Türkan Saylan ve Küçük-Burjuva Aydınlarının Çıkmazı

rose1

 

 

“…. devrimcilerin küçük-burjuva aydın çevrelerdeki müttefiki, ancak Kemalistler olabilir. Onlarla olan ilişkilerimizde sağ kanadın oligarşinin kesin müttefiki olduğunu, her zaman devrimci saflara, tarihi bir hareket anında ihanet edebileceğini, nedenleri ile birlikte anlatmalıyız. Ortak cephe bu kanadın, darbeciliğin çıkar yol olmadığını anlayıp, sağ kanadı artık dostu olarak görmediği zaman mümkün olacaktır.”
Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III

Ergenekon operasyonun 12. dalgasının küçük-burjuva aydınlarına yönelmesi, özel olarak da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni hedef alması, birden Prof. Dr. Türkan Saylan’ı AKP’ye karşı küçük-burjuva aydın muhalefetinin simgesi ve önderi haline getirdi. Türkan Saylan 2007 yılında Çağlayan’da yapılan Cumhuriyet Mitingi’nin önde gelen düzenleyicilerinden olduğundan bu kesim tarafından bilinen bir isim olmakla birlikte, 12. dalga onu AKP’ye karşı (genel anlamda şeriatçılığa karşı) muhalefetin simgesi ve önderlerinden yaptı.

Yıllardır salt akademik kariyer hesaplarıyla birbirlerinin kuyusunu kazan küçük-burjuva aydınları da, bencillikleri nedeniyle hiç bir zaman bir araya gelemeyen küçük-burjuva sanatçıları da, müzmin CHP ve Deniz Baykal muhalifleri de, küçük-burjuva aydınlarının “Kızıl Elma”cıları, “Avrasyacılar”ı, “AB’ciler”i ve hatta “globalistler”i, dönekleri, “liberalleri” de Türkan Saylan’ın önderliğini hemen benimsediler. “Kodu mu oturtan” genelkurmay başkanından düş kırıklığına uğramış olan küçük-burjuva siyasetçiler de, “merak etmeyin ordu var”a inanmış aydınlar da, düşlerini ve inançlarını yitirdikleri bir anda bir simge ve önder gibi ortaya çıkan Türkan Saylan karşısında saygı duruşuna geçtiler.

Hemen herkes Türkan Saylan’ın “işaretini” beklemeye başladı. “Gördüm ki bir süre daha yaşamam gerekiyor” diyen Türkan Saylan’ın “işareti”ni alacak olan küçük-burjuva aydınları birden sokaklara döküleceklerini, milyonluk mitingler düzenleyeceklerini ve AKP iktidarını devirebilecek bir “sivil girişim” yaratabileceklerini hayal etmeye başladılar. AKP de, benzer bir gelişmenin olma beklentisi içinde paniğe kapılmış vaziyette olayları izlemeye koyuldu.

Türkan Saylan, ölümcül hastalığına rağmen bu beklentileri pek de boşa çıkartmadı. Tüm sağlık sorunlarına rağmen, hemen her gün televizyonlara çıkarak, kendisini önder olarak gören kesimlerin sözcülüğünü yaptı. Ama beklentilerin aksine, hiç bir biçimde sokaklara dökülünmesi yönünde bir işaret vermedi.

Ve 14 Nisan günü yapılan Ergenekon 12. dalgasından 34 gün sonra yaşamını yitirdi. 19 Mayıs günü yapılan cenaze töreni, neredeyse “laik kemalist cumhuriyet”in mitingine dönüştü. Hiç bir biçimde bir araya gelemeyecek olan küçük-burjuva aydınlarının çok doğallıkla “önder” olarak kabul ettikleri Türkan Saylan’ın ölümünden sonra, herkes kendi evine çekildi ve derin bir sessizlik ortaya çıktı.

Türkan Saylan, tartışmasız bir bilim insanıydı, ama politik duruşu ve tutumu, herhangi “sol” küçük-burjuva aydınının duruşu ve tutumundan farksızdı. Onlar gibi, kimi zaman AB destekçilerinin saflarında göründü, kimi zaman “globalistler”in projelerini destekledi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne AB’nin ve Soros’un “ilgisi”nden de çok fazla rahatsız olduğu söylenemez. Kendi sözleriyle, “ne olduysa her şey 1 Mart tezkeresine karşı çıktıklarında” oldu. AB’ciler, “globalistler”, Sorosçular Türkan Saylan ve çevresini hızla terk ettiler. Artık onların gözdesi AKP ve “ılımlı islam”cılardı.

Böylece Türkan Saylan, kendi bilinçli politik tutumundan daha çok, kendisini şu ya da bu biçimde kullanmaya çalışmış olan kesimlerin karşı tutumlarıyla “laik” kesimin önderi haline geldi. Ama aynı oranda da, bu “laik” kesimin küçük-burjuva niteliğinin nasıl bir tutarsızlık içinde olduğunu da ortaya koydu. Küçük-burjuvazi güce tapar. Küçük-burjuvazi, hemen her zaman güçlüden yana olma eğilimindedir. Küçük-burjuva demokratları, zaman zaman kendi başlarına bir hareket oluşturmaya çalışsalar da, her durumda bencillikleri, bireycilikleri nedeniyle sürekli ve kalıcı biçimde örgütlenemezler.

Dolayısıyla da sürekli ve uzun vadeli bir mücadele sürdüremezler. Her durumda kendi sınıfsallığına değil, kendi sınıfından çıkacak bir “önder”e ihtiyaç duyarlar ve bu “önder”in kendi kendine ortaya çıkmasını beklerler. Hiç biri böyle bir “önder”lik için riske girmez, ama “önder” olmak için yanıp tutuşurlar. Kendi köşelerinde değerlerinin anlaşılacağı günü beklerler. Türkan Saylan gibi kendilerine doğal bir “önder” bulduklarında, her şeyi yapabileceklerine inanırlar. Bu inançları ne kadar büyük olursa, “önder”lerini kaybettiklerinde de o kadar yılgınlığa düşerler.

Dün “merak etmeyin ordu var” ile kendilerini avutan küçük-burjuva “laik” aydınları, bugün Türkan Saylan’ı kaybetmenin “yeisi” içinde sessizleşirken, küçük-burjuvazinin bu sınıfsal özelliklerini apaçık ortaya koymuşlardır.

Şüphesiz, Che’nin sözüyle ifade edersek, “hileli olsun ya da olmasın seçimle işbaşına gelmiş” bir siyasal iktidarı devirmek kolay olmadığı gibi, yasal olarak da “suç”tur. Böyle bir “suç”u işlemek için ise, yasal olmayan yollardan örgütlenmek ve siyasal iktidarı devirecek bir gücü oluşturmak zorunludur. Eğer bu güç, silahlı bir güç olmak durumundaysa, kaçınılmaz olarak bu örgütlenme de silahlı bir örgütlenme olmak zorundadır. “Merak etmeyin ordu var”a duyulan inanç, açıktır ki, siyasal iktidarın ancak silahlı bir güç tarafından görevden uzaklaştırılacağı inancını kendi içinde taşır. Ama küçük-burjuvazi ve onun aydınları, böyle bir örgütlenmeyi sağlama yeteneğinde olmadıkları gibi, böyle bir örgütlenmenin ve mücadelenin “risk”ine girebilecek özelliğe de sahip değillerdir. Marks’ın sözleriyle, onlar, sadece “toplumsal koşullarda mevcut toplumu kendisi için olabildiğince katlanabilir ve rahat hale getirecek bir değişiklik için çabalar”.

Muhalif oldukları ve şiddetle karşı çıktıkları siyasal iktidarı ortaya çıkartan toplumsal ve ekonomik sistemle bir alıp veremedikleri yoktur. Onların tek sorunu ve anlayamadıkları şey, varlığını sürdürmesinden yana oldukları sistemin nasıl olup da böylesine bir “karşı-iktidar” ortaya çıkardığıdır.

Bugün küçük-burjuva aydınları, Türkan Saylan’ın kişiliğinde “şeriata” karşı “askeri darbe”nin çıkar yol olmadığını kabul etmiş görünmektedirler. Ancak bildikleri tek “yol”un çıkar yol olmadığını görmeleri tek başına bir şey ifade etmemektedir. “Şeriatçılık”a karşı mücadeleyi sürdürme çabası ve kararlılığı göstermedikleri sürece, “askeri darbe” adı anılmaksızın yine “tek yol” olarak görülmeye devam edecektir.

Ama bu da yeterli değildir. Aynı zamanda küçük-burjuvazinin sağ kanadını artık dostu olarak görmekten vazgeçmelidirler. Daha da önemlisi, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığıyla birlikte savruldukları AB’ci ve “globalist” saflarla da tüm ilişkilerini kesmeleri gerekmektedir. Bu, aynı zamanda, “globalist” ve AB’ci saflarda yer aldıkları zaman içinde ürettikleri yanılsamaları ve yarattıkları olumsuzlukları ortadan kaldırmaları yönünde çaba göstermelerini de gerektirir.

Türkan Saylan, böylesi açmazlar ve zorluklar içinde olan küçük-burjuva aydınları için bir “umut” olmuşsa, bundan çıkartılacak dersler iyi bilinmeli ve iyi anlaşılmalıdır.

Bu derslerin ilk sırasında ise, devrimcileri ve devrimci örgütleri “uzak durulması gereken tehlikeli varlıklar” olarak görmekten vazgeçmeleri yazılıdır.

bu makale “www”den alıntıdır.

buyukakin
11.06.09

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: