıştım. Ve yapılan hizmetlerden artacak bir kuruşun dahi olamayacağını ve bundan dolayı da herhangi bir yardımın söz konusu olamayacağını belirtmiştim. Fatsa Belediyesi ve o belediyenin başkanı olarak ben, ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktım. Onun için, hiçbir yere yardım yapmış değilim. Şunu açıkça söylüyorum: Eğer ben İddianame’nin mantığıyla hareket etmiş olsaydım, bırakın üç-beş kuruşu, milyonları aktarırdım. İddianame, yardımlar konusunda hiçbir delil göstermemektedir. Gösterdiği tek delil, dayanaksızdır. Fatsa Belediyesi’ne aldığım 9 insandan söz edilmekte ve bunların maaşlarından artan paralarla örgüte yardım ettiğim öne sürülmektedir. Ben demin anlattım: kaçak inşaatları idare edebilirdim, geçici ruhsatlar verebilirdim. Belediye reisi olarak bunları yapmaya yetkim vardı. 800.000 lira ceza vurduğum bina sahibinden ikili görüşerek 200.000 lira 300.000 lira alıp, geçici ruhsata bağlayabilirdim. (Bunlar Fatsa’da geçmişte olmuştur.) Ama onlar, ceplerine koymuşlar, ben cebime değil de örgüte aktarmışım!.

Bu anlamda un bayiliğinden tutun su bayiliğine varıncaya kadar, sebze pazarından limanına kadar ben söyleyeyim 500 milyon siz daha fazlasını anlayın örgüte aktarırdım. Ama görülüyor ki, Fatsa Belediyesi’nin yapmış olduğu hizmetler mevcut gelirlerle zor karşılanır, hatta karşılanamaz. Fedakarlık istiyor. Halktan destek alınmıştır, ve halkın katılımı sağlanmıştır. Para ile olacak birçok işlerde halkla girişilen iyi ilişkiler sonucunda Fatsa’da yaratılan kardeşlik ortamı içinde halledilmiştir. Kaldı ki, bunun ötesinde devletin bu müessesesinin bir tarafa yardımı söz konusu olamaz (…)

Fatsa’da devletin etkinliği demin anlattım, eğer bir hakimi delirtmek ve onu Fatsa’dan kovmak, rezil etmek devletin etkinliğini kırmak değil de, benim yol yapmam, su getirmem, bunun için komite kurmam devletin etkinliğini kırmaksa ben bu etkinliği kırdım. Gidip devletin kasasından milyonları çalıp, onu rüşvet karşılığında idare etmek, devletin itibarını ve etkinliğini Fatsa’da kırmadıysa, ben komiteler kurup, halka götürdüğüm hizmetlerden dolayı devletin etkinliğini kırdım. Bunu kabul ederim. 13 yaşındaki çocuğun boynuna iplik geçirip, dolaştırmak devletin etkinliği ise, ben etkinliğe katılmıyorum (…)

Bana göstereceklerdir hangi kaymakamın işine müdahale etmişim? Hakkımda bir tek kaymakamın ifadesi var mıdır, gelmiştir benim işime müdahale etmiştir, ben bu hizmeti götüreceğim, belediye başkanı kalktı yapamazsın, dedi, bir tane devlet görevlisi şu işleri ben yapıyordum da engelledi diyen bir ifade mevcut mudur? Türkiye’nin her yerinde olduğu gibi, Fatsa’da da devletin bütün kurumları vardı. Hatta benim dönemimde Türkiye’nin diğer yörelerinden daha fazla etkin olmuştur. Çünkü, Fatsa’da halk, rüşvete, kayırmacılığa, himayeye, karşı mücadele veriyordu. Emniyette, jandarmada ve diğer devlet kurumlarında olan rüşvet ve benzeri alışkanlıklar bu dönemde Fatsa’da asgariye inmiştir.

Ne yapmışım ben Fatsa’da? Adam mı öldürmüşüm? Adamları mı katlettirmişim? Var mıdır bunun bir örneği ? Yok. Sadece ismimden dolayı mücadelelerimden dolayı, siyasi karşıtlarım, hakkımda dört senedir propaganda geliştire geliştire beni canavar yapmışlardır. Yarattıkları bu canavardan bugün kendileri de korkmaktadırlar (…)

Devletin etkinliğini kırmakla suçlanmamın yersiz olduğunu söylüyorum. Ve Fatsa’ya iki kez en geniş şekilde operasyonlar yapılmıştır. Devletin tüm kurumları Fatsa’da işlemiştir, benim dönemimde Fatsa’da bu operasyonlar yapılırken devletin güçleri her zaman geldiği gibi, Giresun Komando Birliği 10-15 günde bir gelir, Fatsa’yı dolaşır, Samsun Toplum Polisi hafta geçirmez her zaman Fatsa’dadır. Buna karşın Ünye’de insanlar öldürülür o dönemde, o dönemdeki zabıtlardan bellidir. Ünye’de en azından 10 kişi ölmüştür bu dönemde, Fatsa’da aramalar yapılırken. Ordu’da birçok, olaylar olmuştur, ama, ne Ünye’de ne de Ordu ilinde tek bir operasyon yapılmamıştır. Ölüler Ünye’de, cinayetler Ünye’de bunlar Fatsa’yı arıyorlar. Ünye’de hiçbir operasyon olmuyor, kimse gözaltına alınmıyor, çünkü, orada MHP’liler hakim durumda. İşgal etmişler Ünye’yi. Öldürebildikleri kadar öldürüyorlar, bir kere arama yapılmamıştır Ünye’de. Fatsa halkı- arkadaşlar geniş geniş anlattı Ünye’ye Samsun’a, Ordu’ya hastaneye yahut ticaret nedeniyle bu yerlere gidemiyorlardı. Burada da bir çarpıcı örnek vermek istiyorum: Bir gün kaymakam istetti beni yanına, gittiğimde yanında bir adam oturuyordu. Başı sarılı, başını çok kalınca sarmışlar. Ben, Kaymakam beye, neydi falan dedim. Adamı gösterdi bana, ben adama “geçmiş olsun” dedim. Adamı ilk etapta tanıyamadım. Kimsiniz falan dedim. “Ben Geçtin Köyü’nün imamıyım” dedi. Yani Fatsa’nın Geçtin Köyü’nün imamı. “Geçmiş olsun, ne oldu? Trafik kazası mı geçirdin, dövdüler mi? kurşunladılar mı?”diye sordum adama. Kaymakam bey de, “ben zaten o durumu merak ettiğim için sizi istettim, çok acaip bir durum olmuş, hatta Samsun Valisi’ne telefon açtım bu konuda, adamın karısı da kayıp onun için telefon açtım bir de sen duruma vakıf ol diye haber verdim” dedi. Ben bu sefer sordum” ne oldu kardeşim?” Ailesi hastalanmış, Fatsa’da İbrahim Varnalı’ya gelmiş, muayene etmiş İbrahim Varnalı, ailesinin hastalığına kendisinin aklı ermeyeceğini, yani, kendi branşının dışında olduğunu söylemiş ve Samsun’da bir doktorun adresini vermiş. “Aileni sen oraya götür” demiş. “benim selamımı söyle o hastalıkla ilgili iyi bir doktordur” ve ben de bindim bir arabaya, indim Samsun’a, Mecidiye’de doktorların çoğunlukta olduğu yerde geziyorum. Doktorun levhasını arıyordum elimdeki kağıttan, arkadan birisi “Fatsa’lı” diye seslendi, bende zaten doktoru bulamadığım için, herhalde tanıdık diye döndüm geri. “Beni mi çağırdınız dedim” adama “Sen Fatsa’lımısın” dedi.
“Fatsa’lıyım kardeşim bir şey mi var” dedim. Yanaştılar, etrafımı aldılar, hiçbir şey demeden başladılar vurmaya. Odunlarla, tekmelerle, ellerinde silah kabzalarıyla vuruyorlar. Ben imam olduğum için, herhalde komünistlerin saldırısına uğradım diyerek, imam olduğum için ben sağcıyım, ben başladım alttan kafirler, komünistler, anarşistler, bilmem ne diye sayabildiğim kadar sayıyorum. Hem de dayak yiyorum, betondayım. Bu arada durdular, “Lan sen kime komünist diyorsun? Biz milliyetçi ülkücüyüz, komünist Fatsa’lılardır” “Kardeşim, milliyetçi, ülkücüyseniz, ben de imamım, ben de sağcıyım” “Git eşekoğlu eşek, Fatsa’da müslümanlık mı varki, cami olsun, imamı olsun” diyerek, bu sefer bir daha giriştiler. Ve ben gözümü hastanede açtım. Dün çıktım, karıyı da Samsun’da kaybettim. Kaymakam beye geldim müracaat ettim ki neticeyi bekliyoruz.” dedi.

Şimdi zihniyet: Vatandaş Fatsa’lı, imam dahi olsa madem ki Fatsa’lıdır. Fatsa’da din ne arıyor, hepsi komünisttir ve katli vaciptir diyerek, bir imam bu şekilde hakarete uğratılabiliyor. Bu ortamda Fatsa’da operasyonlar, aramalar, taramalar yapılabiliyor, ancak bu adı geçen olayların bölgesine bir tek eğilen yok. 2-3 gün sonra karısını bulup getirdiler adamın, daha sonra öğrendim.

Ayrıca, belediyemiz ekonomik baskı altındaydı. Yukarıda zaman zaman anlattığım bu baskı nasıl yürütülmüştür? Bunu bir-iki örnekle geçeceğim, fazla zamanınızı almak istemiyorum. Belediyelerin bazı yasal hakları vardır. Mesela, kıtlık zamanında belediye mazota, benzine el koyar, yani o hakları vardır. Deprem zamanında araçlara ve sair şeylere el koyar, belediyelerin yetkileri vardır. Yani, bunlar belediye yasalarında vardır. Bu anlamda belediyemiz bırakın benzin bulmayı, el koymayı, kendi yasal hakkını alamıyordu. Samsun Deposu’na tankerimizi gönderdiğimiz zaman, ki bir defasında gönderdim zabıtayla. Görevlilerle beraber, oradaki müdür çağırıyor Fatsa Belediyesini. Özellikle seçiyor o kadar belediyenin içinden. Yetkililerini çağırıyor yanına “Siz niye geldiniz Samsun’a?” Belediyenin yetkilileri de ” Benzin almaya geldik” diyorlar.

“Yahu sizin işiniz yok mu? Sizin belediye başkanına Rusya’dan vapurlarla geliyor benzin, mazot, hadi bir daha da gelecek değilsiniz” diyor. İşte zihniyet. Bu devletin itibarını zedelemiyor, ama biz mazot istediğimiz zaman, veya götürdüğümüz hizmetlerden dolayı itibarı zedelemiş oluyoruz. Bu insanlardan hiçbir şey sorulmuyor. Bunu nice yerlere bildirdiğimiz halde, bu insanlar hakkında en ufak bir işlem, ne o gün ne de daha sonra yapılabiliyor.

Bu anlayışla gene Tekel, Fatsa’ya sigara getirmedi. Resmen sigara getirmiyor. Kumru, Korgan, Ünye, diğer ilçelere geliyor. Fatsa’ya bir gram sigara verilmiyor. Gaz verilmiyor, tuz verilmiyor, ambargo var, resmen ambargo var. Yağ hiç verilmiyor. Bakanlığın tahsis ettiği yağ, belediyemizin hakkı olan yağ, diğer belediyelere geliyor. Bize verilmiyor, bunlar orada zabıtlarla bellidir. Diğer belediyelere bakıldığında, Fatsa Belediyesi’ne bakıldı mı, aynı tarih içinde bakanlığın tahsisi vardır. Bolaman Belediyesi’nden yağ alıyor Fatsa belediyesi, 3 bin nüfusu oranın var, 30.000 nüfus Fatsa’nın var ve biz Bolaman Belediyesi’nden, Yalıköy Belediyesi’nden, civar belediyelerden, Kumru’dan, Korgan’dan sigara dileniyoruz ve halkımıza sigara yetiştirmeye çalışıyoruz. Böyle ambargonun içerisindeyiz. Bu kadar baskılanmanın içersindeyiz. Ayrı bir evlat, ayrı bir ülkenin insanları…. İşgal kuvvetleri bile yapmaz. İşgal kuvvetleri bile insanın geçim maddelerini verir, yani kısmaz. Bunlar işgal kuvvetlerinden de çok fena. Bu durumda kaldık biz. Aylarca bir gram sigara gelmez mi Tekel’e? .. Tamam, kıtlık vardır, ben de anlıyorum. Yeteri kadar hiçbir yere gidemiyordu o dönemde, o doğrudur. Ancak, diğer belediyelere giderken, Fatsa Belediyesi’nden özellikle bunun kesilmesi.. Bunlar, evraklarla ortada olan şeylerdir, onun için anlatıyorum. Fatsa’ya bir gram bir şey verilmediği, çıkar ortaya. Tekel’e yazı yazılsın, Korgan, Kumru Tekel’ine yazı yazılsın o dönemde diyelim ki, 4 aylık bir zaman alalım, Kumru Tekeline yaza yazılsın, oraya gelen sigarayla Fatsa Tekeline gelen sigaraya bakılsın. Fatsa’da yoktur sigara, gelmemiştir, ama, Kumru’ya gitmiştir. Neden?.. Fatsa halkı cezalandırılıyor. Neden?.. Böyle bir belediye başkanı seçtiğinden dolayı. Yani, “Milli irade” diyoruz. ‘”Milli iradeye saygı” deniyor. Yöneticiler kendileri saygı göstersinler, ondan sonra halktan saygı beklesinler. Yok. Kendileri varsa ” Milli iradededir”, kendileri yoksa “Milli irade” değildir. Çıkar çevrelerinin emrinde, onlara hizmet eden yöneticiler, kaymakamlar, hakimler, belediye reisleri, varsa o tamamdır. Ama, onların çıkarlarına engel olan ve halkın çıkarlarına, toplumun çıkarlarına hizmet eden bu görevliler varsa bunlar olmayacaktır. Bunlar her şeye uğrayacaklardır ve uğramışlardır. Anlattım… Bir Remzi bey örneğini de söyledim.

Bu nedenlerle, bu şekilde bir ekonomik ambargonun altındaydık. Ve bu da tutuklandığım güne kadar süregelmiştir.

Bütün bu olumsuzluklara karşı Fatsa halkı omuz omuza vermiştir. Bu kötü koşullarda kardeşliğin, beraberliğin, bütünlüğün, birliğin örneklerini sergilemişlerdir. AP’lisi, MSP’lisi, CHP’lisi, devrimcisi, ilericisi hepsi bir olmuşlardır. Bütün haksızlıklara karşı bu temelde birleşmişlerdir. Fatsa halkı tek yumruk olmuştur bu temelde. Ama, başka bir temelde demiyorum. Siyasi partiye, istediği partiye oy vermiştir vatandaş, istediği siyasi düşüncesini istediği gibi söyleyebilmiştir vatandaş. Ancak, bu haksızlıkların karşısında tek yumruk olmuştur Fatsa. Birliğin, kardeşliğin, dostluğun en güzel örneklerini sergilemişlerdir. Ve işte bu zinciri kırabilmek için, Fatsa’da MHP’nin, ÜGD’nin etkinliğini kurabilmek için, Fatsa halkı hedef gösterilmiştir. Eğer, devletin itibarı, saygınlığı Fatsa’da MHP’nin örgütlenmesi ise, doğrudur, devletin o saygınlığı Fatsa’da olmamıştır hiçbir zaman. Eğer devletin saygınlığından, onun itibarının zedelenmesinden, Fatsa’da MHP ve yan kuruluşları ve çetelerinin örgütlenememesi kastediliyorsa, buna Fatsa halkı müsade etmemiştir. Çünkü, bütün bu yapılanların karşısında demin söylediğim tavrı koymuştur halk.

İddianamede daha önce okuduğum alıntıda, Fatsa’da Fatsa Belediye seçimlerini Fikri SÖNMEZ’in kazanmasından sonra, komünleşme, Paris komününe benzetilerek, suçlama getirilmektedir. Her şeyden önce iddianamede getirilen bu suçlamaya herhangi bir delil gösterilmemektedir. Bunun tek delili, tek dayandığı, Tercüman Gazetesi’nin 1980’in 11 Temmuz’undan sonra Fatsa’da yapılan “Nokta Operasyonu”ndan sonraki günlerde şahsımla ve Fatsa Belediyesi’yle ilgili bir yazı dizisi çıkmıştır bu gazetede. Ve burada ilk defa sözü ediliyor: Fatsa Belediyesi’nin Paris Komününe benzetilmesi olayı, bu gazetenin tespitidir. Bu iddianamede, iddia makamı komün nedir, ne değildir, bunun bir tarifini yapmalıydı. Ben de kalkıp cevap verebileyim. Bu, Paris komüne benzer mi, benzemez mi? Böyle bir komünleşme olayı söz konusu mudur? Bunun açıklık kazanabilmesi için sadece yapabileceğim şudur: Benim bildiğim kadarıyla daha öncede söyledim, ben çok kitap okuyan bir insanım, araştırırım ve zaten ülkede politikayla uğraşan herkesin bilmesi gereken şeylerdir. Yani, bir Paris Komününü siyaset işleriyle, politikayla uğraşan insanların çoğunun bildiği şeylerdir az veya çok.

Bu anlamda benim de Paris Komünü konusunda genel bir bilgilenmem vardır. Benim bildiğim kadarıyla Paris komünü,1871’de Paris işçi sınıfı ayaklanır, devleti ele geçirir. Fabrikalarda başlarlar bu ayaklanmalar, bunun sonuçunda birçok fabrikaları, özel kurumları kamulaştırır, toplumsallaştırır. Kısa bir dönem yaşar ve sonra düşer Paris Komünü, Kaba tabiriyle budur Paris Komünü.

Şimdi Tercüman Gazetesi’nin yazarları bu olayı, Paris Komününü tutup, Fatsa olayıyla, belediye olayıyla denkleştirmeye çalışmıştır. Günlerce yazı yazmıştır bu konuda. İddianamedeki bu suçlama o günkü tarihlerdeki Tercüman Gazetesi’nin bu konudaki yazıları bir araya getirilirse aynıdır. Hiç değişikliğe uğratılmamıştır. Aynen o ne diyorsa, iddianamedeki bu suçlama aynen getirilmektedir. Bunun dışında tek bir kaynak yoktur. Ben şimdi sormak isterim ; Paris Komününe benzeyebilmesi için, önce iddia makamı açıklamalıdır hangi tarihte Fatsa’da hangi fabrikanın işçileri ayaklanmıştır? Ve Fatsa’daki devlet kurumlarına hangi tarihte el koymuşlardır? Bu bir kere yazılmalıdır, şu tarihte işçiler, şu fabrikada ayaklanmışlardır. Fatsa’daki devletin şu şu kurumlarını ele geçirmişlerdir ve bunları toplumsallaştırmışlardır. Böyle bir şeyi getirmesi gerekir. böyle bir gerekçe ortada yok. Fatsa’da hangi devletin hangi kurumu görevinden alıkonmuştur. Onun yerine kim geçmiştir ve nasıl geçmiştir?

Çağımızda üretim araçlarının bu kadar gelişkin olduğa bir dönemde bu iş hiç duyulmamış mı hiç kimse duymamış mı, yalnız Tercüman Gazetesi mi görmüş? Onun dışında bunu Fatsa’da Kaymakam görememiş, Fatsa’da Devletin güvenlik kurumlarının başkanları, savcısı, hakimi, görmemiş mi? İçişleri Bakanı görmemiş, Adalet Bakanı görmemiş mi, duymamış mı? Devletin tüm kurumları lağvediliyor ve yerine bir toplumsallaştırma hayata geçiriliyor ve komün olayı gerçekleştiriliyor. Ama, bundan Tercüman Gazetesi’nin dışında hiç kimsenin haberi yoktur. Tercüman Gazetesi’nin haberi olur. Onun değerlendirmelerine göre, Fatsa’da bir belediye seçimi yapılmıştır. Daha önce anlatmışımdır. Normal demokratik yollardan seçime katılan bir aday vardır, seçimi kazanmıştır. Anlattığım görevleri, anlattığım ölçüde ve anlattığım anlayış içinde yerine getirmiştir. Kaymakamı, savcısı, hakimi, karakolu, polisi, jandarması ve diğer kurumları, bankası Fatsa’da, ülkenin diğer taraflarında nasıl görev görebilmişse aynısını Fatsa’da görmüştür. Hatta daha da söylediğim gibi, belki de benim dönemimde biraz daha iyice görmüşlerdir bu görevi.

Bu böyleyken,..

Duruşma Hakimi– İddianamede halk mahkemelerinden bahsediliyor?

Sanık- Ben ona kişisel suçlamalar bölümünde değinecektim, isterseniz şimdi cevaplandırayım, isterseniz orada cevaplandırayım. Ben o konuyu o kısma ayırdım. Ben sadece, genelde bu yazıldığı için buna cevap veriyorum. Böyle bir olay, yoktur. Zaten iddianamede, dosyada başka bir delili de söz konusu da değildir. Bu sadece bir yakıştırmadır. Fatsa’da anlattığım gelişmelerin sonucunda Fatsa’yı çekemeyenlerin ve Fatsa insanının o onurlu mücadelesini karalamak maksadıyla yapılmış karalamalardır. Dolayısıyla böyle bir durumu red ediyorum” doğru değildir.

İddianamenin 160. sayfasının 3. paragrafında şöyle denilmektedir:

“Fatsa Devrimci Yol örgütünün hukuki egemenliği bu şekilde devam ettiği sırada 20.4.1980 tarihinde Ordu Valiliği görevine başlayan Reşat AKKAYA Fatsa’daki komünleşme hareketini sezmiş ve devletin etkinliğini sağlamak üzere kararlı bir tutumla icraata başlamıştır'”.

denilmektedir. Devletin etkinliği dediği olayı daha önce anlatmıştım, yani Fatsa’da devletin etkinliği her zaman nasıl olmuşsa dönemimde de öyle olmuştur. Onu örnekleri gösterdim, anlatmaya çalıştım, ancak Vali Reşat AKKAYA’nın buradaki etkinlikten anladığı Fatsa’da MHP ve yan kuruluşlarının silahlı çetelerinin üslenmeyişidir. O etkinliği sağlamıştır Vali ve bu etkinlikten anladığı devletten de anladığı odur. Onun dışında bir etkinlik söz konusu değildir. Görmüş olduğu hiçbir şey de yoktur. Buna dair en ufak bir delil de ortaya koyamaz.

Vali Reşat Akkaya’nın Ordu’ya vali olarak tayin edilmesi diğer arkadaşlarımın anlattığı gibi, normal bir tayin değildir. Tayini konusunda uzun laf etmeyeceğim. Çünkü, malumunuzdur. Birçok arkadaşlar anlattılar. Arkadaşlarımın o anlatımlarına katılıyorum.

Vali Reşat AKKAYA’nın kişiliği hakkında fazla söz etmeyeceğim. Diğer sanık arkadaşlar yeteri kadar söz ettiler. Arkadaşların bu konuda anlatımlarına katılıyorum. Yani, Vali Reşat AKKAYA’nın kişiliğini, davranışlarının neler olduğunu arkadaşlar uzun uzun anlattılar. Ben bir daha aynı şeyleri tekrarlamıyorum. Ancak, benimde değinmek istediğim bazı konular var. Kısaca, onları özetlemek istiyorum. Bir ile vali tayin olunduğunda, ilk yaptığı iş: O yörenin belediye başkanlarıyla ve il genel meclisi üyeleriyle toplantı yapmak olur. İlin sorunlarını, ilçelerin sorunlarını, köylerin sorunlarını vali o insanlarla tartışır. Ona göre o ilde yapılacak hizmetleri proğramlar. Bu iş bu şekilde geleneksel olarak yürütülür. Ancak, Ordu Valisi Reşat AKKAYA, göreve başlar başlamaz bu geleneği yıkmıştır. Yani, ne belediye reisleri ne de il genel meclisi üyeleriyle bir kere olsun toplantı yapmamıştır. Tüm belediye başkanlarının kendisiyle görüşme çabalarına karşılık hepsini reddetmiştir. Hiçbirisini kabul etmemiştir. Beni geçin, beni kabul etmemesi, benim hakkımda peşin hükümlü olmasının bir sonucudur. Bunu doğal karşılarım. CHP’li belediye başkanlarını da karşısına alıp konuşmamıştır. Hatta Adalet Partili belediye başkanlarını da makamına kabul edip, sorunlarını dinlememiştir. Böyle bir Vali Ordu’da görev yapıyor, o yörenin insanları olarak, böyle bir Valinin yönetimi altında 1980 Türkiye’sinde durumumuzu siz değerlendirin. Ne durumlara kalabiliriz? Bu Vali Ordu’ya gelir-gelmez toplantı yapmadı mı? Elbette yaptı. Kimlerle yaptı? İlk olarak MHP’li ÜGD’li militanlarla toplandı. Toplantı yeri Valilik Makamı hiç bir zaman olmadı. ÜGD salonu oldu. Orda yaptı toplantıları. Bu salonda Ordu Bölgesi’nde MHP’nin nasıl örgütlendirileceğini, nasıl yan kuruluşlarının teşkilatlandırılacağına, kararlar alındı. Yoksa Ordu halkının sorunları tartışılmadı burada. Bu Vali, 6-7 aylık görevi sırasında tek bir çeşme bile yapmadı. İyi bir iş yaptığını gösteren tek bir kişi çıksın, ben bütün suçlamaları kabul edeceğim.

Bu Vali, Ordu’ya 300’e yakın mezar hediye etmiştir. Ama bugün yargılanan benim. Ben “Kültür Şenliği” düzenlerken o silah dağıtıyordu. Tabutlarla cenaze geçiriyorum diye, otomatik silahları Gölköy’e taşıyordu. Önünde kendi arabası, arkada da cenaze arabaları. Bunlar, tespit edilmiş olaylardır. Birçok MHP’li, ÜGD’li kişiler, Validen silah aldıklarını bölgemizde sağ kuruluşlarla ilgili açılan davalarda açıktan açığa söylemişlerdir. Bir tek kişi kalkıp, ben Fikri SÖNMEZ’den silah aldım, diyemez. Gerek bu davanın sanıkları, gerek dışardakiler, gerek tanıklar, gerekse karşı görüşümde olan MHP’li ÜGD’li kişiler dahil hiç kimse böyle birşey söyleyemez. Mümkün değil. Çünkü böyle bir olay yoktur.

Mahkeme tutanaklarında, “Vali, bize polis elbisesi giydirdi, ben aranıyordum. Vali beni istetti.” şeklinde açıklamalar vardır. Adam, adam öldürmekten aranıyor, Vali makamına çağırıyor, polis elbisesi giydiriyor, Aybastı’ya operasyona gönderiyor. Gölköy’e operasyona gönderiyor. Ama, devletin etkinliğini, devletin şerefini, haysiyetini yok eden Fatsa Belediye Başkanı’dır! Bunlar mahkeme tutanaklarında ortadadır. Bunları ben söylemiyorum. Kendi işbirliği içinde olduğu o  günkü sanıkların dosyaları incelendiğinde, hepsi ortaya çıkacak olaylardır.

Vali, bu toplantılarda birçok eylem planları yapmıştır. Yani, MHP’lilerin, ÜGD’lilerin olmadığı bölgelere nasıl gireceklerini, nasıl örgütleneceklerini, nasıl eylemler yapacaklarını ve kendisinin nasıl destek alacağının planlarını yapmıştır. Bunlar da anlatılmıştır o mahkemelerde, zabıtlarda vardır bunlar.

Birçok olaylardan aranan faşistler, eli kanlı militanlar, polis ve asker elbisesi giyidirilerek, Gölköy’e, Çamaş’a, Aybastı’ya Ünye’ye ve Ordu’nun çeşitli bölgelerine, Hasancık Köyüne varıncaya kadar üslendirilmiştir. Bu arada saldırı hedeflerinden biri de belediyeler olmuştur. Bu belediyeler MHP’nin üsleri haline getirilmek istenmiştir.

Ordu’da köy, kasaba, ilçe ve merkez olmak kaydıyla 36 belediye olduğunu hatırlıyorum. Bunlardan 27 tanesi CHP’li ve belediyelerin büyük çoğunluğu da demokrat ve ilerici kişilerden oluşmaktadır. Belediyeler demokrattır. Demokratik bir yapıya sahiptir. Daha önce de söylediğim gibi, belediyeler demokratik olmak zorundadırlar. Bu anlamda bir demokratikleşme vardır, o yörelerdeki belediyelerde. Bunun dışında kalan belediyeler de MSP, AP, MHP arasında bölüşülmüş belediyelerdir. Bu 27 tane belediye Ordu Valisinin ilk hedefleri olmuştur. Bunlardan i1k saldırdığı yer, Gürgentepe Belediyesi’dir. Bir gece yarısı gider, kuvvetleriyle birlikte girer, belediyenin bütün kapılarını kırar, depolarını kırar, camlarını çerçevesini döktürür, arama gerekçesiyle. Ve belediye reisini evden aldırıp, getirtir makamına. Belediye reisinin kendisine, “Bu devlete yapılan bir zarardır, beni daha evvel kaldırsaydınız, ben daireleri açtırırdım, aramanızı yapardınız” demesi üzerine, belediye reisini dövmeye kalkıyor ve orada belediye reisi ile kapışıyor. ( Bu dava Ordu Adliye’sinde mevcuttur. Belediye reisi 200.000 lira civarında cam çerçeve bedeli olarak tazminat davası açmıştır.)

Ordan dönmüştür Ürmeli Belediyesi’ne. Belediye reisinin kemiklerini kırıyorlar. Mahalle halkı belediye reisi Osman UYGUN’u Ankara’ya hastaneye kaldırıyor. Göz yıldırma ve militanlar vasıtasıyla belediyelere karşı yapılan bu saldırılar, en son Fatsa Belediyesi’ne yönelmiştir. Fatsa ile Fatsa Belediyesi’ni her taraftan kuşattıktan sonra, civar il ve ilçelerdeki belediyeleri yerle bir ettikten sonra ve MHP’li, ÜGD’li militanların hakimiyetini bölgede kurduktan sonra hedef artık Fatsa’dır. Fatsa Belediyesi’dir ve onun Başkanı’dır. Bu anlayış içinde bir propaganda işine girişiyor. Ve işte o dönemde “Fatsa Kurtarılmış Bölge”, “Kızıl güneş Fatsa’dan doğacak”, “Komitelerin yönettiği Şehir” ve benzeri sıfatlar durmadan gazetelerde çıkmaya başlıyor.

Vali Reşat AKKAYA o dönemde, Samsun’dan, Ordu’ya geçmekte olan Genel Kurmay Başkanı Kenan EVREN’e “Paşam Fatsa’dan geçerken yüksekten uçun helikopterle, sebebine gelince Fatsa’da DEV-YOL militanları ateş edip sizi düşürebilir”, demiştir. Ki, Kenan EVREN bunu bir çok konuşmalarında da, bu durumun yetkililer tarafından kendisine bildirildiğini açıklamıştır.

Reşat AKKAYA, Fatsa’yı canavar göstermek peşindedir. Kendi yapacaklarına haklılık kazandırmak için bu tür bir propagandayı geliştirdi. Daha sonraki günlerde yine Nokta Operasyonu’ndan bir-iki gün önce Hürriyet Gazetesi’nde başlık çıkıyor, “Fatsa kuşatıldı” diye. Tüm bu haberlerin. Kaynağı, Vali Reşat AKKAYA ve adamlarıdır. Maksatlı yapmışlardır. Yani Fatsa’yı basında Türkiye’ye hedef göstermişlerdir.

Onun dışında “İki assubay kaçırıldı” diye gazetelerde manşet atmıştır. Ve her şey Fatsa’nın aleyhine hazırlanmıştır. Nihayet maskeli-maskesiz binlerce muhbir, faşist, eli kanlı katillerle beraber, devlet güçleri, Fatsa’ya “Nokta Operasyonu” düzenlemiştir. “Nokta Operasyonu”nun kısa tarifi budur. İlk etapta Belediye Başkanı başta olmak üzere, 300’den fazla Fatsa’lının gözaltına alındığını gazeteler yazmıştır. Yapılan arama, taramalarda 22 tane silah ele geçmiştir, bunun 17 tanesinin de ruhsatlı olduğu daha sonra tespit edilmiştir. Samimiyetle söylüyorum, 4 tane jandarmayla Bolaman Köprüsünde durun bir pazartesi günü, yani Fatsa’nın haftası günü, 50 tane tabanca alırsınız. Durdurun arabaları o gelen köylülerden 50 tane tabanca alırsınız. Operasyona lüzum yok. Bölgemizdeki silah merakı, hepinizce malumdur. Herkes silah taşır, orada. 4 tane jandarmayla durun, 50 tane silah alırsınız. Ama onbinlerce polis, jandarma, komando birliği, muhbir, maskeli, maskesiz militanlarla beraber yapılan operasyonlarda maalesef 22 tane tabanca ele geçiyor ve bu tabancaların 17 tanesi de ruhsatlı çıkıyor.

Daha sonraki durumda, belediye başkanı, iki ortaokul çocuğu, bir de lise talebesiyle beraber gizli örgüt kurmaktan tutuklanıyor. Vaziyete bakın… iki tane ortaokul çocuğu Ahmet ALKAN, Ahmet EMENCE, bir de lise birinci sınıftan Nevzat YAZAR isminde bir çocuk. Bir Belediye Başkanı hiç adam bulamadı Fatsa’da, iki tane çocukla beraber gizli örgüt kurdu ve tutuklanıyor…

Bu Vali, “Fatsa’yı vatan topraklarına katma” adı altında, halka kan kusturmuştur. Halkın malına, canına, namusuna el atılmıştır Fatsa’da. Aramalar adı altında evlere giren MHP’li militanlar, halkın parasına, kıymetli eşyasına el koymuştur. Bu aramalar esnasında babanın yanında kızına, kocanın yanında karısına, erkek kardeşinin yanında kızkardeşine el uzatılmıştır. Bu gün bu insanlar bunları anlatamıyorlar, bir çok tecavüz olayları olmuştur. Hiçbir tanesi adli mercilere intikal etmemiştir, ettirilememiştir.

Vatandaşlar şikayetlere gelmişlerdir, ama aylarca işkence görmüşlerdir. Baskılar sonucunda dava açmaktan vazgeçmişlerdir. Ama bunlar birgün mutlaka açıklanacaktır.

Belediyemizin bir memuresi, Fatsa Emniyeti’ne alınıyor. Ve ifadesinden vaz geçiyor. Burada ifadesi okundu. Kimseyi suçlamıyor, oysa ki benim telefoncum, yani Fatsa Belediye Başkanının tüm görüşmelerini temin eden kız. Ve bundan hakkımda ifade istenmiyor. Çünkü, istenemiyor, istendiği zaman sonuçları başka türlü çıkacaktı, çünkü kirletilmişti ve tehdit edilmişti. Halen tehdit altındadır. Söyleyemez gerçeği. Ama bu, gelecekte söylenmeyecek, bu haklar aranmayacak anlamına gelmez. Fatsa halkı bunu hiç unutmayacaktır.

Fatsa’da birçok iş yerleri talan edilmiştir, arkadaşlar burada anlattı. Benim bir daha onları bir bir, isim isim saymama gerek yok. Bu konuda benim de şikayetlerim, dilekçelerim oldu, delil yetersizliği, delil yetersizliği, delil yetersizliği…

İki kere belediye seçimlerinde, bir de ondan önce silahlı saldırıya uğramışımdır. Tanıklarla, her şeyiyle ortadadır, hiçbir dosya işlem görmemiştir. Evim yakılmıştır, isim isim hepsini vermişimdir. Ama, hepsi delilsizdir bunların! Ancak, öbür yandan bir fındık mitingine katıldı diye 3-4 sene burada yatan insanlar olmuştur. Daha sonra mahkemece tahliye olmuşlardır. Ama, öbür taraftan ev yakılmıştır, insan kurşunlanmıştır, iş yerleri talan edilmiştir, bunların hiçbirisinin hakkında bir işlem yapılmamıştır.

Vali Reşat AKKAYA, yaptıklarını açıkça söylemiştir, bunlardan en çarpıcıları da kullandığı maskeli muhbirler olayıdır. Vali Reşat AKKAYA, devlete yardımcı olarak gördüğü maskeli muhbirler olayına iddia makamı- şimdiki savcıları kastetmiyorum daha öncekileri kastediyorum- kendileri de devlete yardımcı olduklarını söylemişlerdir ki, onlar da o valinin düşüncesine katılıyorlar.

Şimdi, hep beraber bir bakalım, bu insanlar cidden devlete yardımcı mıdır? Yardımcı olma durumunda insanlar mıdır?

Daha sonra, bu maskeli muhbir faşistlere, valinin talimatı üzerine, sorgulama heyetlerinde görev verilmiştir. Yani bu insanlar, şu salonda bulunan ve bulunmayan Fatsa Davası sanıklarının sorgulamalarına girmişlerdir. Ve arkadaşların da anlattığı gibi, birçok olayların tezgahlanmasında insanların üzerlerine yüklenilmesinde başrol oynamışlardır. İnsanlara işkence yapmışlardır. Kendi bölgelerinde daha önce yaşanmış olayları, bildikleri, duydukları kadarıyla anlatarak, kendi bölgelerinden suçlamak istedikleri insanların sanık olmasını sağlamışlardır. Aynı zamanda bu insanlar, -ben daha sonra anlatacağım- bana yapılan saldırının da mimarıdırlar.

Bu anlattıklarımı daha fazla uzatmayacağım. Kısacası, valinin diğer yaptıklarını anlatmayacağım. Bu durumu, mahkemede ifade veren tanıklar ve sanıklar çeşitli biçimlerde anlattılar. Bunun ötesinde bir çok müşteki tanık, ve kendilerinin MHP’li olduklarını, kendi ifadelerinden anlaşılan kişiler, sorgulamalara ve operasyonlara katıldıklarını, burada söylediler. Kendileri söyledi. Bunu, ben söylemiyorum. “Falancanın sorgulamasma katıldım” diyorlar.

Fahrettin DEMİR, “Atıf ÖZGEL’in sorgusuna katıldım” diyor, ben demiyorum ki. Ve bu adam MHP’lidir, herkes bilir bunu, gizlenecek yanı yok, açık her şey. Atıf ÖZGEL’le aynı köydendir bu insan.

Ayrıca, bölgemizde devam eden Gölköy, Aybastı, Ünye davalarında mahkemede verdikleri ifadelerinde, birçok sağ çete mensubu kişiler, kendilerine vali tarafından silah verildiğini, asker, polis elbisesi giydirildiğini söylemekten çekinmemişlerdir. Bundan da gurur payı çıkarmışlardır, “biz devlete yardımcı olduk” diye. Birçok cinayet sanığı devlete yardımcı oluyor!….

Vali Reşat AKKAYA, hiçbir şekilde gizlemeyeceği bu faaliyetlerinden dolayı, devletin MHP’li ve ÜGD’li çetelere teslim etmiş olmuyor mu? Bu çeteleri yönlendirerek, birçok insanın ölümünden, birçok iş yerinin tahrip edilmesinden sorumlu olmuyormu?

Her şey ortadayken, herkes bu gerçekleri bilirken, iddianamede bu gerçeklere hiç değinilmemektedir.

Oysa, Ankara MHP iddianamesinde valinin birçok durumundan söz edilmektedir. Ama dikkat edilirse, Fatsa Dev-Yol iddianamesi diye adlandırılan elimizdeki iddianamede Vali Reşat AKKAYA’nın bu işlerinden söz edilmemektedir.

Kanımca şu mantıkla hareket etmiştir savcılar: “Devletin valisi suç işler mi?” Bu mantığa göre hareket edersek, devletin başbakanı, bakan da suç işlemez. Oysa ki, ülkemizde başbakan da bakan da suç işledikleri gerekçesiyle idam edilmişlerdir. Yakın geçmişimizde, (ki bu 12 Eylül’ü kastediyorum) bir bakan, yetkisini kötüye kullandığından dolayı ağır şekilde cezalandırılmıştır.

Ordu Valisi Reşat AKKAYA, devletin kendisine verdiği bu yetkileri kötüye kullandığı belgelerle ortadayken, şu ana kadar yaptıklarının hesabı kendisinden sorulmamıştır.

Ankara’da devam eden MHP Davası İddianamesi’nde Reşat AKKAYA’nın kişiliği ve Ordu Bölgesindeki faaliyetleri yer alırken, Fatsa Devrimci Yol Davası İddianamesi’nde, Valinin kişiliğinden, bölgemizdeki faaliyetlerinden hiçbir söz edilmemektedir. Bu taraflı bir mantığın sergilenmesidir bence. Adeta iddianamede Vali AKKAYA’nın faaliyetlerinin hesabı, Fatsa Belediye Başkanından sorulmaya kalkılmaktadır. Oysa, tam tersi olmalıydı, deminde söyledim, gene söylüyorum ve de gönül rahatlığı ile söylüyorum: Bütün Fatsa’yı MHP’liler de dahil, getirin şu salona doldurun, ifadelerini alın, bir tek kişi kalkar da vali AKKAYA’nın davranışları gibi, bir davranışımı anlatırsa tüm suçlamaları kabul ediyorum. Yoktur. Olmaz.

Davanın bütünlüğü içinde bir değerlendirme yapılırsa, Vali Reşat AKKAYA hakkında ortaya çıkan durum, çok net biçimde meydandadır. MHP ve ÜGD’nin bölgedeki örgütlenmesini sağlamış ve onları silahlandırarak, bölgemizde 300’e yakın insanın ölümüne neden olmuştur.

Bölgemizde gelişen olayların baş sorumlusu bu Vali ve yandaşlarıdır. Vali hakkında soruşturma açılması için yeterli belgeler, bölgemizde devam eden Fatsa, Aybastı, Gölköy, Ünye davalarında, ayrıca bölgemizde “Ülkücü Kuruluşlar” ismi altında devam eden mahkeme dosyalarında mevcuttur. Vali Reşat AKKAYA hakkında suç duyurusunda bulunulmasını mahkemenizden talep ediyorum.

Vali hakkında söyleyeceklerim bunlardan ibarettir şimdilik.

İddianame’nin 131. sayfasımn 8. ve 9. paragraflarında;

“Yine yaptığımız tespitlere göre Fatsa etnik yapı olarak,
a) Alevi Türkmenler,
b) Sünni Gürcüler,
c) Sünni yerlilerden oluşmaktadır,”

denilerek devamla:

“Genellikle muhafazakar yapıdaki Gürcülerle, yine bölücü akımların etkisiyle Alevi Türkmenlerle işbirliği halinde devrimci eylemlere katılmışlardır. Nitekim, Başkan Fikri SÖNMEZ’de Gürcü asıllıdır,”

denilmektedir.

Burada tek doğru olan şey, “Başkan Fikri SÖNMEZ’in Gürcü asıllı ” olmasıdır. Onun dışındakiler yakıştırmadır.

İddianamenin birçok bölümünde bu konular çarpıtılmış kimi yerinde, etnik gruplar arasında bölücülüğü teşvik ettiğimiz, kimi bölümünde de işbirliğine gittiğimiz iddia olunmaktadır. Bu baştan sakat bir mantık. Bir yandan işbirliğine gidiyoruz. Öbür yandan da bu insanları bölmeye çalışıyoruz. Bu tür bir iddia yakıştırınanın ötesinde bir anlam taşımamaktadır.

Fatsa’nın geçmişinde bu etnik gruplar arasında geleneksel sürtüşmeler olmuştur. Bunları büyüklerimizden duymuşuzdur. Yani, Gürcüler, Aleviler, Türkler arasında geçmiştir. Eşkiyalık diye vasıflandırıldığı bir dönemde, bu insanlar arasında öldürmeye benzer birçok olaylar yaşandığını büyüklerimizden zaman zaman dinlemişizdir.

Fatsa’nın yakın geçmişinde çeşitli çıkar ve siyasal grupların bu etnik gruplar üstünde nasıl oyun oynadıkları ve bölücülük yaptıklarını bizzat yaşayarak, görmüşümdür. Yani, bu insanlar, çeşitli çıkar grupları ve siyasal grupları birbirlerine kışkırtarak menfaat temin ettiklerini ben kendim yaşayarak görmüşümdür. Onları uzun uzun anlatma ihtiyacını duymuyorum.

Günümüzde ise, kastettiğim 1980 Fatsa’sı. Fatsa’da birlik ve beraberliğin sağlandığı bu etnik gruplar arasında hiçbir olay olmadığını gösterecek olun durum şudur Fatsa’da 1980 Türkiye’sinde Alevi-Gürcü-Türk çatışması veya buna benzer en ufak bir olay sözkonusu değildir, böyle bir şey olmamıştır. Ki, Fatsa tarihinde, sayıların azlığından dolayı hiçbir dönemde seçimlere katılmalarına karşın Gürcü kesiminden belediye başkanı seçilememiştir. Birçok kere seçime girilmiştir. Seçime giren Gürcü kesimi çeşitli partilerden, hatta Cumhuriyet Halk Partisi’nin benden önce bağımsız adaya seçimi kaptırma olayı Cumhuriyet Halk Partisi’nin adayının Ayhan TANDOĞDU isminde bir Gürcü olmasındadır. Yani, Yener TOPALOĞLU’nun bağımsız seçimi kazanması olayı, Cumhuriyet Halk Partisi adayının Gürcü olmasıydı. Bu kadar zıtlaşma körüklenmiştir, o dönemlerde. Bunun nedeni ise, yıllardan bu yana bu etnik gruplar arasında sürtüşmeyi bazı çevreler körüklediği içindir. 1979 belediye seçimlerinde soygun ve sömürüye karşı olan bir kişi olarak tanınmamın ötesinde, bölücülüğe de karşı olan bir insan olarak tanınırım; bundan dolayı Alevi kesiminden, Gürcü kesiminden ve yerli Türklerden geniş desteği bulup, belediye başkanı seçildim. Fatsa’da bölücülükten çıkar umanlara indirilmiş bir darbe olduğu gibi, iddianamede, bölücülük yaptığım iddiasına da en iyi bir cevaptır bu. Çünkü ben, Fatsa’da salt bir kesimin oyunu almamışımdır. Toplumun, o etnik yapının her tarafından oy almışım. Çullu semti, Akıl Tepesi, Alevi kesimleridir. Silmece oy almışımdır. Kurtuluş Mahallesi’ndeki Gürcüler çoğunlukta, %80’i silmece oy almışımdır. Mandıra tarafı Türktür, silmece oy almışımdır. Benim tek oy düşük aldığım yer, Fatsa merkezden, M.Kemal Paşa Mahallesi’dir. Ve orası da sermaye çevrelerin oturduğu bir mahalledir. Orada da adayları geçmişimdir. Ancak, 10 oy geçmişimdir, 5 oy geçmişimdir. Ama, diğer yerlerde 3-5 çıkarken, 300 oy almışımdır, böyle silmişimdir. Bu da benim bölücülüğe karşı oluşumun en iyi göstergesidir.

Bu olay, benim bölücülükten yana değil, birlik ve beraberlikten yana oluşumun en güzel örneğidir. Zaten devrimci olmanın bir kıstası da, ırkçılığa ve bölücülüğe karşı olmaktır.

Bu gün önümüzde duran, Fatsa Devrimci Yol İddianamesi adıyla anılan bu iddianamede yasal dayanaktan yoksun, hele şahsımla ilgili bölümler tamamen varsayımlar üzerine inşa edilmiştir. Tüm isnatlar ve ithamlar gücünü hukukça geçerli olmayan kaynaklardan almıştır. Şöyle ki: Şahsıma getirilen suçlamalara delil olarak gösterilen belge, tanık ve atf-ı cürümlerin kaynağı şunlardır:

1- Bazı gazetelerde 12 Eylül öncesi ve sonrası çıkan haberler ve bana ait olduğu iddia edilen yayınlar.

2- Nokta operasyonu döneminde ve Vali Reşat AKKAYA tarafından oluşturulan sorgulama heyetinin hazırladığı sorgulama tutanakları.

3- Tanık olarak gösterilen kişilerin büyük bir çoğunluğunun MHP’li ve ÜGD’li maskeli muhbir kişilerden oluşması.

4- Aramalara taraflı polislerle birlikte katılan maskeli muhbirlerin suç delili olarak elde edildiği iddia olunan bazı eşyaların varlığı.

5- Bant çözümü ve bazı fotoğrafar, vb.

Kişisel suçlamalarıma en büyük kaynak Tercüman ve Fatsa Güneş Gazetesi’nde çıkan bazı yorumlar ve değerlendirmelerdir. Yani, Tercüman’la, Fatsa Güneş Gazetesi’ne dikkat ederseniz, elinizdeki iddianamedeki bölümlerin bana ait olan bölümleri bu gazetelerde çıkan yayınlardan alınmıştır, başka delil yoktur.

İddianamenin 159. Sayfasının 4.paragrafının son kısmında;

“Devrimci Yol örgütü devlet imkanlarının desteğinde devlet içinde devletmiş gibi hareket etmeye başlamış ve özlenen Fatsa komünü kurulmuştur.”

denilmektedir. Bu komün meselesine daha önce cevap verdiğim için, burada tekrar değinmiyorum.

İddianamenin kişisel suçlama bölümünde de yer alıyor, bankalar, ki ona da cevap vermek istiyorum. Burayı da geçiyorum.

Burada bir alıntı var gene, Devrimci Yol’cu olmayan işçileri işten çıkardığım, yerine Devrimci Yol’cu olan işçileri aldığım şeklinde bir suçlama getirilmektedir.

Benim dönemimde, Fatsa Belediyesi’nden bir tek işçi çıkarılmamıştır. Bu durumu doğrulayacak bir tek delil dosyada mevcut değildir. Hal böyleyken, böyle bir suçlamaya neden ihtiyaç duyulduğunu anlamak mümkün değildir. Bu suçlamanın da esinlendiği yer kanımca Tercüman Gazetesinin bu konudaki yakıştırmaları olsa gerek. Halbuki savcı, Fatsa Belediyesine bir yazı yazarak, benim dönemimde kaç işçinin görevden atıldığını tespit edebilirdi.
 

   
     

 

 

 

Kepenk Kapatma Olayı

Nereden çıktıysa ben kepenk kapattırmışım, Kahramanmaraş olayı ile ilgili. Fatsa’da bu kepenk kapattırma ihtiyacı varsa, bunu da kapattırmak cidden gerekiyorsa, o zaman Fatsa’da militan yok, belediye reisine kaldıysa bu kapatma işi ki, Fatsa’da böyle bir olay yok. Burada Tüccar İBRAHİMOĞLU gelip kendisi anlattı: “Kimse gelip bana fabrikanı kapatacaksın demedi, ben kendim kapattım” dedi. Açıkça şunu diyemedi. “Kahramanmaraş katliamını ben de protesto ettim” diyemiyor da; “Bana kimse gelip kapat demedi, ama ben kendim o gün çalışmadım, fabrikamı kapatam” dedi. Buna benzer ben hiçbir yerde rastlayamadım, yani bu yakıştırmadan ötede bir anlam taşımıyor, bu hususları kısa geçmekteyim.

Bir de dikkat çekici yer…

Duruşma Hakimi – Bu kepenk kapatma kendiliğinden mi oluyor? Kendiliğinden mi gerçekleşiyor?

Sanık – Fatsa halkı kapatır, Fatsa halkı kapatır. Kahramanmaraş duyulduğu zaman kapatır. Fatsa halkının o özelliği yıllardan beri var. Siz burada çok alkadaşlarımıza soruyorsunuz “Mitinge zorla adam götürülmüş?” diye. Fatsa’da zorla mitinge adam götürmeye ihtiyaç yok. Bugün bile gidilsin, orada miting düzenlensin, dolar orası. Fatsa halkının bu demokratik mücadele geleneği vardır, lanetlemiştir Kahramanmaraş olayını. Ve o dönemde kapatan kapatmıştır dükkanını, ama kapatmayan da kapatmamıştır, kimse de bir şey dememiştir. Bu konuda da, tüccar kendisi gelmiştir burada devrimcilerin en karşıtı olduğu bir insan, fabrikatör bu adam- “bana kimse gelip, sen fabrikanı kapatacaksın demedi, ama ben kendim kapattım” dedi. Açık yüreklilikle söyledi. Ha buna benzer kapatmışlardır Fatsa halkının bu geleneğinde vardır ve durum böyle olmuştur.

Daha sonra yine, Halkevinde seminer verdiğim iddia ediliyor. Ben, hayatımda seminer vermedim. Ama “Fikri SÖNMEZ falan yerde mitingde konuştu” dendiyse doğrudur. “Trabzon’da konuştu” der, kabul ederim ben, ama bir semineri kabul etmem, niye kabul edeyim? Çünkü ben, seminer falan vermek durumunda değilim.

Ama, olan faaliyetim, “Trabzon’da falanca mitinge katıldın mı, katılmadın mı, konuştun mu, konuşmadın mı?” Konuştum, doğrudur. Miting varsa bir yerde, orda Fikri SÖNMEZ vardır, konuşur. Ama bir seminer olayında Fikri SÖNMEZ olmaz, mümkün değil.

Ayrıca, çok önemli gördüğüm, yani Vali Reşat AKKAYA zamanında oluşturulan sorgulama ekiplerinin ne biçim bir ekip olduğunu anlamanız bakımından, önünüzdeki dosyalarda ( ben rakam yine yanlış verebilirim, çünkü, o konuda rakam tutmadım.) sadece 80’e yakın bir polis ifade tutanağı vardır, daha sonra savcılık tekrar bu insanlardan ifade almamış, zaten savcıların da o insanları bir daha bulacağını zannetmiyorum. Orada çok enteresan, çok ilgi çekici iki tane örnek vereceğim, o ifadelerden. Her şeyi açıklamaya yeterlidir. Yusuf SÖNMEZ isminde benim oğlum var. O polis tutanakları elime geçince Yusuf  SÖNMEZ ismini görünce dikkatimi çekti. Çünkü, aleyhte tanık. E, şimdi benim oğlumu da benim aleyhime nasıl tanık yapmışlar diye merak saikiyle okudum. Hepsini okumak mümkün değil, çünkü, hepsini basma kalıp yazmışlar. Yalnız özellikle o Yusuf SÖNMEZ’in ifadesine gözüm takıldığı için, okudum. Adam ifadesinde şöyle diyor: “Ben, Rize Birlik şoförüyüm. İstanbul-Rize arasında çalışıyorum. İstanbul’dan Rize’ye giderken çay molası verdim…” ( her halde ifade karakolda soruluyor o şimdi cevaplandırıyor) “Polisler alıp getirdiler, buraya niye getirdiklerini bilmiyorum?” Herhalde sorulmuştur ki, “Ben Fatsa’da neler olduğunu bilmiyorum yani, Fatsa’daki gelişmelerden haberim yoktur. Ancak, bütün bu işlerin Fikri SÖNMEZ’in başının altından çıktığını biliyorum.” Buyurun işte cenaze namazına…. E, kardeşim sen Rize Birlik şoförüsün ta İstanbul’dan Rize’ye gidip- geliyorsun, Fatsa’da olup bitenlerden haberin yok, ama bu işin başı Fikri SÖNMEZ olduğunu hemen biliverdin…. ne de bildi! Şimdi, buna benzer Aybastı’dan bir vatandaş, “beni Öz Fatsalıların önünde aldılar” diyor. ” İzmir’e çalışmaya gidiyordum”. diyor, “Ve oradan alıp karakola getirdiler, niye getirdiler bilmiyorum” diyor. “Fatsa’da olup bitenlerden haberim yok” diyor. “Ancak bu işlerin Fikri SÖNMEZ’in başının alandan çıktığını biliyorum” diyor adam. O da bilmiş Aybastı’dan.

Ama, Fatsa’daki fabrikatör bilmiyor, tüccar bilmiyor, Fatsa esnafı bilmiyor, memurları bilmiyor, görevlileri bilmiyor, ama Aybastı’nın tepesinde İzmir’de çalışan adam biliyor, bu işlerin liderinin Fikri SÖNMEZ olduğunu fevkalede biliyor!.. Bilir, çünkü, polis demiş ona “Seni serbest bırakacağız böyle de”. Yazmış kağıda, Mantık bu olunca ve ifadelerde bu şekilde yürütülünce elbette insanların mağdur edilmesi kolaylaşacaktır. Ve yakıştırmalar da birbirini takip edecektir. Çünkü, bu polisler daha önce anlattığım gibi, MHP’li ÜGD’li insanlardır. Bunlar maksatlı olarak, yoldan geçeni alıp, bilinçli olarak ifadeler ayarlarlarken; Fatsa’da yaşanan olayları, Fatsa’da yaşayan bir esnafa-tüccara sormuyorlar; “kardeşim, sen Fatsa’da yaşıyorsun, Belediye Başkanı’nın ne gibi işler yaptığını biliyor musun? Lütfen anlat” demiyorlar. Mahkemeye bir tek tanık getirilmiştir benim için, tek, yani Fatsa’dan bir tek tanık. O da kendi köyümün muhtarı Bahri ÖZEL isminde birisi. Birbuçuk saat burada konuştu, hiç bilgiye dayalı bir şeyi yok. Fatsa Belediyesi’nin nerede olduğunu bilmez, kumarhaneden çıkmaz, tanıdığım bir adam, yaşlı bir adam ve burada da hiçbir şey diyemedi.

Ama, belediye meclisi üyeleri buraya getirilmemiştir. Belediye Meclisi üyelerinin 15 tanesinin ifadeleri alınmamıştır. Fatsa’dan tüccarların ifadesi alınmamıştır, esnafların ifadeleri alınmamıştır. Belediye ile her gün ilişki içinde olan insanların ifadeleri alınmamıştır. Ama, Kabakdağı Köyü’nün muhtarının ifadesi alınmıştır her nedense, bunlar döt kişidir, ifadeleri aynıdır. Bütün ifadeleri bir kalıptan çıkmış gibidir, çok açık bir tertiptir. Çünkü, görgüye dayalı hiçbir bilgileri yoktur, ilerde suçlamalar bölümünde onu biraz daha açacağım, burada fazla uzatmıyorum.

Aslında bu iddianamede ileri sürülen suçlamaların aynısıyla “41’ler Davası” diye isimlendirilen 1982 Haziran’ında Sıkıyönetim 2 Numaralı Askeri Mahkemesi’nde yargılanmıştım. Orda da aynı suçlamalara cevap vermiştim.

Köleci toplum bağnazlığı doğurup onu kahramanlaştırdıysa, ücretli köleliği de kapitalist toplum doğurmuştur. Ve yine ücretli köleliğe karşı mücadeleyi doğuran da bu sistemdir. Suç kavramı da içinde yaşanılan süreçlerden ayrı değerlendirilemez. Şöyle ki, bugün suç sayılan bir çok olgu, yarın suç sayılmayacağı gibi, yine bugün suç sayılmayan şeyler yarınlarda suç sayılabilir. Örneğin bugün soygun, talan, telefecilik, işkence suç sayılmıyor. Ama, yarınlar ne gösterir bunu yaşayanlar birlikte görecektir. Ve bugün soyguna, tefeciliğe, talana, işkenceye karşı mücadele suç sayılıyor, yine yaşayanlar görecektir ki, bunlar suç sayılmayacaktır. Hatta bu insanlar ölmüş bile olsalar onurlandırılacaklardır.

Bu genel doğrular benim için de geçerlidir.

Bunun için benim yaptıklarımı da bu bağlamda ele almak lazımdır. Yıllardan bu yana söylediğim gibi, ben devrimciyim. Neden devrimci olduğumu, hangi eylemler içinde bulunduğumu anlattım. Bundan dolayı beton duvarlara, demir parmaklıklara mecbur edildiğim için, hiç ama hiç üzüntü duymuyorum. Aksine gurur duyuyorum. Vatansever olduğumu burada söylediğim gibi, 25 seneden bu yana her yerde söyledim. Bunun için kavgalara girdim. İşkence gördüm, zindanlara atıldım, elbetteki bunlar doğaldı.

Eğer, bir ülkede vatan, İsviçre Bankalarındaki gizli hesap ve Amerikan Doları görülüyorsa, bu insanlar da ülkede yönetimi elinde bulunduruyorsa; vatanları için darağaçlarını omuzlayanlar, elbetteki “vatan haini” ilân edileceklerdir.

Demokrasiden yana olduğumu, bunun için de birçok çalışmanın içinde yer aldığımı belirttim. Özellikle belediye başkanlığı dönemimde belediyeyi bir demokrasi okulu haline getirmeye çalıştım. Ve belediyeyi öyle yönettim. Bu konuda çalışmalarımı yukarda anlattım. Her şeyden önce, bizce demokrasi, çoğulculuk demektir. Özcesi, çoğunluğun yönetimde söz ve karar sahibi olması demektir. Kitleler hem sorunların tespitinde, hem çözümüne ilişkin kararlar da katılımcı olmalıdır. Aynı zamanda bu kararların da pratiğe uygulanmasında var olmalıdır. İşte böyle bir anlayışın ürünüdür Fatsa Belediye pratiği.

Yağmuru bulutsuz yaşamı ölümsüz düşünemediğimiz gibi, gelişmeler de, maddi hayattan bağımsız ele alınamaz. Onun için yukarıda belli oranda da olsa anlattığım çalışmalarım, bu bağlamda ele alınıp, değerlendirilmelidir. Yaptıklarım neye hizmet etmektedir? Bu, tarafsız, önyargısız bir gözle değerlendirilirse; iddia makamının düştüğü yanlışlığa düşmek elde değildir.

Şöyle ki; yaptığım tüm çalışmalarm 1961 Anayasası çerçevesi içinde olmasına karşın, bugün bu koşullarda 146/1 maddesiyle; yani, mevcut anayasal düzeni tağyir, tebdil ve ilgaya eylemli kalkıştığımdan, idam istemiyle yargılanıyorum.

Ben yaptıklarımı, Fatsa, Türkiye ve Dünya halklarının gözleri önünde yine ben, yaptıklarımı mevcut devlet mekanizmasınm, mevcut kurumlarının gözleri önünde yaptım. Ve yaptıklarımı hiçbir dönemde reddetmedim. Etmediğim gibi, ne savcılıkta, ne de sözlerin karşısında reddettim. Böyle bir yöntemi seçmem, her şeyden önce kişinin kendi kendisiyle çelişkiye düşmesi, kişinin kendine güvenmemesi demek olurdu. Riyakarlık olurdu. Kendine güvenmeyen kişi başkalarına da güvenemeyeceğinden, benim kısa süreli belediye başkanlığı dönemimdeki başarılarla da çelişirdi.
 

   
     

 

 

Sonuç

Sorgumu bağlarken, burada uzun bir savunma yapma durumunda kaldım. Ben bu savunmayı, kendimi herhangi bir suçluluk altında görüp, o işlerden kendimi sıyırmak adına yapmadım. Sadece ve sadece Fatsa gerçeğini, Fatsa Belediyesi’ni anlatmak, ışık tutmak açısından yaptım.

Öyle bir derdim olmadı; ben, poliste ve savcılıkta da kabul ettiğim şeyleri, 20 sene önce söylediğim her şeyi, 20 seneden bu yana söylediklerimi mahkemeniz huzurunda nedenleriyle beraber açıkladım. Benim, inkar diye bir derdim olmamıştır. Bu, sorgumun, savunmamın bütünü içinde değerlendirildiği zaman çok net ortaya çıkacaktır. Ne olduğumu anlattım, daha fazlasını kendimi fazla göstererek değil, ne isem o şekilde anlattım. Düşüncelerimi o şekilde ortaya koydum. İşlediğim suçlar varsa, bunlar suç kabul ediliyorsa; bunları işledim, dedim. Ben suç kabul etmem; ama, bugünkü yasalar kabul edebilir. O benim takdir edeceğim olay değildir. O sizlerin takdirine bağlı bir olay.

Ve son olarak söyleyeceğim birkaç söz var; onu da söyleyerek, savunmamı burada noktalamak istiyorum:

Sorgumun başından bu yana, ne olup olmadığımı, neleri yapıp yapmadığımı, yine neyi ne adına yaptığımı somut örnekleriyle ortaya koydum. Her şeyden önce, yaptıklarım yaşadığım toplumlsal süreçten ayrı değerlendirilemez. Böyle bir değerlendirme insanı bilimsizliğe, dolayısıyla bilim düşmanlığına ve sonuçta kaderciliğe götürür. Kişilerin tavırları, içinde yer aldıkları sosyal, siyasal, ekonomik koşnllardan bağımsız ele alınıp değerlendirilirse; bu, babasız veya anasız çocuğun varlığını kabullenmeye benzer. Çocuğu ana doğurur. Olguları da maddi koşullar doğrur.

İddia makamı, eylemlerde bulunduğumu iddia ediyor, hem de hiç bir kanıt göstermeden. Niye böyle bir gayret içinde bulunuyor? Bu konuda elbette bildiğim ve kesin doğruluğuna inandığım düşüncelerim var. Ancak, bugün burada söylemeyeceğim. Benim çalışmalarımdan rahatsız olan Fatsa, Türkiye ve Dünya egemenleri, dün olduğu gibi, bugün de aynı dille konuşuyor. Hangi çalışmam, hangi eylemim Anayasal düzene yöneliktir? Kavrayamıyorum. İstanbul’da ve İzmir’de 6. Filo’nun sarışınlarını, vatanıma, onuruma ve namusuma sahip çıkarak denize dökmem mi? Fındık mitinglerinde konuşarak, zam zulüm, işkenceyi, taban fiyat politikasını emekçilere anlatmam mı? Çamurdan yürünmeyen sokakları halkla birlikte olup, halkın gücünün ne olduğunu göstere göstere çamurları söküp atmam mı? Kurbağa sesinden uyunmayan bataklıkları yine halkla beraber olup kurutmak ve oraya yol yapmam mı? Yozlaşmış emperyalist kültüre karşı, halkımızın öz kültürünü, öz değer yargılarını içeren Kültür Şenliği düzenlemem mi? Buna benzer çalışmalar mı? Anayasal düzeni silah zoruyla yıkmaya kalkma eylemi?

