Haziran, 2009 için arşiv

Barolar ve Akademisyenler’den tarihe not düşülecek duyuru

Posted in Uncategorized on 26 Haz 2009 by buyukakin
Barolar ve Akademisyenler “Hukuk devletinin yaşama geçirildiği, hukuk güvencesinin sağlandığı bir Türkiye için” kamuoyuna yönelik 50 maddelik bir duyuru yayınladılar.
Duyuru 54 baro başkanı ve 13 akademisyenin imzasını taşıyor.
 

 adalet2

 

Cumhuriyet Haber Portalı  İstanbul Herkes için vazgeçilmez Temel Hak ve Özgürlüklerin teminatı ve geleceğimizin güvencesi olan Hukuk Devleti’nin güçlendirilmesine yardımcı olmak amacıyla yayınlandığı açıklanan duyuruda, “Avrupa Birliği’ne giriş sürecindeki ükemizin, bir süredir gerçekleştirme çabası içinde olduğu Hukuk Reformlarının hayata geçirilmesi için, maddeler biçiminde yer verilen konuların gözden geçirilmesi ve aksaklıklarn giderilmesi önemli kazanımlar sağlayacaktır” denildi.

Açıklamada, yasaların barolara yüklediği, hukukun üstünlüğüne, insan hak ve özgürlüklerine bağlı ve saygılı bir düzeye erişme konusunda çaba gösterme görevine dikkat çekilerek  şöyle denildi:

“Ülkenin ceza hukuku alanında çalışan bilim adamarı olarak da toplumu aydınlatma yükümü doğrultusunda aşağıdaki konuların kamuoyu ile paylaşılması gereği doğmuştur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları, Anayasamız ve başta Ceza Muhakemesi Kanunu olmak üzere, diğer ceza mevzuatımız ile temel hak ve özgürlüklerin korunmasına dair evrensel ilkeler ışığında aşağıdaki maddeler kamuoyunun dikkatine sunulur.”

  

Duyuruda açıklanan 50 madde şöyle:

 

1.Anayasamıza, Ceza Muhakemesi Kanunu’na, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve taraf olduğumuz diğer uluslararası antlaşmalara göre herkes kişi hürriyeti ve güvenliğine sahiptir.

2.Unutulmamalıdır ki soruşturma ve kovuşturma, Anayasamızda ve yasalarımızda yer alan kişiden kişiye değiştirilemeyecek, emredici kurallara tabidir.

3.Anayasa ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’yle güvence altına alınan,  kanunlarla somutlaşan ceza yargılaması kuralları keyfi olarak uygulanır ise, Hukuk Devleti ortadan kalkar. Hukuk Devleti’nin olmadığı yerde kişi hak ve hürriyetlerinden, yargı bağımsızlığından, yargı güvencesinden, adil yargılanmadan, kişi  güvenliğinden söz  edilemez.

4. Suçluluğu kesin hükümle sabit oluncaya değin herkes suçsuz kabul edilmek zorundadır. Suçsuzluk karinesi, anayasamızın ve yasalarımızın güvencesi altındadır.

5. Yasama, yürütme ve yargı organları, kişilerin suçsuzluk karinesinden yararlanma hakkını korumakla yükümlüdür. Basın ve yayın organları  kesin hükümle mahkum olmamış kişileri toplum gözünde suçlu ilan edecek yayınlar yapamaz.

6. Hiçbir kamu görevlisi, bireylerin adil yargılanma hakkını ihlal edemez. Aksine davranan kamu görevlileri hukuki ve cezai açıdan sorumlu olacaklarını bilmelidirler. Ancak bu yolla, adil yargılanma hakkı hayata geçirilmiş olur.

7. Bireylerin savunma hakkı kısıtlandığı takdirde Hukuk Devleti giderilmesi olanaksız biçimde zarar görür.

8. Avukatlar, yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmayı serbestçe temsil ederler. Avukatların,  Yargı görevi yapanlar kapsamında ifade edilmesi, avukatların bu gücünü kuvvetlendirmek amacını taşır. O nedenle de yasadaki “yargı görevini yapanlar  deyiminden, hakimler, cumhuriyet savcısı ve avukatlar anlaşılır”. İddia görevi ne kadar “yetki” ise, savunma görevi de o derece “hak”tır Bu sebeple, avukatların görevlerini yapmaları engellenemez. Avukatlara görevleri sırasında çıkarılan her zorluk, hukuk devletinin önünde bir engeldir.

9. Avukatların soruşturma dosyasını inceleme hakkı keyfi bir biçimde kısıtlanamaz. Gizlilik kararı verilen durumlarda, bu kararın gerekçeli olması zorunludur. Tüm kararlar, sadece hukuki gerekçe değil, esas olarak somut olayın özellikleri dikkate alınmak suretiyle verilmelidir Terörle Mücadele Kanunu’nun uygulandığı hallerde dahi avukatın, şüphelinin ifade tutanağını, bilirkişi raporlarını ve şüphelinin hazır bulunmak hakkına sahip  olduğu adli işlemlere ilişkin tutanakları alma hakkı, gizlilik kararı ileri sürülerek engellenemez.

10. Avukatların dosyayı inceleme yetkileri gizlilik kararlarıyla kısıtlanırken, gizlilik kapsamındaki delillerin basın ve yayın organlarında günlerce yayınlanması/yayımlanması vahim bir hukuk ihlalidir. Bunu yapanlar hakkında gerekli adli işlemlerin yapılmaması ve sorumluların cezasız bırakılması kabul edilemez.

11. Çağdaş ceza yargılamasında  sanıktan delile gidilemez. Bu yanlış uygulama 1992 reformu ile ortadan kaldırılmıştır. Bunun yeniden yaratılmasını bir hukuk devletinde kabul etmek mümkün değildir. Önce “olağan bir şüpheli” bulup, sonra onun aleyhine delil arayan uygulama bir hukuk devletinde olamaz.

12. Cumhuriyet savcısı ve onun emrinde görev yapan kolluk, şüpheli ve sanıkların lehindeki delilleri de toplamak ve savunma hakkını korumakla yükümlüdür.

13. Gizli tanık beyanı, adil yargılanmayı etkileyecek şekilde kullanılamaz. Gizli tanığın beyanına yalnızca yan delil olarak başvurulabilir.

14. Kişilere, haklarındaki suçlamalar, ayrıntılı olarak, işlendiği iddia olunan fiil, yani yaptıkları iddia edilen davranışlar, yer ve zaman da içerecek şekilde bildirilmelidir. Suçlama, suçlanan kişiye,  mutlaka somut deliller gösterilerek açıklanmalıdır.

15. Suç örgütü kurucusu, üyesi, yöneticisi veya yardımcısı olduğu iddia edilen kişilerin hangi davranışları nedeniyle örgütle ilişkilendirildiği somut deliller gösterilerek ortaya konulmalıdır.

16. Demokratik bir hukuk devletinde herkesin düşündüğünü açıklama özgürlüğü vardır. Kişilerin ifade özgürlüğü çerçevesinde yaptıkları açıklamalar, yazdıkları yazılar, yönelttikleri siyasi veya bilimsel eleştiriler, bir suç örgütünün kurucusu, üyesi ya da yöneticisi olduklarının delili olarak ileri sürülemez.

17. Kişilerin yakalanarak gözaltına alınması sıkı kurallara bağlanmıştır. Bu kurallar, keyfi bir şekilde göz ardı edilerek, kişilerin özgürlükleri kısıtlanamaz.

18. Bir soruşturmada kişinin ifade vermesi gerektiğinde, onun davet edilerek ifadesinin alınması esastır. Kişinin, ifade vermek için yakalanması ve gözaltına alınması hukuka aykırıdır.

19. Yakalanan kişiye, hangi suç nedeniyle yakalandığı, üzerine atılı suç fiili ayrıntılı olarak açıklanmak suretiyle anlatılmalıdır.

20. Gözaltına alınan kişiler, insan onurunu zedeleyen koşullara ve davranışlara tabi tutulamaz, aç, susuz ve uykusuz bırakılamaz. Aksi takdirde anayasal güvenceden söz edilemez.

21. Poliste veya jandarmada susma hakkını kullanan kişiler, derhal Cumhuriyet Savcısı’nın huzuruna çıkarılmak zorundadır. Susma hakkını kullanan bir kişinin gözaltı süresinin uzatılması eşyanın tabiatına aykırıdır. Aksine bir davranış, keyfi muamele ve kişi hürriyetini ihlal suçunu oluşturur.

22. Anayasal bir hak olan susma hakkı, şüpheli veya sanık aleyhine yorumlanamaz.

23. Gözaltı süresini hukuka aykırı olarak uzatmak, kişileri baskı altına almaya, onların direncini kırmaya ve onurlarını zedelemeye yönelik bir kötü muameledir.

24. Kısa sürede bitirilebilecek işlemler üç veya dört güne yayılarak, kişiye son gün, son saatte, uykusuz, yorgun ve aç bir şekilde ifadesini almak kötü muameledir.

25. Kişilerin özel hayatları hukukun koruması altındadır. Arama, özel hayatın gizliliğine müdahaledir. Bu nedenle sıkı şekil şartlarına tabi kılınmıştır.  Arama kararı verilmeden önce kanunda yer alan bütün şartların gerçekleştiği titiz bir şekilde değerlendirilmelidir.

26. Aramada temel kural, “yakalanacak kimsenin” ve/veyaelde edilecek delilin” arama yapılacak yerde bulunduğu konusunda somut verilere dayanan makul şüphenin var olmasıdır.

27. Arama kararında, aramayı gerektiren bütün somut gerekçelerin, delilleriyle birlikte ortaya konulması hukuk devletinde kişilerin özel hayatının korunmasının vazgeçilmez ilkesidir. Dolayısıyla ne arandığı bilinmeksizin ve arama kararında açık ve somut olarak belirtilmeksizin bir şey bulunabileceği varsayım ve umuduyla arama yapılamaz. Bunun aksine davranışlar aramayı hukuka aykırı kılar. Bu yolla elde edilmiş deliller de hukuka aykırı elde edilmiş olur ve yargılamada kullanılamaz.

28. Evi, işyeri, üzeri, aracı aranan kişiye, hangi suç nedeniyle arama işlemi yapıldığı, üzerine atılı suç fiili ayrıntılı olarak açıklanmak suretiyle bildirilmelidir. Arama kararının bir sureti kişiye mutlaka verilmek zorundadır. Gizlilik veya başka bir gerekçe ileri sürülerek arama kararının kişiye verilmesi zorunluluğu bertaraf edilemez.

29. Arama sonunda tutulan tutanağın bir sureti mutlaka kişiye verilmelidir. Teknolojik gelişmeler karşısında, dijital verilerin elde edilmesi, korunması ve bozulmalarının önlenmesi için kanunların ön gördüğü koşullara mutlaka uyulmalıdır. Elde edilen dijital verilerin kovuşturma aşamasında delil olabilmesi için, elde edildikleri anda kanunun ön gördüğü usul ve şartlarda yedeklemesinin yapılarak, bir örneğinin de mutlaka ilgililere verilmesine azami özen gösterilmelidir. Bu kurallar aynı zamanda temel hak ve hürriyetlerin korunması içindir.

30. Arama sırasında kişinin avukatının hazır bulunması hiçbir şekilde engellenemez.

31. Aramanın yapıldığı her mekanda, her odada, arama anında şüphelinin ve avukatının bulunma hakkı vardır. Bu hak kısıtlanacak şekilde, aynı anda birkaç mekanda birden arama yapılamaz.

32. Polis ve jandarma, arama yapılan yeri bulduğu gibi bırakmak zorundadır. Arama yapılan mekan talan edilmiş görüntüsü verecek şekilde bırakılamaz.

33. Arama sonunda, yalnızca suçlama konusu fiille ilgili deliller olabilecek eşyaya elkonulabilir. Sonradan değerlendirilmek üzere arama sırasında rastlanan her eşyaya elkonulamaz. Aksine uygulama keyfiliktir, suç teşkil eder.

34. Elkoyma işlemi, delillerin sonradan değiştirilmesini önleyecek şekilde, bütün kurallara uyularak gerçekleştirilmelidir.

35. Tutuklama, çok sıkı şartlara bağlanmış bir koruma tedbiridir. Tutuklama, ceza yaptırımı gibi uygulanamaz ve tutukluluk süreleri uzatılarak infaza dönüştürülemez.

36. Tutuklama ve tutukluluğun devamı kararlarında mutlaka gerekçe bulunmalıdır. “Dosya içeriği”, “suçun vasıf ve mahiyeti”, “kaçma veya delilleri karartma şüphesinin varlığı”ndan ibaret soyut cümleler tutuklama gerekçesi olamaz. Tutuklama kararında mutlaka, şüpheli veya sanık hakkında kuvvetli suç şüphesini gösteren deliller açıklanmalı, hangi davranışlarının kaçma şüphesini veya delilleri karartacağı tehlikesini gösterdiği ortaya konulmalıdır.

37. Tutuklama, son çaredir. Yurt dışına çıkma yasağı, teminat gösterme gibi adli kontrol tedbirleriyle amaca ulaşılabilecek hallerde tutuklama kararı verilir ise, kişi hürriyeti hukuka aykırı olarak ihlal edilmiş olur. Adli kontrol kurumunun hayata geçirilmesi kaçınılmazdır.

38. Koruma tedbirleri, Türkiye Cumhuriyeti’nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi nezdinde  mahkum edilmesine neden olacak şekilde uygulanamaz. Ceza yargılamasının emredici kurallarını ihlal edenler, Türkiye Cumhuriyeti’nin insan haklarını ihlalden dolayı mahkumiyetine sebep olacaklarını ve ödenecek tazminattan ötürü kendilerine rücu edileceğini bilmelidir.

39. İddianamede, kişiye isnat edilen suçla ilgisi bulunmayan telefon görüşmelerine, sair belgelere ve tanık anlatımlarına yer verilmesi özel hayatın gizliliğini açıkça ihlal eder. Aksine davranışlar suç oluşturur.

40. Telefon dinleme tedbiri kişilerin özel hayatına bir müdahale olduğu için, kanundaki şartların tamamı oluşmadan uygulanmamalıdır. Bu tedbirin son çare olduğu dikkatten kaçırılmamak gerekir.

41. Yargıtay kararlarınca da ortaya konulduğu üzere telefon dinleme tutanakları maddi delillerle desteklenmediği sürece delil olarak kabul edilemez.

42. Toplumda herkesin telefonlarının dinlendiği yönünde oluşan kanaat, bu kanaati destekleyen uygulamalar ve kanıksama “hukuk güvenliğini” ortadan kaldırmaktadır.

43. Yargı güvencesi ancak bağımsız  yargıçlarla, güvenceli cumhuriyet savcıları ve avukatlarla sağlanabilir. Bu sonucun yaratılmasını önleyen hukuk kuralları kaldırılmalıdır. 

44. Hukuk devletinde hakimler ve savcılar dahil hiç kimse hukuka aykırı ve  keyfi işlem ve kararları  sebebiyle sorumsuz değildir ve olamaz.

45. Temel hak ve özgürlüklerin temel güvencesi, usul kurallarıdır. Usul kurallarına uyulmadan, uyuşmazlığın esası doğru çözülemez.  Usul kuralları, esasa feda edilemez ve hafife alınamaz.

46. Ceza soruşturmasını Cumhuriyet Savcısı yönetir. Kolluk görevlileri soruşturmayı yönlendiremez, hakim ve mahkemelerden doğrudan talepte bulunamaz. Hakim ve mahkemeler, hukuka aykırı talepleri reddetmek zorundadırlar.

47. Bir soruşturma, toplumu sürekli tedirgin edecek, bireyleri endişeye sürükleyecek yaygınlık, genişlik ve süreklilikte yapılamaz.

48. Ceza davaları her türlü anayasal ve yasal güvence sağlanarak, en kısa sürede bitirilmelidir. Aylarca tutuklu kalınarak duruşma beklemek, adil yargılanma hakkı ile bağdaşmaz.

49. Türkiye Cumhuriyetinde herkes, huzurlu, güvenli, geleceğinden emin bir şekilde yaşama hakkına sahip olduğuna, temel haklarının devletin koruması altında bulunduğuna inanmalıdır. Bireylere bu güveni verecek olan, yürütme ve yargıdır. Kurallara uyulmadığı, kişi hürriyeti ve güvenliği keyfi bir şekilde ihlal edildiği takdirde, Hukuk Devletine duyulan güven kaybolur.

50.  Ceza yargılaması kurallarına uyulmaması suçtur. Kurallara uymayan kamu görevlileri hakkında ilgili makamların derhal harekete geçerek adli ve idari soruşturma başlatması gereklidir. Hukuk devleti başka türlü korunamaz. Yargıya güven başka türlü sağlanamaz.

 
24.04.2009

“Belgenin aslına ulaşılamazsa savcının işi zor”

Posted in Uncategorized on 25 Haz 2009 by buyukakin

Sami Selçuk: “Ya belgenin aslı bulunacak ya da belgeyi hazırladığı iddia edilen kişi ‘Ben yazdım’ diyecek”

25.06.2009 00:06
Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk, HABERTÜRK’te Gündem programında Muharrem Sarıkaya’nın sorularını yanıtladı. Selçuk, demokrasiye komplo iddialarından, sivil asker ilişkilerine pek çok konuda önemli açıklamalarda bulundu. İşte Selçuk’un sözleri.

“BELGE” VE ASKERİ SAVCILIĞIN AÇIKLAMASI

Bir kere fotokopi olduğu biliniyordu. Bence acele edildi. Kıyamet koparıldı. Böyle bir durum karşısında dikkatli konuşmak gerekirdi. Bu belge uydurma olabilir. Çünkü bu bir fotokopi. Fotokopi üzerinden inceleme yapılamayacağına göre uzmanlara sorulabilirdi, hukukçulara sorulabilirdi. Fotokopi üzerinden neden inceleme yapılamaz? Bir kere herkesin yazısının bir özelliği vardır. Bu aynen parmak izine benzer. Size özgü çizgileriniz vardır. Bir de kalemin kağıt üzerinde bıraktığı iz vardır. Bu iz hem arkası hem önü incelenmek suretiyle saptanır. Aslına ulaşmazsanız bunu yapamazsınız. Çünkü fotokopi bir resimden ibarettir. Onun için Adli Tıp Kurumu ve bununla ilgili bilirkişiler, ki bunlar grafologdur. Bunlar kolay işler değildir. Bu belgeyi bilimsel bir kanıt olarak yargının önüne getiremezsiniz. Şöyle olabilir, bu belgeyi düzenlediği iddia edilen kişi dinlenir, “ben yazdım” der. Ama bakın bu bilimsel bir kanıt değildir. Her ikrar her zaman geçerli olmaz. Yargı incelemesini yapar der ki “Bu ikrar benim kanımca geçerli değildir. Çünkü başka saiklerle yapılmış” ama “Belge kesinlikle onun elinden çıktı” dediğiniz zaman onu aşmanız mümkün değil. “Önce bir belgeyi bulun. Kıyamet koparmaya gerek yok” dedim. Türkiye yine ikiye bölündü. AK Parti’yi tutanlar belgenin o kişiye ait olduğunda ısrar ettiler. Karşı görüşte olanlar da hayır dediler. Bundan sonra beklemek gerekir ve yargıçları da rahat bırakmamız gerekir.

Askeri Savcılık “Benim yetkim içinde değil. Bu benim karargahımda işlenmemiştir. Benim görevim değildir, araştırdım böyle bir belgeye rastlamadım. Bu bizi ilgilendirmiyor” dedi. Savcılık derinleştirecek. Dinlenmesi gereken kişileri dinleyecek. Ya davayı açacak ya da kovuşturmaya yer olmadığını belirtecek.

Askeri savcılık, “Bu bir asker tarafında ya da askeri yerde işlenmedi” diyor. Eğer orada işlenmişse buna askeri makamlar bakar. Diyor ki “Burada işlenmiş bir belge yok. Bu durumda bunu inceleme görevi sivil yargıya aittir.” Buraya kadar yapılmış işlemde bir usulsüzlük yok. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı bunu inceleyecek. Belgeye ulaşmaya çalışacak, ulaşamazsa işi sor.

Kriminallikte bir olay vardır. Herhangi bir olay ortaya çıktığında tek olasılık üstünde durulmaz. Adli bir yanılgıya doğru kayabilirsiniz. Bu ilkelerden biridir. Kriminalistlik hukuk fakültelerinde okutulmuyor. Ben Fransa’da okudum. İlk ilke budur. Tek olasılık üzerinde duramazsınız. Burada da birden fazla olasılık vardır. Bu olasılıklar araştırma yaptıkça yeni olasılıklarla birleştirerek devam edebilirsiniz. Kurumlar arası çatışma için derseniz ya da hep darbe girişimi derseniz yanlış olur.

Herkes aceleci davrandı. Siyasetçiler de basın da aceleci davrandı. Her gün hükümler kuruldu. Adli Tıp benziyor diyor, “gerçek” diye yazılıyor. Belgenin aslı gerekli dendi. Kanıtlanmadı diye yazıldı.

ASKER SİVİL İLİŞKİLERİ

Türkiye geçiş dönemini hala bitirmiş değil. Zihniyette değişiklik olmadı. Ben 1960 darbesini yedek subay olarak yaşadım. Harbiye’nin kapsında nöbet tuttum, o acıları gördüm. Şiddet kullanılmıştır. Çirkinleşmiştir iş. Öyle bir hava ki, düşünebiliyor musunuz, yüzde 50 bu olayı sevinçle karşıladı. Darbe suçtur. Korunan değer, bireylerin özgür demokratik düzende yaşama hakkı vardır. Öyle bir değeri darbeye feda edebiliyoruz. Ona hazırız. Hala da hazır insanlar görüyorum. Tam anlamıyla anlayış değişmedi. Son olay bir şeyi kanıtladı. Herkes içten konuştuysa darbeye karşı birleşme görüntüsü verdi. Bu güzel bir olay. Ne dereceye kadar yaşama geçer. Onu kestirmekte güçlük çekiyorum. Yaşanan üç darbe de sevinçle karşılanmıştır. Herkes karşı çıkmalıydı. 1960 darbesine İnönü karşı çıksaydı bu kadar acı sonuçlar doğurmazdı. Ben bunun tam anlamıyla olgunlaştığı kanaatinde değilim. Darbeler dönemi kapandı diyorum ama hala kuşku duyuyorum. Bu bir anlayış sorunudur. Yüzde yüz bütün insanlar buna karşı çıkacak diyebiliyor musunuz?

Hala bazı insanlar bir askerin duruma el koymasından yana olduğunu söyleyebiliyor. Kendi ayağına kurşun atıyor. Demokratik bir düzende yaşama değerini tam anlamıyla benimsemiş değil. Ama 1980’li yıllara göre bir hayli mesafe aldık.

“YÜRÜTME YARGIYI KUŞATTI”

Her zaman söylediğim bir şey. Türkiye’deki koşullar öyle. Yürütme hiçbir grup tarafından denetlenemiyor. Yürütmeyi kim denetleyecek? Yasama organı mı? Çoğunluk partisi tek başına olduğu sürece bu denetlenme yürümüyor.

Yürütme bugün en güçlü durumda. Yasamayı da yargıyı da kuşatmıştır. Seçim yasası ve siyasal partiler yasası değişmedikçe çoğunluk diktası vardır. Hükümet tek başına iktidar oldu mu onu dizginlemek son derece zordur. Parti genel başkanı aynı zamanda başbakandır. Kendi seçtiği insanlarla çalışıyor. Türkiye çoğunluk diktasına açıktır. Bunun düzeltilmesi gerekir. İktidar daima insanları kışkırtır. Polisin eline iktidar verin o bile kötüye kullanır.

Yargının bağımsız olabilmesi için; Yasamaya karşı bağımsız olacak, yürütmeye karşı bağımsız olacak, bir yargıç başka bir yargıca karşı bağımsız olacak, kamuoyuna karşı bağımsız olacak.

“ASKERİ YARGITAY” TARTIŞMASI

Askeri yargı olur. Ben onun çok dar olması, askeri düzenle ilgili olması gerektiği kanısındayım. Dünyanın hiçbir ülkesinde iki taraflı Yargıtay olmaz. Yargıtay’ın varlık nedenine aykırıdır. Koşullarla hukukun yorumlanmasını ben bağdaştıramadım. Yarın işçi Yargıtayı mı kuracaksınız?

JÜRİ ÖNERİSİ

Sokaktaki insana devlet doğruyu söylemeli. Diyor ki, “Yargı yetkisi Türk milleti adına bağımsız mahkemelerce kullanılır.” Şimdi Türk milleti beni seçmedi ki, millet adına karar verecekse millet sizden hesap sorabilmeli. Türk milleti orada yok. Temsilcisi yok. Türk milleti adına… nereden çıkarıyorsunuz. Onu dediniz mi jüriyi getirirsiniz. Katılımcı demokraside yargıya halkın katılması ilkesinin sonucudur jüriler.

YENİ ANAYASA

Bir kere yeni bir anayasanın yapılması zorunlu. Çünkü bu anayasayı düzeltemezsiniz. Devlet güç kullanmaktan vazgeçemez. Ama hukuk içinde kullanacak. Devleti hukukun zincirleriyle bağlamak zorundasınız. Bu anayasa bunun tersini yapmıştır. Yeni bir anayasa için uzlaşmak gerekir. Bir metin üzerinde uzlaşmak kolay değildir. Madem ki Meclis uzlaşamıyor. Uzlaşsa da yeterli değil. Bugünkü meclis mili iradeyi karşılamıyor. Yüzde 10 barajı var. Barajın azami yüzde 5 olması gerekir. Ben yüzde 3’ten yanayım. Türkiye milletvekilliği ne derece halkın iradesini yansıtır ondan kuşkuluyum.

Herkesin temsil edileceği bir meclis oluşturulabilir. Bu meclis anayasayı yapar.. Bir kurucu meclis bunu çok kolay yapar. 6-8 ay arasında bu iş çalışabilir. Bütün sivil toplum temsilcilerinin temsilcileri olacak. Bu insanlar partici olmayacak. Gelecekte bir şey beklemeyecekler.

DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ

Bir görüş sergilendiği zaman biri “sakın ha” demeye başlar. Biz yıllarca insanlarımıza üniversite içinde bile “düşün” demedik. Kimi düşünürleri biz son derece özet halinde okuduk. Ben üniversite yaşamımdan sonra bunun eksikliğini hissettim. 8 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Türkiye’yi 11 ayrı davadan 11 kez düşünce özgürlüğünü çiğnediği için mahkum etti. 2005 yılında AİHM 50 dosyayı incelemeye değer buldu. Bunlardan 39’u Türkiye’ye aitti. Şimdi de durum parlak değil. Biraz iyileşme var ama…

TELEFON DİNLEMELERİ

Ben bir karar görmek isterim ama basına yansıyan biçimde güzel bir olay değil. Yargıtay Başkanıyken de kuşkulanıyordum. Sesler geliyordu. Araya karışan bazı şeyler, insan sesleri bile vardı. Düşünebiliyor musunuz?. Böyle bir ülkede kendinizi huzurlu hissedebilir misiniz? O bakımdan yargıçlarımız bu konuda duyarlı olmaları gerekir. İnsanların sürekli dinlenme kuşkusunun olması son derece yanlıştır..

AF TARTIŞMALARI

Etkin pişmanlık her hukukta vardır. Bir insan bir suç işlemek üzereyken ona böyle bir imkan sunuyorsunuz. Hem daha büyük bir tehlikeden toplumu kurtarıyorsunuz hem de o kişiyi. Afla uzaktan yakından ilgisi yok. İşlenmiş bir suç ya da işlenmekte olan bir suç… Af başka bir olaydır. Biraz daha genişletme eğilimleri var. Etkin pişmanlığın özünü ortadan kaldıracak af havası yaratacak bir noktaya da gelmemeli.

SİYASİ PARTİLER

Kanımca siyasi partiler yasası değiştirilmeli. Böyle bir yasayla siyaset yapamazsınız. Partilerin tüzüklerini alın, ekonomik konularda başka başka hükümler görürsünüz ama Türkiye’deki devlet anlayışı, siyaset anlayışı birbirinin aynıdır. A partisiyle B partisi farklı ama tüzükleri aynı. Siyaset alanını daraltıcı değil manevra alanını genişletici bir anayasa mutlaka yapılmalı. 2001 yılındaki konuşmamda ben buna 11 sayfa ayırdım. “Bunu gözden geçirin AB sürecinde sıkıntı olur” dedim. Hiç üzerine eğilen olmadı.

PARTİ KAPATMA

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ne diyor? Venedik komisyonları nedir? Karşılaştırmalı hukuk çalışmaları yapmak suretiyle çok kolay işin içinden çıkılır. Yeter ki irade olsun.

AİHM’i bir tarafa bırakın bizim Anaysa Mahkemesi bir karar verdi. Bu durumda öyle bir tablo ortaya çıktı ki AK Parti gerçekten muhafazakar demokrat bir parti mi yoksa başka bir kesimi mi temsil ediyor? Burjuva sınıfının kendine özgü bir partisi yok. Çünkü burjuva sınıfından amaç orta sınıftır. Orta sınıf ise Türkiye’de en güçsüz sınıflardan biridir. Bu durumda muhafazakar bir partinin orta sınıfa dayandığını söyleyemezsiniz . Öbür yanda Türkiye’de en çok tartışılan konu laiklik . İkiye ayrılıyor toplum laik-laikliğe karşı. Türkiye bunu mutlaka çözmeli. Bu çözülmediği sürece partilerin dünyevileştiğini düşünemezsiniz.

http://www.haberturk.com/haber.asp?id=154927&cat=110&dt=2009/06/25

Türkan Saylan ve Küçük-Burjuva Aydınlarının Çıkmazı

Posted in Uncategorized on 11 Haz 2009 by buyukakin

rose1

 

 

“…. devrimcilerin küçük-burjuva aydın çevrelerdeki müttefiki, ancak Kemalistler olabilir. Onlarla olan ilişkilerimizde sağ kanadın oligarşinin kesin müttefiki olduğunu, her zaman devrimci saflara, tarihi bir hareket anında ihanet edebileceğini, nedenleri ile birlikte anlatmalıyız. Ortak cephe bu kanadın, darbeciliğin çıkar yol olmadığını anlayıp, sağ kanadı artık dostu olarak görmediği zaman mümkün olacaktır.”
Mahir Çayan, Kesintisiz Devrim II-III

Ergenekon operasyonun 12. dalgasının küçük-burjuva aydınlarına yönelmesi, özel olarak da Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni hedef alması, birden Prof. Dr. Türkan Saylan’ı AKP’ye karşı küçük-burjuva aydın muhalefetinin simgesi ve önderi haline getirdi. Türkan Saylan 2007 yılında Çağlayan’da yapılan Cumhuriyet Mitingi’nin önde gelen düzenleyicilerinden olduğundan bu kesim tarafından bilinen bir isim olmakla birlikte, 12. dalga onu AKP’ye karşı (genel anlamda şeriatçılığa karşı) muhalefetin simgesi ve önderlerinden yaptı.

Yıllardır salt akademik kariyer hesaplarıyla birbirlerinin kuyusunu kazan küçük-burjuva aydınları da, bencillikleri nedeniyle hiç bir zaman bir araya gelemeyen küçük-burjuva sanatçıları da, müzmin CHP ve Deniz Baykal muhalifleri de, küçük-burjuva aydınlarının “Kızıl Elma”cıları, “Avrasyacılar”ı, “AB’ciler”i ve hatta “globalistler”i, dönekleri, “liberalleri” de Türkan Saylan’ın önderliğini hemen benimsediler. “Kodu mu oturtan” genelkurmay başkanından düş kırıklığına uğramış olan küçük-burjuva siyasetçiler de, “merak etmeyin ordu var”a inanmış aydınlar da, düşlerini ve inançlarını yitirdikleri bir anda bir simge ve önder gibi ortaya çıkan Türkan Saylan karşısında saygı duruşuna geçtiler.

Hemen herkes Türkan Saylan’ın “işaretini” beklemeye başladı. “Gördüm ki bir süre daha yaşamam gerekiyor” diyen Türkan Saylan’ın “işareti”ni alacak olan küçük-burjuva aydınları birden sokaklara döküleceklerini, milyonluk mitingler düzenleyeceklerini ve AKP iktidarını devirebilecek bir “sivil girişim” yaratabileceklerini hayal etmeye başladılar. AKP de, benzer bir gelişmenin olma beklentisi içinde paniğe kapılmış vaziyette olayları izlemeye koyuldu.

Türkan Saylan, ölümcül hastalığına rağmen bu beklentileri pek de boşa çıkartmadı. Tüm sağlık sorunlarına rağmen, hemen her gün televizyonlara çıkarak, kendisini önder olarak gören kesimlerin sözcülüğünü yaptı. Ama beklentilerin aksine, hiç bir biçimde sokaklara dökülünmesi yönünde bir işaret vermedi.

Ve 14 Nisan günü yapılan Ergenekon 12. dalgasından 34 gün sonra yaşamını yitirdi. 19 Mayıs günü yapılan cenaze töreni, neredeyse “laik kemalist cumhuriyet”in mitingine dönüştü. Hiç bir biçimde bir araya gelemeyecek olan küçük-burjuva aydınlarının çok doğallıkla “önder” olarak kabul ettikleri Türkan Saylan’ın ölümünden sonra, herkes kendi evine çekildi ve derin bir sessizlik ortaya çıktı.

Türkan Saylan, tartışmasız bir bilim insanıydı, ama politik duruşu ve tutumu, herhangi “sol” küçük-burjuva aydınının duruşu ve tutumundan farksızdı. Onlar gibi, kimi zaman AB destekçilerinin saflarında göründü, kimi zaman “globalistler”in projelerini destekledi. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ne AB’nin ve Soros’un “ilgisi”nden de çok fazla rahatsız olduğu söylenemez. Kendi sözleriyle, “ne olduysa her şey 1 Mart tezkeresine karşı çıktıklarında” oldu. AB’ciler, “globalistler”, Sorosçular Türkan Saylan ve çevresini hızla terk ettiler. Artık onların gözdesi AKP ve “ılımlı islam”cılardı.

Böylece Türkan Saylan, kendi bilinçli politik tutumundan daha çok, kendisini şu ya da bu biçimde kullanmaya çalışmış olan kesimlerin karşı tutumlarıyla “laik” kesimin önderi haline geldi. Ama aynı oranda da, bu “laik” kesimin küçük-burjuva niteliğinin nasıl bir tutarsızlık içinde olduğunu da ortaya koydu. Küçük-burjuvazi güce tapar. Küçük-burjuvazi, hemen her zaman güçlüden yana olma eğilimindedir. Küçük-burjuva demokratları, zaman zaman kendi başlarına bir hareket oluşturmaya çalışsalar da, her durumda bencillikleri, bireycilikleri nedeniyle sürekli ve kalıcı biçimde örgütlenemezler.

Dolayısıyla da sürekli ve uzun vadeli bir mücadele sürdüremezler. Her durumda kendi sınıfsallığına değil, kendi sınıfından çıkacak bir “önder”e ihtiyaç duyarlar ve bu “önder”in kendi kendine ortaya çıkmasını beklerler. Hiç biri böyle bir “önder”lik için riske girmez, ama “önder” olmak için yanıp tutuşurlar. Kendi köşelerinde değerlerinin anlaşılacağı günü beklerler. Türkan Saylan gibi kendilerine doğal bir “önder” bulduklarında, her şeyi yapabileceklerine inanırlar. Bu inançları ne kadar büyük olursa, “önder”lerini kaybettiklerinde de o kadar yılgınlığa düşerler.

Dün “merak etmeyin ordu var” ile kendilerini avutan küçük-burjuva “laik” aydınları, bugün Türkan Saylan’ı kaybetmenin “yeisi” içinde sessizleşirken, küçük-burjuvazinin bu sınıfsal özelliklerini apaçık ortaya koymuşlardır.

Şüphesiz, Che’nin sözüyle ifade edersek, “hileli olsun ya da olmasın seçimle işbaşına gelmiş” bir siyasal iktidarı devirmek kolay olmadığı gibi, yasal olarak da “suç”tur. Böyle bir “suç”u işlemek için ise, yasal olmayan yollardan örgütlenmek ve siyasal iktidarı devirecek bir gücü oluşturmak zorunludur. Eğer bu güç, silahlı bir güç olmak durumundaysa, kaçınılmaz olarak bu örgütlenme de silahlı bir örgütlenme olmak zorundadır. “Merak etmeyin ordu var”a duyulan inanç, açıktır ki, siyasal iktidarın ancak silahlı bir güç tarafından görevden uzaklaştırılacağı inancını kendi içinde taşır. Ama küçük-burjuvazi ve onun aydınları, böyle bir örgütlenmeyi sağlama yeteneğinde olmadıkları gibi, böyle bir örgütlenmenin ve mücadelenin “risk”ine girebilecek özelliğe de sahip değillerdir. Marks’ın sözleriyle, onlar, sadece “toplumsal koşullarda mevcut toplumu kendisi için olabildiğince katlanabilir ve rahat hale getirecek bir değişiklik için çabalar”.

Muhalif oldukları ve şiddetle karşı çıktıkları siyasal iktidarı ortaya çıkartan toplumsal ve ekonomik sistemle bir alıp veremedikleri yoktur. Onların tek sorunu ve anlayamadıkları şey, varlığını sürdürmesinden yana oldukları sistemin nasıl olup da böylesine bir “karşı-iktidar” ortaya çıkardığıdır.

Bugün küçük-burjuva aydınları, Türkan Saylan’ın kişiliğinde “şeriata” karşı “askeri darbe”nin çıkar yol olmadığını kabul etmiş görünmektedirler. Ancak bildikleri tek “yol”un çıkar yol olmadığını görmeleri tek başına bir şey ifade etmemektedir. “Şeriatçılık”a karşı mücadeleyi sürdürme çabası ve kararlılığı göstermedikleri sürece, “askeri darbe” adı anılmaksızın yine “tek yol” olarak görülmeye devam edecektir.

Ama bu da yeterli değildir. Aynı zamanda küçük-burjuvazinin sağ kanadını artık dostu olarak görmekten vazgeçmelidirler. Daha da önemlisi, Sovyetler Birliği’nin dağıtılmışlığıyla birlikte savruldukları AB’ci ve “globalist” saflarla da tüm ilişkilerini kesmeleri gerekmektedir. Bu, aynı zamanda, “globalist” ve AB’ci saflarda yer aldıkları zaman içinde ürettikleri yanılsamaları ve yarattıkları olumsuzlukları ortadan kaldırmaları yönünde çaba göstermelerini de gerektirir.

Türkan Saylan, böylesi açmazlar ve zorluklar içinde olan küçük-burjuva aydınları için bir “umut” olmuşsa, bundan çıkartılacak dersler iyi bilinmeli ve iyi anlaşılmalıdır.

Bu derslerin ilk sırasında ise, devrimcileri ve devrimci örgütleri “uzak durulması gereken tehlikeli varlıklar” olarak görmekten vazgeçmeleri yazılıdır.

bu makale “www”den alıntıdır.

buyukakin
11.06.09

neo-serv’in miladi : 2009

Posted in Uncategorized on 11 Haz 2009 by buyukakin

 

TreatyOfSevres

 

 

 

 

 

 

 

BOP eş başkani RTE : “Farklı etnik kimlikte olanlar ülkemizden kovuldu. Bu aslında faşizan bir yaklaşımın neticesiydi” soylemi, 1920 den 89 yıl sonra 2009, Lozan’ın sonu  neo serv’in miladı olmustur !

Uniter, laik, demokratik cumhuriyetin parca pincik edilisinde perde perde izlenecek sahneler:

 – Once azinlik arazileri,
 – sonra ekumenik patrik ve kilise arazileri
 – daha sonra Osmanlin isgal ettigi Kostantinepolis – Istanbul’un tamami..
 – mayinli araziler,
 – doğal tarim arazileri,
 – kurtlere arazi, ermenilere arazi, trabzon ponsutlara arazi…
ey azinlikta kalan TC yurttaslari..
       haydi ortaasyaya yallah geri..

icinizdeki ajan provakatorlerin
ve
tehlikenin farkinda misiniz?

buyukakin

‘Faşizan yaklaşım’a milyar dolarlık iade
Sultan UÇAR/AHT – ÖZEL HABER :
AİHM, azınlık malları için 100 milyon TL tazminat isteyince devlet pes etti. Azınlıkların milyar dolarlık malları iade edilecek
04.06.2009 10:30

Türkiye’yi uluslararası kamuoyunda zor durumda bırakan azınlık vakıflarına ait gayrimenkul sorunu çözüme kavuşturuluyor. Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı’nın AİHM’de kazandığı mülkiyet hakkı davasının emsal gösterilerek yeni davalar açılması ve ödenmesi gereken tazminat miktarının artması üzerine bu tür davaların önünü kapatmak için cemaat vakıflarından, talep ettikleri gayrimenkuller için başvurmaları istendi.


TÜRKİYE, Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi’nde (AİHM) açılan davalarda ödemesi gereken tazminat miktarı 100 milyon TL’ye ulaşınca, bu tazminatları en aza indirmek için, azınlık cemaatleri için hayati önem taşıyan bir kararı yürürlüğe koydu. Vakıflar Kanunu’na geçtiğimiz yıl 20 Şubat’ta eklenen geçici maddeyle, azınlık vakıflarının devlet tarafından el konulan gayrimenkulleri iade edilecek. Böylece azınlık vakıflarının büyük çoğunluğunu AİHM’e taşıdığı, bir kısmı hakkında ise halen iç hukuk mücadelesi süren gayrimenkullerin dava sonuçları beklenmeden devredilmesinin önü açıldı.
SOKAK BİLE VAR
Şimdiye kadar 17 azınlık cemaati vakfı tam 172 gayrimenkul için resmi başvuruda bulundu. Yasa 15 ay önce yürürlüğe girdiği için başvuru süresi 3 ay sonra, yani eylül ayı başında sona eriyor.
Devredilmesi talebiyle Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne yapılan başvurular sonrasında tapular masaya yatırıldığında çok sayıda bina, otopark, otel, okul, köşk, konak ile paha biçilemez arazi ve çok katlı apartman olduğu ortaya çıktı.
Birçoğu istanbul’un Nişantaşı, Osmanbey, Taksim, Arnavutköy, Bebek gibi gözde semtlerinde olan bu gayrimenkullerin tahmini değerinin milyar doları bulduğu anlaşıldı. Boğaz ön görünümünde yer alan Türkiye’deki gayrimüslimler, Lozan Anlaşması’yla azınlık statüsü kazandı. Anlaşmadan 3 ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, mübadeleyle sayıları iyice düşen azınlıkların haklarını kabul etmesine rağmen, 3 yıl sonra çıkarılan Medeni Kanunla bu durum sınırlandırdı. Ardından azınlık vakıflarının paha biçilmez gayrimenkulleri, 1936 Beyannamesi de kullanılarak süreç içinde devlete geçti. Ancak Türkiye AB adayı olduktan sonra AİHM kararlarını tanımayı kabul edince, birçok kurum ya da kişi gibi azınlık vakıfları da haklarını bu mahkemede aramaya başladı.
Arnavutköy’de çok katlı apartmanlardan oluşan bir sokağın neredeyse tamamı talep edildi. Bebek Ayazbostan Sokak’ta 5-6 katlı tam 17 apartman da talep edilen gayrimenkuller arasında. Emirgan Zengerdan Sokak’ta 48 ve 50 numaralar arası 3 binanın değeri 3 milyon dolar, Halaskargazi Caddesi İnci Sineması yanmmdaki Arno Apartmam’nm değeri 1.8 milyon dolar, Taksim-Talimhane Meşrutiyet Caddesi’ndeki 4 katlı otelin değeri ise 7 milyon doları
buluyor. Resmi başvurusu yapılan mülkler arasında en çok başvuru 32 gayrimenkul ile Beyoğlu ilçesinde yapıldı. En çok başvuruyu ise Ortodoks Rum Patrikliği’ne tabii olan Balıklı Rum Hastanesi Vakfı yaptı.
UZLAŞILAN DAVALAR
AİHM’de ilk uzlaşma Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi Vakfı’nın Beyoğlu’nda İGS’nin bulunduğu bina için yapıldı. 2 milyon dolar ödemesi kararlaştırılan Türkiye binayı vakfa iade etti. Yedikule Surp
Pırgıç Ermeni Hastanesi, Modada hayırsever Şuşanik Babikyan’m 1967’de bağışlacL ev ile Ojeni Dindes Roman’m 1952’de bağışladığı İstiklal Caddesi’ndeki 7 katlı apartmanla ilgili AİHM’e dav açmıştı.
Bu davalar sürerken. 2007 yılında sorun uzlaşı yolu ile çözüldü. Türkiye, gayrimenkulleri vakfa devrec ceza ödemekten kurtuldu. Gedikpaşa Ermeni Protestar. Kilisesi Vakfı’nın Tuzla Kampı’yla ilgili AİHM’e yapıl başvuru ise sonuçlanmadı.
AİHM’in milyonluk cezaları bitecek
Vakıfların istediği 172 gayrimenkulun yaklaşık 100″ünü vasiyet yoluyla intikal edip. daha sonra devletin azınlık vakıflarının rr.ülkiyet edinme haklarını : cırlaması nedeniyle tekrar bağışçıya devredilen gayrimenkuller oluşturuyor, özellikle 1940 ve 1960’lı yılları kapsayan, bu nedenle hayırseverlerin büyük bir kısmı hayatını kaybettiği ve mirasçıları da kalmadığı için hazineye geçen bu gayrimenkullerin iadesinde sıkıntı yaşanmayacak. Yasal olarak önümüzdeki 3 ayın sonunda halen müracaat etmemiş olanlar ise Türkiye’nin gösterdiği iyi niyete karşı ilgisiz kaldıkları için AİHM’de birçoğu devam eden davaları da kaybedebilecek.
Rum ve Ermeni cemaatlerine 17 vakıf, 172 gayrimenkulü geri almak için Vakıflar Geneı Müdürlüğü’ne başvurdu. Tapular masaya yatırıldığında toplam değeri 1 milyar doların üzerinde çok sayıda bina, otopark, apartman, otel, okul, köşk, konak ve araziler ortaya çıktı. Başvurular eylül ayı başına kadar kabul edilecek, karar eylül sonunda açıklanacak.
SÜREÇ LOZAN’LA BAŞLADI
Türkiye’deki gayrimüslimler, Lozan Anlaşması’yla azınlık statüsü kazandı. Ancak bu anlaşmadan 3 ay sonra kurulan Türkiye Cumhuriyeti, mübadeleyle sayıları iyice düşen azınlıkların haklarını kabul etmesine rağmen, 3 yıl sonra çıkarılan Medeni Kanun’la bu durum sınırlandırdı. Ardından azınlık vakıflarının paha biçilmez gayrimenkulleri, 1936 Beyannamesi de kullanılarak süreç içerisinde devlete geçti. Ancak Türkiye AB adayı olduktan sonra Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını tanımayı kabul edince, haksızlığa uğrayan birçok kurum ya da kişi gibi azınlık vakıfları da haklarını bu mahkemede aramaya başladı.
Fener Rum emsal oldu
Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı da dava açan kurumlardan biri oldu. Vakfın mülkiyet hakkının ihlale nedeniyle Türkiye aleyhine AİHM’e açtığı dava 2007’de sonuçlandı. Mahkeme, Türkiye’nin ilgili vakfa ya malların iade edilmesini ya da 910 bin euro tazminat ödemesine hükmetti. Gayrimenkuller iade edildi. Samatya Surp kevork Ermeni Kilisesi Vakfı da, aynı nedenle AİHM’e yaptığı başvurusuna sonuç aldı ve davayı kazandı. Fener Rum Erkek Lisesi Vakfı hakkındaki karar emsal gösterilerek, Türkiye 650 bin euro yani 1.3 milyon TL para cezasına çarptırıldı. Türkiye, bu vakfa istediği gayrimenkulleri devrederek cezadan kurtulacağını mahkemeye bildirdi. Yedikule Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi’nin, bir arazi için açtığı davada da Türkiye aleyhine karar alındı. Yine Rum Erkek Lisesi Vakfı’nın kararı emsal gösterildi. Türkiye 275 bin euro tazminata çarptırdı. Cemaatten bir hayırseverin vakfa bağışladığı arsa satıldığı için, Türkiye’nin vakfa 596 bin TL ceza ödemesi kararlaştırıldı.
BAŞVURAN 17 VAKIF
1-Yenimahalle Ayayani Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı
2-Ortaköy Aya Foka Rum
Ortodoks Kilisesi Vakfı
3-Arnavutköy Aya Strati
Taksiarhi Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı
4- Gedikpaşa Ermeni
Protostan Kilisesi ve
Mektebi Vakfı, 5-Sarmaşık Aya Dimitri
Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı
6-Ortaköy Meryem Ana Kilisesi, Mektebi ve Mezarlığı Vakfı
7-Yedikule Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi Vakfı
8-Yeşilköy Aya Stefanos Rum Ortodoks Kilisesi Vakfı
9-Balıklı Rum Hastanesi Vakfı
10-Feriköy Surp Vartanans Ermeni Kilisesi Vakfı
11-Beyoğlu Surp Gazer Ermeni Katolik Mihitaryan Manastır ve Mektebi Vakfı
12-Şişli Karagözyan Ermeni Yetimhanesi Vakfı
13-Boyacıköy Surp Yeris Mangans Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı Vakfı
14-Balat Surp H’eşcağabet Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı Vakfı
15-Narlıkapı Surp Hovhannes Ermeni Kilisesi Vakfı
16-Beyoğlu Rum Ortodoks Kiliseleri Mektepleri Vakfı
17-Beşiktaş Surp Astvazazin Meryem Ana Ermeni Kilisesi Vakfı
İŞTE İSTENEN MİLYAR DOLARLIK GAYRİMENKULLER:
ŞİŞLİ
(Beyoğlu Surp Gazer Ermeni Katolik Mihitaryan Manastır ve Mektebi Vakfı, Balıklı Rum Ermeni Hastanesi Vakfı, Şişli karagözyan Ermeni Yetimhanesi Vakfı)
* Ermeni mezarlığı civarında Şahmerdan Sokak’ta 5 katlı bina – 500 bin TL
* Hilton Otel’i yakınında Elmadağ caddesi’nde 368 metrekare otopark – 700 bin TL
* Şişli Camii yanında 5 katlı apartman – 1 milyon 500 bin dolar
* Kurtuluş Caddesi’nde 6 katlı bina – 1 milyon dolar
* Kurtuluş Caddesi’nde 5 katlı mesken – 800 bin dolar
* Pangaltı’nda 3 katlı ev – 500 bin tl
* Kurtuluş caddesi’nde 6 katlı 2 blok bina – 2 milyon dolar
* Halaskargazi Caddesi’nde 2 katlı mağaza – 1 milyon dolar
* Halaskargazi Caddesi İnci Sineması yanı Arno Apt. 5 katlı mesken – 1 milyon 800 milyon dolar
* Nişantaşı Rumeli Caddesi’nde 2 katlı tekstilci – 1 milyon 200 bin dolar
* Osmanbey’e yakın boş kagir ev – 850 bin TL
* Cumhuriyet mahallesi müstakil mesken – 250 bin TL
* Şişli’de boş müstakil mesken – 200 bin TL
BEYOĞLU
Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’nın büyük bir kısmı Taksim merkeze ve İstiklal Caddesi’ne çok yakın turizm bölgesinde yer alan talep ettiği gayrimenkuller
* Taksim Meydanı’nın bulunduğu Bülbül Mahallesi’nde 5 katlı apartman – 700 bin TL
* Taksim Gezi Parkı yakınında Feridiye Caddesi’nde 2 katlı işyeri – 1 milyon dolar
* Dolapdere Taksim Caddesi’nde 6 katlı konut ve işyeri – 500 bin TL
* Taksim Meydana yakın Kocatepe Mahallesi’nde 5 katlı konut+işyeri – 700 bin TL
* Taksim Meydana çıkan Topçu Caddesi’nde 6 katlı konut – 1 milyon TL
* Kemankeş Mahallesi’nde 2 katlı otopark –
* Katip Çelebi Mahallesi’nde 3 katlı işyeri – 600 bin TL
* Asmalı Mescid’de 6 katlı han – 900 bin dolar
* Bostan Mahallesi’nde 5 katlı apartman –
* Şehit Muhtar Mahallesi’nde 5 katlı iş hanı – 750 bin TL
* Katip Çelebi Mahallesi’nde 6 katlı konut+işyeri –
* Kamer Hatun Mahallesi’nde 4 katlı konut+işyeri – 600 bin TL
* Tomton Mahallesi’nde 4 katlı mesken – 1 milyon dolar
* Büyükparmakkapı Sokak’ta 6 katlı işyeri – 1 milyon 200 bin TL
* Kumbaracı Yokuşu’nda kagir ev –
* Necatibey Caddesi’nde 6 katlı işyeri – 1 miyon 500 bin dolar
* Müeyyidzade Mahallesi’nde 2 katlı işyeri –
* Kemankeş Mahallesi’nde tek katlı kagir işy –
* Mumhane Caddesi’nde 3 katlı işyeri –
*Sadri Alışık Sokakta 284 metrekare üzerinde 2 katlı bina – 900 bin dolar
* Kurdele Sokakta 3 katlı mesken –
* Hüseyinağa Mahallesi’nde 6 katlı iş hanı
* Kalyoncu Kulluk Mahallesi’nde 3 katlı kagir bina – 350 bin dolar
* Taksim Yağhanesi Sokakta 4 katlı işyeri –
* Hasnun Galip Sokakta 5 katlı işyeri(yeni apartman) –
BEYOĞLU-2-
Şişli Karagözyan Ermeni Yetimhanesi Vakfı, Beyoğlu Rum Ortodoks Kiliseleri ve Mektebi Vakfı’nın talep ettiği Beyoğlu’ndaki gayrimenkuller
* Bankalar Caddesi’nde 3 katlı iş hanı
* Taksim-Talimhane Meşrutiyet Caddesi 4 katlı otel – 7 milyon dolar
* Şişli Karakolu yanı İzzetpaşa sokakta 2 tane bina
* Piri Paşa Mahallesi’nde 2 katlı müstakil ev
* Çatma Mescit Mahallesi’nde 2 bin 386 metrekare tek katlı işyeri –
* Tuzcu Murat Sokak’ta 2 katlı işyeri
* Sururi Çeşme Sokak’da 4 katlı apartman
BAKIRKÖY
Balıklı Rum Hastanesi Vakfının talep ettiği gayrimenkul
*Bakırköy’de halen Finansbank şubesi olarak kullanılan Fahri Korutürk Caddesi’nde konut ve iş merkezi(değer tespiti için eksper gerekiyor)
FATİH
(Balıklı Rum Hastanesi Vakfı, Şişli Karagözyan Ermeni Yetimhanesi Vakfı, Balat Surp Hreşdağabet Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı Vakfı, Beyoğlu Rum Ortodoks Kiliseleri ve Mektebi Vakfı’nın talep ettiği 30 gayrimenkuller)
*Hacı İsa Mektebi Sokak’ta 2 katlı işyeri olarak kullanılan apartman – 350 bin TL
*Atik Mustafapaşa Mahallesi’nde 3 katlı apartman – 500 bin TL
*Atik Mustafapaşa Mahallesi’nde 3 katlı müstakil konut
*Balat Hacı İsa Mektebi Sokakta tek katlı müstakil yapı – 100 bin TL
*Molla Aşkı Mahallesi’nde 2 katlı müstakil ev – 120 bin TL
*Balat’da tek katlı müstakil konut+işyeri – 130 bin TL
*Balat’da kullanılmayan 2 katlı yapı – 150 bin TL
*Balat’da tek katlı müstakil işyeri – 150 bin TL
*Molla Aşkı Mahallesi’nde 3 katlı apartman – 300 bin TL
*Hacı Evhaddin Mahallesi’nde 3 katlı apartman – 250 bin TL
*İki yüzlü çeşme sokak 2 katlı kagir ev
*İmrahor Mahallesi’nde 2 katlı ahşap bina. Kullanılmıyor. – 80 bin TL
*Hacı Hüseyin Ağa Mahallesi, 3 katlı ahşap apartman – 150 bin TL
*Hüseyinağa Mahallesi tek katlı yığma işyeri – 90 bin TL
*Hatip Musluhiddin mahallesi’nde 3 katlı yığma bina – 170 bin TL
*Hatip Musluhiddin mahallesi 3 katlı yığma bina, daire olarak kullanılıyor – 200 bin TL
*Fener-Kireçhane Sokak betonarme apartman
*Baki Dede Sokak, 3 katlı betonarme apartman – 400 bin TL
*Tevkii Cafer Mahallesi, 3 katlı yığma apartman, kullanılmıyor. – 140 bin TL
*Kasım Günari Mahallesi 2 katlı yığma apartman – 80 bin TL
*İmrahor Mahallesi 2 katlı yığma apartman daire olarak kullanılıyor – 75 bin TL
*Hakami Muhittin Mahallesi tek katlı müstakil ev – 120 bin TL
*Cafer Mahallesi At geçmez sokakta müstakil bina – 200 bin TL
*Kemikli Burun Sokak’da tek katlı kagir apartman
*Kemikli Burun sokakta müstakil yapı. – 100 bin TL
*Hacı Hüseyin Ağa Mahallesi 3 katlı betonarme apartman – 300 bin TL
*Hacı Evhaddin Mahallesi 2 katlı betonarme bina, daire olarak kullanılıyor. 220 bin TL
*Yedikule İstasyon Caddesi’nde 2 katlı ahşap bina – 80 bin TL
*Hacı Evhaddin Mahallesi’nde 3 katlı yığma bina – 100 bin TL
*Hatice Sultan mahallesinde kagir ev
SARIYER
(Yedikule Surp Pırgıç Ermeni Hastanesi Vakfı ve Boyacıköy Surp Yeris Mangas Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı Vakfı’nın talep ettiği gayrimenkuller)
*Emirgan Yaver Selahaddin Sokakta mülk. – 500 bin tl
*Emirgan Kantaşı sokakta müştemilat. – 650 bin dolar
*Emirgan Zengerdan sokakta 48 ve 50 numaralar arası 3 bina – 3 milyon dolar
*Sarıyer Mektep Sokaktaki Yeni Mahalle Spor Kulübü – 250 bin TL
*Yenimahalle caddesi 87 numarada işyeri (manav olarak kullanılıyor) – 152 bin TL
*Yenimahalle’de 1-3 numaralardaki 2 bina. Mesken olarak kullanılıyor. – 1 milyon 500 TL
*Yenimahalle Ağabayırlı Sokak 4 numaradaki bina – 600 bin TL
*Büyükdere Mahallesi Canfes Sokak 229 numaradaki apartman. – 1 milyon 500 bin TL
*Büyükdere Mahallesi Cami sokaktaki 18 numaralı apartman – 1 milyon 800 bin TL
EMİNÖNÜ
(Gedikpaşa Ermeni Protestan Kilisesi ve Mektebi Vakfı, Balıklı Rum Hastanesi Vakfı, Balat Surp Hreşdağabet Ermeni Kilisesi ve Mezarlığı Vakfı’nın talep ettiği gayrimenkuller
*Saraç İshak Mahallesi, Şakir Efendi Çeşmesi sokaktaki 5 numaradaki yığma kagir bina
*Mimar Hayrettin mahallesi, Esirci Kemalettin sokaktaki 25 numaradaki yığma kagir bina
*Saraç İshak mahallesi, Şakir Efendi Çeşmesi Sokaktaki 1 ve 3 numaralı 2 parseldeki otopark
*Saraç İshak mahallesi Şakir Efendi Çeşmesi Sokakta 2 numaradaki yığma kagir konut.
*Beyazıt mahallesi, Yağlıkçılar sokakta eski eser bir han
*Beyazıt Mahallesi Çadırcılar caddesi 91 numaradaki yığma kağir bina
*Molla Fenari Mahallesi’nde Çemberlitaş otoparkı içinde yığma kagir bina
*Beyazıt Mahallesi, Çadırcılar caddesi 107 ve109 numaralardaki 2 kagir bina
*Rüstempaşa mahallesi Vasıf Çınar caddesi 85 numaradaki yığma kagir bina
*Katip Kasım mahallesi Yeni Sepetci sokak 13 numaradaki betonarme apartman – 500 bin TL
*Katip Kasım mahallesi Langa Karakol sokak 25 numaradaki betonarme apartman – 500 bin TL
*Katip Kasım mahallesi Paşazade sokak numara 37’deki yığma kagir bina
*Beyazıt Mahallesi, Reisoğlu Sokaktaki 37 numarada yer alan kagir bina.
ÜSKÜDAR
Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’nın talep ettiği 4 gayrimenkul
*Burhaniye Mahallesi’nde 714 ada 2 nolu parselde yer alan boğaz ön görünümlü 4 bin metrekare arazi (3 milyon dolar civarı)
*Valide Atik Mahallesi’nde bir kısmı yola gitmiş müstakil ev
*Valide Atik Mahallesi No 21’deki tek katlı müstakil ev
*Kuzguncuk Bahçesaray Sokak Numara 13’de yer alan 2 katlı müstakil ev.
BEŞİKTAŞ
Bebek Ayaz Bostan Sokakta numara 4 ile 36 arasında kalan çok katlı 17 adet apartman
Mecidiye Gözlükçü sokak no 6’da yer alan apartman – 1 milyon TL
Ortaköy Muallim Naci Caddesi 18 numarada yer alan boğaz ön görünümü olan konut – 1 milyon dolar
Mecidiye Palanga caddesi numara 2 de yer alan müstakil Konut – 250 bin TL
Robert Koleji karşısında boğaz ön görünümü olan apartman – 1 milyon dolar
Sekbanlar sokakta boğaz ön görünümü olan apartman – 1 milyon dolar
Arnavutköy Abdullah Molla Sokak 26 numarada yer alan boğaz ön görünümü olan apartman – 1 milyon 500 bin dolar
Mecidiye Büyükşekerci Sokak 23 numarada yer alan konut – 250 bin TL
Mecidiye Çevrimiçi sokak numara 3’deki konut – 250 bin TL
Ortaköy Fakirhane sokak numara 3 de yer alan apartman – 1 milyon TL
Ortaköy Fakirhane sokak karayolları kamulaştırma sınırı içindeki mülk – 100 bin dolar
Mecidiye Çevrimiçi sokak numara 19/1’de yer alan konut – 150 bin dolar
Ortaköy Fakirhane sokak Numara 1’de yer alan konut – 150 bin dolar
Yıldız Çırağan caddesi numara 50’de yer alan ticaret merkezi – 4 milyon dolar
Mecidiye Tarçın sokak numara 16 ve 18’de yer alan 2 apartman – 1 milyon dolar
Ortaköy Bulgurcu Sokak numara 5’de yer alan konut – 250 bin TL
Türkali Maşuklar Yokuşu numara 31’de yer alan müstakil konut – 250 bin TL
Bebek’de Kolejyolu Sokakta boğaz ön görünümü olan konut – 1 milyon dolar
Arnavutköy Düzyol Sokak numara 67’de yer alan boğaz ön görünümünde apartman – 1 milyon dolar
Arnavutköy Dereçıkmazı Sokak numara 2’de boğaz ön görünümü olan apartman – 1 milyon dolar
KADIKÖY
(Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’nın Kadıköy sahil’e çok yakın olan Rasimpaşa bölgesi ve Göztepe’de E5 kenarında yer alan toplam 8 adet gayrimenkul var)
*Göztepe Hatboyu Sokak ile Ege sokağın tesiştiği alandakı 506 ada ve 9 nolu parseldeki çok katlı bina – 1 milyon 200 TL
*Nadir Ağa sokak ve Ağa sokak arasında kalan 507 ada 70 parselde yer alan arazi
*Kazasker Sokak 47 ada 6 nolu parselde yer alan apartman – Daire fiyatı 300 bin TL
*Moda-Bademaltı Sokak’daki 151 ada 29 parselde yer alan apartman – Daire fiyatı 400 bin TL
*Göztepe Yeşilbahar Sokakta 395 ada 3 nolu parselde kalan apartman – 500 bin TL
*Belediye Kat Otoparkı’nın köşesindeki Kırmızı Kuşak Sokağı’nın köşesindeki 31 ada 6 parseldeki arazi
*Kadıköy’ün sahil kısmındaki Rasimpaşa Yurttaş Sokak’daki 215 ada ve 17 parseldeki gayrimenkul – 250 bin TL
*Sahilde İskele Sokak ve Taşlı Bayır Sokağın kesiştiği 563 ada ve 14 nolu parseldeki gayrimenkul – 400 bin TL
ADALAR
(Balıklı Rum Ermeni Hastanesi Vakfı’nın Büyükada ve Heybeliada’da 1’i arazi olmak üzere çoğunluğu iskeleye yakın ahşap köşk ve konaklardan oluşan talep ettikleri 10 gayrimenkul)
*Büyükada-İcra Sokak’da 85 ada 134 parselde yer alan 5 katlı 15 daireli bina(Değeri 2.250 milyon $)
*Kadıyoran’da 242 ada ve 41 parselde 1764 metrekare arazi üzerinde ahşap köşk(Değeri 1 milyon dolar)
*Kıdıyoran Burnu’nda 73 ada 11 parselde arazi (Değeri ancak bir eksper heyeti ile biçilebiliyor. Tahmini bedel 5 milyon dolar olarak öngörülüyor)
*Mekik Sokak ve Zağnos Paşa Sokağın kesiştiği köşede tam çarşıda 34 ada 17 parsel de müstakil konut(değeri ortalama 400 bin TL)
*Büyükada Çarşı’sına yakın Kıvılcım Sokak’da 14 ada 17 parseldeki köşebaşında 2 katlı yığma bina(Değeri 250 bin TL civarında)
*Nedimdoğan Sokak’da 242 ada 41 parselde yer alan 2 katlı müstakil ev(150 bin dolar civarı)
*Büyükada’da 82 ada 9 parselde yer alan İskele Meydanı’nda 3 katlı köşk(değeri 1.6 milyon dolar)
*Malül Gazi Caddesi’nde 50 ada 4 parseldeki 3 katlı yığma bina(250 bin TL)
*Nevzat Bey Sokak’da 135 ada 11 parseldeki 2 katlı ahşap ev(500 bin TL)
*Refah Şehitler Caddesi’nde müstakil konut

Türklerin Müslümanlaştırılmaları

Posted in Uncategorized on 02 Haz 2009 by buyukakin

Anthony Javkins

 

 

 

 

 

 

 

 

(*)

 

Omer Malik’ten bir makale;

Türklerin Müslümanlaştırılmaları

Giderek daha çok siyasete bulaştırılmak istenen İslam, ilk olarak Türklere ne şekilde ve hangi şartlarda gelmiştir pek bilinmez, sanki bilinmesi de pek istenmez. Ancak, bir çoğumuzun bilmediği, yada bilmek istemediği bu tarih, en çok bilmemiz gereken konuların başında gelmektedir..

Aşağıdaki döküman tamamen İslami kaynaklardan, Taberi ve Zekeriya Kitapçı gibi İslami tarihçi ve yazarlardan düzenlenerek hazırlanmıştır.

Türklerin ilk Müslümanlaştırılmaları ile ilgili 670 li tarihlere dayanan bilgiler maalesef okullarda bizlere hiçbir zaman verilmemiş, verilen bilgiler ise, Türklerin Müslümanlığa geçişleri kendi istekleri ile olmuş gibi gösterilerek, 740 lara kadar ki tarih atlanarak verilmiştir.

İslam’ın Türklere zorla kabul ettirilmeleri ile ilgili 670 lerden başlayarak 740 lara kadar uzanan tarihin bize okullarda anlatılmamasının nedenlerini, bu kısa tarihi öğrenince biraz daha anlamak mümkün olabilecektir. Şimdi, bu atlanan 70 senelik tarihe bir göz atalım..

Müslüman Arapların Türklere İlk Saldırıları

Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında bulunan bölge tarihi ipek yolu üzerindedir.. Türk beylikleri, bu bölgedeki, Buhara, Semerkant, Talkan, Baykent gibi şehirlerde yerleşmiş yaşıyorlar, deri imal ediyor ve pamukdan kağıt üreterek bunları satıyor ve iyi de para kazanıyorlardı.. Bu üretimlerinin yanı sıra Altın madenleri çalıştırıyorlardı..Özellik le adı zengin şehir manasına gelen, Semerkant’ın zenginliğinin o devirde dillere destan olduğu söylenir.. Bu zenginlik ötedenberi Talancı Arapların iştahını kabartıyorduysa da, Türklerden çekiniyorlar ve araya sınır olarak koydukları Ceyhun nehrini geçmeye pek cesaret edemiyorlardı.. Çünkü daha önce Halife Osman zamanında, Muhammed bin Cerir komutasındaki Araplar İslamı yayma bahanesiyle oraları talan etmek için 2700 kişilik bir ordu ile Fergane’ye kadar girdiysede Türkler tarafından yok edilmişlerdi.. Ancak daha sonraları Muaviye tarafından, Ceyhun nehrinin altında kalan Horasan’ın tamamiyla işgal edilmesi ile o bölgede ilk Araplaştırma ve İslamlaştırma girişimleri başlamış oldu..

Buhara’nın Talan Edilmesi

Horasan’ın kendileri tarafından tamamen işgal edilmesinden cesaret alan Araplar, Muaviye’nin ilk Horasan valisi olan, Ubeydullah bin Ziyad 673 yılında bu sefer ilkinden çok daha kalabalık 24000 kişilik bir ordu ile Ceyhun nehrini geçerek Kibac Hatun yönetimindeki Buhara’yı kuşatır. Kibac Hatun diğer Türk beyliklerinden yardım istersede bu yardım kendisine gelmez ve Araplar verdikleri kayıplardan dolayı Buhara’yı işgal edemezlersede tam anlamıyla talan ederler.. Daha sonra, Muaviye’nin ikinci Horasan Valisi, Halife Osman’ın oğlu Said’de Buhara’ya saldırmaya hazırlanır.. Kendisine diğer Türk Beyliklerinden yardım gelmeyeceğini anlayan Kibac Hatun, Said’le anlaşma yapmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre, Kibac Hatun, Said’e diğer Türk Beyliklerine yapacağı saldırılarda önüne çıkmayacağına dair güvence ve bu güvencenin teminatı olarak da Buhara’daki Türk asilzadelerinden rehinler verir.. ( Bu sayı kimi tarihcilere göre 50 kimine göre de 80’ dir… ) Bu anlaşmanın verdiği rahatlıkla Said, zenginliğini öteden beri duyduğu Semerkant’a saldırır.. Semerkant’ı baştan aşağı talan eder ve topladığı binlerce Türk gencini, köle pazarlarında satmak için Horasan’a getirir.. Said daha sonra Kibac Hatun’dan aldığı 80 kadar rehine tarafından bir punduna getirilmiş ve hançerlenerek öldürülmüştü….( Said’i öldürdükten sonra dağa kaçmayı başaran rehinlerin orada açlıktan öldüğü söylenir ) Said’den sonra, Horasan Valisi Salim bin Ziyad olur. Horasan’da Muaviye’nin oğlu Yezid’e bağlıdır.. Ziyad’da ayni şekilde 680 yılında Türkleri İslamlaştırmak ve şehirlerini talan etmek için saldırır fakat püskürtülerek geri çekilirler.. Bu sefer, kendi orduları Türkler tarafından talan edilerek silahları alınır.. Daha sonra Araplar daha güçlü bir orduyla tekrar saldırır ve Türkleri gene talan ederler.. Bu talandan her Arap 2400 dirhem alır.. ( Bir kölenin satış fiyatı 300 ile 500 dirhem arasında olduğu düşünülürse, bu durumda aldıkları ganimet adam başına 7 veya 8 köleye eş değerdedir..)

Haccac ve Rutbil

İslam’da ilk asimilasyon 685 yılında Abdülmelik ile başlar.. Abdülmelik, etrafını İslamlaştırmaya adı İslam tarihine kandökücü zalim olan Haccac’ı kendisine yardımcı seçerek başlar.. Abdülmelik önce civar halkların dillerini Arapçalaştırdı.. Harac karşılığı önceden bazı hakları kabul edilmiş olan gayri müslimlerin bütün haklarını geri aldı.. Bu arada Haccac’ı Irak genel valiliğine atadı.. Haccac’ın Irak’a genel vali atanmasından sonra Türklerin kaderinde ilk köklü değişikler başlamış oldu.. Haccac ilk olarak Ubeydullah ibni Ebi Bekri’yi Sicistan’a, Muhalleb ibni Ebi Sufra’yi da Horasan’a vali yapar.. O tarihte, Sicistan’ın Türk Hükümdarı Rutbil’dir ve Araplara vergi vermektedir.. Haccac, bununla yetinmez ve Ubeydullah’ı Rutbil’in üzerine göndererek ondan tam olarak teslim olmasını ister.. Rutbil önce bu teklifi kabul etmek istemez.. Bunun üzerine Ubeydullah Rutbil’in üzerine yürür.. Rutbil 18 fersah geriye çekilerek Ubeydullah ve ordusunu kuşatma altına alır..Ubeydullah, Rutbil’den kurtulmak için 700000 dirhem teklif ederse de Rutbil kabul etmeyerek Arap ordusunu büyük bir bozguna uğratır.. Buna çok kızan Haccac 40000 kişilik büyük bir ordu toparlayarak, Abdurrahman ibn Esas komutasında Rutbil’in üzerine gönderir.. Rutbil’i yenemiyeceğini anlayan Esas, bu sefer onunla anlaşır.. Bu olay karşısında çılgına dönen Haccac, Esas’ı yakalatmak üzere bir birlik gönderirse de, Esas’ın ordusu bu birliği yenilgiye uğratır ve geri kalanları da Basra’ya kadar sürer. Ancak burada yenilen Esas’ın ordusu dağılır ve Esas Rutbil’e sığınır.. Bunun üzerine Haccac, Esas’ı kendisine vermesi için Rutbil’i tehdit eder.. Vermediği taktirde çok büyük bir ordu ile üzerine yürüyeceğini ve bütün Türk şehirlerini harap edeceğini, verirse de kendisinden 7 sene hiç vergi almayacağını söyler.. Türk şehirlerinin tekrar bir savaşa girmesini istemeyen Rutbil, 7 sene haraçtan muaf tutulacağını da düşünerek Haccac’ın bu teklifini kabul eder ve Esas ve yakınlarını Haccac’a teslim eder.. Ancak, Rutbil Haccac’a güvenmekle hata yaptığını daha sonra anlayacaktır.. Haccac Rutbil’den Esas’ı teslim aldıktan sonra derhal yeni bir ordu düzenleyerek 699 yılında Muhelleb bin Ebi Sufyan komutasında Türk şehirlerinin üzerine gönderir.. Hocente, Kes, Sogd ve Nesef’i ele geçirirsede Türkler direnirler.. Horasan valiliğine Muhelleb’in oğlu Yezid gelir.. Yezid ibni Muhelleb’de Türk şehirlerini talan eder.Yezid’in savaşçıları, Harzem’den ele geçirdiği Türkleri boyunlarına damga vurarak köle pazarlarında satarlar.. Bu tarihlerde, Araplar Türklerin yurtlarını devamlı olarak istila edip şehirlerini talan ettilersede kalıcı bir üstünlük sağlayamamışlar, elde ettikleri yerleri sonunda tekrar Türlere geri vermek zorunda kalmışlardı..

Kuteybe ibni Müslim

705 yılında Abdülmelik öldüğünde yerine oğlu Velid geçer.. Ve Türk tarihini önemli şekilde etkileyecek olay, Kuteybe ibni Müslim’in Horasan’a vali atanması olur.. Bu zamana kadar kalıcı bir başarı elde edemeyen Araplar onun zamanında Türk yurtlarında kalıcı başarılar elde etmişlerdir.
Türklerin gerçek anlamda kılıç zoru ile Müslümanlaştırılmaya başlamaları Kuteybe zamanında olmuştur..Vali olduğu andan itibaren, Türk Beyliklerinin toptan işgal edilerek İslamlaştırılması için çok güçlü bir ordu kurmaya başlar.. Merv’de askerleri toplayarak, Allah kendi dininin aziz olmasi için size bu toprakları helal kıldı der.. Sanki, Bakara suresi 193’ü …. “Yalnız Allah dini kalana kadar onlarla savaşın…” yada “8.Enfal /.39’u “din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın!” . ayetlerini savaşçılarına hatırlatarak Arap ordusunu Türklerin üzerine sürer.. Kuteybe ilk olarak Baykent’i kuşatır.. Diğer Beyliklerden Türk Savaşçılar Baykent’in savunmasına yardıma gelirler.. İki ay süren bir savaş olur. Kuteybe tam bir zafer kazanamazsa da, Türkleri haraca bağlayan bir anlaşma yapmaya zorlar.. Şehir yıkımdan kurtulur ama, şehre giren Araplar anlaşmaya rağmen şehrin bir kısmını yağmalarlar ve şehirden ayrılırlarken arkalarında bir de askeri garnizon bırakırlar.. Başlarına gelecekleri anlayan Türkler ayaklanmaya başlarlar ve kendi aralarında silahlanarak karşı bir mücahit birliği kurarlar, Baykent’de karışıklıklar başlar.. Bunun üzerine Kuteybe Baykent’e tekrar gelerek nekadar silahlanan Türk varsa hepsini öldürtür.. Kadınları ve çocukları esir alır ve şehri tekrar baştan aşağı yağmalar..

Taberi’nin anlatımlarına göre, Kuteybe’nin aldığı ganimetlerin haddi hesabı yoktur.. Taberi, bütün Horasan’ı işgal ettiklerinde dahi bu kadar ganimet toplayamadıklarını söyler..

Şehrin yağmasından sonra, daha önce Horasan’da Merv’e getirilmiş olan Arap aileleri, Merv’den getirilerek Baykent’e yerleştirilir.. Muhafız birlikleri oluşturulur.. Valilik den vergi tahsildarlığına kadar bütün denetim organları Araplar’dan oluşturulur.. Türklerin Budist ve Zerdüşt inançlarını simgeleyen bütün heykeller toplatılır, taş olanlar kırılır, altın olanlar eritilerek ganimet olarak Araplar tarafından alınır.. Bunlar, Enfal suresinde yazdığı gibi, sanki Araplara Allah’ın verdiği ganimetlerdir.. Daha sonra esir edilen kadın ve çocuklar kocalarına ve babalarına geri satılır.. Müslümanlar, Baykentli Türklerin neleri var neleri yoksa almışlar, şehrin onarımı da gene Türklere kalmıştır..Bundan sonra sıra gelir Buhara’nın tamamen işgal edilip Müslümanlaştırılmasına..

Buhara’nın Tekrar Kuşatılması ve İlk Türk Katliamı

Kuteybe Merv’de büyük bir hazırlık yapar.. Bu arada Vardana ve Buhara beylikleri arasında çatışmalar vardır.. Müslümanlara karşı mücadele etmek için bu çatışmalar derhal durdurulur ve Vardan Hudat, Kuteybe’ye karşı Türklerin başına geçer.. Kuteybe önce, Numiskent ve Ramitan’a saldırır ve buraları kolayca istila eder.. Demirkapı önlerinde Vardan’la çarpışırlar.. Vardan savaşı kaybeder ve Buhara’ya doğru çekilir.. Ancak Kuteybe’de, savaştan yorgun düştüğü için Buhara’yı alamadan Merv’e geri döner.. Haccac bunu başarısızlık olarak kabul eder ve, Buhara’yı mutlaka almasi için Kuteybe’ye emir verir..Kuteybe büyük bir hazırlık yaparak bir sene sonra tekrar Buhara’yı kuşatır.. Türkler direnir ve Kuteybe başarılı olamaz, ordusu dağılmaya başlar.. Bunun üzerine Kuteybe her bir Türk başı için askerlerine 100 dirhem vaad eder.. Para hırsı ile gayrete gelen Araplar, şehri istila ederler..Bütün direnen Türkler kılıçtan geçirilerek tam bir katliam yapılır, Araplar Türk kadınlarına tecavüz ederler, beğendikleri kadınları ya cariye olarak kullanmak yada köle pazarında satmak üzere alıkoyarlar.. Erkeklerden de binlerce kişiyi köle olarak satmak üzere beraberlerinde götürürler.. Araplardan oluşan yeni bir idari kurumlaşma yapılır.. Diğer beyliklerden tepkiler gelmeye başlayınca da, Buhara Melikesi Hatun’un oğlu Tuğ Sad kukla hükümdar yapılır.. Tuğ Sad tarihe hain bir işbirlikçi olarak geçer.. Daha sonrada Müslüman olarak oğluna da, efendisi Kuteybe’nin ismini vererek bağlılığını kanıtlar.. Etkili bir kolonizasyon yapmak isteyen Kuteybe bunun için öncelikle yerli halkı İslamlaştırmaya başlar.. Buhara halkı önceleri Müslüman olmuş gibi görünselerde bu dini kabul etmek istemezler..Kuteybe Türklerin aslında Müslüman olmadıklarını, evlerinde İslami kuralları tatbik etmediklerini anlar ve yeni bir yöntem geliştirir..Bu yönteme göre Türkler evlerini Araplarla paylaşmak zorunda bırakılırlar ve bu şekilde bire bir kontrol altına alınırlar.. İslami kurallara uymayanlar ise ağır cezalara uğratılırlar..
( Bugün, bazı İslami yazarlar bu getirilen tedbirlerin İslam’ın Türkler tarafından kabul edilmesinde çok yarar sağladığını açıkca ifade ederler..Bu yaklaşım da üzerinde düşünülmesi gereken bir konudur.. )
Kuteybe’nin bu zorlamaları karşısında, halkdan bazı direnişçiler çıkar.. Gizlice silahlanırlar..Bu durum karşısında Araplar camiye dahi silahsız gidemez olurlar..Kuteybe baskıları arttırır, kendi aralarında örgütleşen Türkleri yakalattırıp öldürtür.. Bu arada yeni vergi yasaları getirir.. Yerli halk, halifeye senede 200000 dirhem, Horasan valisi Haccac’a da 10000 dirhem vergi ödemeye mecbur bırakılır.. Bunun dışında Arap askerlerinin atlarına yem temin etmeye, oraya getirilip yerleştirilen Arap ailelerine odun temin etmeye ve onlara tahsis edilen arazilerde çalışmaya mecbur bırakılırlar.. Kadınlar, kızlar Araplara cariye yapılırlar.. Buhara Türkleri bu yıllarda dünyadaki çok az milletin yaşadığı vahşeti ve ızdırabı yaşar.. Kuteybe’nin getirip Türk evlerine yerleştirdiği Arap’lar, Türklerin o zamana kadar yaptıkları bütün birikimlerinin üzerine konarlar, Türklerin tarlalarını alır ve Türkleri o tarlalarda çalıştırırlar.. İste Tek din İslam oluncaya kadar savaşın diyen ayet, Arapları Türklerin sırtından geçimlerini sağlayacak ortamı yaratmıştır..Allah dini dedikleri İslam, Ahzab Suresi / 50 de olduğu gibi, savaşta gasp edilen Türk kızlarınıda ganimet olarak görür, ve Araplara cariye olmalarını helal kılar..Cuma namazı zorunlu hale getirilir.. Genede Türkerden rağbet görmez. Bunun üzerine Kuteybe, namaza gelenlere 2 dirhem vaad ederek önce fakirler üzerinde İslamın etkili olmasını temine çalışır.. Bu uygulama nispeten başarılı olur.. Fakir halktan para için camiye gidenler olur..

1. Büyük Katliam ( Talkan Katliamı )

Buhara’da olanlar diğer Türk Beyliklerinde de etkilerini gösterir.. Aynı şeylerin kendi başlarına geleceğinden korkmaktadırlar.. Sogd meliki Neyzek Tarhan şehrinin yıkıma uğramaması için Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır.. Bu anlaşmaya göre Tarhan haraç verecek ve tarafsız kalacaktır.. Ancak bu tarafsız kalmalar ve Türklerin birleşememeleri Arapların işlerini kolaylaştırmış ve Türk beyliklerini istedikleri gibi istila edip talan etmişlerdir.. İlk olarak saldırıya uğrayan Kibac Hatun’a diğer beyliklerden yardım gelmeyince, o yardımı esirgeyenler aynı akibete uğramışlardır.. Bu olaylarda Türklerin belli bir şekilde organize olamamaları da onların Araplar tarafından istila edilmelerini kolaylaştırmıştır.. Neyzek Tarhan daha sonra Kuteybe ile yaptiğı anlaşmada hatalı olduğunu ve bu anlaşmanın kendisine hiçbir güvence getirmeyeceği gibi diğer Türk Beylerine de ihanet etmiş olacağını anlar.. Tohoristan’a dönerek bütün Türk Beyliklerine birer mektup yazar ve onları ortak bir direnişe girmeleri için uyarmaya çalışır.. İlk olumlu yanıt Talkan meliki Sehrek’den gelir..Tarhan’ın planlarını öğrenen Kuteybe, buna karşılık Belh şehrinde hazırlık yaparak, baharda büyük bir ordu ile Talkan şehrine doğru yürür.. O ana kadar bir direniş hazırlığı yapamayan Talkan şehri meliki Sehrek, Kuteybe’nin gelişinden önce şehri terkeder.. Şehre hiç savaşmadan giren Kuteybe’nin adamları şehirde eli kılıç tutabilen nekadar erkek varsa hepsini kılıçtan geçirirler.. Bu katliam o zamana kadar yapılanların en büyüğüdür.. Kuteybe bu katliamı diğer beyliklere ibret olması için yapar.. Kuteybe’nin askerleri öldürebildikleri kadar öldürürler, geri kalanları da, Talkan yolu üzerindeki ağaçlara asarlar.. Bu yolun 4 fersah ( 24 Km.) mesafelik bölümü Türklerin ağaçlara asılan cesetleri ile doludur.. Talkan katliamı tarihe, Arapların o güne kadar yaptıkları katliamların en büyüğü olarak geçmiştir.. Halk, Müslüman Araplarla savaşmadığı halde, Kuteybe ve askerleri sırf diğerlerine örnek olsun diye 40.000 kadar kişiyi kılıçtan geçirmiş, ağaçlara asmıştır.. bütün bunlar hep İslam adına yapılmıştır..
Kuteybe, Talkan katliamından sonra Suman’a girer.. erkeklerin pek çoğunu öldürterek, kadınlarını ve kızlarını cariye olarak alıkoyar.. Daha sonra Kes ve Nesef’de aynı şeyleri yapar.. Erkekler öldürülür, Türk kadın ve kızları utanç verici bir şekilde Araplara cariye olurlar.. Daha sonra Faryab’a yönelir ve Faryab’ın teslim olmasını ister.. Faryab halkı başlarına gelecekleri bildiklerinden teslim olmaya yanaşmazlar.. Erkekleri dövüşerek ölürler.. Bütün şehir yakılır.. Araplar bu şehre yakılmış şehir anlamında Muhtereka derler.. Kuteybe, Faryab’dan sonra, Tarhan’ın çekildiği kale Bazgis’i kuşatır.. 2 ay süreyle devamlı olarak buraya saldırır fakat bir sonuç elde edemez.. Bu arada kış yaklaşır..Kuteybe’nin kışın savaşacak gücü yoktur ancak, kale içindeki Türklerin de yiyecekleri bitmiştir.. Her iki tarafta savaşın kendileri için kaybedildiğini düşünür.. Kuteybe son olarak bir hileye baş vurur.. Tarhan’ın yanına Muhammed bin Selim adındaki adamını gönderir.. Muhammed ibni Selim Tarhan’ın teslim olması durumunda kendisine hiç bir şekilde zarar gelmeyeceği güvencesini verir.. Kalenin açlık içinde olmasından dolayı Tarhan’ın Kuteybe’nin teklifini kabul etmesinden başka yapılacak bir şeyi yoktur.. Komutanları ile görüşüp teklifi kabul ederler.. Silahlarını teslim ederek kaleden çıkarlar.. Tarhan kaleden çıkar çıkmaz yakalanır, etrafı hendek açılmış bir çadırda zincire vurulur..Kuteybe bu arada Tarhan’ı hemen öldürmez.. Haccac’a haber göndererek ne yapacağını sorar.. Haccac Tarhan için, “ O bir Müslüman düşmanıdır hiç aman vermeden öldür” der.. Kuteybe önce Tarhan’ın iki oğlunu, Tarhan’ın ve toplanan halkın gözü önünde öldürtür.. Arkasından 700 kadar Türk savaşçısının başlarını gene Tarhan’ın ve halkın gözü önünde kestirir.. Tarhan’ı da bizzat kendisi öldürür.. Bütün kesilen başlar Haccac’a gönderilir.. Kuteybe sanki Kuran’daki ayetleri yerine getirmiştir..

9 Tevbe. 123. Ey iman edenler! Kâfirlerden yakınınızda olanlara karşı savaşın ve onlar (savaş anında) sizde bir sertlik bulsunlar. Bilin ki, Allah sakınanlarla beraberdir.

Tarhan’ın öldürülmesinden sonra, Kuteybe, Aral Gölü’nün altında bulunan Harzem bölgesine yürür.. Harzem’de Caygan ile Havarizat arasında taht kavgası vardır.. Kuteybe Caygan’la işbirliği yapar.. Önce Havarizat ile etrafındakileri öldürtür.. Arkasından Camhud melikini yenerek 4000 civarında esir alırlar.. Ancak, daha sonra bunlar Kuteybe’nin emri üzerine öldürülürler..

Bu olay, Ziya Kitapçı’nın, İslam Tarihi ve Türkler adlı kitabında aynen şöyle anlatılır ;
Bu harblerden birinde, et-Taberi’nin bütün tafsilatı ile anlattığına göre, bir defasında Abdurrahman b. Müslim, Kuteybe’ye, 4000 esirle gelmişti. Kuteybe, Abdurrahman’ın böyle kalabalık Türk esirleri ile geldiğini görünce hemen tahtının çıkarılmasını ve bir meydana kurulmasını istedi. Tahtının üzerine mağruru bir eda ile oturan Kuteybe, bu Türk esirlerinden bin tanesini sağına, bin tanesini soluna, bin tanesini arkasına ve bin tanesinide önüne dizilmelerini söylemiş ve sonrada Arap askerlerine dönerek yalın kılıç bu Türklerin kafalarının koparılmasını emretmiştir. Cebbar, zorba, insafsız Arap komutanının etrafının bir anda bu Türklerin kafa kol ve gövdeleri ile bir kan gölü haline geldiğinden hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Bu harblerde öldürülen Türklerin haddi hesabı yoktu. Nitekim bu vahşetten adeta gururlanan bir Arap şairi Kaah el-Aşkari şöyle haykırmıştır,

Kazah ve Facfac önlerinde korkudan birbirlerine sarılmış zavallı Türkleri öldürdüğünüz geceleri hele bir hatırlayınız.

Herkesi kılıçtan geçirdiniz. Sadece ata dahi binmeyecek yaşta küçük çocuklar kaldı. Binenlerde o hırçın atların sırtında sanki bir yük gibiydiler. ( Sayfa 314 )

Harzem’de ayaklanan halk, Kuteybe ile işbirliği yaptığı için Caygan’ı öldürür..Bunun üzerine, Kuteybe bütün Harzem’i yakıp yıkar, halkı kılıçtan geçirir.. Harzemli ünlü Türk bilgini, Biruni Harzem’deki uygarlığın yok edilişini şu şekilde anlatır.. “Kuteybe, her çareye baş vurarak Harzemlilerin yazılı dilini bilenleri, geleneklerini koruyanlarını, bütün bilginleri öldürttü, böylece herşey karanlıklara gömüldü.. İslam Harzemlilerin içinde girerken, onların tarihi hakkında bilinenleri artık öğrenme olanağı bırakmadı..Harzem’i yıktıktan sonra Kuteybe, Semerkant üzerine yürür..Semerkant meliki Gurek üzerine gelen Müslümanlara karşı diğer Türk Beyliklerinden yardım ister.. Taşkent ve Fergane’den yardım gönderir, fakat gelen birlikler yolda Kuteybe’nin askerleri tarafından pusuya düşürülerek yok edilirler..Semerkant, kuşatılır.. Araplar mancınık ateşi ile saldırırlar.. Daha fazla dayanamıyacağını anlayan Gurek, Kuteybe ile anlaşmak zorunda kalır..Bu anlasmaya göre,

1.Semerkant Araplara hersene 2.200.000 altın ödeyecektir..
2.Bir defaya mahsus olmak üzere 30.000 Türk gencini esir olarak verecektir..
3.Şehirde Cami yapılacaktır..
4.Şehirde eli silah tutan kimse dolaşmayacaktır..
5.Tapınak ve putlardaki tüm mücevherler Kuteybe’ye teslim edilecektir..

Daha sonra Kuteybe, altından yapılan putları erittirerek alır ve Merv’e geri döner.. Dönerken kardeşi Abdurrahman bin Muslim’i Semerkant’ın başına vali olarak bırakır..
Kuteybe’nin Merv’e dönüşünden sonra, Türkler kendi aralarında işgalci Müslümanlara karşı bir direniş birliği kurarlar.. Zaman zaman Ceyhun ırmağını geçerek Araplara pusu kurar ve ciddi zararlar verirler.. Haccac Kuteybe’ye Taşkent ve Fergana’yi işgal etmesi talimatını verir.. Kuteybe Taşkent’e gider fakat başarılı olamaz.. Bu arada Haccac ölür. Halife Velid, Kuteybe’ye Türklere karşı savaşları devam ettirmesini söyler.. Kuteybe bu sefer Kasgar’a doğru yola çıkar.. Tam Kasgar’ı kuşatacakken Halife Velid ölür, yerine Süleyman ibni Abdülmelik halife olur.. Bu yeni Halife ile arası hiç iyi olmayan Kuteybe Kasgar seferini yarıda bırakarak ona karşı ayaklanır, ancak kendi komutanları tarafından 11 yakını ile birlikte 716 senesinde kafası kesilerek öldürülür.. Çünkü Kuteybe’nin komutanları Halifeye karşı gelmek istememişlerdir..

2. Büyük Katliam.. ( Curcan Katliamı )

Kuteybe ve Haccac’ın ölümü, Arapların Türkleri Müslümanlaştırmak ve Türk şehirlerini talan etmek politikalarında bir değişiklik yapmamıştır.. Öncelikle, Araplardaki Türklere karşı olan korku ortadan kalktığı için, Araplar, Kuteybe’den sonra da aynı şekilde Türk yurtlarına saldırılarını sürdürmeye devam etmişlerdir.. Kuteybe’nin öldüğü aynı yıl olan 716 da, Yezid ibni Muhelleb Horasan’a vali atanır.. İlk iş olarak Dağıstan’ı işgal eder.. Dağıstan meliki Saltekin, Yezit’e karşı uzun süre dayanır.. Sonunda Dağıstan düşer.. Şehir yağmalanır ve 14000 kişi öldürülür..Dağıstan’dan sonra Curcan’a yönelir.. Curcan 300.000 dirhem karşısında savaşmadan teslim olur.. Yezid, Curcan’a bir bölük asker yerleştirerek, Taberistan’ a doğru yola koyulur.. Taberistan Meliki, İsfehbed, Deylem melikinden 10000 kişilik bir yardım alarak savaşa başlar.. İsfehbed savaşırken, Curcan halkı da ayaklanarak Esed ibni Abdullah komutasındaki askerleri imha ederler.. Yezid öfkeye kapılır, Curcan’lı Türkleri yendiğinde kanlarından değirmen döndürüp ekmek yiyeceğine dair Allah’a yemin eder.. Askerlerini toplayarak Curcan üzerine yürür.. Curcan beyi, şehirden çıkarak Curcan kalesine çekilir. 7 ay süren savaştan sonra, kale düşer.. Curcan beyi öldürülür.. Kaledeki askerler esir alınır.. Araplar, daha sonra Curcan şehrine girerler.. Burada da aynı şekilde Kuteybe’nin yaptiğı katliama benzer bir katliam yapılır.. Türkleri öldürerek, 4 fersah boyunca sağlı sollu ağaçlara astırır.. Allah’a verdiği sözü yerine getirmek için, esir aldığı binlerce Türk’ü, Enderiz vadisindeki nehrin kenarına sürükler, orada askerlerine korumasız Türkleri öldürtür.. Öldürülen Türklerin kanlarını nehire akıtır.. Nehrin suyuyla akan kanlardan, ilerideki değirmenden un ve ekmek yaptırarak yer ve Allah’a verdiği sözü yerine getirir.. Katliamdan geriye kalan kız ve kadınlardan beş de biri cariye olarak halifeye ayrıldıktan sonra, geriye kalanlar askerler arasında ganimet olarak paylaştırılır..
Kaynaklar Curcan katliamında Talkan katliamında olduğu gibi yaklaşık 40.000 Türk’ün öldürüldüğünü söylerler..
717 yılından sonraki zaman, Arapların kendi aralarındaki çatışmalarla geçer.. Buraya kadar dikkat ederseniz, ilk Arap saldırıları başladığında Kibac hatun diğer Türk Beyliklerinden yardım istediği halde istediği yardım kendisine verilmemişti.. Sonra o yardımı göndermeyenler, yardıma muhtaç duruma düştüler.. Bu olaylardan Türklerin daha o zaman da aralarında tam bir birlik ve beraberlik sağlayamamış olduklarını görüyoruz.. 717 yılında Ömer ibni Abdulziz halife olur..İki yıl sonra hastalanır yerine, 719 da, Yezid ibni Abdülmelik geçer.. Yezid ibni Abdülmelik ile Yezid ibn Mehleb’in arası iyi değildir.. Yezid ibn Mehleb hapse attırılır ancak, Yezid ibni Mehleb hapisten kaçarak, Basra’da örgütlenir ve Yezid ibni Abdülmelik’e karşı ayaklanır.. 721’de Abbas ve Mesleme adında iki komutan önderliğinde kurulan hilafet ordusu Yezid ibni Mehleb ile savaşır.. Bu savaşta Abbas ve Yezit ibni Mehleb olur.. Yezit’in kafası kesilerek halife Yezit ibn Abdülmelik’e yollanır.. Mesleme, Mehleb’in yakını olan yaklaşık 300 kişinin daha kafasını kestirerek öldürtür. Yezid ibni Mehleb’in oğlu olan, Muaviye ibni Yezid’de elinde bulundurduğu 32 kadar Mesmele taraftarının kafasını kestirtir.. Aralarındaki savaş, Mehleb taraftarlarının tamamen yok edilmesi ile biter… Mesmele, Mehleb’den ele geçirdiği aralarında Türklerin de bulunduğu cariyeleri Cerrah ibni Hakem’e satar..Bu arada, Yezid ibni Mehleb’in yerine getirilen yeni Horasan Valisi, Cerrah ibni Abdullah, Türkmenistan’ın iç kısımlarına bazı saldırılar yaparsada başarılı olamaz..
Kuteybe’nin ölümüyle birlikte Türk topraklarına yapılan akınlar eskisi kadar başarılı olamamışlardır.. Bu dönemde İslam yayılmacılığı bir duraksama içine girer.. Halife II. Ömer ibn Abdülaziz, işgal altında bulunan yörelerdeki Arap egemenliğinin her geçen gün biraz daha zorlaşır bir hale gelmesinden dolayı bu bölgelerde yaşanan gerginliğin azaltılarak İslam’ın kuvvetlendirilmesine çalışır.. Kendisine bağlı yöneticilere, “ Bundan böyle Türk Beyliklerine saldırmayın, hakimiyetiniz altında bulunan bölgelerde gücünüzü arttırarak İslamı yaymaya çalışın” demiştir.. Ayrıca, II. Ömer, Müslüman olan halklardan cizye alınmamasını istersede, Arapların gelirlerinde önemli ölçüde düşme olmasından dolayı bu karardan daha sonra, Türklerin Müslümanlıkarında samimi olmadıkları bahane edilerek vazgeçilmiştir.. Bu arada Horasan’da Cerrah ibni Abdullah, yerine Abdurrahman ibni Nuaym atanmıştır..

Hakan Sulu’nun Göktürk Boylarının Başına Geçmesi 1

Türkler, Arapların istilasına karşı direnişlerini Çin’den yardım isteyerek sürdürürler.. Daha önce Araplarla işbirliği içinde olan Tugsad da, 718 yılında Çin imparatorundan yardım ister.. Çin, Türklere yardım göndermez.. Turgis Kaani Sulu, Bati Göktürk Boylarının başına geçerek, 720 yılında Sogd’daki Türklerin Araplara karşı isyanını desteklemek için bir birlik gönderir.. Sulu’nun, Kur-Sul adındaki komutanı, Seyhun nehrini geçerek, Sogd’a gelir ve oradaki diğer Türklerle birleşerek, Semerkant’a doğru yürür.. Arap Valisi, Said ibni Haris, Türkleri durduramaz ve Semerkant’a çekilir.. Ancak Türkler Semerkant’ı kuşatamazlar.. Bu arada Said ibni Haris yerine 721 yılında Horasan’a Said ibni Harasi atanır.. 722’de Hisam Halife olur, Said ibni Harasi’yi görevden alarak yerine Müslim ibni Said’i atar.. Müslim ilk olarak Afşin’i haraca bağlar.. Seyhun’u geçerek bütün ekinleri ve ağaçları yakarak ilerler.. Bunun üzerine Turgis Hakanı Sulu, Müslim’in üzerine yürür.. Sulu’nun üzerine geldiğini ögrenen Müslim geri çekilmeye başlar.. Seyhun nehri yakınlarında, bir başka Türk birliği tarafından durdurulur.. Bir yandan yukardan Sulu’nun birlikleri ilerlediği için acele eden Müslim, zayiat vermesine rağmen, Seyhun nehrini geçerek Semerkant’a çekilir.. Bu yenilgi üzerine, Müslim görevden alınır, yerine Esed ibni Abdullah atanır..Esed ilk olarak Hoten şehrini ele geçirerek yağmalar.. Ancak, Turgis Hakanının Müslim’i kovalamasından cesaret alan halk Araplara karşı ayaklanır.. 726 yılında Turgis Hakanı Sulu kararlı bir şekilde Esed’in üzerine yürür.. Huttal’da çarpışırlar.. Esed, Sulu karşısında ağır bir mağlubiyet alır.. Bunun üzerine 727’de Esed’de görevden alınarak yerine Esres ibni Abdullah atanır..
Esres halk üzerinde baskı uygulayarak denetim kurabileceğini düşünürsede başarılı olamaz.. Bir kısım halk Müslüman olduklarını söyleyerek vergi vermek istemezler ve Turgis’lerden yardım isterler. Turgis Hakanı Sulu 728 yılında Buhara’yı zapteder.. Bu arada Esres’in yerine Cüneyt ibn Abdurrahman geçer..Araplar Semerkant’a çekilir..Hakan Sulu ve Kur-Sul idaresindeki Turgis kuvvetleri 729 yılında 58 gün süreyle Arapları Kemerce kalesinde kuşatma altında tutarlar.. Açlıktan ölme noktasına gelen Araplar Kemerce’den çıkarak teslim olurlar, yapılan anlaşma gereğince teslim olanlar Debusia’ya gönderilirler.. Daha sonra Hakan Sulu, Semerkant’ı kuşatır.. Semerkant’ın işgal komutanı Savra ibni Hurr, Cüneyd ibni Abdurrahman’dan yardım ister.. Cüneyd yardıma gelmeden Savra ve Hakan Sulu Semerkant yakınlarında savaşırlar.. Araplar savaşı kaybeder, Semerkant’ın Arap Karargah komutanı Savra bu savaşta ölür.. Halife Hisam, Kufe ve Basra’dan 20000 kişilik ek bir kuvveti Cüneyd ibni Abdurrahman’a gönderir.. Hakan Sulu 732’de Buhara’yı terk ederek çekilir.. 734’de Cüneyd ibni Abdurrahman ölür, yerine Asım ibni Abdullah geçer, bir yıl sonra onun da yerine Halid ibni Abdullah geçer..

Hakan Sulu’nun Ölümü ve Cuzcan Beyinin ihaneti

Hakan Sulu, 737 yılında Halid’in üzerine yürür.. Araplar zayiat vererek Ceyhun’un güneyine çekilir.. Türkler Ceyhun nehrini geçerek Arapları Belh’e kadar çekilmeye zorlar, ancak Cuzcan önderi, Arap’larla birleşerek Hakan Sulu’nun ülkesine çekilmesine sebep olur.. Göründüğü kadarı ile eğer Cuzcan önderi Araplarla işbirliği yapmamış olsaydı Hakan Sulu’nun ordusu muhtemelen Arapları Türk topraklarından temizleyecekti.. Hakan Sulu ülkesine döndükten sonra bir zamanlar Araplara karşı beraber savaştiğı Kur-Sul tarafından şahsi nedenlerden dolayı öldürülür..
Bu gelişmenin birazda Çin tarafından tezgahlandığı, ve tarihte Çin’in Türk Beyliklerini birbirine düşürme siyaseti olarak görülür.. Hakan Sulu’nun ölmesi Araplar arasında sevinçle karşılanır.. Öyleki Horasan Valisi Araplara Hakan’ın öldürülmesinden dolayı şükür orucu tutulmasını ister.. Haberi Halife Hisam’a ulaştırırsa da, Halife bu haberin doğruluğunu anlamak için güvendiği adamlarını yollayarak haberin doğruluğunu öğrenmelerini ister.. Hakan Sulu’nun öldürülmesinden sonra Türkler bir daha toparlanamazlar.. Arapların Türk yurtlarından temizlenmeleri ile ilgili umutları bir anda söner.. Öncelikle Dikhanlar denen yerel egemenlikler Araplara büyük tavizler verirler.. Müslümanlığı kabul eden kişilere büyük ekonomik çıkarlar sağlanır.. Cizye olarak alınan vergilerin miktarları düşürülerek önceki zorlamalara göre çok daha yumuşak bir sömürü politikası uygulanır.. Buraya kadar ki tarihte Türklerin zorla Müslümanlaştırılmalarına hizmet etmiş olan en önemli 2 isim, Arap Komutanı Kuteybe ve Hakan Sulu’nun tam önemli bir darbe indirmek üzereyken kendini Araplara satarak onlarla işbirliği içine giren hain Cuzcan Beyi’dir.. Kur-Sul’da, Turgis Hakanı Sulu’yu şahsi çıkarları uğruna öldürerek ister istemez Arapların korkulu rüyasını ortadan kaldırmış, Müslümanlığın Türk topraklarında daha rahat bir şekilde yayılmasına neden olmuştur..

Kur-Sul’un Ölümü ve Türk Ordularının Dağılması

Emevilerin son valisi, Nasır ibni Seyyar’ın valiliğe gelmesi ile birlikte Güney Türkistan’da Arap güçlerinde bir toparlanma başlar. Nasır, Arap hakimiyetinin yumuşak bir politika ile daha kolay bir şekilde yayılabileceği bilinci ile güçlü bir ordu kurarak Türk topraklarına yayılır. 739 yılında Araplar Semerkant’a tamamen yerleşirler.. Ancak, Seyhun nehrini geçmeye çalışırlarsada, Kur-Sul komutasındaki Türk ordusu tarafından durdurulurlar.. Sayı olarak Kur-Sul’un ordusundan daha kalabalık olmalarına rağmen, nehrin öte tarafına geçmeye cesaret edemezler.. Ancak bu arada Araplar için hiç beklemedikleri bir gelişme olur.. Araplara karşı saldırı düzenlemeyi planlayan ve bu nedenle nehrin etrafında keşif yapan Kur-Sul, Arap askerlerine yakalanır.. Nasır, Kur-Sul’u hemen öldürerek cesedini Türklerin görebileceği şekilde Seyhun nehrinin kenarına astırır.. Bu manzara çok geçmeden Türkler üzerinde beklenen etkiyi yapar ve Türk ordusu zaten sayıca üstün olan Araplar karşısında dağılır.. Taşkent ve Fergana da teslim olur.. Nasır,bundan sonra Arap hakimiyetini daha yumuşak politikalar uygulayarak sürdürür.. Yurtlarını terk ederek giden Türklerin geri dönmeleri halinde vergi borçları affedilir.. Halk içinden Müslüman olanlara bazı ekonomik ve sosyal çıkarlar sağlanarak, onların kendiliğinden Müslümanlığı seçmeleri teşvik edilir.. İslam’ın taraftar bulabilmesi için, gerek korkutarak, gerek teşvik ederek gereken her türlü tedbiri alınır.. Bu alınan tedbirler yavaşda olsa sonuç verir.. Türk topraklarındaki son Emevi Arap valisi Nasır ibni Seyyar Türklere İslam’ı kabul ettirtmeyi başarmıştır..

Bizi ilgilendiren tarih buraya kadardır.. Bundan bir süre sonra Arap topraklarında, Emevi Hanedanının egemenliği son bulur ve Abbasilerin devri kendini gösterir..
749’da Abbasiler Emevi Hanedanını zorlamaya başlar.. Arap topraklarında başlayan iç savaş, Emevilerin dışarı yayılmaları için gerekli olan kuvvetin bölünmesine yol açar.. Abbasilerle birlikte, Müslümanlaştırılan halklar üzerinde daha uyumlu, onların örf ve ananelerine uyan bir İslam uygulanır.. Emevilerden sonra İslamiyetin evrensel bir din olduğu şeklinde uygulamalar yapılarak İslam’ın daha geniş kitlelere yayılmasına özen gösterilir.. Bu şekilde önceleri Arap dini olarak kurulan din, giderek daha bir evrensel görünüm kazanır.
Bu arada Araplar arası çatışmalar da giderek şiddetlenir.. Araplar arası kavgada Mevali ler, yani azat edimiş köleler de belli bir önem kazanırlar..
Bu çatışmaların içinde olan Arap şefleri Mevali’yi kendi taraflarına çekmek isterler.. Ancak, bütün Müslümanları eşit gören İslam karşısında Mevali’nin durumu belirsizdir.. Mevali, eşitliği öngören İslam adına, Arap üstünlüğüne karşı çıkar.. Ali tarafı ve Peygamberin amcası Abbas’ın soyu, Emeviler tarafından kendilerinden hile ve zorbalıkla alınan iktidarlarının asıl sahipleri olarak görünmeleri, beraberinde bir takım siyasal sorunları da başlatır.. Bu arada, sınıfsal farklılıklar ve beraberinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak, ezilen sınıf tarafından İslamın kendisi değil, Emevi hanedanın iktidarı sorumlu tutulur..

Müslüman Araplar Türklere Neden Saldırmıştır

Genelde, bu tarihi bilen İslami çevreler, Müslüman Arapların Türklere saldırmasını, onları İslam dinine davet etmek, gerekirse bu uğurda zor kullanarak, onları İslam’a boyun eğdirmeye zorlamak şeklinde yorumlarlar.. Ancak tek neden bu değildir..
Bu konu da ayrıca Zekeriya Kitapçı’nın Yeni İslam Tarihi ve Türkler adlı Kitabında anlatılmıştır.. Aşağıdaki pasaj, aynı kitaptan alınma bir bölümdür.

Değişen Arap Toplumunun Yeni Hayat Anlayışı

a-) Harbeden Askerlerin Servete Kavuşma İsteği

Arapları, Orta Asyayı fethe zorlayan bir diğer faktörde harbeden askerlerin kısa zamanda büyük servet ve zenginliklere sahip olmaları idi. Değil daha sonraki devirler, ilk devirlerdeki fetih hareketlerinde bile sosyo-ekonomik nedenlerin çok önemli bir faktör olduğu ortaya çıkmaktadır. Genellikle Bedevi, çölde yaşayan, fakru zaruret içinde çok insafsız bir hayat mücadelesi içinde yoğrulan Araplar, daha İslamın ilk devirlerinde harbedeb askerlerin verilen yüksek maaş ve ganimetler dolayısıyla kısa zamanda büyük bir servet ve zenginliğe kavuştuklarını görmüşlerdir. Mücahit gazilerin bundan sonraki yaşantıları ve hayat seviyeleri bir anda değişmiş ve harbe iştirak etmeyenlere nazaran çok daha iyi ve müreffeh bir hayat sürmeye başlamışlardır. Bu kabil Arap bedevilerinin o zamanki durumu, bugün Anadolu’nun iç kısımlarından kalkarak aynı sosyo-ekonomik nedenlerle çalışmak için Almanya’ya giden Türk köylüsünü ve onun sosyal hayatındada meydana gelen başdöndürücü değişiklikleri hatırlatmaktadır. Bunun içindir ki Arap kabileleri çeşitli cephelerde savaşmak için hata Hz. Ömer devrinde Medine’ye çok büyük kafileler halinde akın akın gelmeye başlamışlardır. Daha sonraları bunları Bedevi aileler takip etmiş ve dolayısıyla Arap yarımadasının dışına daha o devirlerden itibaren çok büyük bir Müslüman Arap göçü L. Caetani’nin ifadesiyle tarihte ilk defa Sami ırkının göçü başlamış oluyordu.
Tarihte belki ilk defa vaki olan bu Sami Arap göçü, Emeviler devrinde de bütün canlılığı ile devam etmiş, sadece İran’a değil, Türkistan’ın Buhara, Baykent, Semerkant gibi daha birçok büyük şehirlerine önemli ölçüda Arap aileleri yerleştirilmiştir. Özellikle Buhara’ya yerleştirilen bu kabil muhacir Arap aileleri o kadar çoktu ki, Kuteybe b. Müslim be yerleşik Arap nüfusu ve kesafetine dayanarak bu büyük Türk şehrini nerede ise kolonize etmeye kalkışmış ve bunda önemli ölçüde de muvaffak da olmuştur. Genellikle 25-50 bin arasında değişen ve aile efradıyla birlikte yapılan bu göçler, bir taraftan İran ve Türkistan’ın büyük şehirlerinin Arap nüfusuyla iskan edilmesine, diğer taraftan da siyasi Arap hakimiyetinin bölgede daha kolay bir şekilde yerleşmesine ve hatta İslam dininin gelişme ve yayılmasına da yardım etmiştir.

b-) Yaygın Geçim Sıkıntısı
Müslüman Arapları komşu ülkeleri ve bu arada Türkistanı fethetmeye zorlayan önemli sebeplerden bir diğeri de çok yaygın hale gelen geçim sıkıntısıdır..Nitekim, el-Mesudi’nin en güzel kitap olarak tavsif ettiği ve fetih hareketlerini çok daha objectif kriterler içinde ele alan ilk tarihçilerimizden Belazuri’nin Fütuhu’l Büldan adındaki kıymetli eserinde, Arapların geçim sıkıntısı yokluk ve mahrumiyetler içinde sürdürdükleri hayat mücadelesi nedeniyle komşu ülkeleri fethetmeye zorlandıkları ve bu ülkelerde çok büyük sayıda yerleştikleri hakkında sarih ifadeler vardır. ( Sayfa 299..)

Taberi Anlatımları

Aşağıdaki pasajlar doğrudan Taberinin anlatımından alınmıştır.

Tarih-i Taberi / Cilt 3/(Syf-343)
Her kim Türk’lerden baş getirirse yüz dirhem vereceğim. İmdi müslümanlar bir bir Türk’lerin başını kesip getirip 100 dirhemi aldılar.Ve Türk’leri dağıtıp hesapsız kırdılar ve mübaleğa ile mal ve ganimet alıp yine dönüp Merv’e geldiler.

Yaz gelince Kuteybe Horasan şehirlerine nameler gönderip asker topladı. Sonra göçüp Talkan’a vardı. Şehrek ki Talkan meliki idi. Neyzekle müttefik idi. Kuteybe’nin geldiğini işitince kaçtı. Kuteybe Talkan’a girdiği vakit hükmetti ki ahalisini kılıçtan geçireler. Nekadar kırabilirlerse kıralar. Bunun üzerine Kuteybe’nin askeri orada hesapsız adam öldürdü.

Rivayet ederler ki 4 fersenk yol iki taraftan muttasıl ceviz ağacı dallarına adamlar asılmış idi. Oradan göçtü. Mervalarüd’e kondu. Oradaki melik kaçtı. Kuteybe onun da iki oğlunu tuttukta kalan şehrin beyleri itaat edip istikbale geldiler.(Syf-344)

Kuteybe dedi: – Vallahi eğer benim ömrümden üç söz söyleyecek kadar zaman kalmış olsa bunu derim ki (Uktülühü uktülühü uktülühü). ( Hepsini öldürün, hepsini öldürün, hepsini öldürün )
Bunun üzerine Neyzek’i ve iki kardeşi oğulları ki biri Sol ve biri Osman’dır. Ve yine o kendisi ile mahsur olanların hepsini öldürdüler.hepsi 700 adam idi. Buyurdu başlarını kesip Haccaca gönderdiler.(Syf-347)
Kuteybe deve palanı demek olur.(Syf-351)

Ganimet malının beşte birini Haccac’a gönderip Semerkant’ın fethini de ilan etti. Haccac da bu haberi işitip sevindi. Kuteybe tekrar Merv’e döndü. Kardeşi Abdullah’ı Semerkant’a emir yaptı. Askerlerinin bir miktarını onun yanında bıraktı ve lüzumu kadar harp aleti verip, Abdullah’a dedi: Kafirlerden hiç kimseyi Semerkant’a girmeye bırakma, ancak eline bir parça balçık ver ve o balçığın üzerine mühür vur.(Syf-353)

Kuteybe’nin Havarizem Şehrine Gitmesi Haberi

Havarizem melikinin adı Çaygan idi. Ondan küçük Havarizad adlı bir kardeşi vardı. Çaygan’ın üzerine galebe etmiş idi ve onun bütün işini tutmuş idi. İşitse ki Çaygan’ın eline güzel bir cariye girmiş, yahut bir nefis bir kumaş almış derhal adam gönderip aldırırdı.Yine işitse ki bir kişinin güzel kızı var yahut güzel bir avreti var derhal mecal vermez,çekip alırdı.Hiç kimse men edemezdi. Ve Çaygan’a ondan şikayet etseler ben ona bir şey diyemem,derdi. Çaygan da onun elinden bunalmış idi.Bu işi bu şekilde uzatınca Çaygan’ın tahammül etmeye takatı kalmadı.El altından Kuteybe’ye adam gönderdi. Havarizem şehirlerinden üç şehrin kilitlerini bile gönderdi.

Ve Kuteybe’ye dedi:
Havarizem’e gelip kardeşimi öldürürsen her ne dilersen vereyim,dedi.Lakin bu haberi hiç kimseye bildirmedi.Bu haber Kuteybe’ye ulaşınca gaza vaktı idi.Kuteybe kavmine Segat gazasına varırız diye bildirdi.Çaygan’ın adamını geri gönderdi.Havarizad’e haber verdiler ki Kuteybe Segad’a gazaya gider. O da gayet sevindi. Ve kavmine bildirdi ki bu yıl cenkten eminsiniz,zira Kuteybe segad’a gidermiş.Ve bizde iş’e meşkul olalım dedi.Bilmedi ki Kuteybe kendi üzerine gelir. Bu esnada Kuteybe ansızın bin atlı ile Medinetül Fil ki Havarizemin ulu ve muazzam şehridir.Zira Havarizem ülkesi üç şehirdir.Ondan ulusu yoktur.Kuteybe çıkıp geldi.Havarizem halkı Kuteybe’yi görüp korktular. Kuteybe doğru Çaygan’ın yanına geldi.Ve Havarizad’a haber verdiler ki ne gafil durursun işte Kuteybe erişip alemi fesada verdi.Havarizad anladı ki bu iş Çaygan’ın başı altındadır.Diledi ki Çaygan’ı öldüre.Lakin fırsat ve mecal bulamadı.İmdi hazır bulunan sipahi ile sürüp Medinetil Fil’e geldi.Çaygan o üç şehri Kuteybe’ye verip kendisi de Kuteybe’nin yanına geldi.Ve Havarizad şaşkına döndü. Nihayet Kuteybe’ye adam önderip aman diledi.

Kuteybe dedi:
Amanı kardeşinden dile eğer o aman verirse benden emin ol.Havarizad dedi: -İmdi bildim ki benim ölmem lazım.Zira benim kardeşime boyun eğmem ölmek demektir.Belki ölmek muti olmaktan iyidir,dedi. Bunun üzerine cenge koyuldu. Bir saat cenk edip sonunda tutuldu.Kuteybe’ye getirdiler. Kuteybe dedi:Kendini nasıl görürsün.
Havarizad dedi: -Ey emir,beni melamet etme ki ben kılıca eli onun için vurdum ki seninle benim aramda bir hüküm zahir ola.İmdi fırsat senin oldu,bana ne öğünmek gerek,ne dilersen et. Bunun üzerine Kuteybe buyurdu.Dışarı çıkıp boynunu vurdular.Çaygan dedi: -Ey emir,henüz gönlüm şifa bulmadı.
Kuteybe dedi: -Daha ne dilersin?
Çaygan Dedi: -Dilerim ki onunla bile olan kimselerin hepsini öldüresin.
Kuteybe dedi: -İmdi sen benim yanıma topla, ben öldüreyim. Çaygan da hepsini tutup getirdi.Kuteybe cümlesini öldürüp mallarını aldı. Çaygan şöyle şart etmiş idi ki:Bin baş esir ve nice bin kumaş vere. İmdi Kuteybe Medinetül File girip o malı Çaygan’dan aldı.

Çaygan Kuteybe’den yardım diledi.Zira Camhüd meliki daima gelip Çaygan ile cenk ederdi.Ve Çaygan’ı gayet incitirdi.Kuteybe Abdurrahman’ı ona yardıma gönderdi.Ve Abdurrahman varıp muharebe etti ve o meliki öldürdü.Çaygan o yerleri fethedip dört bin baş esir aldılar. Kuteybe buyurdu. Hepsini öldürdüler. (Syf-349-350)

-Şaş askeri bize gece baskın etmek dilermiş, imdi varın onların yolunda filan yerde pusuda durun.Ve onlar çıktığı vakit üzerlerine sürünüz.Ola ki bir fetih edesiniz,dedi.Muslih b.Müslim’I bunlara kumandan tayin etti.Muslih de gelip o 700 adamı üç bölük etti.Bir bölüğünü yolun sağ yanına,bir bölüğünü sol yanına koydu ve kendisi bir bölükle yolun üzerine durdu.Gece yarısı geçince Şaş askeri çıkıp geldiler.Muslih’i yol üzerinde görünce cenge meşgul oldular.Ve o iki bölük gaziler de iki taraftan hamle edip aç kurdun koyuna girdiği gibi kafirleri tarumar ettiler.Gazilerde Şübe adlı bir bahadır yiğit vardı.Kendisini Şaş güruhuna ve kalabalığına vurdu.Onların ortalarında bir melikzadeleri vardı.Yetişip Şübe onu kulağı tözünden kılıç ile çaldı.Öyle bir çaldıkı başı top gibi havaya uçtu.Şaş askeri bu heybeti gördüklerinde hepsi bozguna uğradılar.Müslümanlar ardına düşüp onları hesapsız kırdılar.Onlardan kurtulan pek az oldu.Ve onların ekserisi Melikzadeler idi.Ziynetli ve silahlı kimselerdi.Onların başlarını ve silahlarını ve elbiselerini hepsini aldılar geri dönüp Sürür ile Kuteybe’nin yanına geldiler. Ertesi gün Kuteybe hükmetti ki cenge atılalar.

Gavrek Kuteybe’ye adam gönderip dedi:
-Bu ettiğin harbi öyle zannetme ki arapların kuvveti ile edersin belki acemden benim kardeşlerimdir ki sana yardım edip cenk ederler.Yoksa harbe arapları gönder.Gör ki biz de neler ederiz,dedi.Kuteybe bu sözü işitip gadaba geldi ve münadilere çağırttı.Müslüman mübarizleri toplanıp kafirlerin üzerine yürüyüş ettiler ve buyurdu ki mancınık kurdular ve bir burcu döğe döğe yıktılar.Ve Müslümanlar o yıkılan yerden hücum ettikte kafirlerden bir bahadır er gelip o gedikte durdu her kim ileri gelse mecal vermez öldürürdü.Müslümanlarda silahşörler çok idi.Kuteybe onları çağırtıp dedi ki:Sizden kim ki o şahsı ok ile vurursa ben ona on bin dirhem veririm.O silahşörlerden biri ileri yürüyüp ok ile o şahsı atıp gözünden vurdu ve ensesinden çıktı.derhal düştü.O kişi Kuteybe’nin yanına gelip on bin dirhemi aldı.
(Syf-351-352)

(*) Grafik; Anthony Jenkins
http://www.theglobeandmail .com/blogs/blogolitics/the -state-of-the-nation/artic le976381/