İddia makamı için, bunlar 146/1’den yargılanmaya yeterli oluyor. Bu mantık kendi içersinde çelişkilerle doludur. Kişiler hakkında çeşitli karlamalarda bulunmak, çeşitli iddialarda bulunmak, bir anlamda onları cezalandırmak kolaydır. Ama, burada unutulmamalıdır ki, bir de insanların vicdanları ve değer yargıları vardır. Hiçbir dönemde suçlu olduğuma inanmadım. İnanmıyorum da. Yaptıklarım, insanlar daha mutlu, daha özgür olsun diyedir. Halkım daha onurluca yaşayabilsin istedim. Kötüden, zordan, şiddetten yana olmadım, hiçbir zaman.

Savunmamın burasında- tahliye isteyip istemeyeceğim konusunda- bazı düşünceler belirebilir beyinlerde. Hemen yanıtlayayım. Ben tahliye isteminde bulunmayacağım. Tahliye isteminde bulunmamı gerektirecek bir nedenin olduğu inancında değilim. Bir gün benim ne denli haklı olduğum ortaya çıkacaktır.

Çalışmalarımdan dolayı suçlanıyorum. Halbuki çalışmalarından dolayı ben, Fatsa ve ülke halkının gönlünde, onların onurlu vicdanlarında çoktan aklandım. Tahliye isteminde bulunmama, bu çalışmalarımdan şu veya bu ölçüde de olsa, şüpheye düşmem olur. Halbuki ben bu çalışmalarımla bir parça da olsa faydalı olabilmişsem, (olduğuma inanıyorum;) onun için şüpheye düşmemi gerektiren hiç, ama hiçbir neden yoktur. Elbette bir belediye başkanı olarak herkesi memnun etmem düşünülemez. Şu veya bu nedenlerden dolayı karşıtlarım olacaktır, olmuştur da. Ancak, onların sayısı çok sınırlıdır. Onların memnuniyetsizliği, benim belediye başkanı olarak toplumsal hizmetleri yerine getiremeyişimden değil, kendi özel çıkarları ile ilintilidir. Toplumumuzda bu tür insanlar her zaman olmuştur. Ve bundan sonra da olacaktır.

Beni kim nasıl karalarsa karalasın, ben, Fatsa halkının gönlünde taht kurmuşumdur. Onu söküp atmanın imkanı yoktur. Çünkü, bu duruma beni Fatsa halkı getirmiştir. Bundan dolayı da gurur duyuyorum. Fatsa Halkının gözünde ben, kardeşliğin, beraberliğin ve bağımsızlığın, demokrasinin şahsında simgeleştirildiği bir insanım. Bu, kolay kazanılacak vasıf değildir, ve de öyle kolay kazanılmamıştır.

Burada yargılanmamın asıl nedeni, kısa yaptığım Fatsa Belediye Başkanlığı dönemimde, gerçekleştirmiş olduğum hizmetlerin unutturulmak istenmesidir. Ne var ki kendi çağlarında çağlarını değiştirmek için çaba harcayanlar, ne denli unutturulmak istenmişse, çağlar geçtikçe sulara, toprağa düşmüş çınar tohumu gibi büyür, ululaşır, saygı kazanır.

Bundan dolayı bugün siyasi düşüncelerime zincir vurulmak isteniyor. Tarihin hiçbir döneminde insanlığa yapılmış hizmetler unutulmamış, unutturulamamıştır. Çağımız uzay çağı da olsa, geçmiş çağlarda düşüncelere vurulacak zincir bulunamadığı gibi, çağımızda da henüz bulunmamıştır ve de bulunamayacaktır. Tarihi gelişmeler bunları bizlere göstermiştir. Bilimin de kabul ettiği budur. Bunun dışındaki çabalar boşunadır. Ve çağ dışıdır.

Fatsa Belediye Başkanlığım sırasında yaptığım hizmetleri belli bir amaç uğruna yaptığım ileri sürülebilir, öyle değerlendirilebilir. Ben ne iş yaptıysam, Fatsa halkıyla beraber yaptım. Halktan kopuk hiçbir davranışım olmamıştır. Tüm yaptıklarımı halkın katkılarıyla yaptım. Bu çalışmalarıma Fatsa’lı gençler de katılmışlardır. Bu insanlar çeşitli siyasi düşüncelerin taraftarları olabilirler. O benim bileceğim iş değildir. Bu durumu değerlendirmek benim görevim de değildir.

Amacım, halka hizmet olduğuna göre, herkesin bu hizmet yarışına katılma hakkı vardır. Öyle olmuştur. Fatsa Belediyesi’nin halka hizmet götürmesinde, tüm emeği geçen Fatsa halkına burada teşekkür ederim.

Bu hizmetlerde emeği geçen, şu veya bu siyasetin insanları olarak suçlanmak istenen gençlere, bu davanın tüm sanıklarına da teşekkür ediyorum.

Terzi FİKRİ (SÖNMEZ), Fatsa Belediye Başkanı

 

 

fikri sonmez

 

 

 

 

 

 

 

Fikri Sönmez

(d. Ordu, 1938– ö. 4 Mayıs1985), Ordu‘nun Fatsailçesinin belediye başkanlarından. Fatsa‘da sosyalistbir yönetim kurduğu gerekçesiyle askeri operasyon ile görevinden alınmıştır. Nam-ı diğer Terzi Fikri, 1938 yılında Ordu‘nun Kabakbağ köyünde doğar. Ailesinin ihtiyacı üzerine ilkokuldan sonra bir terzinin yanında çırak olarak çalışmaya başlar. Fikri Sönmez 60’lı yılların ortalarında TİP‘e üye olur ve aktif olarak görev alır.

Dev-Genç saflarında 6.Filo‘ya karşı düzenlenen gösterilere katılır. 1970 ortalarında sol içinde ortaya çıkan yeni saflaşmalarda Mahir Çayan‘ın görüşlerine katılarak THKP-Csaflarında yer alır. 19711972yıllarında Mahir Çayanve arkadaşlarının Maltepe Askeri Cezaevi‘nden kaçışlarından sonra, Karadeniz Bölgesi‘ne geçmelerinde ve bu bölgedeki ilişkilerinde ve eylemlerinde yardımcı olduğu gerekçesiyle THKP-C Davası‘nın diğer sanıkları ile beraber 2 yıl kadar tutuklu olarak yargılanır ancak 1974 affıyla tahliye olur. Giresun, Ordu, Samsunbölgelerinde aktif olarak sosyalist gruplarla çalışır.

11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde işkence sonucu yaşamını yitirir.

Belediye Başkanlığı

1978 yılından itibaren yasadışı sol gruplar Fatsa’da duruma hâkim olur. Bu ortamda Fikri Sönmez 1979 yılında Fatsa ilçesi bağımsız belediye başkan adayı olur ve seçimi kazanır. Seçildikten sonra Fatsa‘yı özelliklerine göre 11 bölgeye ayırarak halk komitelerini oluşturur. İki ayda bir yapılan halk toplantıları ile de halkın belediye yönetimine katkıda bulunmasına çalışılır. Bu komitelerin üyeleri bu toplantılarda belediye çalışmalarını denetler, gerekirse komite üyelerini görevlerinden alırlardı.

Komitelerde belediye faaliyetlerinden başka içki, kumar sorunları, kadının evde gördügu şiddet gibi diğer konular da ele alınmaya başlanmıştı. Bu komitelerin gerçekleştirdiği önemli çalışmalardan biri “Çamura Son” kampanyası idi. Kampanyanın ardından bir de Fatsa Halk Şenliği düzenlenir. İlçe kısa bir süre içinde Sosyalist solun simgesi olurken sağcı basın organları ve politikacılar tarafından da eleştirilere hedef olur.

11 Temmuz 1980‘de ilçeye “‘nokta operasyonu'” diye tabir edilen bir askeri operasyon düzenlenir. Operasyondan önce Fatsa AP, CHP ve MSP ilçe başkanlarının yaptıkları “Fatsa’da komünist işgal yoktur. Fatsa’da ateş ile barut yok, böylesine huzurlu bir yerde olay çıkartmayı istemek niye?” açıklamaları operasyonu durduramaz.

11 Temmuz günü gözaltına alınan Fikri Sönmez 4 Mayıs 1985 günü cezaevinde işkence sonucu yaşamını yitirir.

Daha sonra, bir sosyalist yerel yönetim deneyimi olarak görülen bu dönem yerli yabancı birçok araştırmaya da konu olur.

araştırma/doküman düzenleme,  
28.09.2009  buyukakin
kaynak: 
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=145
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=147
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=148
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=150
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=151
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=152
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=153
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=154
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=155
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=156
http://www.devrimcigenclik.org/include/yazigoster_kitap.php?no=157
 
Reklamlar

Bir Yanıt to “Terzi Fikri (Sönmez) BİR YEREL YÖNETİM DENEYİ”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: